‘Sonsuza kadar süren bir savaş yok, elbet barış gelecek.’

 

‘Kayıp Ruhlar’, A.Kadir Konuk ve Derya Cebecioğlu”nun  birlikte kaleme aldığı iki yazarlı ilk roman özelliğini taşıyor. Kayıp Ruhlar, son otuz yılda, Türkiye sol-devrimci örgütlerde farklı düzeylerde yer almış, sempatizanlık yapmış her bireyin kendisini içinde bulacağı bir kitap. Yazarlar, 12 Eylül sonrasında Türkiyeli sol örgütlerin dağınık durumunu, bireylerin savrulmasını, ‘’Utanıyorlardı, içlerinde devrimci düşüncenin korları sönmemiş olsa da alanlara çıkamıyorlardı. Kalabalıklardan kaçtılar, mitinglerden uzak durdular, evlerinde çürümeye başladılar. Bazıları iç çelişkilerini çözemeyince intihar ettiler’’ sözleriyle çarpıcı biçimde romana yansıtıyor.

‘Kayıp Ruhlar’ nasıl bir kitap?
A.Kadir Konuk: Sevgili Derya Cebecioğlu ile birlikte yazdığımız bu roman, sanıyorum Türkiye’de yayınlanan ilk iki yazarlı roman oldu. Daha önce yapan var mı bilmiyorum Romanda 12 Eylül öncesinde devrimci örgütlerde yer almış, örgütlerinin sağlam elamanları olmuş, değişik olayları yaşamış, sonra siyasi düşünce ayrılıkları nedeniyle örgütlerinden kopmuş, ayrılmış, atılmış, uzaklaştırılmış insanların iç dünyaları, özlemleri, acıları ve umutları bir aşk öyküsü çerçevesinde ele alınmaya çalışıldı. Geçmişte siyasi örgütlerle, partilerle birlikte çalıştıktan sonra dünyanın dört yanına savrulan insanların hepsinin şurasında veya burasında kendilerini rahatlıkla bulabileceği, kendi iç düşüncelerini okuyabilecekleri bir roman oldu Kayıp Ruhlar. Kitabı okuyanlardan bazıları onu “Anti devrimci bir kitap” olarak yorumlayabilir. Çünkü geçmişe, yaşanılanlara, insanlar arasındaki ilişkilere “Kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla değil, kırılıp yen içinde kalan kolun nasıl kangren olacağı açısından yaklaşıldı. Bu gün hiç abartmadan söylersek, geçmişte herhangi bir örgüt, parti içinde yer almış ama bu gün hiçbir örgütle ilişkisi bulunmayan, içlerinde devrimi saklayan insanların sayısı örgütlü olanların en az yüz katıdır diyebiliriz. Bu insanların birçoğu için, içinde yer aldıkları siyasi yapılardan her hangi biçimde ayrıldıktan sonra eski yoldaşları, arkadaşları, önderleri tarafından kullanılan “Alçak, dönek, kaçak, hain, şerefsiz, aşağılık, serseri, yorgun demokrat” türünden sözler o insanların yüreklerinde onulmaz yaraların açılmasına, bir çoğunun mücadeleden uzaklaşmasına, bir çoğunun da içinde devrim sevdasıyla bu dünyadan göçüp gitmesine yol açtı.

12 Eylül öncesinde sol siyasi dünyada yer alan örgütlerin bu gün neden o günlerdeki güçlerine bir türlü ulaşamadıklarının yanıtları biraz da bu romanın içinde saklı diyebiliriz. Bir dönem örgütleri, partileri için ölümlere seve seve koşmuş, korkunç olaylara göğüs germiş insanların bir çoğunun oralardan koptuktan sonra derin bir boşluğa düştükleri, kendileriyle yoğun olarak hesaplaştıkları, çözümsüzlükle karşılaştıkları, hiç de gereği olmayan bir utanca kapılarak sosyal yaşamdan uzaklaştıkları, eski çevreleri tarafından aforoz edildikleri, hatta bazı yerlerde dövüldükleri, hakarete uğradıkları, bazılarının yaşanılanları kaldıramayıp intihar ettikleri bilinmeyen gerçekler değil. Örgütleri yönetenlerin eski yoldaşlarına acımasız yaklaşmaları, salt ayrıldılar diye selamı sabahı kesmeleri, 12 eylülde doğmuş çocuklara o insanların nasıl “Hainler” olduklarını anlattıkları da gizli saklı konular değil artık. Ülke içinde veya dışında yaşayan bu uzaklaşmış, uzaklaştırılmış insanların nasıl Türkü-Barlarda, değişik isimlerle örgütlenmiş vakıf ve derneklerde bir araya geldikleri, anılarını her gece anlatmaktan büyük bir zevk aldıkları, devrim türkülerini birlikte söyledikleri de biliniyor. Onların bir çoğunun yüreğinde örgüt ve örgütlü yaşamın “güzelliği” yatarken içine girebilecekleri bir örgüt bulamamaları, böyle bir yapıyı da oluşturamamaları açmazlardan sadece birini oluşturuyor. Bütün bu nedenlerden dolayı sayıları yüz binlerle ifade edilebilecek bu insanların “Kayıp Ruhlar” olduklarını söylemek onlara yapılmış bir hakaret değildir. Evet, onlar kayıptır. Adresleri belirli kayıplar hem de. 12 eylül öncesinde siyasi mücadeleye katılanların yüz binlercesi artık o mücadelenin tam içinde değil, kıyılarında bulunuyor. Bunların hepsinin kendilerine göre geçerli nedenleri var elbette. İçlerinden biri de benim. Bir yürüyüş düzenlendiğinde katılamadığımda acı çekiyorum ama katıldığımda hangi örgütün pankartı altında yürüyeceğimi, kimin sloganını atacağımı da kestiremiyorum. Bu nedenle geçmiş yıllarda yazdığım bir köşe yazısında “Biz kaldırımlarda yürüyenler kortejde yürüyenlerden kalabalığız. Eğer yürüyüşleri mitingleri düzenleyenler herkesin atabileceği ortak sloganlar bulabilirlerse kaldırımda yürüyen bizler de korteje pekala katılabiliriz” demiştim. Bir çok insanın özleminin de bu olduğuna inanıyorum. Kayıp Ruhlar, konuşmayı, düşünce üretip açıkça söylemeyi, savunmayı, parti kararı diyerek her kararı gözü kapalı uygulamamayı öğrenmiş, dili uzun, bir yerde dillerinin belasını çeken insanların romanıdır. Partilerde “Demokratik merkeziyetçilik” adı altında oluşturulmuş merkezi diktatörlüğü yönetenlerin konuşan, itiraz eden, düşünce üreten insanları sevmediklerini söylemek de onlara hakaret değildir artık.

