Cthulhu’nun Çağrısı – H. P. Lovecraft

“Düşlerin dünyasına geçerek insanları uykularından çağıran kadim tanrı Cthulhu’nun esrarı, Lovecraft’ın müthiş hayal gücünün eseri meşhur “Cthulhu Mitosu”yla birlikte bugün bile pek çok esere ilham vermeye devam ediyor. Korku edebiyatının en sıradışı hikâyelerini barındıran bu kitap, okuyucunun hayal dünyasını derin, karanlık, bilinmez köşelere sürüklerken, edebi altyapısıyla da kendisine hayran bırakıyor. Lovecraft’ın ürpertici üslubunu Hasan Fehmi Nemli aktarıyor.” Cthulhu’nun Çağrısı’ndan Festival isimli tam öyküyü yayımlıyoruz.

Festival

İnsanı derin düşüncelere sevk eden bu atmosfer öyküsü Ekim 1923’te yazılmış olup Lovecraft’ın Aralık 1922’de Massachusetts’teki Marblehead’e yaptığı ziyaret üzerine yazıldığı açıktır. Kingsport kentinden her ne kadar ilk defa “Korkunç İhtiyar”da söz edilmiş olsa da kent ilk defa bu öyküde Marblehead’le özdeşleştirilmiştir. Lovecraft daha sonra öyküyü yazarken Margaret A. Murray’in The Witch-Cult in Western Europe (1921) (Batı Avrupa’da Cadı-Kültü) adlı kitabından esinlendiğini kabul edecektir. Lovecraft ayrıca öykülerinde benzer kavramlara yer veren Arthur Machen’i de o sıralarda keşfetmiştir. Öykü ilk defa Weird Tales’ın 1925 Ocak sayısında yayımlanmıştır.

“Efficiunt Daemones, ut quae non sunt,
sic tamen quasi sint, conspicienda
hominibus exhibeant.”
-LACTANTIUS-

Yurdumdan Çok uzaklarda, büyüleyici doğu denizlerinin etkisi altındaydım. Alacakaranlıkta denizin kayaları dövdüğünü duyuyor, Çarpık Çurpuk ağaçları bulutsuz bir göğe ve yeni doğmakta olan yıldızlara doğru kıvrılarak yükselen tepenin ötesinde uzandığını biliyordum. Atalarımın beni uzaklardaki eski kasabaya çağırmış olması nedeniyle yeni yağmış, pek derin olmayan karlar üzerinde yürüyerek Aldebaran yıldızının ağaçlar arasından göz kırptığı yere doğru yükselen yol boyunca ilerlemeye devam ediyor, daha önce hiç görmediğim, ama sık sık düşlediğim eski kasabaya doğru gidiyordum.

Beytlehem’den, Babil’den, Memfis’ten ve insanlıktan daha eski olduğunu insanların çok iyi bilmelerine rağmen Noel dedikleri, Noel arifesinden yeni yılın ilk gününe kadar süren festival mevsimiydi. Festival mevsimiydi ve ben en sonunda halkımın yaşamış olduğu; festivallerin yasak olduğu o eski günlerde festivaller düzenlediği; en eski sırların anısı belleklerinden çıkmasın diye torunlarına her yüz yılda bir festival düzenlemelerini buyurduğu yere, deniz kıyısındaki o eski kasabaya gelmiştim. Halkım eski bir halktı; üç yüz yıl önce bu topraklara yerleşildiği zaman bile eski bir halktı. Ve acayip bir halktı, Çünkü güneyin sersemletici orkide bahçelerinden gizlilik içinde gelmiş koyu tenli bir halktı; mavi gözlü balıkçıların dilini öğrenmeden önce başka bir dil konuşuyordu. Şimdi dört bir yana dağılmış durumdalar ve ancak bugün yaşayan hiçbir kulun anlayamayacağı gizemli ayinlerde bir araya geliyorlar. O gece, efsanenin emrettiği gibi eski balıkçı kasabasına geri dönen sadece bendim, çünkü sadece yoksullar ve yalnızlar unutmazlar.

