Devrimcilerin Filistin Günlüğü – Oktay Duman

 

“Ülkemizde devrimci hareketin tarihi henüz bütünlüklü bir şekilde yazılabilmiş değil. Son yıllarda bu ihtiyacı gidermek için yakın tarihi irdeleyen sözlü tarih çalışmaları yapılıyor. Elinizdeki çalışma da, sözlü tarih çalışmalarının yeni bir örneği. Devrimcilerin Filistin Günlüğü, devrimci hareketin bugüne kadar üzerinde pek kalem oynatılmamış önemli bir kesitini, geniş bir zaman dilimi kapsamında ele alınıyor. Devrimciler ile Filistin hareketi arasındaki tarihsel ilişki farklı yönleriyle inceleniyor. Okura kuru bir tarih anlatımı yerine akıcı, canlı bir metin sunuluyor ve tarihimizin bu fazla deşilmemiş alanına sorular yöneltiliyor. Filistin söz konusu olduğunda toplumsal hafızamızda gerçeği yansıtmayan yığınla efsane bulunmaktadır. Bu çalışmada gerçeklerle efsaneler arasına net bir sınır çiziliyor ve okur fazla bilinmeyen bir tarih yolculuğuna davet ediliyor.” Devrimcilerin Filistin Günlüğü’nden Filistin Sorununun Kısa Tarihi başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Filistin Sorununun Kısa Tarihi

 

Filistin sorununun tarihsel kökenleri kabaca yüzyıl öncesine kadar uzanır. 19. yüzyılda gerek devletler gerek insanlar tarafından ayrımcılığa tabi tutulan Avrupalı Yahudiler belirli mesleklere girememekte, üniversitede okuyamamakta, devlet memuru olamamakta ve ancak belirli alanlarda ikamet edebilmekteydiler.

19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ve Rusya anti-semitizmi giderek güçlü ve tehlikeli bir dalga olarak gelişir. Avrupa ülkelerinde tırmanışa geçen anti-semitik rüzgar, Avrupa’da yaşayan Yahudi toplumunun endişelerini artırarak yeni yurt edinme arayışlarını körükler. Yahudi karşıtı ayrımcı yasalar, günlük hayatı işkenceye çevirir. Şiddetli pogromlar Yahudilerin hayatını resmen tehlikeye atar. Siyonizm, Rus devrimcilerin Çar II. Alexander’ı öldürdükleri 1881 yılında şekillenmeye başlar. Anti-semitik uygulamaların Yahudilere Rusya’da hayatı cehenneme çevirmesi, Yahudi göçünü tetikler.

Bunun üzerine Batı Avrupa ve ABD’nin çağrısıyla Avrupa’dan ve Rusya’dan sayısız Yahudi, İngiltere’ye, Fransa’ya, Birleşik Devletler’e ve Kanada’ya göçer. Fakat büyük Yahudi sermayesinin desteğini de alan siyasal Siyonizm’in kurucuları ve Yahudi kanaat önderleri, Tanrı’nın Eski Ahit’te onlara Filistin’i vaat ettiğini iddia ederek gözlerin Filistin topraklarına çevrilmesini sağlar. Göç dalgası, 1914 yılına kadar sistemli bir şekilde artarak devam eder. Siyonizm’e göre Zion’culuğun şehri Kudüs, Kudüs yakınlarındaki kutsal Siyon Dağı ise dinler tarihinde hayatta kalan İsrailoğulları’nın Tanrı tarafından kendilerine vaat edilmiş topraklara dönüşlerinin simge merkezidir.