KAYIPRUHLAR1 KAYIPRUHLAR2

Romanın alt başlığı ‘Sevdayı Beklerken’, Resul ve Sevda’nın aşkını anlatıyor. Kerem ile Aslı masalının tersine burada kaçan bir Resul ve onu roman boyunca bıkmadan aramayı sürdüren, ‘inadına’ kovalayan ve aşkı arayan bir Sevda var. ‘Aşk tek kişiliktir’ sözünü doğrularcasına ‘kül olana kadar’ aşkına umutsuz mektuplar yazan Sevda ve onu meraklar, endişeler, korkular içinde bırakan Resul’ün sevdası ‘Kavuşamazsın aşk olur’ hali midir?
Derya Cebecioğlu: Tam öyle değil aslında. Bence Sevda’nın aşkında sadece Resul yok. Darbe öncesinin, samimi, umutlu, neşeli, hayalleri olan insanlarla yaşanan güzel zamanları da var. Sevda’nın hayatına bakınca sadece Resul gibi bir adamı değil, o güzel zamanları da bir daha bulamadığını görüyoruz. Resul’ün uzaklığı da o aşkı hepten takıntı haline getiriyor.

A. Kadir Konuk: Kavuşmuş olanların bazılarının ayrılmaları da ‘Aşk’ oluyor. Beni yedi yıl cezaevi önlerinde bekleyen, dışarıdaki tek dayanağım olan sevgili eşimden ayrılmam ‘Aşk’tı. İdamlıktım, asılıp asılmayacağım, çıkıp çıkmayacağım belli değildi. O beni boşamaya kalkışsa herkes ‘İdamlık adamı yalnız bıraktı’ diyerek ona saldırırdı, gizli bir ilişkiye girse adı ‘orospu’ya çıkardı. ‘7 yıl dışarıda olsaydım bekler miydim’, sorusunu sordum kendime. Onun dışarıda yeni bir yaşam kurma hakkı vardı ve önünde ben engeldim, yani ben öyle düşünüyordum. Onu ‘Özgürleştirebilmek’ ve daha mutlu yapabilmek için yüreğim parçalanarak ve onun karşı çıkmasına aldırmadan boşandım. Çünkü ‘aşk’ bazı hallerde karşıdakini daha mutlu edebilmek için vazgeçebilmektir. Resul’ün kaçışına bir de bu açıdan yaklaşmak gerekir. Resul ile Sevda birleşselerdi oradan ‘mutluluk’ doğar mıydı, o ayrıca yazılması gereken bir konu.

‘Aşkı seninle tanıdım diye yokluğunda aşksız kalacağımı düşünüyorsan avucunu yalarsın Resul Efendi’ cümlesiyle başlıyor Sevda’nın ilk mektubu. Bir tür iç hesaplaşma içinde sürekli sorular sorarak geçmişi, anıları ve bugününü sorguluyor. Sevda ‘En büyük aşkın olan devrimin yanına beni de koyabilseydin, beni de onunla birlikte taşıyabilseydin, sana asla yük olmayacağını biliyordun’ diye savunuyor aşkını. Cezaevinden çıkan Resul’ü Sevda’dan uzaklaştıran nedenlerden birisi ‘ayakları üzerine durabilmek’ ise bunu başardıktan sonra onu ‘turşucu dükkânına çağıramayan’ neden ‘daha güçlü olamamak’ dolayısıyla sınıfsal eziklik duyması mıdır?
Derya Cebecioğlu : Buna romanı yazarken ben de çok isyan etmiştim. Resul’ü suçlamıştım. O yüzden bu soruyu Kadir’e bırakıyorum.

A. Kadir Konuk: Resul ve Sevda’nın ilişkilerinin üzerinden yıllar geçmiş, her ikisi de artık farklı insanlar oldukları halde duygularında iyileştiremedikleri bir ‘yara’nın sıkıntısını çekiyorlar. Resul Sevda’yı bulabilir, o turşu dükkanına çağırabilirdi. Sevda bir gün boş bulunup ona ‘Peki devrim ne oldu’ diye sorduğunda da kafasını ancak bir turşu kavanozuna sokabilirdi. Sevda’nın sevdiği ‘devrimci Resul’dü, turşucu olanı değil. Resul ‘sınıfsal’ bir değişiklik yaşamış değil. Turşu dükkanı onun ekmek parası, ama yüreği de beyni de hala eski düşünceleriyle devrimci. Bir ‘eziklikten’ söz edilecekse ‘başaramamış olmanın ezikliği’ denilebilir, çünkü Resul’ün yaşamında ‘sınıf’ atlama gibi bir değişiklik yoktur.