Sonra tepenin ötesinde, akşam karanlığında olanca soğukluğuyla yayılmış Kingsport’u gördüm; eski yel değirmeni kanatları ve küçük kilise kuleleri, yatay çatı direkleri ve baca külahları, rıhtımları ve küçük köprüleri, söğüt ağaçları ve mezarlıklarıyla kar altındaki Kingsport’u; dik, dar, dolambaçlı sokakların sonsuz labirentini ve kentin ortasındaki tepeyi taçlandıran zamanın dokunmaya cüret edemediği baş döndürücü yükseklikteki kiliseyi; bir çocuğun rastgele Çevreye saçılmış tahtadan oyuncak küplerini andıran her yön ve seviyede gelişigüzel yayılmış kolonyal evlerin karışık yığınını; kış mevsiminin beyaza boyadığı üçgen ve balıksırtı çatıların üzerindeki gri kanatlar üzerinde asılı duran eskiliği; Orion takımyıldızına ve arkaik yıldızlara kavuşmak üzere akşamın karanlığında parıldayan kapı üzerlerindeki açık yelpaze şeklindeki pencereleri ve küçük camlı pencereleri gördüm. İnsanların eski zamanlarda içinden çıkıp geldiği ketum ve anımsanmayacak kadar eski deniz çürüyen rıhtımları dövüyordu.

Yolun tepeyi aştığı yerde, çıplak ve rüzgârlara açık daha yüksek bir tepe yükseliyordu; buranın, kapkara mezar taşlarının dev bir cesedin çürümekte olan tırnakları gibi uğursuzca karın içine saplandığı bir mezarlık olduğunu gördüm. Üzerinde hiçbir iz bulunmayan yol ıpıssızdı ve ara sıra uzaklardaki bir darağacının rüzgârda gıcırdamasını düşündüren korkunç gıcırtılar duyar gibi oldum. 1692’de soydaşım dört erkeği cadılık suçlamasıyla asmışlardı; ancak bunun tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum.

Deniz tarafındaki yamaçtan döne döne inerken, akşamları bir kasabadan yükselen neşeli sesleri duymak için kulak kabarttım, ama bu sesleri duyamadım. Sonra aklıma mevsim geldi; bu kadim Püriten halkın bana yabancı Noel adetleri olabileceğini ve ocaklarının yanı başında sessizce dua etmekle meşgul olabileceklerini düşündüm. Bundan sonra neşeli seslere kulak kabartmayı ya da dolaşan birilerini görmek için etrafı kolaçan etmeyi bir yana bırakarak yoluma devam ettim; loş ışıklarla aydınlatılmış çiftlik evlerini ve gölgeli taş duvarları geçerek, eski dükkânlarla sahil meyhanelerinin tabelalarının denizden esen tuzlu yelle gıcırdadığı, perdeleri çekilmiş küçük pencerelerden sızan ışıkların aydınlattığı kaldırım taşı döşenmemiş ıssız sokaklar boyunca sütunlu kapılardaki tuhaf tokmakların parıldadığı yere geldim.

Kasabanın haritasını önceden görmüştüm; halkımdan insanların oturduğu evi nerede bulacağımı biliyordum. Kasaba efsaneleri uzun ömürlü olduğundan denmişti, beni tanıyacak ve iyi karşılayacaklardı; bu yüzden Back Street’ten Circle Court’a doğru hızlı hızlı yürüdüm ve kasabanın iri taşlarla döşenmiş tek yolundan yeni yağmış karlar üzerinde yürüyerek Market House’un ardından başlayan Green Sokağına ulaştım. Eski haritalar hâlâ işe yarıyordu ki hiçbir güçlükle karşılaşmadım; Arkham’da bana, burada tramvay olduğunu söylediklerinde yalan söylemiş olmalıydılar, çünkü başımın üzerinde hiç tel görmemiştim. Öyle olsaydı bile, kar zaten rayları örtmüş olurdu. Yürümeyi seçmiş olduğuma memnundum; çünkü beyazlara bürünmüş kasaba, tepeden çok güzel görünmüştü; şimdi benim insanlarımın oturduğu, Green Sokaktaki soldan yedinci ev olan, 1650’den önce inşa edilmiş, eski tarz sivri çatılı, ikinci katı çıkıntılı evin kapısını çalmak için sabırsızlanıyordum.

