Dagny veya Aşk Şöleni – Zurab Karumidze

 

“Kitabın başlığında da belirtildiği gibi, bu romanı ortaya çıkardığı, birbiriyle çelişen iki öykü var: Bir tanesi Norveçli şair ve oyun yazarı olan Dagny Juel (1867-1901) hakkında. Güzel, sanatsal, yaratıcı bir kadın. Maceraperest hayatı onu tamamen farklı bir ülkeye getirir ve orada dengesiz erkek fantazilerinin kurbanı olur… Dangy Fuel, Edward Munch, August Strindberg, Gustav Vigeland gibi ünlülere ilham vermiş ve 1890’ların Berlin boheminin “kraliçe”si olmuştur. Diğer öykü ise dinsel mistisizm ile erotizmin, sanatın ve politikanın mitik kökenlerinin hayali karışımı ile ilgilidir. Şaman sanatı, Bach’ın Füg Sanatı, Gnostisizm ve Modern estetik, Sihir ve Linguistik gibi ekstremleri dikkatle inceleyen hem ilkel gem de bir hatli geliştirilmiş çeşitli konularla alakalı bir oyundur… Bu konu ve fikirlerin karışımı hem dinsel hem sanatsal bir olay olan Kutsal Sevgi – Aşk Şöleni olarak adlandırılan hikâyede harmanlanır. Aşk Şöleni’nin gerçeklikle karşılıklı bir etkileşime girdiği/kesiştiği geleneksel tema sınırsız eğlencenin ve şarap eşliğinde dönen tartışmaların olduğu şehirdir. Tiflis şehri. Romanın bazı karakterleri tarihi kişilerdir genç Joseph Stalin, terörist arkadaşı Camo, önsezilere sahip bir guru olan George Gurjieff, Gürcü şair Vazha Pshavela, pritimitivist Gürcü artist Niko Pirosmani, August Strindberg ve diğerleri. Diğer durumlarda ise Garnahor ve Satürn gezegeninden gelen kuzgun-benzeri yaratık gibi düzmece karakterler hikâyeye eşlik eder, farklı konseptlerin yanı sıra, birçoğu Gurjieff’in otobiyografik ve kozmik yazılardan uyarlanmıştır.” Dagny veya Aşk Şöleni’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

Maalesef İngilizcem, yüklenmiş olduğum bu görevi yerine getirme konusunda yeterli değil -zira İngilizce benim anadilim değil. Ayrıca, yüz yıldan fazla bir süre önce memleketim Güney Kafkasya’ya gelmiş ve âşıklarının biri tarafından vurulmuş İskandinavyalı gizemli bir kadın hakkında yazmama sebep olan şey nedir, onu da tam olarak bilmiyorum. Dahası, ben kötü bir insanım -aşk nedir bilmem- ve karaciğerimle ilgili de bir rahatsızlığım var, çünkü çok içiyorum… Aslında belki de aşkın ne olduğunu bilmediğim için içiyorumdur ya da belki de içtiğim için aşkın ne olduğunu bilemiyorumdur. İyi dinleyin!

İsa’nın on üçüncü havarisi olan Aziz Paul, hem insanların hem meleklerin dilini konuşurdu ve aşk nedir bilirdi. Uzun yıllar önce Corinthians’a, “… ve bedenimi yakılmak üzere teslim etsem de aşkı vermedim, aşk bana hiçbir şey kazandırmadı,” demişti. Daha da önemlisi, şunu söylemişti: “Aşk çok acı çektirir ve naziktir… Aşk kötülükten hoşlanmaz, ama hakikatle neşelenir.”

İyi de, bu bilgi benim ne işime yarayacak?! Ben şahsen alkolle neşelenirim, ki bu durum doğruluk payı içeriyor da olabilir; Latin atasözünde dediği gibi, beynimi yıkayan, kefenleyen ve gömen alkol üzüm, arpa, tahıl, dut gibi sıradan ürünlerden elde edilse de, evet, aşkı da içerir; ancak damağımda kalan tattan anladığım kadarıyla bu oran kırkta birden bile az, hele de tek başına içiliyorsa. Aziz Paul’den yaptığım alıntıyı açıklayacak olursam; benim aşkı anlama biçimim, müzik icra eden bir bandonun ya da şangırdayan bir zilin kendi sesini anlama biçimlerinden farksız neredeyse. Daha net bir şekilde belirtmem gerekirse, aşka dair bilgim, aşkın “deneyimlenme” bilgisiyle eşittir, örneğin Eric Dolphy’nin, o eski ünlü caz şarkısı “You Don’t Know What Love Is”i, flütüyle çaldığı andaki gibi.