Sevda Resul’ün kaçma nedenlerinden birisinin mevcut örgütsel yapı içindeki yasakçı anlayış olduğunu düşünmektedir. Sevda’nın sorusuyla “Aşkı, sevgiyi, sevdayı yasaklayan bir devrimin gerçek özgürlük anlayışını bana açıklayabilir misin?”
Derya Cebecioğlu : Hâlâ bazı yapılarda aşık olanlardan “özeleştiri” isteyen örgütler var. Benim için bu saçmalığın değil salaklığın ve insanlık dışılığın da daniskasıdır. Fikirleri içinde hissetmeyip, siyaset ve felsefe kitaplarının soğuk yorumlarından öğrenip anlamadan satanlardan ancak bu kadar devrimci, sosyalist, demokrat, her ne derseniz o olur işte.

A. Kadir Konuk: Romanın yazarlarından biri olarak yaşam boyu ‘Sevgiye, sevdaya karşı çıkan bir düşüncenin özgürlük diye bir sorunu olamaz’ sözünü savundum, bunu uyguladım da. “Devrim nikahı, devrimci evlilik” gibi saçma uygulamalar örgütleri bir bakıma nikah memuru konumuna da soktu. Geçmişte geliştirilen “Bacı” edebiyatı ele alındığında bunun özünü anlamak kolaylaşır. Cuntadan yıllar sonra Almanya’nın Duisburg kentinde yaşanan olay bu anlayışın nasıl kökleştiğini göstermek için iyi bir örnektir. Evlenmeye hazırlanan bir devrimciye ‘Kiminle evleniyorsun’ diye sorulduğunda yanıtı ‘Dernekten bir bacıyla’ olmuştu. Bir başka söz ise “Aile ilişkileri devrimci mücadelenin önünde engeldir’ sözüdür. Örgüt evi yaratabilmek için birbirlerini hiç tanımayan bir kadınla bir erkeği ‘eş’ olmayla görevlendirdiler, evler tutuldu, o evlerde doğal bir yakınlaşma yaşandı, ama bu yakınlaşma ‘sevda’ ile ilintili değildi, o nedenle 12 Eylül öncesinde yaşanan birliktelikler 12 eylülden sonra çoğunlukla yıkıldılar. Çevremizde yaşayan dul erkek ve kadınların sayısı bunun somut kanıtıdır. Militanlara sevmeyi yasaklayan ‘beyinlerin’ özel yaşamlarında neler yaptıkları ise ayrı bir konu.

KAYIPRUHLAR-3-ANASAYFA KAYIPRUHLAR4

Dostoyevski’nin Ecinniler romanında kapsamlı olarak ele aldığı ve Türkiye sol hareketinin tarihinde birçok olumsuz örneği bulunan ‘örgüt içi hesaplaşma’ ya da siyasal cinayet işleme olgusuyla burada da karşılaşıyoruz. Yazılama yaparken vurulan Sedat’ın ölümüne bir köstebek neden olmuştur. Polis tarafından ayartılan bu yoksul genç ‘ajan’ olduğu gerekçesiyle örgüt tarafından ‘cezalandırılacaktır’. Resul bu öldürme eylemini uygulamadığı için ‘daha önceki hizmetleri göz önüne alınarak’ hafif bir ceza alır. ‘Bana kalsa bir kurşunluk işin vardı’ diyen yönetici neden böyle düşünmektedir? Bu hastalıklı düşünce kaynağını nereden almaktadır?
Derya Cebecioğlu : İnsan fikirleri bir bütün olarak tutarlılık göstermelidir. Öldürmeye karşıysan, senin gibi düşünmeyeni de öldürmeyeceksin. Hastalıklı, çünkü bir başkası da “bir kurşunluk işin vardı”yı sizin için kolayca kullanabilir ve karşı çıkmaya hakkımız olmaz o zaman. Bana kalırsa kendi aydınlanmasını yaşamayan toplumlarda “edinilen” düşünceler ancak bu kadar uygulanabiliyor. Faşist bir kültürün çocuklarıyız. Sıkışınca faşist yöntemlere sarılıp, doğruyu unutuveriyoruz. İşin en kötü tarafı da, bunu aklamak için öne süreceğimiz binlerce bahane bulabilmekteki ustalığımız.

A. Kadir Konuk: Hemen bütün sol örgütlerde yaşanan ‘Örgüt içi hesaplaşma’ iki biçimde gelişti. ‘Ajan’ diyerek öldürme ve örgüt içi ayrılıklarda ‘Tasfiyeci’ ilan edilerek öldürme. Sol örgütlerin temel özelliklerinden biri “Kuşkuculuk’tur. Merkeze karşı söz söylemek “Demokratik merkeziyetçilik’ ilkesi nedeniyle suçtur. Her şey ‘tepeyi’ koruma üzerine şekillendirilmiştir. Cinayetler sadece dışarıda yaşanmadı, cezaevlerinde de insanlar ‘Ajan’ denilerek öldürüldü. Örgütlenmede örnek alınan Sovyet Bolşevik Partisi bu anlayışa kaynaktır. Geçmişte öldürme emrini veren liderlerin önemli bir kesimi yaşamaktadır, soru asıl olarak onlara yönlendirilmelidir. Bu soruyu gazete yazılarımda defalarca sorduğum için ‘Hain, düşkün, işbirlikçi, devrim düşmanı’ ilan edildim.