Ulaştığımda evde ışık vardı; baklava dilimi şeklindeki camlarından gördüğüm kadarıyla, ev hemen hemen eski haliyle korunmuş olmalıydı. Ot bürümüş dar sokağa doğru çıkıntılı ikinci kat, sokağın karşısındaki evin aynı şekilde çıkıntılı ikinci katına değiyordu neredeyse; bu yüzden tamamen karsız, alçak eşikleri olan bir tünelde gibiydim. Sokakta kaldırım yoktu, ama çoğu evin demir tırabzanlı birkaç basamakla ulaşılan yüksek kapısı vardı. Tuhaf bir görünüşü vardı sokağın; New England’a yabancı olduğumdan, daha önce bir benzerini görmemiştim. Bu manzaradan da hoşlanmıştım ama karda ayak izleri, sokakta insanlar ve perdeleri çekilmemiş birkaç pencere olsaydı daha çok hoşlanırdım.

Arkaik demir tokmağı çaldığımda, korku içinde olduğum söylenebilirdi. Herhalde bana vasiyet edilen görevin tuhaflığı, akşamın ürkütücülüğü ve ilginç adetleri olan bu eski kasabada hüküm süren sessizliğin acayipliğiydi beni korkutan. Kapıyı çalışıma cevap verildiğinde iyice korktum; çünkü kapı gıcırdayarak açılmadan önce hiçbir ayak sesi duymamıştım. Ama korkum uzun sürmedi, çünkü kapıda beliren gecelikli, terlikli yaşlı adamın bütün endişelerimi dağıtacak kadar yumuşak bir yüzü vardı; dilsiz olduğunu belirten işaretler yaptıktan sonra, elindeki balmumu tablete sivri uçlu kalem kullanarak eski ve tuhaf bir yazıyla hoş geldin yazdı.

Eliyle işaret ederek beni, on yedinci yüzyıldan kalma, kararmış, az sayıda mobilyanın süslediği, mum ışığıyla aydınlatılmış, kalın çatı kirişleri açıkta olan basık tavanlı odaya çağırdı. Geçmiş, burada yaşamaya devam ediyordu; hiçbir eksiği yoktu. Mağarayı andıran derin bir ocak ve yün eğirmek için bir çıkrık vardı; bol bir sabahlıkla kukuleta benzeri bir bone giymiş iki büklüm bir kadın çıkrığın başında sırtı bana dönük oturmuş, festival mevsiminde olunmasına rağmen sessizce yün eğirmekteydi. Belli belirsiz bir rutubet hissediliyordu; ateş yakılmamış olmasına şaştım. Yüksek arkalıklı bir kanepe, soldaki perdeleri çekili pencerelere dönük yerleştirilmişti ve sanki birileri oturmaktaydı; ama bundan pek emin değilim. Gördüklerim hiç hoşuma gitmedi, daha önce duyduğum korkuyu yeniden hissettim. Daha önce korkumu yatıştırmış olan şey şimdi korkumu artırıyordu; yaşlı adamın yumuşak ifadeli yüzüne baktıkça, onun bu yumuşaklığı beni dehşete düşürüyordu. Gözleri hiç kıpırdamıyordu, cildiyse balmumu gibiydi. Sonunda bunun bir yüz olmayıp, ustaca yapılmış bir maske olduğuna kanaat getirdim. Tuhaf eldivenli zayıf elleri, zarif hareketlerle tabletin üzerine, festival yerine götürülmeden önce bir süre beklemem gerektiğini yazdı.

