“Dünyanın ne denli korkutucu bir yer olduğunu bir tek edebiyat anlatabilir.”

 

Acı Düşler Bulvarı, geçmişte işlenmiş bir travesti cinayetinin araştırılması ekseninde, neredeyse tüm ülkenin kıyısından köşesinden bulaştığı bir toplu suçun, uluslararası hale gelmiş bir kirli ilişkiler ağının karanlık fotoğrafını çekiyor. Cumhur Orancı, pırıl pırıl üç kitaptan sonra, on altı yıllık bir sessizliğe gömülmüştü. Acı Düşler Bulvarı hem yazarın dönüşünü müjdeliyor hem de polisiye romanın nasıl çok katmanlı bir biçimde kotarılabileceğine dair görkemli bir örnek sunuyor.

Acı Düşler Bulvarı para üstünden yürüyen kirli kavganın, sokak arası çetelerinden uluslararası mafyaya kadar uzanan suçların peşinde ilerliyor. Bu kitap nasıl yazıldı?
Bu kitabı yazmaya İstanbul’un eski semtlerinden birinde bir şarküteri dükkânında alışveriş yaparken başladım diyebilirim. Dükkâna uzun yıllar sonra ilk defa gitmiştim; içeride her şey yıllar öncesindeki gibi kalmıştı. Bir anda çok duygulandım. Ama dükkânın sahipleri benim bu duygulanmamdan hiç memnun kalmadılar, hatta gerginleştiler bile. Tam o sıralarda basında Cihangir’deki gayrimüslimleri öldürüp mallarına el koyan bir çeteyle ilgili haberler çıktı. Nedense medyamız bu haberle çok ilgilenmedi. Yine aynı günlerde eski mahallemdeki arkadaşlarımın takıldığı kahvehaneye gitmiştim; laf lafı açtı, derken konu benim varlığımdan tedirgin olan şarküteriye geldi. Eski bir Ülkücü olan mahalle arkadaşım dükkân sahibinin neden telaşlanabileceğini bana, “Kesin Ermenilerin ya da Rumların malına el koymuşlardır. Sen de eskilerdenim deyince kıllanmışlardır” diyerek açıklamaya çalıştı. Birkaç telefon görüşmesinin ardından da tezini doğruladı: Evet, 80’li yılların ortalarında Türkleştirilmiş bir ticarethaneydi burası da…

Burjuvazi hedef şaşırtma konusunda çok ustadır. En kafalı solcuyu bile kandırmasını çok iyi bilir. Bırakın kandırmasını, solcuları avucunun içinde oynatmasını çok iyi becerir. Burjuvazi usta bir öcü imalatçıdır ve ne zaman başı sıkışsa hemen karanlığın içine bir öcü salar, size de o öcünün adresini verir, sen öcülerle uğraşırken o arka tarafta malı götürür.

Diğer bir önemli husus ise, Türkiye’deki şiddet kültürü üzerine edebiyatçıların hiçbir şey yapmadıklarını düşünüyorum. Bu romanı yazmaya koyulmadan önce bir İngiliz yayınevinde editörlük yapıyordum. Görevim, Türk yazarların yapıtlarını tarayıp Atlantik’in her iki yakasındaki okura sunulmaya uygun kitaplar bulmaktı. TEDA projesinden destek alarak bu kitapların çevirilerini yaptıracak ve İngilizce olarak basıp dünya dağıtımını yapacaktık. Nitekim sizin de bildiğiniz gibi bu kitaplar yayımlanmaya başladılar. Neyse, ben bu işe ilk koyulduğumda önceliği genç yazarlara vermek istedim. Uzun bir süreden beri sadece birkaç arkadaşımın kitabı dışında hemen hemen hiç Türk yazar okumuyordum. Bu yüzden yakın çevremdeki arkadaşlarıma, mesela Adnan Özer’e, Cezmi Ersöz’e, Atilla Birkiye’ye hangi genç yazarları çevirebileceğimi sordum. Onların yardımlarıyla yazar ve kitap listeleri çıkardım. Ama bu genç arkadaşları taradığımda, hemen hemen hiçbirinin Türkiye’ye hâkim olan şiddet kültürünü işlememiş olduklarını gördüm. Örneğin Ülkücü şiddeti ele alan tek bir roman bulamadım. Bu ülkede ben de dahil milyonlarca insan fişlenmişken fişlenme üzerine yazılmış tek bir edebiyat eseri bulamamak beni çok şaşırttı.