12 Eylül öncesi ve sonrasının çelişkileri roman boyunca sık sık karşımıza çıkıyor. Ortak arkadaşların birçoğu okulu bitince ya da evlenince zengin bir hayatı “özgürlüğü” seçerler. Örgüt yöneticisi ‘herkes başının çaresine baksın’ diyerek zaten aranmakta olan Resul’ün hapse düşmesine neden olur. Sevda ile birlikte yaşamalarına karşı çıkan yönetici zengin bir demir tüccarı olarak genç sevgilisiyle baloda karşımıza çıkar. Sevda onun yüzüne tüküremediği için üzülür. İnsanların bu kadar değişmesine ve karşı safa geçmesine yol açan nedir?
Derya Cebecioğlu: Çekilen onca acıya rağmen değerlerinden hiçbir şey yitirmemiş insanlara haksızlık etmek istemem, ki Kadir de bunlardan biridir. Her zaman hayatı, duruşu, tavrı ile bunu kanıtlar. Ancak bazı insanlar zamana, dayatılan sisteme, en çok da “iyi yaşama hakkı”na yani paraya yenik düştü. Sistem para’yı dayattı ve insanlar yenildi. Yargılamak istemediğim için başka söze gerek yok diyorum.

A.Kadir Konuk: 1970-1980 arasında yaşanan bir ‘Solculuk modası’ vardı. Gençlerden önemli bir kesimi, özellikle yüksek okullarda bu modaya uyabilmek için ‘solculuğunu’ ilan etti. Burada ideolojik bir kabullenme, algılama değil, uyma vardı. Bunlardan bazıları örgütlerde yer aldılar, ağzı söz yapanlardan önemli bir kısmı örgütlerin yönetici kademelerine yükseldiler. Yürüyüşlerde yer almak, bildiri dağıtmak, duvarlara yazı yazmaya, afişlemeye çıkmak tehlikeliydi ama aynı zamanda macera gibiydi. Cunta geldiğinde insanlar özellikle cezaevlerinde derin bir iç hesaplaşmaya girdiler. Hiç tanımadıkları örgüt liderlerini oralarda tanıdılar, bir çoğu hayal kırıklığı yaşadı, bir kısmı ise dışarıda gerçekte bitirdiği ilişkiyi salt ‘hain ilan edilirim’ korkusuyla sürdürdü ve bir kısmı içeride ‘Tek tip’ giyerek bitirdi. Bir çoğu örgütün her şey olmadığını cezaevlerinde aç, bakımsız, avukatsız kalınca öğrendiler ve çöktüler. Bazıları ise örgütün olanaklarını geleceğe ‘yatırım’ olarak değerlendirdiler ve cuntayı atlattıktan sonra asıl yüzlerini gösterdiler. Asıl tuhaf olanı bu tiplerden bazılarının sonradan yeniden sol örgütlerde ve partilerde yönetici olabilmeleri. Devrime gerçekten inananlar ise tüm olumsuzluklara karşın hala o mücadeleyi sürdürüyorlar.

12 Eylül sonrasında cunta anayasasına %82 evet oyu veren halkımızın da bu kör dövüşünün içinden çekilip meydanı ‘kurtarıcılara’ bıraktığını, hatta bazı ailelerin çocuklarının ölmemesi ve paçayı yırtması için polise ihbar ettiklerini romandan öğreniyoruz. Bu durum aynı zamanda elli parçaya ayrılmış ve faşistlerden çok birbirine düşmüş, ‘devrim hayali kuran’, köy, mahalle paylaşımıyla ‘erken iktidar’ hevesine kapılan örgütlerin halktan ve onun gerçeklerinden uzak olduğunu göstermez mi?
Derya Cebecioğlu: Süreç yaşanırken bu kadar mantıklı değerlendirmeler yapmak pek mümkün olamıyor. O zamanları Kadir daha iyi bilir, kimsenin bir oyunun içinde yer aldığını düşündüğünü sanmıyorum. Herkes kendi savaşını verdiğini sanıyordu. Hayaller değil, amaçlar vardı. Ve amaçlar o kadar kesindi ki, o amaçlardan çok ona nasıl erişileceği tartışılıyordu. Şimdi durum farklı. Azınlık olduğumuzu anlamak için Einstein olmak gerekmiyor. Artık milyonları değil binleri parçalara bölüyoruz ve sen, ben bir de bizim Osman şeklinde yaşıyoruz. Saçmalık bu. Devir asgari müşterekte anlaşıp, bir çığ gibi bizleri ezip geçen silindire karşı koyma yükümlülüğünü bilme devri. Artık bunu görmemekte inat etmek, saflık değil. İster küstahlık deyin, ister kendi minik çemberinin liderliği deyin, ister ego deyin, ne derseniz deyin altında başka sebepler ararım bunun.

A.Kadir Konuk: Uzun bir konu. Burada öncelikle kendisini ‘kurtarıcı’ ilan edenle ‘kurtarılacak’ olanın arasındaki ilişkiyi irdelemek gerekir.