Yaşlı adam eliyle bir sandalyeyi, bir masayı ve bir yığın kitabı bana gösterdikten sonra odadan çıktı ve okumak üzere oturduğumda kitapların çok eski ve küflü şeyler olduğunu gördüm; aralarında ihtiyar Morryster’ın Marvells of Science’ı, Joseph Glanvill’in 1681’de basılmış Saducismus Triumphatus’u, Remigius’un 1595’te Lyon’da basılmış, şok edici Daemonolatreia’sı ve en kötüsü, deli Arap Abdül Alhazred’in hiç görmediğim, ama fısıltıyla hakkında korkunç şeyler anlatıldığını duyduğum, adı ağza alınmaz Necronomicon’un Olaus Wormius tarafından yapılmış yasak Latince çevirisi vardı. Benimle konuşan olmadı, ama dışarıda rüzgârda sallanan tabelaların gıcırtısını ve çıt çıkarmadan boyuna yün eğiren boneli yaşlı kadının çıkrığının dönerken çıkardığı sesi duyuyordum. Odanın, kitapların ve bu insanların ürkütücü ve rahatsız edici olduğunu düşündüm; ama atalarımın eskiden beri sürdürdükleri gelenek şenliğe katılmamı emrettiğinden, daha beter şeyleri beklemeye karar verdim. Böylece kendimi okumaya vermeye çalıştım ve çok geçmeden o lanetli Necronomicon’da bulduğum bir şeye dalıp gittim; akla ziyan bir düşünce ama kanepenin karşısındaki pencerelerden sanki gizlice açılmış birinin kapatıldığını duyduğumu düşündüğümde bundan hoşlanmadım. Bu sesi, hiç de yaşlı kadının çıkrığının vızıldamasına benzemeyen bir vızıltı sesi takip etti gibi geldi bana. Ama hepsi bu kadar da değil. Yaşlı kadın çıkrığını daha gayretle döndürmekte ve eski saat çalıp durmaktaydı. Bundan sonra kanepede birilerinin oturmakta olduğu hissi kayboldu ve kitaba iyice dalmış korkudan tir tir titreyerek okumamı sürdürürken, ayağına çizmelerini çekmiş, bol, antik bir kıyafet giymiş yaşlı adam geri gelerek tam da o kanepeye, onu göremeyeceğim bir şekilde oturdu. Hiç kuşku yok ki, sinir bozucu bir beklemeydi bu ve elimde tuttuğum küfür niteliğindeki kitap bu beklemeyi iki misli sinir bozucu yapıyordu. Ama saat on biri vurduğunda yaşlı adam yerinden doğruldu ve bir köşedeki, oymalarla süslü kocaman bir sandığa doğru kayar gibi küçük adımlarla giderek, sandıktan kukuletalı iki pelerin çıkardı; pelerinlerden birini kendi örtündü, diğerini eğirmeyi bırakan yaşlı kadının sırtına attı. Sonra ikisi de dış kapıya doğru yöneldiler, yaşlı kadın sakat ayağını sürüyordu; yaşlı adam, okumakta olduğum kitabı elimden çekip aldıktan sonra, kukuletasını kıpırtısız yüzünün ya da maskesinin üzerine çekerken eliyle kendisini izlememi işaret etti.

Dışarı çıkıp bu inanılmaz derecede eski kasabanın mehtapsız, dolambaçlı sokaklarına daldık; perdeleri çekili pencerelerdeki ışıklar birer birer söner ve Sirius Yıldızı, her kapı aralığından sessizce çıkarak cadde boyunca ilerleyen yürüyüş alayına katılan kukuletalı, pelerinli şekillerden oluşan bu kalabalığı yan gözle süzerken yürüyüşümüze devam ettik; gıcırdayan tabelaları, Nuh Nebi’den kalma üçgen çatıları, saz çatıları ve baklava dilimi pencereleri geçtik; çürüyen evlerin birbirine yaslanarak birlikte ufalanmaya devam ettiği yerlerdeki sarp sokakları aştık; aşağı yukarı hareket eden fenerlerin tekinsiz, sarhoş takımyıldızları oluşturduğu açık alanlardan ve kilise avlularından kayar gibi sessizce ilerledik.