İngiliz yayınevindeki editörlüğü bıraktığım gün bir roman yazmak için odama çekildim. İlk aklıma gelen şey o şarküteri dükkânı oldu. Bu kitabı antifaşist bir roman olarak tasarlayıp yazdım.

CUMHURORANCI1 CUMHURORANCI2

Romanda, cinayeti çözümleyen gelişmeler oldukça, meselenin arka planı giderek karmaşıklaşıp korkunçlaşıyor. Bu etkileyici bir roman mimarisi, ama bir yandan da suçun toplumsallığıyla ilgili bir tavrı dillendirdiğinizi düşünüyorum. Sizin “suç” ve “cinayet” gördüğünüz şey nedir, bu romanda ve dünyada?
Tek bir yanıt vereyim: Burjuva toplum… Bu romanı yazarken aklımda hep Mandel’in Hoş Cinayet adlı çalışması vardı. Mandel orada suç toplumunu çok iyi anlatıyor ve kitabın son satırında burjuva toplumun bir suç toplumu olduğunu söylüyor. Demin de söyledim, romanımda işlediğim, azınlıkların mallarına el koyan emlakçı çetesi benim düş gücümle uydurduğum bir şey değil. Birkaç yıl önce Cihangir ve çevresinde azınlık mensubu yaşlı insanları öldürüp mallarına el koyan bir çeteyle ilgili haberler bütün basında yer aldı. Peki ya polisin eline düşmeden benzeri suçları işleyenler yok mu? İşte Acı Düşler Bulvarı’nın çıkış noktası da bu sorudur.

Belki bu romanın en görünür gündemi değil ama, oldukça karanlık bir burjuvazi tasviri görüyoruz. Korkutucu bir tasvir. Sizce bu toplumda yaşanan suçların, cinayetlerin arkasında bu ülkede paranın paylaşılmasıyla ilgili adaletsizlik mi yatıyor?
Cumhuriyet Kemalistlerin iddia ettikleri gibi antiemperyalist bir mücadele sonucu kurulmuştur belki de; ama Cumhuriyet’in emperyalizmin kucağına oturmasının tarihi Kemalistlerin iddia ettikleri gibi NATO’ya giriş tarihi olan 1952 değil, 1923 yılının şubatıdır: 17 Şubat günü İzmir’de toplanan iktisat kongresiyle Türkiye kapitalist dünyada yerini almıştır. Bu bir; ikincisi ise bugün Boğaziçi yalılarında oturan büyük sermaye sahiplerinin servetlerinin nereden geldiği sorusunu sormaya çok fazla cesaret edemiyoruz. Örneğin, Niğde’de kapitalizm mi vardı da Cumhuriyet’in kurulduğu gün bir handaki yazıhanede ticaret yapan bir aile bugün dünyanın sayılı zenginlerinden biri oluverdi?

Biz demokrasiyi hep, aklına ne esiyorsa onu söyleme özgürlüğü olarak bildik. Hani bir şehir efsanesi vardır: Deniz Baykal genç bir üniversite öğrencisiyken zamanın başbakanı rahmetli Adnan Menderes’in yakasına yapışıp “Özgürlük istiyoruz!” demiş de Menderes de gülümseyip, “İşte yakama yapışıyorsun, bu senin yaptığın özgürlük değil de nedir?” gibisinden bir şey söylemiş derler ya. Biz demokrasiyi hep aklına eseni yapma özgürlüğü olarak gördük ya da zannettik. Demokrasi, bugün Batı ülkelerinde bilinen şekliyle yönetenlere kafa tutma, hesap sorma özgürlüğüdür. İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yapıp bir şeyleri protesto etmek demokrasi değildir; demokrasi, Beyoğlu Belediyesi’nin hesap defterlerini inceleyebilme, belediyeyi yönetenlere hesap sorabilme özgürlüğüdür. Siz o yürüyüşlerden sonra Tünel’de akbile bilet yüklerken otomatın içine attığınız paranın nereye gittiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyorum örneğin. Bugünkü yasalar böyle bir şeyi benim öğrenebilmeme izin vermiyor.

