‘Toplumun kendini nasıl yok edebildiğini göstermek istedim.’

 

“Deniz Tarsus, yeni öykü kitabında yine ayrıkotlarını derlemeye devam ediyor. Tarsus’un öykü dünyası tam anlamıyla el değmemiş; Anadolu’nun, köy kültürümüzün bambaşka, deyim yerindeyse “yabanıl” yanını keşfediyor, bize ait fantastiği kaydediyor. İt Gözü, Tarsus’un baştan beri kurmaya çalıştığı anlatıyı yeni bir toplumsal boyut katarak zenginleştirdiği öykülerinden oluşuyor. Çok farklı, kendine özgü bir öykücüyü tanıyacaksınız.” Deniz Tarsus ile İt Gözü’nü konuştuk.

Öyküler, sinematografik bir anlatıma sahip. Öykü boyunca bir kamerayı ya da birkaç kamerayı takip ediyormuşum gibi hissettim okurken. Sinematografi, öykücülüğünüze ne kadar etki etmiş olabilir?
Öyküleri soyut kavramlar üzerinden tasarlıyorum. Hepsinin orta noktada birleştiği küçük bir birliktelik var. Karakterle yaşadığı duygu arasında mesafe bırakmam gerektiğini düşünerek görsel hale getiriyorum. Anlatım şekli için kendime bir yol çizmiyorum. Tasarladığım karakter ya da kurguladığım olayı hangi görsel aktarım daha doğru yansıtıyorsa. En samimi hâlimle yazmayı deniyorum her öyküde.

Çakır isimli öykünün, Çakır’ın akrabası üzerinden okunması muhtemel bir yanı da var. Naime Kadın yetişkinlik alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyor, tamam ama muhtemel kuşkularını gidermek için de adım atmaktan geri mi duruyor dersiniz?
Naime Kadın, ben o öyküyü yazdığım dönemde alışkanlıklarından vazgeçemiyordu, ama bu seçimlerde beni biraz olsun şaşırttı. Tarih boyunca Naime Kadınlar hepimizi şaşırttı tepkileri ve tercihleriyle. Umarım böyle de gider.


Haşmetin Ölüm Adı öyküsünde 1. ve 3. tekil şahıs anlatıcı iç içe, birbiriyle oyun oynuyor sanki. Bu seçimle Haşmet’in şizofrenik bir yanı olduğu mu anlatılıyor? İfade ediliyor?
Hayır, asla. Haşmet çok akıllı biri, akıl sağlığı da yerinde. Sadece ölmek üzere. O gün öleceğine inanmış vaziyette. Bu nedenle öykünün merkezine yerleştirdiğim duygu, yabancılık hissi, bireyin öteki hâli. Haşmet’in öncelikle kendisine, doğup büyüdüğü eve, sonra doğaya ve hatta oğluna karşı yabancılaşması. Artık bu dünyaya ait olmayacağını kabullenmiş ve kendisini o mekândan uzaklaştırmış. O yüzden 3. tekil ve 1. tekil sarmal ilerliyor ve elbette ki ölmek üzere olan birinin düşüncelerine yer vermezsem çok büyük saygısızlık etmiş olurdum. Haşmet bu yüzden öyküye dâhil oldu aralıklı olarak. Ölmek üzere olan biri sabahtan akşama kadar nefes almadan konuşsa bile, dinlerim sanırım.

Haşmet’in Ölüm Adı’nın karakterlerinden Nagihan, “Bir kadına âşık olmanı anlayabilirdim fakat benimle aynı yatağa baş koyarken bir kadını sevmeni kaldıramam,” diyor. Nagihan özelinden genele yayılarak sormak isterim: Âşık olmak ve sevmek arasında sahiden böylesi bir uçurum mu var? Bir kadını böyle bir tümce kurmaya itecek düşünce nasıl bir hissiyatın kabuğu olabilir?
Tarihe dönüp baktığımızda uzunca bir dönem böyle hikâyelerle geçmiyor mu? Kocasının kısa süreli birliktelikleri kadın için sorundur elbette, fakat onun kendine biçtiği bir görev vardır, daha doğrusu ona biçilen görev. Evin fedakâr kadını, erkeğinin tam destekçisidir. Vazgeçilmez olmasını bu yetilere bağlar. O hep durgun, bağışlayan, affeden. Erkeğin bir yarası varsa, bu başka bir kadından kaynaklı yara bile olsa, adam yine karısına gider, başını onun omzuna yaslar. Nagihan bu cümleyi kurmadan evvel uzun süreli şüphe imtihanından geçiyor. Nagihan, anne-eş, ona yakıştırılan görevi üstlenebileceğini sanıyor, fakat intiharıyla bize o kalıplara konan kadın olamayacağını kanıtlıyor. Daha doğrusu bize değil, kendine kanıtlıyor. Sevgi ve aşk bu görevler yüzünden birbirine bu kadar uzak iki kavram. Bu cümleyi bu yüzden kuruyor belki de.