Çıt çıkarmadan ilerleyen bu kalabalığın arasında dilsiz rehberlerimi takip ettim; inanılmaz derecede hafif dirsek darbeleriyle dürtüldüm ve anormal derecede yumuşak göğüs ve karınlarla sıkıştırıldım ama ne bir yüz gördüm ne de bir ses duydum. İnsana ürküntü veren yürüyüş kolları yukarıya doğru, hep yukarıya doğru yürüyorlardı; yürüyenlerin hepsinin, kasabanın ortasında yer alan yüksek bir tepenin üzerindeki büyük beyaz bir kilisenin de bulunduğu bütün yolların odak noktası olan bir alanda toplanmakta olduklarını gördüm. Bu kilise, yolun dağı aştığı noktada, alacakaranlıkta Kingsport’u ilk defa gördüğümde gözüme çarpmış ve korkuyla titrememe yol açmıştı; çünkü Aldebaran yıldızı bir an için kilisenin hayaletimsi sivri kulesine takılıp kalır gibi olmuştu.

Kilisenin etrafında açık bir alan vardı; burası hayal ürünü gibi gözüken sütun gövdeleriyle kısmen bir kilise avlusu, kısmen de çevresindeki üçgen Çatılı, eski mi eski evlerle ve karları rüzgârlarla süpürülmüş yarı yarıya taş döşeli zeminiyle bir meydandı. Ölüm ateşleri mezarların üzerinde, nasıl oluyorsa hiç gölge düşürmeden, dehşetli görüntüler sergileyerek dans ediyordu. Kilise avlusunun ötesinde, artık hiçbir evin bulunmadığı bu yerde, tepelerin doruklarını ve liman üzerinde parıldayan yıldızları görebiliyordum; karanlığa gömülen kasaba ise görünmez olmuştu. Sadece arada bir kalabalığa yetişmeye çalışan bir fener, yılankavi dar sokaklarda ürkütücü bir şekilde aşağı yukarı hareket ediyor, sonra sessizce kiliseye süzülüyordu. En geride kalanlar da dâhil herkes karanlık kapıdan içeri süzülene kadar bekledim. Yaşlı adam kolumu çekiştirip duruyordu, ama kapıdan en son girmeye kararlıydım. Eşiği aşıp insanla kaynayan karanlık kiliseye girerken, dış dünyaya son defa bakmak üzere geri döndüm; kilise avlusunun fosforlu ışıltısı tepenin üzerindeki taş döşemeyi zayıf bir şekilde aydınlatıyordu. Ve geri dönmemle yüreğimin korkuyla dolması bir oldu. Çünkü rüzgârın karları silip süpürmüş olmasına karşın, patikanın kapıya yakın kısmında biraz kar kalmıştı ve geriye doğru attığım bu kaçamak bakış, karın üzerinde, benimkiler de dâhil hiç ayak izi olmadığını görmeme yetmişti.

Kilise, içeri giren onca fenere rağmen zar zor aydınlanıyordu; çünkü kalabalığın büyük çoğunluğu çoktan ortadan kaybolmuştu. Kalabalık, yüksek sıralar arasındaki dar koridordan, kürsünün hemen önündeki, kapağı ardına kadar açık bir geçide doğru akmış, şimdi içeride sessizce kaynaşıp duruyordu. Yorgun adımları, aşağıdaki karanlık, boğucu yer altı mezarının içine kadar sersemce takip ettim. Bu geceyürüyüşçülerinin yılankavi kuyruğu zaten Çok korkunç görünüyordu; bir de kıvrılarak kutsal bir mezara girdiğini gördüğümde duyduğum dehşet daha da arttı. Sonra mezarın zemininde bir delik olduğunu fark ettim; kalabalık buradan aşağı kayıyordu, bir an sonra hepimiz, kaba yontulmuş taştan yapılma uğursuz bir merdivenden aşağı iniyorduk; rutubetli ve acayip kokulu, helezoni, dar bir merdivendi bu; üzerinden sular damlayan, harcı ufalanıp dökülen yeknesak bir duvar boyunca tepenin derinliklerine doğru döne döne iniyordu. Sessiz, insanın tüylerini diken diken eden bir inişti bu; epey bir zaman sonra, duvarların ve basamakların, zemin kayasından keskiyle oyulmuşçasına nitelik değiştirdiğini gözlemledim. Beni en Çok rahatsız eden şey, binlerce ayağın hiç ses çıkarmaması ve hiçbir yankıya yol açmamasıydı. Bana asırlar kadar uzun gelen bir inişten sonra, kim bilir hangi meçhul karanlık köşelerden çıkarak bu esrarlı kuyuya ulaşan bazı yan geçitler ve tüneller bulunduğunu gördüm. Çok geçmeden bu geçitlerin sayısı son derece çoğaldı; bilinmez tehditleri barındıran günahkâr yer altı mezarları gibiydiler ve genzi yakan çürüme kokuları dayanılmaz bir hal aldı. Dağın içinden Kingsport topraklarının altına inmiş olmamız gerektiğini biliyordum; bir kasabanın bu kadar yaşlı ve yer altı kötülükleriyle kaynıyor olmasından dehşete düştüm.

