Darmadağın – Aslı Der

 

“Ödüllü çocuk romanlarıyla çok sevilen Aslı Der, gençler için yazdığı ikinci romanında, güncel ve önemli bir konuyu felsefi derinlikte işliyor. Defne’yi Beklerken ile gençlik edebiyatına güçlü bir giriş yapan yazar, bu kez aile içi şiddetin incittiği yaşamları anlatıyor. Mağdur ya da tanık, şiddetin odağındaki bireylerin duygu durumlarını, çaresizliğini ve çıkış yolu arayışını incelikle duyumsatan roman, gençlerin sesine kulak veriyor. Sosyal medyadan güzellik takıntısına popüler kültürün etkilerini, günümüzün “gürültülü” sessizlik ortamını sözcüklere döküyor. Dostluğun, dayanışmanın, edebiyatın ve direnmenin sorunlara çözüm üretmedeki büyük etkisine ve gücüne de vurgu yapan, gençler kadar yetişkinlerin de etkilenerek okuyacağı çağdaş bir roman.” Darmadağın’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

Bazen dışardan bakarken gözlemlediklerimiz, olayın içinde yaşarken göremediğimiz basit gerçekleri kolaylıkla ortaya döküveriyor. Çoğunlukla en karışık hayat, kendimizinki, içinde yaşadığımız bence. Başkasının derdini çözmek her zaman daha kolay sanki. Kim bilir, belki de bu, sadece benim için geçerli…

Olup bitenleri anlatmaya başlamadan önce biraz bizimkilerden, ailemden söz etmeliyim sanırım. Dört kişilik bir aileyiz: anne, baba ve iki kız, yani ben ve ablam.

Ablamla aramızda dağlar kadar fark, bir de altı yaş var. O; nazlı, güzel, ince, cazibeli, cilveli, kumral, yeşil gözlü ve daima gülümsüyor. Aptalca buluyorum böyle hep gülümsemesini, aklı kıt sanki. Her durumda sırıtmasını başka neye bağlayacağımı bilemiyorum. Oysa üniversitede okuyor. Babam, devlet üniversitesini kazanmayı beceremediği için söylense ve okuluna çuvalla para verdiğini her fırsatta hatırlatsa da, ablam hiç de fena bir öğrenci değil. Gördüğü her erkeğe potansiyel koca olarak bakmasa, belki daha da başarılı olacak.

Annem lisede öğretmen, devlet okulunda. Öğretmeyi ve öğrencilerini, ailemizden daha fazla sevdiğine kesinlikle emin olmamı sağlayacak kadar işine âşık. Annemi okulunda gören, evimizdeki o sessiz kadınla aynı kişi olduğuna inanamaz. Daha okulun kapısından içeri girince yüzü güler, bedeninin duruşu değişir. Sesinin rengi, ağzından çıkan sözcükler, ellerinin hareketi, yürüyüşü, hepsi ama hepsi bambaşka olur. Sanki yüzünde çoktan yer etmiş o derin kırışıklıklar bile görünmez. Birkaç kez okuluna gidip derslerine girdim. Öyle kıskandım ki o çocukları… Evdeki somurtkan, ses çıkarmadan yemek yapan, çok az konuşan, babam gelince iyice kendi kabuğuna çekilen kadından öyle farklı ki annem; onun kızı değil de, öğrencisi olmayı isterdim.

Babam üniversite mezunu, hâlâ genç ve yakışıklı olduğunu sanan, kendi tanımıyla “patron”. Çoğunlukla dünyaları yaratmış gibi davransa da, aslında hepi topu otuz beş kişinin çalıştığı bir döküm atölyesinin sahibi. Kendini sevmek dışında en iyi yaptığı iş, her şeyi abartarak, ama gerçekten çok abartarak anlatmak. Yanında çalışanların gerçek sayısını bilmeyen, koca bir köyü doyurduğunu düşünebilir. Yaşadığımız hayat babamın ağzından anlatıldığında, dinleyeni kıskandıracak kadar hoş görünebilir. Oysa, eski bir mahallenin sonradan kondurulan yeni apartmanlarından birindeki üst kat dubleksinde oturmak, sahip olduğumuz en büyük lüks. Ne çok merkezi, ne de şehre uzak olan bu mahallede, babamın, anneme ve bize daha rahat bağırabilmek için seçtiğinden şiddetle şüphelendiğim bu evde, “mutlu aile” hikâyesini yaşıyoruz. Boş bulunduğumuz her an inanıverdiğimiz o hikâye!..

Ben on beş yaşındayım. Annem adımı Ece koymuş. Babam istememiş bu ismi; fazla kısa, etkisiz bulmuş. Ama annem, anlamı kraliçe diyerek ikna etmiş onu. Ne var ki, ismimin anlamına uyan tek bir yanım yok diyebilirim. Uzun boyluyum, kalın kemikli, büyük elli. Öyle kraliçelere özgü asil bir duruşum yok yani. Sakarım; çok dikkat etsem de elim ayağıma dolaşıverir. Biraz kilolu olduğumu bile söylüyor Selin. Ama ona kalırsa, göğüs kafesindeki kemikleri uzaktan sayılamayan herkes kilolu. Bedenimle ilgili harika hissetmesem de, pek sorunlu sayılmam. Biraz daha küçük bir burnum olsa ve saçlarım böyle dalgalıyla kıvırcık arası kararsız kalmamış olsa… Yine de iyiyim böyle bence.

Özel okuldayım, adı pek duyulmamış, bu yüzden yıllık ücreti sanırım çok fazla olmayan bir okul. Babam özel okulda okumamla gurur duyuyor, herhalde parasını verdiği için. Her fırsatta bunu dile getiriyor, ama aldığım notlardan, ne kadar çalışkan olduğumdan, hatta bu yıl okulun bana burs verdiğinden bile habersiz bence. Yok yok, burs işini kesin biliyor! İşin içinde para var ne de olsa.

Fazla arkadaş canlısı değilim, ama okuldakilerle sorun da yaşamıyorum. Bana bulaşmıyorlar. Bazen görünmez olduğumu düşünüyorum, ama sonra alay edilen kişi olmaktansa, görünmezliğin bin kat daha iyi olduğunu tekrarlıyorum kendime. Böyleyim işte, sıradan biriyim galiba. Ablam Selin gibi değilim.

(…)

*Bu okuma parçası için Günışığı Kitaplığı’na teşekkür ederiz.

1975’te İstanbul’da doğan Aslı Der, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki eğitimini tamamladı. İngilizce ve Fransızca’dan çeviriler yaptı, firmalar için yayınlar hazırladı. Kitaplarına felsefe eğitiminin derinliğini ve zenginliğini taşıyan yazarın ilk kitabı olan Küçük Cadı Şeroks’un ikinci macerası Büyük Tuzak, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) tarafından 2007 Yılın En İyi Çocuk Romanı seçildi. Yazar bu kitabıyla Uluslararası Çocuk Kitapları Kurulu’nun (IBBY) Onur Listesi’ne girdi. Son olarak Şeroks’un üçüncü macerası olan Barış Odaları’nı kaleme aldı. Fantastik çocuk romanları Tehlikeye 3 Yolculuk ve Kayıp Rüyacı’nın ardından ilk gençlik romanı Defne’yi Beklerken’i yazan Aslı Der, eşi ve iki çocuğuyla birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.