19. yüzyılın başlarında Filistin’e göç edenlerin ezici çoğunluğu yoksul ve yaşlı Yahudilerdir. Varlıklı denilebilecek Yahudiler ise, geldikleri topraklarda henüz 4 yıl geçmeden Yafa yakınlarında dört, Şaron Ovası’nın kuzey bölümünde bir, Celile’de de üç tarım kolonisi oluşturacak bir güce ve sayısal çoğunluğa ulaşırlar. Filistin’e ilk göç eden göçmen Yahudi toplulukları, hem ünlü Fransız banker Rothschild ve ailesinden hem de aynı dönemlerde Siyonizm’in Avrupa’daki temellerini atmakla meşgul olan Thedor Herz’in başını çektiği ve ilk kongresini 1897’de Basel’de yapan Siyonist hareketten büyük maddi destek görür.

Bu arada İkinci Aliyah başlar. Göç eden Yahudi toplulukların içlerinde sosyalizme, işçi haklarına ve kooperatiflere inananlar kibutz ve Moşav yerleşimlerini başlatırlar. Önderleri David Ben-Gurion İsrail’in ilk başbakanı olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, İkinci Aliyah’ın tamamlandığı dönemde Filistin’de yaşayan Yahudilerin nüfusu 85.000’i bulur. 1914 yılına gelindiğinde Yahudiler, Filistin nüfusunun yaklaşık dokuzda birine ulaşır. Yahudiler tarımda Araplarla rekabette tartışılmaz bir üstünlük kurarlar. Artan Yahudi göçü ve büyük miktarlarda satın alınan verimli toprakların artan oranı, yerli Filistinli Araplarla sürtüşmenin de temel nedeni olur.

Sonuç olarak Yahudi büyük sermaye sınıfı başından itibaren Yahudi sermayesinin merkezileşmesini ve pazarını yaratmanın bir aracı olarak ayrı bir devlet kurma fikrini benimsemiştir.  Bu hedefin hayata geçirilmesi için Herzl yoğun bir diplomatik çaba göstermiştir. Asıl önemlisi bir ideoloji ve politika olarak Siyonizm, dönemin hâkim emperyalist güçlerinden İngiliz sömürgeciliğinin; Ortadoğu’nun Akdeniz’e çıkışı olan Filistin’i sömürgeleştirme siyaseti ile Yahudi burjuvazisinin amaçlarının kesiştiği yer ve zamanda ortaya çıkmıştır.

1914 yılında Osmanlı, savaşa Almanya saflarında katılır. Bu arada İngilizler, Arapların büyük enerji yatakları üzerinde oturduklarını ve bölgenin siyasal ekonomik stratejisini derinden etkileyeceğini erken keşfeder. Arapları, Osmanlı’ya karşı ayaklanmaları ve kendi saflarında yer almaları karşılığında bağımsızlık sözü vererek örgütlemeye başlar. 1916 yılında İngiltere ile Fransa, Arap dünyasının iki emperyal güç arasında yeniden paylaşımını öngören Sykes-Picot anlaşmasını imzalar. Siyonistler, İngilizlerle görüşerek, Filistin’de Yahudi Devleti kurulması karşılığında bölgede ve Süveyş Kanalı’nda İngiliz çıkarlarını koruyacaklarını bildirirler. 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonu’nda, majestelerinin hükümetinin, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak baktığı ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı gösterecekleri açıkça belirtilir. Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa süre önce de “kendi kaderlerini tayin” vaadine karşılık İngilizlerin kumandasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşmayı kabul eden Arap liderlerini de yanına alan Britanya, Osmanlı’nın, Ortadoğu’daki topraklarının büyük bölümünü ele geçirir.

İngiltere hükümeti, Balfour Deklarasyonu’yla her ne kadar Yahudilere Filistin topraklarında yurt edinmenin olanaklarını sunmuş olsa da o yıllarda bölgenin egemenlik sahasını İngiltere’ye kaptırmaya niyeti olmayan Amerikan emperyalizmi sahnedeki yerini alır. Wilson, gelecekteki bölge politiğini belirlemek amacıyla King-Crane komisyonunu bölgede sorunu yakından izlemek ve raporlamak üzere görevlendirir. 1919 yılında komisyon hazırladığı raporda Filistin’de, tüm nüfusun yaklaşık onda dokuzunu oluşturan Yahudi olmayan halkın Siyonist programın tümüne kesin olarak karşı çıktığını yazar.