Sonra solgun bir ışığın donuk parıltısını gördüm ve sinsice kıyıya vuran güneş yüzü görmemiş suların sesini duydum. Yeniden korkuyla titredim; gecenin getirdiklerinden hiç hoşlanmamıştım; atalarımın, çok eski zamanlardan beri yapılagelen bu törene katılmayı bana emretmemiş olmalarını ne kadar isterdim. Basamaklar ve geçit genişlerken, başka bir ses daha takatsiz bir flütün tiz, alaycı ve inleyen sesini duydum ve ansızın gözlerimin önüne sınırsız bir iç dünya manzarası serildi: Hastalıklı, yeşilimtırak alevler püskürten bir ateşle aydınlanan ve uçurumlardan doğarak, en eski okyanusun en karanlık uçurumlarına doğru akmakta olduğu su götürmeyen yağlı, geniş bir nehir tarafından yıkanan, mantarlarla kaplı engin bir sahil.

Dev şapkalı mantarların, cüzamlı ateşin, yapış yapış suyun bu kutsallıktan uzak Erebos’una  kendimden geçerek ve soluğum kesilerek baktım ve pelerinli kalabalığın ateş sütunu etrafında bir yarım halka oluşturmuş olduğunu gördüm. Bu, insanlıktan daha eski olan ve ondan uzun yaşamaya yazgılı Noel ayiniydi; gündönümünün ve karların ardından gelecek bahar müjdesinin o çok eski zamanlardan beri sürdürülen ayiniydi; ateşin, ebedi yeşilliğin, ışığın ve müziğin ayini. Bu son derece kasvetli, karanlık ve derin mağarada ayin yaptıklarını, hastalıklı ışıklar saçan ateş sütununa tapındıklarını ve suya, cansız ışıkta yeşil yeşil parlayan avuç dolusu yapış yapış bitkiler attıklarını gördüm. Bunu gördüm, ayrıca, ateşten uzakta çömelmiş, gürültüyle flüt çalan biçimsiz bir şey daha gördüm ve o şey flütünü üfledikçe kokuşmuş karanlığın içinde göremediğim bir yerlerde boğuk, kötücül kanat sesleri duyar gibi oldum. Fakat beni en çok korkutan şey, akıl sır ermez derinliklerden bir volkan gibi fışkıran, normal ateşler gibi gölge düşürmeyen ve güherçileli taşı pis, zehirli bir bakır pasıyla kaplayan alev sütunuydu. Çünkü için için kaynayan bu ateşin sıcaklığı yoktu, sadece ölümün ve Çürümenin ıslaklığı ve yapışkanlığı vardı.

Beni buraya getirmiş olan adam, şimdi iğrenç ateşin karşısında bir yere geçmiş, yüzünü döndüğü yarım halkaya törensel hareketler yapıyordu. Ayinin belirli aşamalarında, özellikle de yaşlı adam yanında getirmiş olduğu o iğrenç Necronomicon’u başının üzerine kaldırdığında kalabalık, yerlerde sürünerek itaat gösterilerinde bulunuyordu; atalarım tarafından bu şenliğe katılmam yazılı olarak emredildiğinden ben de onlarla birlikte bütün bu hareketleri yapıyordum. Sonra yaşlı adam, karanlıkta belli belirsiz fark edilen flütçüye bir işaret yaptı; bunun üzerine flütçü, o zamana kadarki zor duyulur vızıltısını daha yüksek bir perdeye yükseltti; böyle yapmakla akıl edilemez ve umulmadık bir dehşetin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu dehşet anında, yosun ve mantar kaplı toprağa yığılıp, bu dünyanın ya da başka bir dünyanın değil, ancak yıldızlararası akla ziyan boşlukların korkusuyla donakaldım.