Batı ülkelerinin kuruluşlarında hep bir mutabakat görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti mutabakat yapılmadan kuruldu. Siz buna ister devrim deyin, ister darbe, ister milli mücadele, ne derseniz deyin, sonuçta ortada bir mutabakat yok. Mutabakat olmadığı için de iktidarı elinde bulunduranlar hep “öteki”ne dayatmada bulundular. Mutabakat sonucu oluşan bir hukuk olmadığı için de herkes kendi hukukunu kurmaya çalıştı: Kimin gücü kime yeterse!

Şimdi edebiyata dönelim. Türk edebiyatında burjuvaziyle hesaplaşma postmodern edebiyatın ortaya çıkmasıyla birlikte sona ermiştir. Ben burjuvaziyle hesaplaşan eserleri okuyarak büyümüş bir kuşaktan geliyorum. Yani burjuvazimiz ezelden beri karanlıktı, ama pek anlatanı çıkmamıştı. Eski bir anlatı geleneğini çok farklı anlatım teknikleriyle canlandırmak gibi bir çaba içerisindeyim. Bu ülkede burjuvazinin işlediği ama üstü örtülmüş çok suçlar var. Edebiyat bize sınırsız anlatım teknikleri sunuyor. Sadece birilerinin kalkıp bir şeyler yazması gerekiyor diye düşünüyorum.

CUMHURORANCI3 CUMHURORANCI4

90’larda ve 2000’lerin başında sıklıkla yaşanan eşcinsel cinayetleri, bu hikâyeyi kurarken size esin verdi mi?
Evet. Özellikle internet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte birçok insanın cinsel tercihi yüzünden kalleşçe öldürülmeleri beni çok üzdü. Anladığım kadarıyla eşcinseller çok tutkulu insanlar ve tutkularını bazen dizginleyemiyorlar. Hoş, heteroseksüel erkekler çok mu dizginleyebiliyorlar, o da ayrı bir konu ama en azından cinsel birliktelik yaşadıkları kadınlar tarafından öldürülme riskleri hemen hemen yok gibi bir şey.

Ben bir ara Beyoğlu gazetesinin (o zamanlar yayımlanan) İngilizce sayfalarının çevirisini yapıyordum. Gazeteci Baki Koşar’ın eşcinsel cinayetleri üzerine bir yazısı yayımlanacaktı. Bu yazının İngilizce’ye çevirisini ben yaptım. Baki Koşar bu yazının yayınlanmasından bir yıl kadar sonra aynı yazısında anlattığı şekilde öldürüldü. Baki’nin öldürüldüğü haberini gazetede okuyunca bir an için sanki bir Julio Cortázar öyküsü okuyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Sevişme gibi masum ve en insanca eylemin böylesine kirletilmesi benim tahammül edemediğim bir korkunçluk. Bir gün edebiyata dönersem bu konuyu işleyeceğim demiştim kendime. Yazarlığımın ikinci döneminin ilk romanında Baki’nin cinayetinden yola çıktım diyebilirim.

Acı Düşler Bulvarı polisiye formatına yaslansa da, polisiye aksiyonunu bu formatın yetmeyeceği bir dünyayı kurmak için kullanıyor. Polisiye en çok bunun için mi elverişlidir, dünyanın ne denli korkutucu bir yer olduğunu anlatmaya mı yarar?
Polislerden pek hoşlanmam, polisiyeden de nefret ederim. Ayrıca burada şuna açıklık getireyim: Ben polisiye yazmadım. Yeraltı romanı da yazmadım. Türkiye’de ne kadar yeraltı romanı yazılır bilmiyorum, hatta yeraltı türü nedir onu bile tam bilmiyorum. Ben edebiyatçıyım. Janrlarla işim olmaz benim. Hele hele polisiyeyle hiç işim olmaz. Polisiye okuyanların ya da Acı Düşler Bulvarı’nı polisiye diye alıp okuyacakların romanımı anlayabileceklerini ise hiç zannetmiyorum. Ben antifaşist bir roman yazdım ve bu romanı faşistlerin kafalarının pek basamayacağı bir seviyede kaleme aldım. Sadece faşistler değil, bir şekilde solculuğa bulaşmış, yapacak bir işi gücü olmadığı için de yayıncılık piyasasına girmiş bazı dangalakların da anlayabileceği bir roman değil bu.

