Çöl Yılanı

 

“Sem, zamandan azat olanları anlatır. Yolu Karanlık Fırın Sokağı’ndan geçecek olanları. Şimdiki zamanın rivayetini. Bir rivayet üzere yaşayanları, ruhlarını böyle zehirleyenleri. Bir akşamüstü, güneşi görünce ne yapacağını şaşıranları. Şehirlerin uzak uçlarında yaşayanları. Zamanın uzak ucunda kalbini arayanları. Zehrin miktarını. Yüklendiği acıyla yönünü tayin etmek zorunda kalanları. Gemilere bakanları, suyu izleyenleri. İsmi neonlarla yazılmayanları, ışıklar içinde uyuyamayanları, ışığa muhtaç kalanları. Kanın şaşkınlığını. Unutmanın kutsallığını. Kalbin şarkısını anlatır. Okumaya kararlıysan elini kalbine koy, başlayalım. Gizli bahçesinde zehirli bitkiler yetiştiren kadının başlattığı bir hikâye Sem.  Ama hikâyeyi o bitirmiyor, çünkü kitapta her karakterin tek başına okunabilen bir öyküsü var. Kitabın ilk bölümü Karanlık Fırın Sokağı, umulmadık karakteriyle novella, ikinci bölümü Şimdiki Zamanın Rivayeti ise akışını arayan bağımsız kurgular olma özelliği taşıyor.”

Uzun günün sonunda düşündüğünde seni mutlu edecek bir sebebin yoksa işin zor. Kanatlanıp uçabileceğin bir hayalin yoksa gecenin sonunu beklemek de öyle. Zira âlemi kol gezen cümle umutsuzlukla baş edebilmek için insan evladına bir sebep gerek. Hikâyemiz bu sebebi bulamayanlar üzerinedir; tüm hikâyeler gibi.

Karanlık Fırın Sokağı’na paralel olarak uzayıp giden ara sokaklardan birinde bir kadın, daha önce bir kez karşılaştığı, kendisinden neredeyse yirmi yaş büyük bir adamla Ekselans Otel’in gözlerden uzak bir odasında buluşacak. Karanlık Fırın Sokağı’na çıkan Boğaz Caddesi boyunca yıkılıp yerine oteller rezidanslar dikilecek olan tarihi binaların hayaletleri arasında yürüyor. Burası 600 yıllık kadim şehrin son yeşil sokakları; etrafında büyüyen gökdelenlerin göğü anlamsız kıldığı tarihin son temsilcisi.

Kadın bunca zamandır yaşadığı kasabadaki kirli, küçük, münzevi hayatından çıkıp  şehre yeni yeni adım atıyor, sudan çıkmış balık. Onun için kadın olmak on dördünden beri etrafını saran erkeklere karşı hayatta kalma savaşı vermek demek. On beşinde ağabeyini, on yedisinde dayısını, yirmisine varmadan belalısını başından savuştururken kalbine çöreklenen korkusuzluk onu esir almamış olsa, yine de buralara tek başına gelemez, tek başına bir otel odasında olanca şehvetiyle onu bekleyen yaşlı bir adamla buluşacak cesareti kendinde bulamazdı.

Kalabalığın içinde süzülerek sahipsizliğini kutsuyor. Bir elindeki adres yazılı kâğıda, bir sokağa baka baka Ekselans Otel’e yaklaştığında kalbinde bir kelebek telaşı başlıyor. Sanki gencecik kalbine düşen masum aşkının peşindeymiş gibi bir heyecan dalgası kalbini yokladığında, yaşadığı duygunun tuhaflığına kendisi de şaşırıyor. Onun için bütün heyecanlar karanlık, marazi ilişkilerle anlam buluyor. Bağıra bağıra şarkı söylemek istiyor. Şöyle damardan, yüksek perdelere çıkarak, şöyle efkârlı… Sonra aniden bir neşe taşıyor içinden.

Bedenini saran mor elbisenin kısa eteği tıpkı kasabadaki gibi savruluyor. Rüzgâr bembeyaz bacaklarını yaladıkça içi ürperiyor. Şimdi kendi kasabasında, Firuzköy’de olsa önünden geçtiği köy kahvesinden mırıltılar yükselir, ağızlara sakız olmuş hayat hikâyesi kasaba meydanındaki fısıldaşmalar eşliğinde tekrar tekrar deşilir, arkasından efsunlu, cinli, namussuz, orospu diyen ahali, o yürüdükçe kalçalarının üzerinde dans eden elbisesine gözünü diker, kadın erkek arkasından konuşur dururdu.