-Örgütler halktan kopuk olarak, kendilerini ‘kurtarıcı’ ilan eden üç beş kişinin bir araya gelmesiyle kuruldu.

-Kurtarıcılar kendi ülkelerini temel almak yerine Sovyetleri, Çin’i, Arnavutluk’u temel aldılar. Onların kavgalarını ülkeye taşıdılar.

-Halkın genel olarak ‘kurtarıcı arama’ diye bir eğilimi yoktu.

-Örgütler kendi ülkelerinin somut şartlarına uygun programlar oluşturamadılar, herkesin ‘sosyalizm’ anlayışı farklıydı.

-Halk kendi içinden kendi inisiyatifiyle ‘kurtarıcı’ yaratmadı, o nedenle de ortaya çıkanları desteklemedi.

-Kurtarıcıların ‘dine’ yaklaşımı iticiydi.

-Örgütler arasında yaşanan çatışmalar halkta ters tepki yarattı.

-Örgütler arasında bir dostluk, dayanışma, iş birliği yaratılmış olsaydı durum daha farklı olabilirdi.

‘Yaşadım mı? Kavuşmak, ulaşmak istediğim birçok şeye erişemedim. Öğretmen oldum sonrası her şey bombok. Seninle olabilseydim başka mı olurdu yaşam, bilemiyorum. Yorgunum, üzgünüm, kırgınım, dargınım Resul. Ölürken yanımda olsaydın daha mı güzelleşirdi ölüm?’ Sevdanın yaşadığı bunalımı Kalkan Nazım’ın ‘direngen’ karısı Nazlı da yaşıyor. ‘Özgür olmak için’ terk ettiği sevgilisine dönerek,  düştüğü bunalımdan kurtulmaya çalışıyor. ‘Biz çoktan ölmüşüz ağabey’ sözüyle Harun da bunalımdan payını alıyor, dükkanından dışarıya çıkmayan ‘askerlik anıları gibi, geçmişi sayıklayan’ Resul de. Devrime, aşka ve hayata bağlı bu insanları karamsarlığa ve bunalıma iten nedir?
Derya Cebecioğlu : Bence bu soruyu soran arkadaşım, şöyle bir etrafına yeniden baksın. Hem de ister gönül gözüyle ister aklın gözüyle baksın. Kadir her zaman iyimserdir. Şimdi de bana kızacak bunları söylediğim için. Ama ben günde 2 paket sigara, 1 kilo şarap içen biri olarak “ağaç yeşil, gök mavi, yaşamak ne güzel ey sevgili” şiirleri yazarak kendimle çelişmeye niyetli değilim. Hayat boktan bir şeydir. Zorunlu varlık süremizi anlamlı kılmak için uğraştığımız, aşk, öğrenmek, üretmek, sevmek, paylaşmak, ağlamak ve de gülmek gibi eylemlerden vazgeçmesem de, hayata karşı “bitse de gitsek” modundan hiç çıkmadım. Ve de laf aramızda bu insanlıktan bir halt olmaz. Bence siz de pek umuda kapılmayın.

A. Kadir Konuk: Gerçekte yaşanılan bir ‘karamsarlık’ değil, hayallerin yıkılması sonucunda ayakların yere değmesi olayının yarattığı acıdır. Gerçek anlamda devrime inanmış devrimcilerin inancında bir değişme olmadı, aksine daha sorgulayıcı ve geliştirici bir yönelime girdiler. Örgüt içindeyken ‘sorgulamayan’, biat eden insanların sorgulamayı, eleştirmeyi öğrendiklerinde yaşadıkları çelişkilerin dışa vurumudur. Değilse sözü edilen roman kahramanlarında bir inançsızlık, pişmanlık değil, neden yapamadık, neden bunları daha önce göremedik sorusunun acısı var.

Harun sosyalist bir Kürt yurtseveri. Ulusal ve sınıfsal mücadeleyi birlikte yürütmek için dağa çıkıyor. Dağlarda kalıp savaşıyor, yaralanıyor daha sonra örgütünü terk edip İstanbul’a geliyor. Kaçtığı için çevresinin onu ayıplayacağını düşünmekte ve utanmaktadır. Oysa sevgilisiyle köye gittiğinde ailesi sevgiyle karşılıyor onu, hasretle kucaklıyor.’ Sen yaşıyorsun ya, dünyaya değer’ diyor. Her ana ve baba için önemlidir elbette çocuklarının yaşaması. Fakat uzun yıllardır dağlarda savaşan bir Kürt mücadelesi yanında sosyalistlerin dağ macerası nedir, nerede kesintiye uğramıştır, ya da hala sürmekte midir?
Derya Cebecioğlu : Ben tıpkı sosyalistlerin dağ macerası gibi, dağdakilerin sosyalist duruşunun da sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Kürt hareketi öyle ulusalcı bir boyuta ulaştı ki -en azından mücadeleyi toprak ve bayrak gibi değerlere indirgeyince durum böyle algılanıyor- yakınlık duymak için ancak “ne yapalım, madem sistem bu, durum bunu gerektiriyor”a sığınmaya başladık. Oysa sınıfsal ve enternasyonel mücadele hiç sekteye uğramamalıydı. Düşünsenize Anadolu’da ulus devlet yerine başka bir yönetim kurulsaydı, bunlar gene sorun olarak karşımıza çıkar mıydı? Ama olmadı. Kürt halkının üstüne üstüne gidildi. Acılar biriktikçe öfke de birikti. Ve başkalarının çizdiği haritalar umut olmaya başladı. İyi de ne olacak sonra? Ortadoğu’da ha 3 kukla devlet ha 5? Hayalini kurduğumuz gerçekten de bu muydu? Ben durum itibarı ile Kürt mücadelesini anlıyorum. Ama keşke başka türlü olabilseydi demeden de edemiyorum. Çünkü bu sistemle mücadele etmek için Kürt, alevi, ermeni olmaya gerek yok. İnsan olmak yeter.