Polisiye kolay yoldan yazar olmaya, kolay yoldan kitap satışı yakalamaya yarar. Zaten bugünkü DNA teknolojisiyle, bilgisayar ve GSM teknolojisiyle, güvenlik kameraları teknolojisiyle falan bir polisiye yazmak mümkün değildir. Polisiye, Mandel’in de dediği gibi Britanya yüksek burjuvasının, yani dünyanın en kibar eli kanlı katillerinin bir icadıdır. Ha, polisiyede okurda merak uyandıran whodunit tekniği vardır. Ben whodunit tekniğini kullandım. Ama polisiyeden uzak durdum. Dünyanın ne denli korkutucu bir yer olduğunu bir tek edebiyat anlatabilir; örneğin Kafka’nın Dava’sındaki gibi; ama Agatha Christie falan asla anlatamaz.

Mach-1’le, Sevim Burak’la yolumuzu kesiştiren “şaka” çok etkileyici. Sevim Burak’la ve Yanık Saraylar’la bu kitabı buluşturan edebi bağı siz nasıl tarif edersiniz?
Sevim Burak benim sağlıklarında tanıma fırsatı bulduğum Tomris Uyar, Cemal Süreya, Onat Kutlar gibi edebiyatçılardan biriydi. Tomris yaşasaydı ben belki edebiyata on altı yıl ara vermezdim diye düşünürüm hep. Onat Abi yaşasaydı belki bugün farklı bir yerde olurdum. Sevim Burak’ı çok az tanıyabildim. Ama beni sadece yapıtlarıyla değil, o muhteşem kişiliğiyle de çok etkiledi. Eserlerinin daha uzun yıllar birçok yazarı etkileyeceğini düşünüyorum. Acı Düşler Bulvarı’nda ölümü nasıl anlatabilirim diye düşündüğümde karşıma Sevim Burak çıktı. Sevim Burak aslında ölümle hiçbir alakası olmayan birisiydi. İstanbul gibi hormonlu bir kasabada bir insanın karşısına çıkabilecek en müthiş mücevherdi. Yazdıkları yıllarca beni derinden etkiledi. Belki de sırf Sevim Burak hayranlığım yüzünden Mine Söğüt hayranı oldum diyebilirim. Sevim Burak bana edebiyatın gücünün ne denli muazzam olabileceğini göstermiş yazarlardan biridir. Sevim Burak’ın bana ve romanıma güç verdiğini düşünüyorum.

Acı Düşler Bulvarı’nda faşist emlakçıların azınlık mensuplarını zehirleyerek öldürdüklerini söyledim. Hususi Hafiye Agop Mercekyan da bu zehirlenenlerden biriydi. Amazon.com’dan zehirler üzerine kalınca bir kitap getirtip okumuştum. Bazı zehir türlerinin kurbanda halüsinasyonlara neden olduğunu öğrendiğimde Agop Mercekyan’a halüsinasyon gördürtmeye karar verdim. Ama, Agop Mercekyan’ın kendisine gizlice verilen zehirler yüzünden ölmesi gerekiyordu. Yani, kahramanımın ölümünü onun gözünden anlatmam gerekiyordu. İşte o noktada Sevim Burak geldi aklıma. Sevim Burak fiziken ölmüştü ama geride bıraktıklarıyla daha çok uzun yıllar yaşamaya devam edecekti. İşte Agop Mercekyan’ı, Sevim’in sağlığında edinme hayalini kurduğu Mach-1’e bu yüzden bindirttim. Mercekyan’ı da Mach-1’le son yolculuğuna çıkardım. Sonuçta, edebiyat demek ölümsüzlük demektir.