Birinci emperyalist paylaşım savaşından yaralı çıkan ve bölgedeki Yahudi sermayesiyle yakın ilişki içinde olan İngiliz emperyalizmi bölgedeki dengeleri gözetmekte, kendisi için stratejik önemde olan Süveyş Kanalı’nı elden çıkarmak istememektedir. 1917’de bir Yahudi devletinin kurulması için Balfour Deklarasyonu’nu kaleme almasıyla bilinen İngiltere ilerleyen yıllarda, Yahudi göçünün Filistin nüfusunun üçte birini geçmeyecek şekilde sınırlandırılmasını savunmaya başlar.

Balfour Deklarasyonu, Yahudi yurdunda Yahudi olmayan toplulukların haklarıyla Filistin dışındaki Yahudilerin haklarının da sözde korunacağını içerse de deklarasyonun asıl içeriğinin gelecekte kurulması öngörülen bir Yahudi devletine fiilen olanak sağlaması olduğu açıktır. Filistinli Araplar kendilerine vaat edilen bağımsızlık sözünün bu deklarasyonla birlikte rafa kaldırılmasına kızgındır. İradelerinin hiçe sayıldığına inanan Filistinli Araplar 1920 Nisan’ında büyük protesto ve eylemlere başlar. Tepkiler, 1929 Ağustos’una kadar aralıklarla devam eder ve 1936-1939 yılları arasında patlayarak kesintisiz altı aya varan genel grevle doruk noktasına ulaşır.

Bu arada Avrupa’da 1930’lardan itibaren Yahudi göçünü tetikleyen faşizm dalgası yükselişe geçer. Yüzbinlerce Yahudi pogromlara tabii tutulur, toplama kamplarına doldurulur. Faşizmin bu saldırganlığı karşısında Siyonizm’in siyasal önderleri anti-semitik uygulamalara karşı direnişin umutsuz ve gereksiz olduğunu savunur. Çünkü Siyonist liderlerin asıl derdi Yahudilerin canlarının kurtulması değil, olabildiğince kitlesel kutsal topraklara taşınmasının sağlanmasıdır. Bundan dolayı faşizmin elinden kurtulan Yahudilere, başta ABD ve Kanada olmak üzere İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinin Avrupa Yahudilerine sığınma hakkı tanınmasını sağlayan yasaların çıkartılmasına da karşı çıkarlar.

1933’lerden itibaren DSÖ kendilerine göçmen kâğıdı almak için yapılan başvuruların üçte ikisini geri çevirir. Almanya gibi faşizmin zulmü altında kurtarılmayı bekleyen Yahudilere sırtını döner. 1944 yılı içinde başta Auschwitz olmak üzere toplama kamplarında Yahudilerin kitlesel kıyımını engellemek için getirilen sayısız öneri, Siyonist kuruluşlar tarafından suskunlukla geçiştirilir. Ayrıca dönemin Ulusal Askeri Örgüt (UAÖ) İrgun ile Nazi hükümeti arasında askeri bir anlaşma önererek, Yahudi kitlelerin Avrupa’dan çıkartılmasının Yahudi sorununun çözümü için ön koşul olduğunu ancak bunun gerçekleşebilmesinin bu kitlelerin Yahudi halkının anavatanı olan Filistin’e yerleşmelerine ve tarihi sınırları içerisinde bir Yahudi devletinin kurulmasına bağlı olduğunu savunur. Filistin’deki UAÖ, yukarda belirtilen ulusal hedeflerinin Alman hükümeti tarafından tanınması koşuluyla savaşta Almanya’nın yanında aktif olarak yer almayı teklif eder.