O soğuk alevin kangrenli parıltısının ötesindeki hayal edilemez karanlıklardan, yağlı nehrin sessiz, gizli ve tekinsizce aktığı cehennemi uzaklıklardan hiçbir sağlıklı gözün tam olarak göremeyeceği, hiçbir sağlıklı beynin tam olarak anımsayamayacağı bir sürü evcil, eğitimli, karışık kanatlı şey ahenkli kanat çırpışlarıyla çıkageldi. Bunlar tam olarak ne karga, ne köstebek, ne şahin, ne karınca, ne kan emici yarasa ne de bozulmuş insanlar olmayıp, anımsayamayacağım ve anımsamamam gereken şeylerdi. Yaratıklar, kısmen perdeli ayaklarının, kısmen zarsı kanatlarının yardımıyla sessizce ilerlediler ve tören kalabalığına ulaştıklarında kukuletalı şahıslar onları yakalayıp üzerlerine bindiler ve karanlık nehir boyunca uzaklaşarak, zehirli kaynakların keşfedilmesi imkânsız korkunç çağlayanları beslediği ürkünç kuyular ve dehlizlerde birer birer gözden yittiler.

Yün eğiren yaşlı kadın da kalabalıkla birlikte gitmiş, geriye sadece yaşlı adam kalmıştı; çünkü diğerleri gibi hayvanlardan birini yakalayıp binmemi işaret ettiğinde reddetmiştim. Sendeleyerek doğrulduğumda, şekilsiz flütçünün gözden kaybolduğunu, ama hayvanlardan ikisinin sabırla yanı başımda dikilmekte olduğunu gördüm. Ben tereddüt geçirirken, yaşlı adam sivri uçlu kalemiyle balmumu tabletini çıkardı ve bu eski yerde Noel ibadetini tesis eden atalarımın gerçek temsilcisi olduğunu; geri dönmemin emredilmiş olmasına karşın, en esrarengiz sırların gereğinin henüz yerine getirilmemiş olduğunu yazdı. Yaşlı adam bunları çok eski bir el yazısıyla yazdı ve hâlâ tereddüt ettiğimi görünce, söylediği adam olduğunu kanıtlamak için bol giysisinden her ikisi de aileme ait olan bir mühür yüzüğüyle bir saat çıkardı. Bu kanıt çok iğrençti; Çünkü bu saatin dedemin dedesinin dedesiyle birlikte 1698’de gömülmüş olduğunu eski belgelerden biliyordum.

Bunun üzerine yaşlı adam kukuletasını geri çekerek yüzünün aileme benzerliğine işaret etti, ama ben korkuyla titredim; çünkü bu yüzün şeytani bir maskeden başka bir şey olmadığından emindim. Hayvanlar huzursuzlukla eşelenmeye başlamışlardı, yaşlı adamın da yavaş yavaş huzursuzlanmaya başladığını gördüm. Hayvanlardan birisi paytak paytak yürüyerek uzaklaşmaya kalkıştığında, yaşlı adam onu durdurmak için hızla döndü; böyle ansızın hareket etmesiyle balmumundan maskesi, yaşlı adamın başı olması gereken yerden kaydı. İşte o zaman, karabasanları andıran durumum indiğimiz taş basamaklara koşmamı engellediğinden, kendimi kim bilir hangi deniz mağaralarına dökülen yağlı yer altı nehrine fırlattım; deliler gibi çığlık çığlığa haykırmam yüzünden bu iğrenç uçurumlarda gizlenmiş olabilecek ölü kalabalıklar başıma üşüşmeden önce koşup kendimi dünyanın derinlerinde yatan dehşetin bu kokuşmuş sıvısına attım.