Kitabın ikinci bölümünde yer alan Âdem öyküsü, öykü sonunda birkaç açık kapıyla, cevaba dair herhangi bir ışığın yakılmadığı cevaplanmamış soruyla bitiyor. Şevket aslında ne yapıyor, bilmiyoruz mesela. Bu öykünün, sonu itibariyle, anlatısı itibariyle kitaptaki diğer öyküler yanında farklı bir duruşu mu var?
Âdem’in öyküsünde asıl nokta, daha doğrusu ikinci perdedeki tüm öykülerde şüphe hissi meydanda. Kısırlık şüphesiyle doktora gitmek istemesi o kadar utanç verici bir hâl ki, hele hele köyde bu durumun öğrenilmesi ve dedikodu malzemesi olması, Âdem için dünyanın sonu. Bu nedenle köyden kaçar gibi gizlice çıktıktan sonra trende tanıdık birini görmesi Âdem için facia. Kendisi için mühim bir sırrı Şevket’le paylaşması, doktora gittiklerini söylemesi başlı başına hata. Bir de üstüne Şevket’in köye dönen trene binmesi karakter için büyük bir soru işareti. Bir soruyu cevaplamak şüphe hissini sonlandırır. Keyifle devam etmesi için Şevket’in nereye gideceğine dair bir ipucu vermemek daha doğru geldi.

image

İt Gözü iki bölümden oluşuyor: Hadım Serisi ve Şüphe Serisi. İlk bölüm öykülerinde öykü kişilerinin tümünün etkilendiği, bir karakterden çok birçok karakterin öykünün içinde didiştiği bir yapısı varken ikinci bölümde kişilerin öykülerine odaklanılmış gibi görünüyor. Bu yapısıyla kitaptaki bölüm ve aynı zamanda öykü diziliminde, kalabalıkların öyküsünden bireyin öyküsüne ilerleyen bir yapı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Toplumdan bireye gitmek gibi kasıtlı bir kural koymadım açıkçası perdeleri tasarlarken. Fakat Hadım serisinde toplumun kendini içten içe kemirip nasıl yok edebildiğini göstermek istedim. Ya da kimi zaman Çakır’daki gibi buna tanık olan bir karakterin gözünden takip etmek istedim. Fakat ikinci perdede öykülerin dengede durması için koyduğum taşın üstüne şüphe hissini yazdım. Böyle bir hissi kıvamlı anlatabilmek için bireyi takip etmeliydim. Bu yüzden kişiler üzerinden yoluma devam ettim. Kasıtlı bir tercih değil, orta noktaların bana gösterdiği yoldu.

Aynı bağlamda kitabın ilk bölümündeki öykülerden Can Kuşu ve Mengü’nün madencilik ile ilişkisi son derece belirgin. Çakır ise metafora dayanmış yapısıyla, okurun zihnini sürekli kurcalayan bir öykülemeye sahip. Aynı bölümde yer almaları ve iki maden öyküsünün arasına bilinçle yerleştirildiği fikriyle, Çakır’ın sırtını metafora dayamış bir maden öyküsü olduğunu söylemek mümkün mü? Bu öykünün fantastiğinden konuşalım mı biraz?
Çakır kitapta en çok uğraştığım öykü. Sanırım iki sene boyunca aralıklı olarak geri dönüp baktım, tekrar tekrar yazdım. Benim için tam bir kaostu. Başta bütün köye uzaktan bakan bir gözle yazmayı denedim. Çok fazla olay, çok fazla karakter ve karakter odaklı yoğun his anlatımı bir aradaydı. Hâliyle öykü şişti ve bütün kuvvetler birbirine karıştı. Öykü uzadıkça uzadı, biraz daha üstüne kafa patlatsaydım tek başına kitap olacaktı. Ancak neden bilmiyorum, kendimi durdurdum. Öykü olmasını istiyordum. Bu kalabalıkta asıl ihtiyacım olan kişiyi aradım. Çakır’dı. Onu takip ederek kısa bir zaman dilimini ele aldım. Belki ileride tekrar başına oturur, korkmadan uzatırım, çünkü Çakır’ı çok sevdim.

İt Gözü / Yazar: Deniz Tarsus / Can Yayınları / Öykü / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Düzelti: Aylin Samancı / Mizanpaj: M. Atahan Sıralar / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Ağustos 2015 / 112 Sayfa

Deniz Tarsus, 1987 yılında Bodrum’da doğdu. Lise öğrenimini Bodrum Anadolu Lisesi’nde aldı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nden mezun oldu. Burada eğitimine devam ediyor. Çeşitli dergi ve internet sitelerinde yazıları yayımlanan Deniz Tarsus’un beraberinde kısa filmleri Antalya Altın Portakal Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalde gösterildi ve ödüller kazandı. İlk öykü kitabı Ozo Ozo Çakta, 2012’de yayımlandı. Onu 2013’de Ayrıkotu, 2015’de İt Gözü izledi. Sinema ve edebiyat alanında çalışmalarını sürdüren sanatçı, İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.