Aynı dönemlerde kökleri 1900’lü yılların başlarına uzanan ve asıl amaçlarını Filistinli Arapların, kibutzlara karşı düzenledikleri saldırıları halka bildirmek ve kibutzlarda düzenli nöbet tutmak olarak tanımlayan askeri örgüt Haganah önüne, Avrupa’da Hitler faşizminin hedefi durumunda olan Yahudilerin kurtarılması ve vaat edilmiş topraklara ulaştırılması görevini koyar. 1939 yılında Haganah’ın, “darbe kuvveti” anlamına gelen elit askerlerden oluşturduğu Palma ilerleyen yıllarda 100 bin Yahudi’nin Filistin topraklarına getirilmesini sağlar.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde dünyadaki emperyalistler arası güç dengeleri içinde bir süredir irtifa kaybeden İngiliz emperyalizmi, bölgede daha ziyade Arap ulusal hareketinin burjuva-feodal temsilcilerine dayanmaya başlar. Amacı bu güçleri, Almanya ve İtalya’ya karşı savaşında müttefik güç olarak kazanmaktır. Bölgedeki hâkimiyetini devam ettirmek isteyen İngiliz emperyalizmi, gelişen Arap ulusal hareketine şirin görünmek amacıyla Filistin’e, Yahudi göçünü Arap nüfusun onayına bırakır. Bu kararı kendilerine ihanet olarak adlandıran Yahudilerin silahlı örgütü Haganah ve İrgunlar, İngilizlere silahlı saldırılara başlar.

1936-1939 Arap ayaklanması sonucu İngiltere hükümeti 17 Mayıs 1938’de Filistinli Arapların da varlığını gözettiğini gösteren Mac Donald Beyaz Raporu’nu kaleme alır. Rapor, Filistinli Arapların kuşkusuna, Siyonist örgütün ise İngiltere’ye karşı güvensizliğine neden olur. Öte yandan Siyonist örgüt raporun, yakın gelecekte Filistin’de kurulacak olan “Yahudi devleti” hayallerine darbe vurduğunu ileri sürerek umut ve beklentilerini ABD’ye çevirir. Sonuç olarak Biltmore Konferansı toplanır ve orada elde edilenler Siyonistlerin çıkarlarıyla birleşir. Amerika’nın Siyonist çıkarlarını benimsemesi Filistin’de yayılmacı, ırkçı, sömürgeci, Siyonist devletin kurulmasına yol açan tam desteğin verilmesiyle kendini gösterir. O tarihten sonra Amerika, Arap bölgesinde emperyalist sömürgecilerin çıkarlarını gerçekleştirmek için yayılmacı, ırkçı, Siyonist saldırganlığı destekleyerek yol alır.

Savaş sonrası büyük bir trajedi yaşayan ve sağ kurtulmayı başaran Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerinin sağlanmasıyla birlikte Filistin topraklarındaki Yahudi nüfusu hızla artar. Yüzbinlerce Yahudi’nin Alman faşizminden kurtulup bölgeye göç etmesi, sorunun acil bir şekilde ele alınmasını dayatır.

Ben Gruion’un fikirleri etrafında birleşmiş olan Siyonist liderler, İngiltere’nin göçmen kotalarını kaldırarak bir Yahudi milli yurdunun gelişmesine katkıda bulunmayacağını anlamaları üzerine Yahudi devletinin şiddete başvurarak kurulması gerektiği sonucuna varırlar.