Hastanede söylediklerine göre, beni şafakta Kingsport Limanı’nda, yarı donmuş durumda, kaderin sanki beni kurtarmak üzere göndermiş olduğu bir ağaca sıkı sıkıya tutunmuş olarak bulmuşlar. Tepede yol ikiye ayrıldığında, yanlış yolu tutmuş ve Orange Point’teki yardan aşağı uçmuş olduğumu söylediler; kardaki ayak izlerinden bu sonuca varmışlar. Buna karşı söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu, Çünkü her şey yanlıştı. Geniş pencerelerden görülen sayısız çatıdan ancak beşte birinin eski tarz çatı olmasına ve aşağıdaki sokaktan gelen tramvay ve motor seslerine bakılırsa her şey yanlıştı. Buranın Kingsport olduğunda ısrar ediyorlardı ve ben buna karşı çıkacak durumda değildim. Hastanenin Central Hill’deki eski kilise avlusunun yakınında olduğunu duyduğumda neredeyse cinnet geçirdim; bunun üzerine beni daha iyi bakılacağım Arkham’daki St. Mary’s Hospital’a gönderdiler. Orayı sevdim, çünkü doktorlar açık fikirliydiler; hatta nüfuzlarını kullanarak Alhazred’in nahoş Necronomicon’unun Miskatonic Üniversitesi’nde özenle saklanan bir kopyasını edinmemi de sağladılar. Doktorlar, ëpsikoz diye bir şeyden söz ettiler ve aklımı bir şeylere takmamamın iyi olacağını söylediler.

Böylece o korkunç bölümü okudum ve iki misli korkuyla titredim; çünkü anlatılanlar hiç de yabancısı olduğum şeyler değildi. Ayak izleri ne anlatırsa anlatsın, ben onları daha önce görmüştüm ve en iyisi onları gördüğüm yeri unutmaktı. Uyanık olduğum zamanlarda bana onları anımsatabilecek kimse yok; düşlerimse, tekrar etme cüretini gösteremeyeceğim cümleler yüzünden dehşetle dolu. Sadece o hantal Erken Dönem Latincesinden İngilizceye Çevirebildiğim kadarıyla bir tek paragrafı aktarma cesaretini göstereceğim.

“En derinlerdeki mağaralar, sıradan insan aklının kavrayabileceği yerler değildir,” diye yazıyordu deli Arap. “Çünkü buralardaki olağanüstü şeyler tuhaf ve korkunçtur. Ölü düşüncelerin yeniden yaşam bulup tuhaf bedenlere büründüğü yer lanetli; hiçbir aklın almadığı fikirlere sahip bir zihin günahkârdır! İbn Schacabao çok yerinde olarak, içinde hiçbir büyücü yatmamış mezarların mutlu; büyücüleri küle dönüşmüş kentlerin geceleri huzurlu olduğunu söylemiştir. Çünkü öteden beri söylenegelir ki, şeytana satılmış ruhlar kendi ölü toprağından can bulmayıp çürümüşlükten iğrenç bir yaşam doğuncaya, toprağın kör leş yiyicileri onu rahatsız edecek kadar kurnazlaşıncaya, başına bela kesilecek kadar anormal ölçüde büyüyünceye dek bedenini kemiren aynı kurdu semirtip yol gösterir. Topraktaki gözeneklerin yeterli olması gereken yerde gizlice büyük delikler kazılmış ve o şeyler, sürünmeleri gerekirken yürümeyi öğrenmişlerdir.”

*Bu okuma parçasının yayını için Alfa Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Amerikalı yazar H. P. Lovecraft 20. yüzyıl gotik edebiyatının en önemli temsilcisidir. Ortaçağın doğaüstü hikâyelerinden Aydınlanma Çağı’nın ilk kara kitaplarına, oradan Horace Walpole, Ann Radcliffe, Charles Robert Maturin’e ve Marry Shelley’e kadar yükselen bir seyir izleyen gotik edebiyat Edgar Allan Poe ile zirveye çıkar. Bu mirası 20. yüzyıla taşıyan en büyük isim ise Lovecraft’tır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.