image

Şüphe yok ki flüt, bir müzikal enstrüman olarak olağandışıdır: Güneşli bir öğle sonrası, tüm fiziki maddelerin âdeta çıldırdığı o anı kutlamak için, yarı keçi yarı tanrı, teriyomorfik bir yaratık tarafından icat edilmiştir. Bazı Galli ozanlar, en iyi flütün ay tarafından çıldırtılmış balıkçılların budundan alınan kemikle yapıldığını iddia etmektedirler. Neredeyse bütün flüt sanatçılarının biraz çatlak olmaları belki de bu yüzdendir; en meşhur örneklerden biri olan Jethro Tull’ın Ian Anderson’ı gibi. Hepsinin arasında en çatlak olanıysa bir Rus’tu -Vladimir Mayakovsky. Bir defasında Mayakovsky, kendi omurgasını flüt gibi çalmaya bile kalkışmıştır. Gözünüzde bir canlandırın; tek bacağının üzerinde dengede durmaya çalışıyor, diğer bacağı havada, gözleri tamamen açık ve omuruna doğru üflüyor- çok yükseklerde uçuyor, hatırlamaya çalışıyor…

Bu noktada izninizle, aşk için müzikal-biyolojik bir tanım önerebilir miyim? Aşk, âşığınızın nefesinin omurlarınızı seslerle doldurması, o yumuşacık rüzgârın usul usul yol almasıdır; görünmeden, tarifi mümkün olmayan bir şekilde… İyi dinleyin!

Ha, evet, Dagny Juel Przybyszewska da bu tür bir aşka ilham vermiştir kesin: Etrafındaki erkeklerin omur-flütlerini çalmış, kıskançlıkla heyecanı birbirine katmıştır; orgazmı da ölümle karıştırmış ve cinsel korkuyu fin de siécle’in (on dokuzuncu yüzyılın sonu) yıkıcı estetiğine dönüştürmüştür. “Kuzeyli Sfenks” demişlerdir ona. Ölüm-İçinde-Yaşam-ve-Yaşam-İçinde-Ölüm-Olarak-Sanat isimli kadının karnında, kordonuna dolanıp boğulan fetüsler misali, baş döndürücü bilmeceleriyle erkekleri boğmuştur kesin. Berlin bohemyasının baş rahibesi, o günlerde doğmuş olmanın getirdiği korkunç güzelliğin ebesi Dagny, erkeklerin cinsel belirsizliği ve ekstazi, çılgınlık ve ilhamlarının mutlak kaynağı olmuştur. Hepsi arzulamıştır onu, ruhun bu Botticellivari-Rembrandtvari-Rosettivari vampirini; kıvırcık, ipeksi, zarif, kıvrımlı, neşeli, bunaltıcı, aristokrat, atmosferik, kanlı, kasvetli, entrikalı, uzun, cılız, kıvrak, sert, çetin, sinirli; karanlık aynalara yansıyan hakiki masumane benliğini reddeden bu kişiyi… Ve kendisine hayran, sorunlu bir genç aşık tarafından vurularak öldürülmüştür, sonra da kendisini öldürmüştür genç adam… İmdaaaat!

“Onu anlatabilmek için, onu tecrübe etmen gerekir,” demiş Norveçli hemşehrisi ve The Scream tablosunun ressamı Edvard Munch. Munch iddialara göre Dagny’yi ilk “tecrübe eden” kişidir, yeni koparılmış bir çiçeğin kokusunu tecrübe eden biri misali. Esasen, açan bir goncanın kokusu çok daha karmaşıktır -Lübnan’ın kokusu gibi mesela? Ben net biçimde hatırlayamıyorum, çok uzun yıllar önceydi… Ama zaten her hâlükârda onu tecrübe etme ya da ona “sahip olma” şansım bir hayli düşüktü, zira Dagny Juel, Rusya Tiflis’te (artık Gürcistan’da) bir otel odasında, 1901 yılının Hazıran ayında öldürüldü.

Çalkantılı bir geçmişe sahip olan bu efsanevi kadını Avrupa’nın en önemli sanatsal merkezlerinden birine, ardından da Tiflis’e -bir kartpostalın üzerine yazdığı gibi “Karadeniz’in yanıbaşına”- getiren şey neydi? Oysa Tiflis hiçbir zaman “Karadeniz’in yanıbaşında” olmamıştır! Deniz şehirden yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Elbette milyonlarca yıl önce deniz bütün Transkafkasya’yı kaplıyormuş, o zamanlar Tiflis de tarih öncesi varlıklarca mesken tutuluyormuş. Gerçi bu durum pek çok başka şehir için de geçerli, örneğin Londra, bazı bilim insanlarınca yakın zaman önce kanıtlandığı gibi. Aslında Tiflis’teki deniz “kara” da değil, şarap rengi; çünkü burada insanlar çok içerler, ki zaten ben de eski çağlardan kalma bir türüm, bir nevi fosilim.