1943 yılından itibaren bir Yahudi devletinin kurulması için Arap sivillere ve İngiliz personellerine karşı her türlü şiddet, katliam, suikast, misilleme politikasını savunan militan Siyonistlerden oluşan İrgun, Haganah ve Lehi’nin başını çektiği şiddet dalgasıyla İngiltere ile savaşmaya başlar. İki yıl boyunca aralıksız süren Haganah sabotajları, İrgun şiddeti ve ABD’deki kamuoyu baskısı, İngiltere’yi güç duruma sokar. İngiliz halkı, askerlerinin ölümü nedeniyle Filistin’de İngiliz varlığına karşı çıkmaya başlar. Bu arada Amerika, Siyonizm’e desteğini artırır. Zaman geçtikçe ABD yeni güç dengeleri içinde daha aktif rol almak için üst üste yeni hamleler yapar. Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, 1947 Şubat’ında İngiltere’nin Filistin’de kontrolü elinden kaçırdığını anlayarak konuyu BM’e havale eder. BM İngiliz delegeleri, İkinci Dünya Savaşı sonrası, 2 Nisan 1947’de, BM Genel Sekreteri’ne bir mektup sunarak, Filistin sorununun, gelecek olağan toplantıda gündeme alınması, sorunun değerlendirebilmesi ve özel bir komitenin kurulabilmesi için mümkün olduğu kadar hızlı bir genel kurul toplantısının yapılmasını isterler.

Genel kurul, 29 Kasım 1947’de 33 lehte, 13 aleyhte ve 10 çekimser oyla Filistin’in bölüşülmesi planını kabul eder. Plan, Filistin’in altı ana bölgeye bölünmesini öngörür. Üç bölge Yahudi devletine, üç bölge de Arap devletine bırakılır. Kudüs şehri ve Beytlehem dâhil çevresindeki bölge BM yetkisinde uluslararası bölge olarak bırakılır. Bu bölünmede, ‘Yahudi Devleti’ içine Yahudilerin oturduğu ve sahip olduğu büyük topraklar dâhil edilmişken, Arapların oturduğu ve sahip olduğu büyük topraklar da Yahudi Devleti sınırları içinde bırakılmıştır. Öte yandan “Arap devletinde mümkün olduğu kadar az Yahudi ve mümkün olduğu kadar az Yahudi mülkü kalmasına dikkat edilmiştir. Araplar bu şekildeki bir bölünmeyi, BM Sözleşmesi’nin, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin dayandığı ilkeleri, uluslararası hukuk ve pratik hükümlerini ve bir halkın kendi kaderini belirleme hakkını ihlal ettiği için reddederler.

İngiltere’nin, BM bölünme planını uygulamada yardımcı olmayı reddetmesiyle Filistin’deki olaylar tırmanır. Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi’nin (UNSCOP) raporu BM’e sunulduğunda İngiltere, Genel Kurul’daki oylamayı beklemeyerek 1947 Eylül’ünde Filistin mandasının 15 Mayıs 1948 tarihinde sona ereceğini bildirir. Bu bildiriyle İngilizlerin çekildikleri tarih arasında Filistin tam bir kaosa gömülür. Karşılıklı gerilim ve çatışma döneminde Yahudi güçleri, BM kararıyla Yahudi devletine ayrılan toprakları güvence altına almaya çalışırlar. Dağınık Arap güçleri direnmeye çalışsalar da disiplinli Haganah güçleriyle boy ölçüşemezler. 1948 baharında, Yahudi Devleti’ne düşen topraklardaki 400 bin Filistinli bulundukları bölgeden kaçar ve belli başlı Arap merkezleri Yahudilerin kontrolüne geçer. Aynı tarihlerde İrgun, Kudüs yakınlarındaki Dayr Yasin Köyü’nde 250 sivili katleder. Araplar katliam haberleri üzerine evlerini panik içinde bırakıp kaçmaya başlarlar.