CUMHURORANCI5 CUMHURORANCI6

En kestirme biçimde soralım: Neden bu kadar uzun yıllarca yazmadınız?
Çok kestirme bir cevap vereyim: Bir yazar olarak çok yalnız bırakıldım. Bir de benim yazdığım 90’larda edebiyat Cumhuriyet gazetesinin tahakkümü altındaydı. Yazarların ne yazacaklarına ne yazmayacaklarına Cumhuriyet karar veriyordu diyebilirim. Cumhuriyet’in tek kıstası Yunus Nadi ödülleriydi. Yunus Nadi ödülüne uygun olmayan yapıtlar ciddiye alınmıyordu. Kimse de kalkıp Cumhuriyet’in bu hegemonyasına kafa tutamıyordu. İlk romanım Butterfly’ın İntihar Seferi’ni İngiltere’de tamamlamıştım. İngiliz Komünist Partisi’nin Liverpool’da işlettiği bir kitapçı dükkânı vardı. Çok sık gidip kitap aldığım, başka okurlarla tanıştığım bir yerdi. O zaman İngiliz arkadaşlarım niye İngilizce yazmadığımı anlamamışlardı. Şimdi geçmişe dönüp o dükkândaki sohbetlerimi hatırladığımda yazarlığa İngilizce yazarak başlamamakla büyük bir hata yaptığımı anlıyorum. On altı yıl boyunca da İngilizce yazmamanın pişmanlığını hep hissettim.

Yayımladığınız en son roman, 1996’da yayımlanmış Saydam… O yıllarda fantastik roman örnekleri çok azdı. Nasıl tepkiler almıştı Saydam?
Türkçe fantezi roman hiç yoktu. İlk örneği de Saydam oldu. Tabii bu arada bir şeye açıklık getireyim. Ben burada high-fantasy olarak nitelenen türden bahsediyorum. Büyülü gerçekçilikten bahsetmiyorum. Ben Tolkien’in romanlarıyla 1980 yılında Avrupa’ya gittiğimde tanıştım. Hatta bugün Hollanda’da bir üniversitede sosyoloji profesörü olan bir arkadaşım Tolkien’in gerici bir yazar olduğunu, okumazsam bir şey kaybetmeyeceğimi söylemişti. Bir elimde sözlük, oturdum Yüzüklerin Efendisi’ni okudum. Arkadaşıma o zaman hak vermiştim. Ama sonra Ursula La Guin’i okuyunca fantezi ve bilimkurguya bakış açım tamamen değişti. Demek solcular da fantezi yazabiliyorlarmış, diye düşündüm. Saydam’ı ben bir prelüt olarak yazmıştım. Daha doğrusu “Saydam” adını kitaba yayıncım koydu. İlk talihsizliği o zaman yaşadım. İkinci talihsizliğim de arkadaşlarım tarafından anlaşılmamak oldu. İsim vermekte bir sakınca görmüyorum, sevgili dostum Latife Tekin örneğin, benim saçma sapan bir şeyler yazdığımı düşündü. Kitap hemen hemen hiç satmadı. Beni bir tek Orhan Duru anladı. O günden sonra kitaba elimi bile sürmedim.

Saydam, zaman içinde “kült” haline gelen, konuşulan bir kitap oldu. Peki, yayımlandığında görmezlikten gelinmesini bugün nasıl karşılıyorsunuz?
Zannederim bir yazın türünün bir ülkeye yerleşebilmesi için onun kültürel altyapısının da o ülkede olması gerekir. Türkiye’de Saydam’ı okuyacak kültürdeki okurun henüz parmakla sayılacak kadar az olduğunu düşünüyorum.