Dagny Juel’i buraya getiren sebep yoksulluk muydu, yoksa çaresizlik mi? Hayvanların sağda solda gezinmesine, durmaksızın keşfetmesine, leoparların karlı tepelere çıkmasına neden olan güç nedir? Bu arada, Dagny cinayetinden otuz küsur yıl sonra Gürcistan’da, Joseph Stalin’in doğduğu Gori kenti yakınlarında bir kaplan öldürüldü (evet, bu “goril” gibi zat böyle bir şehirden geliyor). Olay şu ki, ülkedeki kaplan nüfusu yüzyıllardan beri tükenmiş durumda. Bahsettiğim bu kaplan belli ki uzun mesafeleri aşıp İran’dan gelmiş. Salman Rushdie gibi düşünecek olursak, kaplanın Dagny Juel’in yeniden doğmuş hâli olduğunu ve intikam için döndüğünü söyleyebiliriz. Eğer durum böyleyse, yanlış yere dönmüş demektir. Polonya’ya gitmeliydi, çünkü bazı feminist biyografi yazarları Dagny’nin yıkımının orada başladığını söyler. Onun mahvına sebep olan o uğursuz Polonyalı yazar kocası, Stanislaw (Stach) Przybyszewski’ydi; zavallıcığı psikolojik olarak mahvetti. Ah, o şovenist domuzewski!

Kaplan, kaplan gecenin ormanında ışıl ışıl yanan parlak yalaza… Evet, zaman zaman birtakım vahşi kediler görülür Gürcistan’da, ölü ya da diri. Şimdiye kadar bu kedilerin en meşhuru ölü olanlardan biriydi; bir panter (ya da kaplan) görünümünde, yabancı bir şövalyenin giysileriyle bezeli Panter Postlu Kahraman olarak bilinen “Kutsal Yabancı”. Bu Orta Çağ serüveni, aşkı karanlık ve şeytani yaratıklarca elinden alınmış panter postlu bir maceraperest hakkında yazılmış, Gürcistan’ın ulusal epik destanıdır -Amerikalıların İnsan Hakları Beyannamesi gibi. İşin enteresanı, şiirin bazı kıtalarının Rusça çevirisi Joe Amca tarafından düzenlenmiştir -müsveddelerini Gori’deki Stalin Müzesinde görebilirsiniz.

Peki ama, Dagny’ye göre Stalin, Stalin’e göre de Dagny ne ifade ediyordu? 1901 yılında genç Koba (Stalin’in lakabı) Tiflis’te yeraltı proto-komünist eylemler içine girmişti, zaman zaman meyhane veya restoranlarda, düşmanları arasında ortaya çıkıyordu. Belki de yine böyle bir zamanda yan masadaki Dagny’nin soylu görüntüsünü fark etti ve ona misyoner pozisyonunda el koymak için diyalektik bir istek duydu (ama papaz okulundan kovulmamış mıydı o?!)

Bütün araştırmaları yapmış olmama rağmen, Dagny Juel’in ne tür bir kadın olduğunu nasıl tanımlayabilirim? Zaten yeterince efsaneleştirilmiş biri o, ki -beni affedin ama- yazdıklarından ya da Tiflis’te geçirdiği ve hakkında neredeyse kimsenin bir şey bilmediği son üç haftasından çok, bu efsane etkiliyor beni.

Ve işte, bu “neredeyse kimsenin bir şey bilmediği” kısım benim hikâyemin özünü oluşturacak. Ama, Tanrım, neredeyse hiçlikten bir şeyler üretmeye çalışmak nasıl da zamansız bir hırs böyle! Bugünün dünyasında, hiçliğe dair saplantılardan oluşan ve adına kurmaca denilen bu metinleri kim okur ki? Çatışmanın her şey olduğu, kurgunun ise hiçbir şey olmadığı böylesine bir dünyada?! Şu konuda anlaşalım dostlarım: 11 Eylül saldırılarından sonra, teröre karşı savaşın başlangıcı ve acımasız shahid karşı saldırıları ile beraber, yaratıcı yazı gerekçelerini yitirdi. (Bunun başka sebepleri de var elbette, ancak burada onlara değinmek istemiyorum.) Ne yazık ki, artık en itibarlı ödüller ve Altın Palmiye yalnızca belgesellere veriliyor; içine toplumsal eleştiriler serpiştirilmiş otobiyografiler ve etnik yaratımlar çoksatan listelerinin başını çekiyor. Peki ya milyonlarca satan fantazyalar!? Hepimiz fantazyaların genç yetişkinler için olduğunu biliyoruz -ama bu dünyayı da zaten onlara miras bırakmayacak mıyız?

