‘Her öykünün bir derdi olmalı. Bence o tılsımlı dert de içinde korkuyu barındırır.’

 

“Hava gitgide ağırlaşıyor. Her adım ve adımda. Omuzlarım, boynum ve sırtım. Ağır. İlerledikçe ağaçlar sıklaştı. Dağ yamacından vadiye eğiliyorum. Hiç rüzgâr yok. Biraz daha ilerlediğimde sise gömülüyor ayaklarım. Sonradan fark ediyorum, ağzına, dişlerinin arasına sıkıştırdığı dev kaya, vadinin yutkunmasına engel oluyor. Rüzgârdan gizlediği vadiyi beyaz duvakla süslüyor.” Deniz Tarsus’un ikinci öykü kitabı ‘Ayrıkotu’, yarattığı evrende dolaştırdığı cümleleriyle okurda heyecan uyandırmaya aday…

‘Ayrıkotu’ndaki öyküler, metinde atmosfer kurma konusundaki başarınızın altını çiziyor. Birinci bölümün hayali mekânları, tuhaf insanları ve ürkütücü toprakları, böylesine yaşar kılmanızdan çok etkilendiğimi söylemeliyim. Bu konuda sizi ne kadar ‘söyletebilirim’?
Amacıma hizmet eden mekânlar tasarlamam ve yeni baştan yaratmam gerekiyordu. İstanbul’da herhangi bir sokakta geçemezdi öyküler. Başka dünyaların, başka insanları olmalıydı takip ettiğim kişiler. İnandığım bir derdim ve ona hizmet eden bir aracım (mekân ve karakter) elimde olursa doğru atmosfer ve kurguya ucundan dokunabilirim belki, dedim ve öyle yola çıktım.

Bahsettiğiniz coğrafyalarda yaşananlar şaşırtıcı biçimde tanıdık, ama yerel mitlerin etkisinde de değil. Yeni ve size ait coğrafyalar. Kullandığınız gerçeküstü ögelerin bu dünyaları ‘başka’ kılmanıza katkı sağladığını söyleyebilir miyiz? Anlatılan acı hikâyeleri bu yolla mı dinleriz?
Ele aldığım öykülerde geçen mevzuların örnekleri insanlık tarihinde mevcut. Belli başlı sorunları ele almam gerekiyordu. Okuyucuyu daha önce hiç duymadığı, görmediği mekân ve atmosferle ortama yabancılaştırırsam önyargıdan sıyrılacağını düşündüm. Bahsi geçen olaylara daha samimi yaklaşacağına emin olduktan sonra tasarlamaya devam ettim. Ele aldığım hikâyeler, şu gün, İstanbul’da, Ankara’da ya da Türkiye’nin herhangi bir şehrinde, semtinde geçse çok sert geri dönüşler olacağında hemfikirizdir sanırım. Misal, Ayşe Hanım, İstanbul’da mahsur kalıp açlığa çözüm bulamayınca doğurduğu çocuğunu yiyemezdi. Böyle bir durumda önyargılı, hatta tehditkâr yaklaşımların olacağına şüphe yok. Başka mekânlar arayışımın en önemli nedeni, odak noktamın sapmasını engellemekti. Bu yüzden yeni dünyalar kurmam gerekiyordu. Şu günkü toplumun oluşturduğu ahlak kuralları, başka bir dünyada, başka imkân ve imkânsızlıklarda nasıl yürür? Yürür mü? Ya zorunda kalsak? Böyle sorular önemliydi benim için. Sonuç olarak amacıma hizmet eden,en doğru formu yakalamışmekânı tasarlamakla başladım. Sonrasında da zaten anlatmak istediğim dert belliydi, karakterlerimi o mekânlara sokup olay akışını doğru vermeye çalıştım.

deniz_tarsus_1 deniz_tarsus_2

Fantastik -gibi- görüneni inandırıyorsunuz. Sizce bu öykülerdeki hangi yaşam gerçeği bizi etkiliyor da, bu kadar sıra dışı dünyalara inanıyoruz?
İnsan,korkunç bir olaya karşı hat safhada kayıtsız davranabiliyor. Çok acımasız. Bir kadın çatıya çıkıp intihar etmek istediğinde sokaktaki insan telefonunu ve kamerasını çıkarıp fotoğraf-video çekebiliyor. Ancak çatıdaki kadın, kardeşin, kızın ya da arkadaşınsa tüm olay şekil değiştiriyor. Bu ürkütücü. Özellikle öç hikâyelerinde, hayvanların başına gelen olayların çok benzerleri yaşadığımız dünyada mevcut. Hayvanları seçtim, böylelikle okuyucu daha uzak, aynı zamanda samimi yaklaşabilirdi anlattığım olaya. Önyargı sıkıntısını kırmaktı gene amacım. İnsan önyargı makinesi çünkü. Nefes aldığımız her an önyargı üretmeye devam ediyoruz. Çözümü olmalı, dedim ve kırılma noktalarını bulmaya karar verdim. Biraz olsun başarabildim mi, bir hayvanla okuyucuyu özdeşleştirebildim mi, bilmiyorum; ama denemem gerekiyordu.