Bütün bunlar olurken İngiliz yönetimi bir an önce bölgeden çıkma derdindedir. Bölüşme kararında belirlendiği üzere, İngiliz mandasından yetkiyi devralacak olan BM Filistin Komisyonu’nu bekleyip, Arap ve Yahudi Devlet önderlerinin yetkiyi komisyondan devralması kararına uymak yerine, Siyonistler 14 Mayıs 1948’de İsrail devletini ilan eder ve dünyayı bir oldu bittiyle karşı karşıya bırakırlar. Üstelik bu tarihte Siyonistler, Yahudi Devleti’ne bırakılan topraklardan daha fazlasını ele geçirirler. Filistin’deki toprakların % 56’sı üzerine kurulacak olması gereken İsrail, toprakların % 77’sini işgal eder. Kudüs uluslararası bölge olacakken İsrail’in başkenti olarak ilan edilir, Arap Müslümanlar açısından da kutsal görülen şehrin büyük bölümü İsrail sınırlarına dâhil edilir. Yaklaşık bir milyon erkek, kadın ve çocuk, Müslüman ve Hristiyan zorla topraklarından çıkarılıp malları ellerinden alınır.

Dört yüz kadar Filistin köy ve kasabası, Filistinlilerin savaştan sonra evlerine dönmemeleri için tamamıyla yıkılır. Filistin köy ve kasabalarının, dağların, ırmakların, göl ve sokakların adları Arapça’dan İbranice’ye çevrilir. Birçok Filistin şehrinin gerçek sakinleri mülteci kamplarına sürülüp Ortadoğu’nun çeşitli yerlerine dağılırken, boşaltılan yerlere Yahudi göçmenler yerleştirilir. Dolayısıyla, 14 Mayıs 1948’de bölüşme planıyla gerçekleştirilmesi düşünülenden bambaşka bir Yahudi devleti ortaya çıkar.

Yüksek Komiser Cunningham’ın bölgeyi terk etmesinden birkaç saat sonra Ben Gurion, İsrail devletinin bağımsızlığını ilan eder.  İsrail devletini ilk tanıyanlar ise ABD ve Sovyetler Birliği olur.

Her ne kadar İngiltere, 15 Mayıs 1948’de, Filistin’deki manda idaresine son verme niyetini ilan ettiyse de bu tarihten önce bölgede çarpışmalar başlar. Aralarında İzak Rabin, Ariel Şaron, Moşe Dayan gibi bilinen isimlerin olduğu Haganah, İrgun ve Stern çetelerinin etnik temizlik için Filistin yerleşim bölgelerinde bulunan köylerdeki sivillere dönük katliamları 1948 Aralık’ında hız kazanır. Amaç, Filistinlilerden boşaltılan yerleşim yerlerine Yahudi nüfusunun taşınmasıdır. Katliamlar sonrası başlayan göç dalgasıyla 700 bine yakın Filistin nüfusu topraklarından tehcir edilip Mısır, Lübnan ve Batı Şeria’ya göç etmek zorunda kalır.

15 Mayıs 1948’de Mısır, Suriye, Lübnan ve Irak ordu birlikleri İsrail’e girerek bölgesel bir savaş başlatırlar. Savaş 1948 Aralık’ında Arap güçlerinin yenilgisi, İsrail topraklarının genişlemesi ve BM’nin Filistin Arap Devleti kurulması önerisinin çökmesiyle sona erer. Savaş sonucunda Arap devletlerinden her biri İsrail ile birer ateşkes anlaşması imzalar. Böylelikle Filistin; İsrail, Mısır ve Ürdün arasında paylaşılmış olur.

Bir Filistin devletinin kurulması bir yana, işgal edilmiş Filistin toprakları üzerinde artık adı İsrail olan bir Yahudi devlet kurulmuştur. Bu savaşla birlikte bölgeden kaçan Filistinli Arapların savaş sonrası topraklarına dönme umutları suya düşer. Haganah’ın etnik temizliği amaçlayan katliam ve şiddet eylemleri ara vermeden devam eder. 1949 yılı başlarına kadar göçe zorlanan ve yurtdışı edilen çoğu yoksul Filistinli Arap, çeşitli Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına yerleştirilirler. İsrail’in zorla kurulması sonucunda, Avrupa Yahudi göçmeni sorunu, o günden sonra bölgede siyasal karışıklığa yol açan bir Ortadoğu göçmen sorununu doğurur.