A. Kadir Konuk: Sosyalistlerin ‘dağ macerası’ Nurhak’la başlar. Program öyledir, ‘kırlardan kentlere’ gidilecektir. PKK ile bu mücadele çok daha farklı bir boyuta ulaştı. Dağ yaşamını sürdürebilmek yerleşik halkla ilişkilere bağlıdır. PKK’nin 1984 çıkışından sonra, halkla yoğun ilişkisi olmayan bir çok örgütte tabanın zorlamasıyla başlayan ‘bizim de gerillamız olsun’ düşüncesi ne yazık ki hüsranla bitti. Bekaa Vadisi’nde şekilsel olarak gerilla kampları kuruldu, bazı örgütler ülke içinde yer edinmek isterken PKK ile işbirliği yapmak yerine ters düştüler ve çatışmalar yaşandı. PKK Bekaa’dan çekilince öteki örgütlerin de orada yaşama şansları kalmadı, kamplar dağıtıldı. Az sayıda militana ve yetersiz halk desteğine sahip olan sol örgütler gerilla mücadelesini sürdüremediler, büyük kayıplar yaşadılar ve sona erdirdiler. Bir çok militan bu süreçte örgütleriyle iç tartışmalar, ayrılıklar yaşadı. Böyle bir yaşamdan sonra sivil yaşama uyum sağlamaya çalışmak sosyal ve psikolojik sorunların kaynağını oluşturdu. Yaşamının 10 yılını dağda geçirmiş bir gerilla kente indiğinde iş diye garsonluğa başlarsa ve öteden biri ona “Gerilla, lan bir çay ver dedik sana” diye bağırırsa oluşabilecek duyguyu değerlendirmeyi okura bırakıyorum.

Resul cezaevinden çıktıktan sonra ‘modaya uyup’ yasadışı yollardan  Avrupa’ya gider ama Lavrion kampında gördüklerinden çok etkilenir ve geri döner. Orada Türk solu ile ve Kürt ulusal mücadelesini yürütenler arasında iktidar çatışması yaşanmaktadır. Herkesin göçmen olduğu bir ülkede bile bir arada yaşamayı beceremeyen bizler birlikte mücadeleyi nasıl başaracağız? diye düşünür. 30 yıldır süren bu savaşın sona ermesi ve halkların kardeşliği için Türk ve Kürt solu ve halkı ne zaman ve nasıl bir araya gelecek?

Derya Cebecioğlu : Sanırım Türk ve Kürt, asker ve gerilla, siz ve biz dememeyi, vatan, din, bayrak gibi her iktidarın en güzel sömürdüğü, doyasıya kullandığı simgelere kapılmamayı öğrendiğimiz zaman. Ya da kısaca, görünen o ki, hiçbir zaman.

A. Kadir Konuk: Bu birliktelik ‘özlense’de teoriyi oluşturan ve hala partilerin yönetimini işgal eden eskiden kalma şefler yüzünden gerçekleştirilemeyecek. Önce o kafaların aşılması gerekir. Yıllardır tartışılan ama bir türlü gerçekleştirilmeyen ‘çatı partisi’ komedisi bunun en iyi örneğidir.

‘Dünya bir turşu dükkânı, yaşam da bir turşu küpü değil mi Resul?’ diye sorar Kalkan Nazım. ‘Al bütün insanları, doldur bir küpe, üstlerine biraz insanlık, biraz demokrasi, biraz insan hakları, azıcık geliri olsun hepsinin, bak ne güzel bir turşu çıkıyor ortaya’ Sosyalist turşuyla mı kurtulacak insanlık?
Derya Cebecioğlu : Aslında evet. Ama Nazım bir kavramı unutmuş. Adalet. Adalet çok, çok önemli bir kavramdır. Neden? Çünkü içinde çok önemli değerler barındırır. İyilik, empati, vicdan, merhamet, gerçekler ve kıyas. Yani adalet’i ekleyip, azıcık geliri de “yeterince”ye çevirirsek bu turşu tadından yenmez.

A. Kadir Konuk: Bu ‘sosyalist turşu’nun yanına iyi yapılmış bir ‘lakerda’da eklense daha iyi olur elbette. Sosyalist olduklarını söyledikleri halde genel olarak ‘insan sevgisinden yoksun’, emeğe saygısız, ‘dünyayı ben yarattım’ düşünceli kibirli kişilerin sosyalizm diye bir derdi olamaz.

Romanda ele alınan savaş olgusu: Harun “ Savaşın bir tek kuralı var, o da yaşayabilmek için öldürmek. Biz kaç düşman öldürdük diye seviniyorduk, onlar da kaç vatan hainini temizledik diye.” Bu kurallar ve anlayış değişmedikçe savaşın bitmesinden ve barıştan söz edilebilir mi?
Derya Cebecioğlu : Vatan lafına kandığımız sürece barış falan olmaz.

A. Kadir Konuk: Bir yerde savaş varsa orada ölmek ve öldürmek de vardır. Sonsuza kadar süren bir savaş yoktur. Elbet barış gelecek. Ama günümüzde ‘barış’ı savunduğumuz için hem devlet hem de örgütler tarafından hain, işbirlikçi ilan ediliyoruz.