Saydam’ın iç kapağında sizi anlatan metin şöyle: “Çocukluğunda en büyük düşü uzak denizlerin ötesinde tropikal bir ülkeye yerleşmek, geçimini sağlayacak küçük bir iş kurup orada yaşamaktı. 17 yaşındayken bu hedefine ulaşmak amacıyla bir gemiye binip uzak denizlere açıldı. Yıllar yılı dünyayı dolaşarak kafasının içindeki ülkeyi aradı. Sonunda çocukluk düşleri ülkesinin, kitaplardan başka coğrafyada olmadığını anladı. Genç yaşta terk ettiği şehrine, bavulunda binlerce sayfa notla döndü.” Hayli romantik, ancak hayat hikâyenize baktığımızda gerçeklerden de uzak değil. Denizler, denizcilik, gemilerde geçen gençlik, sizde nasıl bir duygu bıraktı?
Bir teoriye göre kolonyalizm dünyaya kendi ülkelerinde tutunamayan insanlar sayesinde yayıldı. Örneğin Britanya’da bir baltaya sap olamamış birinin kolonilerden birine yerleşmekten başka bir şansı yoktu. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar Kesik Baş adlı cinai romanında bu tür Frenkleri çok iyi anlatır. Ben de 70’li yıllardaki rejimin hiçbir gelecek şansı tanımadığı gençlerden biriydim. Siz bakmayın 80 öncesindeki solcuların anlattıklarına. Bizim birinci derdimiz, devrim yaparak kendimizi kurtarmaktı. Çünkü o zaman masonların hâkimiyetindeki sermaye kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmüyordu. Tüm sistemi kendi çıkarlarına uygun bir şekilde kurmuşlardı. Örneğin bugün bir şirket açıp ithalat da yapabiliyorsunuz, ihracat da. Ama benim gençliğinde şirket kurmak, ithalat ihracat gibi işler yapmak sadece belli bir zümre için mümkün olabilen bir ayrıcalıktı. Bizim bir komşumuz vardı, adamcağız üstüpü (paçavra) işi yapıyordu. Sonra kendisine Fransa’da bir müşteri buldu. Yıllarca uğraştı. Alt tarafı makinelerin yağını silmede kullanılan paçavra bez ihraç edecek, ama ne şirket kurabildi ne de izin belgesi alabildi. Aynı tarihlerde Süleyman Demirel’in yeğeni hayali ihracat suçuyla yargılanıyordu. Çünkü o zamanlar ihracat yapana devlet teşvik parası veriyordu. Masonlar kendilerinden başka hiç kimsenin ticaret yapmasına izin vermiyordu. Hayata atılan gençlerin yapabileceği tek iş bir devlet dairesine girmekti. Onun için de büyük torpiller gerekiyordu. Devlet memuru olanlar da, eğer rüşvet yiyebilecekleri bir görevde değillerse sürüm sürüm sürünüyorlardı. Özel şirket sayısı parmakla sayılacak kadar azdı. Orada da oligarşi mensuplarının çocukları ekmek yiyebiliyorlardı. Bu arada bir Marksist olarak samimiyetle söyleyeyim. Bizi devlet terörünün üzerine mayın tarlasına sürülen eşek gibi sürenler de bu memleketin kaymağını yiyen oligarşinin çocuklarıydı, oligarşi mensuplarının yayımladığı solcu (?) gazetelerdi. (Örneğin, Oya Baydar’ın Melek Ulugay’la beraber kaleme aldığı Bir Dönem İki Kadın adlı anı kitabını okursanız ne dediğimi iyi anlarsınız.)

Çevirmen arkadaşım Bilal Çölgeçen iyi bir satranç oyuncusudur. Ben de satrancı severim. Benim zamanımda Türkiye’de çok az kişi satranç oynardı. Ben de yurtdışında öğrenmiştim. Bilal çocukluğundan beri satranç oynadığını söyleyince satrancı nerede öğrendiğini sordum. “Hayat Ansiklopedisi’nden” dedi. Benim kuşağımdaki birçok insanın Hayat Ansiklopedisi’yle ilgili bir hatırası vardır. Bizim evde de vardı. (Rahmetli babamdan kalan birkaç cilt bugün bende de var. Karıma emanet ettim, o da korumalı bir yere kaldırdı.) Ama ben tüm ciltlerine eksiksiz sahip hiç kimseye rastlamadım. Bizim kuşak Hayat Ansiklopedisi’nin resimlerine bakarak hayaller kurdu hep. Bilal, “İyi ki Hayat Ansiklopedisi’nin birkaç cildi varmış bizim evde, olmasaydı çocukluğumuzda hayal kuramayacaktık; Hayat Ansiklopedisi olmasaydı ben satranç öğrenemeyecektim mesela” dedi bana.