İşte bunlar -ve güncel olabilme kaygım- yüzünden, diyorum ki ben Dagny Juel Przybyszewska hakkında yazmayacağım; bunun yerine onu yiyeceğim. Evet, onun etini yiyip kanını içeceğim ve bu sayede içimdeki hayvanı canlandıracağım. Felsefi açıdan konuşmam gerekirse, onu “yeniden bölgelendireceğim”. Bu yüzden bu özel kadın, aşka dair özel fikirlerim için çok özel bir yiyecek olarak yerini alacak… Ve siz, okuyucular, Aşk Şölenime hoş geldiniz! İyi dinleyin!

I once had a girl, or should I say, she once had me
Hey tra la la la

Isn’t it gooood, Norwegian wooooood…
This bird has flown…

Dagny Juel, öğleden sonra 1 ila 1: 20 arasında, öğle yemeğinin hemen ardından, tamamen giyinik bir şekilde şezlongunda bulundu. Katili muhtemelen şarabına uyku ilacı koymuştu, (Dagny’nin kızkardeşi Ragnhlid’in mektubunda sonradan belirttiğine göre, katil bu cinayeti uzun zamandır planlıyordu) ardından da, Munch’un onu Madonna olarak resmettiği tabloda olduğu gibi sağ eli boynunun altında uzanırken, kadını kafasının arkasından vurdu. Güçsüz dudaklarında birinin öpücüğünü hissetti kadın; mermi, bir yıldızın ruhunun derinliklerine girmesi gibi girdi kafasına; kan ve ateş akıtan bir gökkuşağı gibi, ölümün yanan çiçeğini gördü. Otuz üç yaşındaydı.

Mizacı ve karakteri gereği bir aristokrat olan Dagny Juel, sanatta ve yaşamda soluk soluğa kimliklerini arayan erkekler için taze bir orman havası gibiydi. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Berlin’deki Schwarze Ferkel meyhanesine akın eden sanatçı güruhunun kraliçesi konumundaydı. August Strindberg (ki kendisi Dagny’den nefret ediyordu ve onu oyunlarında hep femme fatale olarak tasvir ediyordu); daha önce de belirttiğim gibi Edvard Munch; mermerlerin erotik heykeltıraşı Gustav Vigeland; ve arzularını tatmin etmeye saplantılı, ulusalcı Yeni Polonya akımının büyük sempatizanı, önüne gelen her kadını becerdiği gibi dramatik ve lirik şiirin ilham perisini de beceren Stanislaw Przybyszewski gibi, yeni yeni filizlenmeye başlayan Avrupa modernizminin şöhretlerine ilham kaynağı oluyordu. Norveç’in Nobel ödüllü büyük yazarı Knut Hamsun da Dagny isimli o elması keşfetmişti; 1892 yılında yayımlanan kitabı Gizemler’de kurnaz ve cazibeli, genç ve güzel kadın başkahramanın adı da Dagny’den esinlenilerek konulmuştu.

Dagny’nin, örneğin Hamsun’dan daha az bilinen ya da daha az önem atfedilen sanatçı ve düşünür hayranları da oldu, ancak bu bunlar da Dagny’nin cazibelerle dolu büyülü ormanında gezinmekten geri kalmadı. “Yeşil gözleri vardı, kırmızı bir elbiseyle bizim için dans ediyordu ve hepimiz onu arzuluyorduk,” diyordu Gustav Vigeland.

Peki ya aile geçmişi? Dagny’nin babası bir doktordu, pek çok defa İsveç kralını tedavi etmişti. Amcası ise sonradan İsveç başbakanı oldu sanırım ya da öyle bir şeyler. Piyano çalardı Dagny, Paris ve Berlin’de dersler almıştı; en sevdiği besteci de Grieg idi. Üç kız kardeşinden biri şarkıcı oldu -kızların repertuvarındaki yegâne şarkı büyük ihtimalle Peer Gynt’in “Solveig’s Song”u idi. Norveç kökenlerinden bahsetmeyi unuttum: fiyortlar ve kasvetli bir deniz, hemen her Norveçlinin gözlerindeki puslu bakışlar, püriten bir ahlâk anlayışı ile -şimdilerde Oslo olarak bilinen zamanın başkenti Christiania’da- bazılarının yaşadığı özgür aşkın cazibesi arasındaki sıkışmışlık.