Boğaz Caddesi şehrin kalbi sayılır. Neyse ki burada onun gibi yüzlerce savrulmuş var da kimse dönüp arkasından bakmıyor. Büyük şehrin sokaklarında yürüme korkusunu azaltan yegâne sebep bu. Dört yolu kesen gazete bayiine otelin yerini soruyor. Büfedeki adam bitkin sesiyle adresi tarif ettikten sonra asık suratını gazetelere çeviriyor. Karşısındaki genç, güzel, esmer ve başından hikâyeler geçmiş kadına duyduğu yabancılık duygusunu sağlamlaştırarak, aman bulaşma der gibi bakarak…

Otelin kapısına geldiğinde bir müddet duruyor kadın. Caddedeki sesler kafasını yarıp geçiyor. Kötülüğün ilk ne zaman başladığını düşünüyor. Arif Bey’in Ekselans Otel’in 234 numaralı odasında onu beklediğini biliyor. Yetmişine yaklaşan bir adamın yolu çetrefilli yirmilik kızlarda ne bulduğunu bilmiyor ama bu adamın ona zarar vermeyeceğinden hisleriyle emin oldu. Hisle varılan yargı nadiren şaşar. Bu yüzden evden çıkmadan önce duş aldı. Hızlıca ağda yapıp her yerine güzel kokular sürdü. Salı pazarından aldığı yeni, siyah çamaşırlarını giydi, göğsünden beline inen siyah danteli eliyle şöyle bir düzeltti. Firuzköy’de tamamlayamadığı işi burada tamamlamaya niyetli.

Dayısını fırfır ve içoğlan otuyla zehirlediği günden bu yana göğsünden taşan yaşama arzusuna, damarlarının tüm kıvrımlarına saklanmış olan kudrete, göğsünün ortasında parıldayan cesarete bağımlı yaşıyor. Belki de bu sebeple kasabada tanıştığı, yetmişine doğru, karanlık mazisi ve sonsuz yaşama iştihasıyla yürüyen Arif Bey’e karşı rahat. Onun isteklerini yerine getirmek, ihtişamlı hayatında görmediği arzuyu ona göstermek için dayanılmaz bir istekle dolup taşıyor. Arif Bey ona yeni bir hayatın kapılarını açabilir. O gün kasabanın çıkışındaki ıssız tarlada karşılaştıkları gün, onun buruşmuş omuzlarından yorgun bedenine uzandığında da pişman olmamıştı, bugün de olmayacak. Önünde uzanan kıvrımlarından yılların yorgunluğunun geçtiği, kırışmış, kararmış deriyi değerli bir hazineyi okşar gibi okşayacak. Arif Bey’in çöl yılanına yepyeni bir yengiye uzanır gibi teslim olacak. Sonrası çorap söküğü, sonrası karanlıktan çıkar gibi bir tünelden ışığa çıkmak.

Karanlık tünelden nasıl çıkılacağını biliyor artık. Kasabanın çıkışında uzayan çorak, yaban otlarıyla çevrelenmiş yolun her sabah kimsesizlikle aydınlanmadığını, o yolun bir başka hayata çıktığını da biliyor. Arif Bey’le o yolda tanıştı. Adam arazilerinin satışı için gelmişti. Tam işini bitirmek üzereydi ki uzaktan ona doğru süzülen hınzır bir gölge fark etti, otlardan yüzüne savrulan arsız bir yasemin kokusu duydu. Kendisi de beyaz keten takımı, bastonu ve başındaki fötr şapkayla arsız bir çocuk gibi gülümsüyordu. Kadın fark etti ki o gülümseme kendisineydi ve tanıştıkları ilk anda adamın yüzüne yerleşmiş, bir daha hiç kaybolmamıştı.

İşte o gülümseme, Melahat’ı Karanlık Fırın Sokak’taki hayatına savuran fitilin ilk ateşiydi.

Arif Bey kötülükle geçen hayatını son bir iyilikle taçlandırmak, Melahat ise mutlak kötülükle tanışmak istiyordu. Bazı karşılaşmalar ölümcüldü ve sonu nereye varır, kimse bilemezdi.

Melahat şimdi 234 numaralı odanın kapısının önünde bütün hikâyeyi yeniden hatırlıyor. Artık unutmak zamanı, diyor içinden. Kasabayı, içindekileri, içinde olduğunu sanıp kaybolmuşları… İnsanın elinde imkân varsa bu dünyada yapacağı en iyi iş unutmak. Çantasından el aynasını çıkarıyor. Rujunu tazeliyor aceleyle ve taşırmadan. Sonra dudaklarını şöyle bir birbirine değdirip dudaklarına yediriyor ruju.

Bazı kadınlar kocaları için süslenir, bazıları âşıkları için. İkinde kazanılmış bir kaleyi koruma dürtüsü vardır, ikincisindeyse yepyeni bir kale elde etmenin heyecanı. Bazı kadınlarsa ayakta kalmak için süslenir. İntikam için. Hesap ederek. Yüzüne savaş boyaları sürer gibi. Meydan okuyarak; korkudan içi bulandığı an hemen toparlanarak. Günün sonunda, yüzünü temizlerken aynaya hüzünle bakacağını bilerek… Bazı kadınlar için hayat zehirli otların bittiği bir bahçedir; tıpkı kendisininki gibi. Tıpkı Melahat gibi.

(…)

Sem / Çiğdem Aldatmaz / Alakarga Yayınları / Öykü / 166 Sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.