Saydam’ın ceketindeki metni kim yazdı bilmiyorum. Ama başının çaresine bak denilerek sokağa atılmış bir neslin çocuklarıyız biz. Uçuk hayallerimiz vardı; boyumuzu aşan işlere girdik; ben çareyi başka bir serüvene çıkmakta buldum. Benim kuşağın hayal bile edemeyeceği bir gençlik yaşadım. Moby Dick’i fırtınaya yakalanmış bir geminin kamarasında okumak bile başlı başına bir maceraydı. Bu arada bir şeye daha açıklık getireyim: Benim yaşadığım denizcilik Türk gemilerinde bilinmeyen bir denizcilikti. Türk gemilerinde evrensel denizcilik ruhundan bahsedilemez. Türk gemilerindeki korkunç sömürü üstüne bir romanın taslağı üzerinde çalışıyorum. Bu konuyu orada işleyeceğim. Ben kendi hikâyeme döneyim. Benim denizcilik serüvenim Ay’ın öteki yüzünü görmek gibi bir şeydi. Artık bugün var olmayan farklı bir dünya tanıdım. Bambaşka bir dünyaya tanıklık ettim. Hayat Ansiklopedisi’nden başka hayal kuracakları bir şeyleri olmayan kuşaktan biri olarak kendimi şanslı sayıyorum.

CUMHURORANCI7 CUMHURORANCI8

Önceki üç kitap, bu denizler ötesi serüvenlerin ürünü ise, Acı Düşler Bulvarı’nı yazana kadar geçen zamanda neler yaşadınız?
Gençlik yıllarımla kıyasladığımda çok da renkli diyemeyeceğim ama sakin bir hayat yaşadım. Bilimkurguyla Doğan Kardeş mecmuası sayesinde çocuk yaşta tanışmış biri olarak ben 2000’li yılları kafamda hep farklı hayal etmiştim. Çocukluk yıllarımda hayal ettiğim dünyanın var olmadığını görmenin hayal kırıklığını yaşadım. Dünyayı ve hayatı eskiden okuduğum kitapların ışığında yeniden gözden geçirdim. Despot insan karakteri ve Türk solundaki despot kişilikli bazı liderler üzerine ileride yayımlayacağım çalışmalar yaptım. Frankfurt okulu üstüne epey bir kafa yordum. Türkiye entelektüellerinin özür borcu olduğu Muzafer Sherif’i, Gündüz Vassaf’ı keşfettim. Spekülatif edebiyatı keşfettim. Zoran Zivkovic gibi çok önemli bir yazarı keşfedip Türkçe’ye kazandırdım. Tarih kitaplarında karanlıkta bırakılan 1908-1919 yılları arasında neler olduğuna dair bir sürü kitap okudum. Kendi anlatı tekniğimi ve kendi dilimi geliştirdim. Güzel bir evlilik hayatı sürdürdüm. Devrimcilik ruhumu ise hep korudum. Yılların ardından bir kere daha “ben buradayım” diyebilmek güzel bir şey sevgili okuryazar.tv.

Acı Düşler Bulvarı / Yazar: Cumhur Orancı / Ayrıntı Yayınları – Yeraltı Edebiyatı Dizisi / Son Okuma: Hüseyin Kıran / Kapak İllüstrasyonu: Sevinç Altan / Kapak Tasarımı: Deniz Çelikoğlu / Kapak Düzeni: Gökçe Alper / Birinci Basım 2012 / 176 Sayfa

Cumhur Orancı; 1960 yılında İstanbul’da doğdu. 1980 öncesinde yurtdışına çıktı. Bir süre Aydınlık Gazetesi için Avrupa muhabirliği yaptı. Uzun yıllar denizci olarak çalıştı ve dünyayı dolaştı. 1991’de denizcilik anılarına dayanarak, düşsel gerçekçi bir tarzda kaleme aldığı ilk romanı ‘Butterfly’ın İntihar Seferi’ni yayımladı. Bu kitabı 1995’te basılan ‘Domingo Garcia’dan Geriye Kalan Öykü’ izledi. Türk Edebiyatının ilk ‘urban-fantezi’ romanı olan ‘Saydam’ adlı kitabı 1996 yılında yayınlandı. ‘Acı Düşler Bulvarı’na kadar, on altı yıl kitap yayımlamadı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.