KAYIPRUHLAR5 KAYIPRUHLAR6

Babalar ve oğullar arasındaki çelişkileri çırak Selim’in bakışıyla aktaracak olursak: “Bir de o ağlaya sızlaya söyledikleri uzun havalar… ölüye ağıt yakan kadınlara benziyorlardı iki kadeh atınca… Adamlar ayakta yürüyen anı kitaplarına benziyorlar, bir zamanlar diye başlamasınlar biri bırakıyor, biri alıyor lafı, inanırsan inan. Meğer ne kahraman meğer ne cevherlermiş bir zamanlar. Şimdi niye yapmıyorlar aynısını ayrı mesele. “Gençlerin eskilere bakış açısı oldukça farklı. Anne ve babaların 12 Eylül sonrası değişimleri ve çocuklarla arada açılan uçurumlar ciddi bir kuşak farkına ve çatışmasına yol açıyor. Yeni kuşakların babalarına bakış açısındaki değişimler nelerdir?
Derya Cebecioğlu : Bu devrin yepyeni bir devir olduğunu, çocuklarımızın bizim yaratıklarımız değil, çağlarının birer bireyi olduğunu unutmadığımız sürece mesele yok. Eh, en zoru da bu ama değil mi? Yeri geliyor, benim gibi bir adam/kadından nasıl bu çocuk olur diye harakiri yapasın geliyor. Ancak yapacak birşey yok. O küçük insan ne sensin ne de seni temsil etmekle yükümlü biri. O yeni bir insan. Hepsi bu.

A.Kadir Konuk: 12 eylül öncesinde evli olan militanlarının çocuklarının önemli bir bölümü ‘aile’ sevgisinden uzakta, dedeler ve ninelerin yanında büyüdüler. Bazıları babalarını, annelerini ilk kez cezaevinde görüp tanıdılar. Çocuklar baba-anne sevgisini yaşamadılar. Babalar ve anneler dışarıya çıktıklarında onlar artık çocuk değillerdi ve istenilen anne-baba yaşamı gerçekleşemedi. Zamanında yaşanmayan duyguların sonradan yaşanması olanaklı değildir. O dönemin çocuklarının acılarını kimse yazmadı, yazmak istemedi. Benim üç çocuğum böyle yaşadı, böyle büyüdüler. Kızımın telefonda söylediği söz hep çınlar kulağımda: “Dünya çocukları için yaptıklarını saygıyla karşılıyorum, peki ama bizim için ne yaptın?” Eğer bir babalık söz konusuysa kendim için her zaman “Benden iskele babası bile olmaz” demişimdir. Çocuklar anne babalarını, anne babalar da çocuklarını yaşayamadılar. Acı karşılıklı yaşandı.

Roman kahramanı Resul “yöneticilerin yaşam tarzlarını eleştirmek burjuva ağzıyla konuşmaktır.” denilmesine itiraz ediyor ve.” Militanlar idam sehpalarına gittiler ya da dünyanın dört bir yanına savruldular. Şimdi legal mücadelenin başını yine eski komutanlar çekiyor. Tek dertleri dükkânlarının bir süre daha çalışabilmesi” diye düşünüyor. Bunları yıllar sonra yeniden bu kez yasal partilerin başında görünce Resul “Gerçek, şimdi gerçekle karşılaştım. Artık biliyorum neden kazanamadığımızı,” diyor. Yenilgiye neden olan bu şefler midir?
Derya Cebecioğlu : Lidere tapmak, kendimize Tanrılar yaratmak biz doğu halklarının kanında var galiba. Bu konuda Kadir’in epey sözünün olacağını düşünüyorum.

A. Kadir Konuk: Evet. Teoriyi üreten, kararları verenler onlar olduğu için öncelikle şefler suçludur. Kararları tartışmasız kabul eden, itiraz edemeyen, biat kültürü içinde yaşayan militanlar da bu suçu paylaşmıştır. Bu günün örgütlerinin bir çoğu şeflerin yaşamasını sağlamakla görevli ‘işyerlerinden’ öte bir anlam taşımazlar ve 12 eylül öncesinin kitleselliğine de, etki gücüne de sahip değiller. O örgütleri o şeflerin elinde çekip alın geriye sefalet kalır. Bu nedenle örgütleri bırakmamak için her türlü dalavereye başvuruyorlar.

 Sevda sevdiği adamın 12 Eylül sonrasında diğer yöneticilerde olduğu gibi değişmiş olabileceğinden çok korkmaktadır. “ Peki sen neredesin Allah’ın belası? Kim bilir belki de onlardan biri haline geldin. Paran vardır şimdi, oralarda iş kurmuşsundur kendine, çalışsın kazansınlar diyorsundur. Belki bu nedenle yüzün tutmuyordur beni aramaya.”  Sevdayı bunca kaygılandıran gerçekler nedir? Neden sevdiği, âşık olduğu devrimcinin de böyle değişebileceğini düşünebilmektedir?
Derya Cebecioğlu: Çünkü herkes bir şekilde değişiyordu. Kendisi de dahil.

A. Kadir Konuk: Çevresindeki gelişmelere bakınca öyle düşünmesi normal değil mi? Resul neden değişmiş olmasın? Sonuçta o da bir insan.