Dagny, şiirle uğraştı ve ardında birkaç tiyatro oyunu da bıraktı. Ölümcül aşk üçgenleri, yani “toplumsal açıdan meşru ve birbirlerinin alınlarına yazılmış aşıkların bir araya gelişleri ile (fiziksel veya biyolojik) ölümleri”, Dagny’nin uzmanlık alanıydı; yazılarında bu tarz aşk üçgenlerinden bahsetti, kendi hayatında da bu üçgenlerden sürekli muzdarip oldu; başkalarına da ızdırap çektirdi. Yaşadığı ilk aşk üçgeni, 1893 yılında, Stach ile evlendikten hemen sonra olandı, gerçi bu biraz “geçmişe dönük” bir vukuattı: Evliliklerinden birkaç ay sonra Stach’ın iki çocuğunun annesi olan metresi Marta Foerder intihar etti. (Bu olaydan sonra Stach hapse girmiş, birkaç hafta orada kalmış ve tabii ki Dagny dışındaki herkes tarafından terk edilmişti.) Dagny’nin yaşamındaki son üçgen Tiflis’tekiydi ve bu sonuncusu onun ölümüne neden oldu -ancak bu konuya daha sonra değineceğiz.

Bunu yerine şimdilik, kübizmin kökenlerinin aşk üçgenleri üzerindeki yıkıcı geometrisini araştırmaya ne dersiniz? Aslında oldukça enteresan; zira kübizm bir şeyin doğal hâline dönmesini yıkımla gerçekleştirmeyi amaçlar. Dönemin toplumsal ve ahlâki kısıtlamaları göz önüne alındığında Dagny Juel, nezih toplumun gözünde, günümüzde Çeçenistan’daki kadın intihar bombacıları kadar yıkıcı bir etkiye sahipti. Dagny gibi on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşamış bir kadının erotik bir aşk üçgenine adım atması, bir eş ve anne olarak sosyolojik ve biyolojik rolünün yıkımına; tanrıların müphem mesajlarını erkeklere ileten şeytani bir yaratık olarak doğal hâlinin tekrar yaratımına (belki de bu yüzden bazı erkekler bu denli sofudur) eşdeğerdir.

Bu gibi kadınlardan zaman zaman “gerçekdışı” olarak bahsedilir. Belki de bu yüzden, kadınların söyledikleri ve yaptıkları bazen saçma olarak görülür. Ancak bu durumun, kadınların sözde “entelektüel yetersizlikleri” ile uzaktan yakından alakası yoktur. Tamamen alakasız bir şeyle ilgilidir bu durum -ölümsüzlerin hiç dinmeyen yüce hevesleri ile- ve bunu konuştuğumuz dille geçirirler, ki bu da çevirinin en zor ve karmaşık hâlidir; eski zamanların Ulu Rahibeleri’nin ve Tapınak Fahişeleri’nin olduğu dönemlere dayanmaktadır. Rüyalarında kirli ve pıhtılaşmış kanla dolu menstrüel nehirleri taşırmış ve Tanrıların Kelamları’nı konuşmuş olan bu kadınlardı işte asıl tefsirciler. Söz konusu antik tanrılar bizleri terk ettiğinden bu görevi yerine getirmek artık çok daha zor (gerçi kimileri bu tanrıların geri döneceğini söylüyor).

Bana öyle geliyor ki, Dagny’nin zamanlarında bile üçlü erotizm ya da aşk üçgenleri, kadınları ortak kurallar ve standartlardan öteye taşıyarak dördüncü bir boyuta -değişim ve dönüşüm boyutuna- ulaştırıyordu. İşte aşk da tamamen bu konuyla ilgilidir: Benliğin farklılığa doğru devasa değişimi ve dönüşümü; bir yarasanın, bir yandan yalnızca kemirgen, diğer yandan da bir kuş kadar özgür olması gibi. Yanılıyorsam söyleyin; ama aynı halt, ham madde saf enerjiye dönüşürken de geçerli oluyor sanırım, tıpkı bir güve bir mum aleviyle yanarken olduğu gibi.

Bu arada, Edvard Munch’un Dagny portresinde -benim deyimimle Dagny’nin Genç bir Yarasa olarak Portresi’nde- de, omuzları üstünde, hakikaten yarasa gibi bir şey, lacivert gökyüzünü arkasına alarak durmaktadır. Şiirlerinin birinde Dagny “gri kız kardeşi”nden bahseder; devasa bir yarasa, güneşin altın renkli ışıklarını doldurduğu, boş bir oyuğu andıran zihnine dalar. Evet, başka bir yerlerde kendisinin de bahsettiği gibi Dagny, “erkeklerinin derin kuyularından içer ve onların güçleri kendi damarlarında zehre dönüşür”. Aslında tüm bu sembolizm, sadece boşalma gibi sıradan bir eylemle son bulan bir pornografi olarak özetlenebilir. Klişe psikanalitik laflar yüzünden bunlar; sonuçta “gerçekdışı” bir kadınla ilgileniyorum ve hayat da dilden daha gerçek, zaman zaman yalın şiirselliğin sunduğu sözlü imgelerin dışına çıkmam gerekebilir.