‘Gezgin’, uğradığı duraklarda hikâyeler keşfediyor, yaşıyor, sonra onları –başka öykülerde- başka duraklara taşıyor, orada anlatıyor. Doğrusu, kitabınızın ‘Ayrıkotu’ adlı bölümünü ben bir romanın parçaları gibi de okudum. ‘Gezgin’in hikâyeler arasında dolaştırdığınız ruhu, bir roman kahramanına dönüşebilir miydi?
Romana dönüşmesinin imkânı yoktu; çünkü eğer gezginle kesintisiz dolaşsaydım, bu sefer ona odaklanmam gerekecekti. Onun karakteri, yaşam şekli, belki ailesi, nasıl doğup büyüdüğü. Bu sefer de asıl anlatmak istediğim mevzulardan uzaklaşacaktım. Gezginin bu öykülerde tek bir görevi vardı. Anlatmak. O sadece bir anlatıcıydı. İlk defa girdiği mekânlarda, ilk defa karşılaştığı insanların hayatlarını bize tarafsızca aktarmalıydı. Elbette ki, gezgin karakterimin benim için bir portresi var. Ancak okuyucuya bunu çok fazla sunmak istemedim. Odak noktasının kaymaması gerekiyordu. Daha fazlası olmamalı, diye düşündüm hep ve öyle tasarladım.Ancak elbette ki, öyküler arasında ortak oluşumların ve geçişlerin olması gerekiyordu. Sonuçta Ayrıkotu perdesini bir seri olarak okuyucuya sunmak istemiştim.

Bütün öykülerinizi –hiç değilse birinci bölümde- üstüne kurduğunuz ‘Gezgin’ karakteri bugünün dünyasına ait bir karakter gibi mi okunmalı?
Gezginimi aslında zamansız bir mekândan getirdim. Kıyafeti, konuşması, davranışları.Ne fazla ne az olmalıydı. İnsan tanımak, başka hayatlar görmek için gezgin olmaya karar veren bir karakter. Çok iyi bir eğitim almışve ailesinden aldığı terbiyeyi her hareketinde belli ettiren biri. Naif olmalıydı. Benim nötr dünyamdı. Onun, gördüklerini aktarması için sıfır noktasında yaşaması gerekiyordu. Dikkati onun üstünde toplamamalıyım, diye düşündüğüm için biraz da. Elbette ki gezgine doğru mizanseni vermek için geçmişini bilmeli ve sağlam temele oturtmalıydım.

deniz_tarsus_3 deniz_tarsus_4

‘Gezgin’ imgesine duyduğunuz ilgiyi açıklamanızı istesem, neler söyleyebilirsiniz?Anlatıcı kahramanınız ‘Gezgin’in erkek oluşunda bir bit yeniği aramalı mıyız?
Tasvir etmeye çalıştığım köylerde, kasabalarda bazı kurallar yıkılmış durumda. Zor bir konu seçtim. Hatta bir ara, acaba bu seriyi yazmayı bıraksam mı, dedim. Sonuçta şimdiki toplumsal ahlaka aykırı hayatlar anlatılıyordu. Neden gezgin, diye sorarsam da, şu cevabı veriyorum kendime. Evet, bahsi geçen köyde doğup büyümüş birinin gözünden de anlatabilirdim. Ancak o zaman karakter için her şey sıradanlaşacaktı. Bana şaşıran birinin beyni gerekliydi. Akıl onu gerektiriyordu. Eğitimli, naif ve her yaşama saygısı olan biri, o garip köye girmeli ve şaşırmalıydı. Bu yüzden gezgin olmalı, demiştim.

‘Döl’ öyküsü seks hakkında bir distopya mı?
Hayır, öykülerin hepsinde toplumsal bir kuralın kırılma noktası var. Bunu yalnızca seks ve distopya olarak ele alıp diğer öykülerden başka bir yere çekmemek gerekiyor bence. Diğer öykülerle ‘Döl’ bir bütünün parçaları. Cinsellik ve seks ahlak kurallarının belki de tam ortasında ağır bir taş. Bu yüzden onun da zorundalıklar listesinde yerini alması gerekiyordu.