Sevda’nın gözünde Resul’ün değişimi romanda şöyle anlatılıyor: “Sonra ne oldu? Yakalandın, yıllarca hapis yattın, çıktın. Hapisten sonra ilk görüşmemizde seni tanıyamamıştım. Karşımda bambaşka bir insan duruyordu O şakacı, her şeyle dalga geçen Resul yoktu artık, bir tuhaf bakıyordu gözlerin. Yenik, dağılmış, perişan. Yine kabul etmemiştin birlikte kalmayı. Yeni bir yaşama başlamak için iş bulmak, çalışmak, kendi ayakları üzerinde durmak sözleri diline asılıyorlar. Ve o katır inadın galip geldi, arkanda seni aradığımda bulamadığım, sadece mektuplar gönderebildiğim bir adres bırakıp yerin dibine battın, ben hala o adreslere yazıyorum mektuplarımı.”

Resul’ü yerin dibine batıran nedir?
Derya Cebecioğlu: Aslında cevap sorunun içinde. Yenik, dağılmış, perişan. Maalesef hapislikten sonra birçok insanın durumu buydu. Kimi hayata bir yerinden tutunmayı başardı. Kimi az önce konuştuğumuz şekilde sistem içinde kalmayı seçti. Kimi de hepten yok oldu. Resul, daha o zaman başkalaşmıştı zaten. Sevda belki de bunu kabullenemedi.

A. Kadir Konuk: Mücadeleyi sürdürmek istemesine karşın sürdürememiş olması. Uzun zaman kalabalıklardan kaçmasında asıl neden budur. Tanıdık biriyle karşılaşmak…

 “Daha demokrasinin ne olduğundan habersiz halka sosyalizm yutturmaya çalışmıştık” cümlesini biraz açıklayabilir misiniz? Hataların kaynağında halk gerçekliğinden uzak soyut bir devrim ütopyası mı yatıyordu?
Derya Cebecioğlu: Galiba öyle.

A. Kadir Konuk: Patates ekili tarladan soğan toplayamazsınız. Bireyleşmemiş, birey olmanın bilincine ulaşmamış, kendi haklarını özümseyememiş, onları savunmaktan yoksun, demokrasinin ‘D’sini bile yaşamında tatmamış, biat kültürüyle yoğrulmuş bir halka sosyalizmi anlatmak da, onu gerçekleştirmesini beklemek de olanaksızdır. Demokrat olamayanın devrimci olma şansı yoktur. Bu gün AKP’yi iktidar yapan halka bakıldığında yukarıdaki tespitin haksız olmadığı ortaya çıkar.

Sevda’nın küllenen aşkı Resul’le karşılaşınca tamamen bitiyor. Geçmişte bir dönem birlikte olmuş iki yabancıdır artık onlar. Nazım’ın deyişiyle “ kimileri kavuşamazlar zehir olur yaşamları birbirlerine, kimileri de böyle yıllardan sonra karşılaşır kırk yıllık karı koca gibi kavgaya girişirler.” Dokunulmamış saf bir sevgi kalmamıştır geride. Çürüyen su gibi küflenmiş ve tüketilmiş bir aşktan geriye acılar, öfkeler yumağı kalmıştır. “Eski bizi içimizdeki mezarlıktan çıkarmaya kalkışıyoruz” diye açıklar durumu Resul ve yıllar önce sevgiyle bakan gözlerin şimdi kinle, öfkeyle bakmasından korkuya kapılır ve ‘sevdiğim bu değildi, ben bu kadını tanımıyorum’ diye düşünür. Devrimciliğin hesabını zindanlarda ve mahkemelerde yiğitçe verenler aşklarının hesabını neden veremezler? Neden doyasıya sövmeyi de sevmeyi de beceremedik?
Derya Cebecioğlu: Sanırım aşk bu topraklarda “eğri biten” şeylerden biri. Aşk’ın nasıl bir şey olduğunu, nasıl yaşanacağını, öznel duygularımıza nasıl sahip çıkacağımızı hiç öğrenmedik. Bağıra bağıra “seni seviyorum” demeyi bile ar saydık. Kimi zaman birbirimizi boğarken, kimi zaman birbirimizin farkında bile olmadık. Bir de “ahlak” olgusunu kattık üstüne ki… Aman aman. Bu konuya sayfalar yetmez.

A. Kadir Konuk: Diyelim oturup geçmişi uzun uzun tartıştılar. Sonuç: ‘Ben seni o zamanlar sevmiştim…’ Peki şimdi? ‘Benim sevdiğim adam-kadın sen değilsin’. Bu kadar. Buluşma bir yerde hayallerin sönmesi anlamına geliyor. Anlaşamazlar mıydı? Olabilir. Bunun için öncelikle her şeye yeniden başlamaları, birbirlerini yeniden tanımaları ve yaşanılanların hesabını gördükten sonra ‘affedebilmeleri’ gerekir. Kalkan bunu eşiyle yaşadı, o ayrı bir örnek, ama çoğunluk bunu başaramadı, Resul da bunun örneği. O günlerin yaşamının her yanı travmalarla dolu, uzun bir terapiye ihtiyacı var o yaşamın. Bu gün toplumda yığınla Resul ve Sevda o travmanın içinde kıvranıyor. Mutlu bir son yaratılabilirdi. Ama bu romanda tartıştığımız gerçeğe tam denk düşmezdi.

Sorular o kadar boyutluydu ki bütün detaylarına inmek bir söyleşiyi aşardı. Eksik kalan yönler için okurlardan özür diliyorum, sizlere de teşekkür ediyorum.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.