Dagny içki de içerdi, sigara da. “Ağzında sigarasıyla bir melekti sanki.” Dagny’yi anlatan bu tanım (ki benim de favorimdir) bir arkadaşı tarafından yapılmıştır. Bir diğeri de, onu tanımlamak için kendi zehrini yutan Strindberg’den gelir: “Yüzü eşsiz, aristokratik ve hayat dolu. Araştıran, havayı test eden bir şeyler var içinde; burun delikleri titreşir, göz kapakları hafif kapalı olsa da gözleri hep küstahça bakar etrafa.”

Ağzında sigarasıyla bir melek: kimlikten nefret eden ve farklılığa dayanan etkileşimli bir aşk oyunu ya da hayvan sembolizmiyle anlatmak gerekirse, aslan ile leoparın birlikteliği. Tek renkli, desensel olarak da homojen kedigillerden olan aslan, kimliği; benekli ve renkli leopar ise farklılığı sembolize etmektedir. Aslan mantığı, ahlaki otoriteyi, devlet gücünü ve kanunları kişileştirirken; leopar zaman ve uzama yayılan, her şeyi kapsayan ve hakimiyet altına alan aşkı, saf aşkı kişileştirir.

Lewis Carroll’ın şu dizelerini hatırlarsınız belki: “Aslan ile tekboynuz, taç için kapışıyor…” Bu dizelerin kökeni daha eskidir: “Aslan ve leopar, inek için kapışıyor.”

Şimdi izin verin, size gerçek bir hikâye anlatayım:

Genler, biyolojik organizmalardır, “memler” ise insanın fikir ve değerlerini taşıyan sosyolojik genlerdir (genetikçi Richard Dawkins bunu bu şekilde tanımlıyor). Diğer yandan Hegel, tarih tanımını “fikir ve değerlerin diyalektik beraberliği ve gelişimi” olarak belirtmiştir. Benim önerim ise şu: İnsanlık tarihi, iki mem arasındaki diyalektik bir oyun, bir beraberlik, bir çekişmedir: “Aslan Mem” ve “Leopar Mem”. Bu memler, Üst Paleolitik Dönem’e kadar uzanır ve dünyaya bir gökcismi tarafından getirilmiştir. Her iki mem de aynı kökeni paylaşmaktadır: Ön-Leopar Mem. Leopar İngilizce’de hem aslan (lion ya da leo) kelimesini, hem de panter ya da kaplan (panther ya da tiger) kelimelerini içerir (“leo-par” kelimesinin kökeni, antik kültürlerin leoparın aslan ve kaplan karışımı bir hayvan olduğuna inandıklarını ortaya koymaktadır). Teorik açıdan ele almak gerekirse, farklılık bundan sunulur, kimlik ise farklılıktan oluşturulur. Farklılık kimlikten önce gelir, tıpkı aşkın her şeyden önce gelmesi gibi. İyi dinleyin!

Ön-Leopar Mem içindeki kırılma ve iki ayrı cine bölünme durumu, ateş çalınınca gerçekleşmiştir. Ateş o zamana dek, insanlar tarafından Kutsal Dil, ölümlülerle ölümsüzler arasındaki ilahi birlikteliğin coşkun bir hâli ve Poesis isimli alacalı meleğin yokluktan varlığı getirdiği yerde, toprakla göğü birleştiren Ulu Füzyon’un bağlantı noktası olarak görülüyordu. Ancak ateş çalındıktan sonra, Dhemi Urgush adındaki bir adam ateşi, başka aletleri yapmak için bir alet olarak kullanmaya başladı. Ve böylece ilk kimlik sahtekârı oldu. Aslan Mem, onun sayesinde gelişti, Techne adındaki altın meleğin gücüyle beslendi.

O zamandan beri Aslan Mem, şefkati reddedip kendilerini güce ve mantığa adayan nesiller arasında somutlaşmıştır. Leopar Mem ise, gücü reddeden ve kendilerini her türlü sanatın yüceliğine adayan nesiller arasında vücut bulmuştur. Şu andan itibaren bu iki ayrı kavramdan Pardimem ve Leomem olarak bahsedeceğim.