Öykülerin tamamında doğa karşısında tutsak hissediyoruz kendimizi. Bu bir tedirginlik de veriyor. Kahramanlarınızın doğa ile ilişkilerini anlatırken, başka türlü bir dünya, doğa algısı mı öneriyorsunuz?
Bu öykülerde doğa ve mekânınyarattığı imkânsızlıklar, karakteri yanlış yapmaya zorlamalıydı. İnsan aç kalmalıydı ki, başka insanın etini yesin. Zorunda bırakması için de mantık hatasına yer bırakmamalıydım ve öyle de tasarlamalıydım.Mekân ve doğa algısı biraz da bu öykülere has, özel bir görevi üstlendiler. Mekânları da ben zorunda bıraktım aslında.

Bir öyküde, “Korku, dünyayı yaratan.” diyorsunuz. Metinlerinizin farklı bir korku atmosferi içerdiğini de söylemeliyiz. Bu, bu kitaptaki hikâyelerin ruhuyla mı ilgiliydi, yoksa korku duygusunu yazmak, sizin yazarlığınızda önemli olmaya devam edecek mi?
Her öykünün bir derdi olmalı. Bence otılsımlı dertde içinde korkuyu barındırır. Korku, endişe beni her zaman tatmin eden duygular. Korku içinde düşünce barındırır. Korkuyu hissetmek keyif veriyor, hissettirmek bambaşka keyifli. O yüzden bu duygu yer almaya devam edebilir öykülerde.

Sinema eğitimi görüyorsunuz ve kısa filmler çekiyorsunuz. Sizin için bir fikri, edebiyat metni ya da sinematografik hikâye yapacak olan ayrım ne?
Edebiyat metni ile sinematografik hikâye arasında çok fazla ve büyük ayrımlar var bana göre. Sinematografik öykü olup olmadığını veya senaryolaştırılabilecek bir payı olup olmadığını anlamak için, yer verilmiş hareketleri ve örgüyü incelemek şart. Öncelikle, görsel öğelerle anlatılabilir hisler hikâyede yer alıyor mu? Yani bahsi geçen olay ve mizansenin bünyesinde his aktarımı var mı?Edebiyat metninde bu özelliğe gerek yok. Tüm saha okurun. Aktif, aynı zamanda yaratıcı. Uzun uzun anlatacak vakit de var.Hissi bile betimleme şansınız var. Var olan durumu tüm genişliğiyle ele alabilirsiniz. Bilinç akışı diye bir güç var elinizde mesela. Ancak sinemada bir anlatıcı yok. Tercih edilebilir elbette, ancak bana göre değil. Sinemanın büyük kısmı görsellik ve estetikle çok daha görkemli. O gücü kırmak, elinden almak saçma.

Öykülerinizdeki çarpıcı ‘an’lar sinemaya ilginizi açıklıyor. Ancak sorularımın başlangıcında bahsettiğim ‘atmosfer’ kesinlikle dilsel ve öykü gerçekliği içindeki bir şey… Peki, ‘Ayrıkotu’ndaki öykülerin filmleri olabilir mi? Gözünüzün önüne geliyor mu?
Aldığım eğitimden dolayı belki de, bilmiyorum, görsel düşünmeyi ve hayal etmeyi çok ama çok seviyorum. Hatta had safhada keyif alıyorum. Karakterime mizansen verirken kadrajımı çizip görsel hayal ediyorum. Kafam o kısma yöneliyor hep, engellemiyorum da. Cem Odman, atölyesinde senaryolar hakkında konuşurken benim için çok önemli bir konudan bahsetmişti. Ürettiğin işin doktoru sensin, en doğru teşhisi sen koyabilirsin, demişti. Tasarlamaya çalıştığım işlerde bu düşünceyle ilerlemeye çalışıyorum. Benim için en doğru yol, beni memnun eden, bana keyif veren rota. Ben öykülerimin hepsini 16:9 izliyorum. Tabi bazen kadrajhikâyeye göre değişebiliyor.

deniz_tarsus_6 deniz_tarsus_5

Ayrıkotu / Yazar: Deniz Tarsus / Öykü / Can Yayınları / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / 1. Baskı Eylül 2013 / 144 Sayfa

Deniz Tarsus; 1987 Bodrum doğumlu. Lise öğrenimini Bodrum Anadolu Lisesi’nde aldı. 2005 yılında sinema eğitimi almaya karar verdi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-Tv Bölümü’nü bitirdi. Dergi ve internet sitelerinde yazıları yayımlanan Deniz Tarsus’un beraberinde kısa filmleri bulunmakta. Antalya Altın Portakal Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalde kısa filmleri gösterildi ve bazı ödüller kazandı. İlk öykü kitabı “Ozo Ozo Çakta” Dedalus Kitap, ikinci kitabı “Ayrıkotu” ise Can Yayınları tarafından yayımlandı. Sinema ve edebiyat alanında çalışmalarını sürdüren sanatçı İstanbul’da yaşamakta.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.