Leomemler genelde gruplara, camialara ya da örgütlere ayrılır: eski Mısır’ın mimarları ve yüksek rahipleri, İsrail’in başpiskoposları ve kralları (Davud hariç), Tapınak Şövalyeleri, Rozikrusyenler, Masonlar, uluslararası kuruluşlar vesaire. Bunun aksine, Pardimemler asla bir araya gelmez ve grup oluşturmazlar; dağınık hâldedirler ve kendi başlarına yol alırlar (leopar derisinin benekleri gibi). Bu ırktan gelen insanların bazılarını ben şamanik bireyler olarak adlandırıyorum. Bu tür insanlar tarih boyunca hem batıda hem de doğuda ortaya çıkmışlardır. Heraklitos, Sofokles, Sokrates gibi Antik Yunan şamanları; Mani, Nestorius gibi çeşitli Agnostikler ve sapkın düşünceliler; Orta Çağ Avrupası’nda Meister Eckhart ve Dante Alighieri; Orta Çağ Doğusu’nda Celaleddin Rumi veya Ömer Hayyam gibi isimler bunlara örnektir. Modern zamanlarda ise C. G. Jung (“Viyana Şamanı”nın en iyi çırağı), James Joyce, Bakunin, Sikorsky, John Coltrane, Charlie Chaplin, Gilles Deleuze ve Jimi Hendrix’ten bahsedilebilir.

Bir de sözde şamanlar olarak adlandırılan, gücü ele geçirme sevdaları yüzünden şamanizm sanatını kötüye kullanan ve bu ihanetten dolayı Poesis meleğince lanetlenenler vardır: Lenin, Hitler, Stalin, Mao vb. gibi.

Bu gruba yakın olan bir başka grup da güçsüz şamanlardır, intihar bombacıları ve muhtelif karizmatik aptallar bunlar arasında yer alır.

Trajik bir biçimde yanlış yorumlanmış olanlara da rastladım. Mozart mesela: Doğuştan gelen şamanik yapısı ve eşsiz dehasına rağmen, frapan kişiliği onun Leomem tabanlı masonluğa sapmasına neden olmuştur. Son parçası Sihirli Flüt bu sapmayı ortaya koymaktadır: Kuş adam Papageno, Kral Zarastro (aklın ve Dünya Mimarları kardeşliğinin bariz leomem temsilcisi) tarafından manipüle edilen şamanik bir kişidir. Papageno, tek düşündüğü cinsel ilişki ve içki olan umursamaz, kaba, asabi bir avanak olarak temsil edilir. Masonluk adına şamanizmin bu şekilde bir parodisinin ele alınması Mozart’ın düşüşü ve ölümünün tek nedeni olmalı, kendisini zehirleyen ve bedenini alıp götüren kimliği belirsiz bir şaman tarafından cezalandırıldı büyük ihtimalle Mozart (hiç kimse Mozart’ın kabrini görmedi). Katil, tipik bir leomem ve bariz bir şekilde mason olan Salieri olamaz kesinlikle.

Sonunda Saxe-Weimar ve Eisenach Grandükü’nün gizli danışmanı ve kabine bakanı haline gelen Goethe’yi de ele alabiliriz ya da şamanik bir sanat olarak ölümü kötüye kullanarak imparator adına geleneksel bir intihar gerçekleştiren Yukio Mishima’yı. Leomemler ile mücadele eden kişiler arasında yalnızca Richard Wagner, şamanik doğasını korumayı başarmıştır, Bavyera Kralı Ludwig’i de bir hayli şaşırtmıştır.

Lewis Carroll’ın dizelerine geri dönecek olursak iki mem, bir üçüncüsü tarafından desteklenmektedir -ama bu seferki toynaklı bir hayvan, bir inektir (Cow Mem). İnek Mem, tarihsel olarak çok büyük ama pasif insan yığınlarıyla somutlaştırılır, tıpkı günümüzdeki tüketim sınıfı gibi. Mutlu olan bütün ailelerle aynı şekilde mutlu olan diğer tüketiciler… Birbirlerinin kollarındaki gençler… Ama yine de yırtıcı hayvanlarımıza geri dönelim biz.

Aslanlarla leoparların birbirlerinden uzak durdukları bilinen bir gerçektir, özellikle leoparlar aslanların avlanma bölgesine yaklaşmamaya çalışırlar. Ancak zaman zaman aynı av uğruna ölümcül rakipler hâline de gelebilirler. Bu durum Pardimem ve Leomemler için de geçerlidir. Genellikle farklı bölgelerde “avlansalar” da, İnekmem insanlarını paylaşmaya gelince Leomemler genellikle Pardimemleri uzaklaştırır, tıpkı aslanın leoparı kovması gibi. Özelikle dişi aslanlar bu konudaki en agresif gruptur. (Aynı dinamik, popüler bir Rus kart oyunu olan kral-kraliçe-valede de geçerlidir.) Ayrıca, Leomemler mümkün olduğunca çok insanı kontrol altında tutmakla meşguldür, Pardimemler ise sadık bireycilerdir. Bu aslında dolaylı bir rekabettir ve mesela Mozart’ın sözü geçen olayı, meczup bir şamanın girişimi olarak adlandırılmalıdır.

Ancak Pardimemlerin hem birbirlerine hem de Leomemlere karşı, Ön-Leopar Memlerden ya da başka bazı tehditlerden kalma bir enerjiyle harekete geçirildiği zamanlar da vardır. Bir tür uzlaşı, bağlantı ya da birlik arayışı içine girmişlerdir. Ancak tıpkı doğada da olduğu gibi, çoğunlukla bu amaçlarına ulaşamamışlardır -aslanlar ve leoparlar çiftleşebilir, fakat bu yalnızca mecburiyet altında olur ve ortaya hastalıklı yavruların çıkmasını sağlar.

Ön-Leopar Mem’e geri dönmek imkansızdır; bu yüzden tarih boyunca şamanik bireyler arasında -bazen Leomemlerin de dahil olduğu büyük birleşmeler de dahil- gruplar oluşturarak gerçekleştirilen dışarıya kapalı toplantılar, irili ufaklı felaketlerce engellenmiştir. Bu tür başarısızlıklar Pardimemlerin umutlarını tamamen tüketmiştir, bu yüzden de yüzlerce yıl boyunca toplantı yapma girişiminde bulunulmamıştır. Bu durum 1901 yılına dek sürmüştür.

1901 yılının başında, dünyanın dört bir köşesine yayılmış hâlde olmalarına rağmen birkaç şamanik birey, sözde bir Pardimem Öngörüsüyle tehlikenin yaklaşmakta olduğunu duyurmuştur: “Bir inek aya uçacak!” Bu inleme, ağıt ve iğneleyici kahkahaların karışımı şeklindeki çığlık, karanlık hücreler ve ormanlardan geçerek şamanların yeraltı dünyasında yankılanmıştır.

Yüz yıl geçtikten sonra, edinilen tecrübelerin de getirdiği avantajla, bu tuhaf ve ninniye benzeyen dizeyi kolaylıkla çözümleyebiliriz. Aslına bakılırsa, seçilmiş olan Pardimemler yaklaşan yeni yüzyılda dünyayı etkisi altına alacak olan felaketin geleceğini sezinlemişlerdi: Koca bir insan güruhu aklını oynatacaktı! Sözde şamanlar tarafından aklı çelinen kitleler ayaklanacak ve büyük katliamlardan haz duyacaklardı! (Ancak yirminci yüzyılın trajik olayları tekrarlanmayacaktı, zaten buna gerek de yoktu.) Şamaniklerin çizdiği tablo korkunçtu; cehennemî yerlere ve ölüler diyarına gidenler veya önceki savaş ve felaketlerden kurtulmuş olanlar için bile. Bazıları, öngörülen bu coşkunluk durumundan kurtulamayıp kendini kaybetti; kimilerine yıldırım çarptı ve küle döndü; bazıları ise en dipsiz düşüncelerden çıkamayarak telef oldu. Değerlerin yeniden ele alınmasıyla kendinden geçmiş olan bir tanesi de delirerek öldü: Adı Friedrich Nietzsche idi.

(…)

Çevirmen: Pelin Arda
*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir. 

Zurab Karumidze, Tiflis Devlet Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuştur. 1984 yılında John Donne üzerine yazığı teziyle doktorasını tamamlamıştır. Tiflis Devlet Üniversitesi’nde yıllarca araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Kısa öykülerinden iki tanesi Amerika’da yayımlanmıştır (“Clockwatch Review”, “Bloomington”, IL, 1996). Tiflis’te “Georgia/Caucasus Profile” ve “Coucasus Context” isimli İngilizce dergilerde editör olarak çalışmıştır. Opera (1988) isimli kitabı, kısa öykülerinden oluşan bir derlemedir. The Winedark Sea (2000) ve Of Goats of Men (2003) isimli romanları okurlarla buluşmuştur. Yazar, Dagny or a Love Feast (2006) romanını İngilizce yazmıştır. Yayımları arasında kültür, kolektif bellek ve ulusal anlatılar üzerine yazılmış makaleler bulunmaktadır. Caz müzik üzerine olan kitabı The Life of Jazz ise 2009 yılında çıkmıştır ve bununla 2010 yılında Saba ödülünü almıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.