Filistin halkının o günlerde yaşadığı tehciri El Fetih hareketinin önder kadrolarından Ebu Cihad yıllar sonra Salih el Kallab’a verdiği röportajda şöyle anlatıyor: “El Ramle’nin çevresinde Diran kolonisi ile El Mencel kolonisi bulunuyordu. Bunlara yine Yahudilerin Kudüs yolu üzerinde kurdukları kolonileri de eklemek gerek. Bu kolonilerin yanı sıra Siyonist çetelerin de katılımıyla İsrailliler, El Lid ve El Ramle’yi sıkı bir şekilde kuşatmış durumdaydılar. Menahem Begin, İzak Rabin gibi İsrail’de bugün üst düzey yetkililer arasına girebilmiş kimi isimlerin etkin olarak çalıştıkları İrgun adlı Siyonist terör örgütü de kuşatmaya katılan güçler arasındaydı. Olaylar sırasında kentimizin lisesinin bulunduğu bölgedeydim. Oradan oldukça geniş bir alanı görebilmek olasıydı. Derken kalabalığın arasından birisi, “Tanklar! Tanklarla geliyorlar” diye bağırmaya başladı. Gerçekten de İsrail kuvvetleri, zırhlı araçlar eşliğinde kentimize doğru ilerlemekteydi. Binlerce insan nereye gideceklerini bilemez bir halde sağa sola doğru kaçışmaya başladılar. El Ramle sokakları oldukça dardı. İnsanlar bir sokağa doğru akın ediyorlar ama sokağın diğer başından İsrail kuvvetlerinin geldiğini görünce ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Başlarımızın üzerinden kurşunların vızıldayarak geçip gittiklerini duyuyorduk. Siyonistlerin silahlarından çıkan kurşunlar, bir orak gibi biçiveriyordu her birini. İsrail kuvvetleri dört bir taraftan ilerliyordu. Bizzat Menahem Begin komutasındaki Haganah adlı terör örgütlerine mensup militanlar, bizim bulunduğumuz kilisenin kapısı önüne kadar gelmişlerdi. Orada iki rahip durmadan ellerindeki beyaz bayrakları sallıyorlardı. Derken İsrailliler kilisenin içerisine daldılar. ‘Herkes ellerini havaya kaldırsın!’ Tabii çaresiz emre itaat ediyorduk. Üzüntü dolu bir sabah vaktiydi. Saatlerin ilerlemek bilmediği korkunç bir gecenin ardından, insanlar yine kaldırımların üzerinde bekleşmeye devam ediyorlardı. Bizim sıramız gelmişti. Ama söylediğim gibi İsrail askerleri, ekmek, zeytin, peynir vb. türden azıklarımıza varana dek her şeyimizi kaldırımın üzerinde öylece bıraktırdılar. Yanımıza bir bohçalık eşya bile almamıza izin vermemişlerdi. Ellerinde megafonlarla dolaşan Siyonistler durmadan, kadınların ve çocukların, araçlara binerken yanlarına hiçbir şey almamaları gerektiğini ısrarla yineliyorlardı. Oysa en azından birer battaniyeye izin verilseydi, hiç değilse çocukların Ramallah’ın o kuru soğuğu altında tir tir titreyip donmaları önlenebilirdi. Askerlerin ablukası altında araçlar tıklım tıklım dolu bir vaziyette doğuya doğru hareket etti. El Ramle gözden kaybolalı çok bir zaman geçmemişti. Kayalıklarla dolu bir dağın yamacına tırmanılmak üzereyken, araçlar birden durdular. Başta söylediklerinin tam tersine bizi Ürdün ordusuna teslim edecekleri noktaya kadar götürmek yerine hemen orada araçlardan aşağıya indirdiler. Ardından da ‘Ürdün ordusunun elindeki Ramallah’a yürüyerek gidecekseniz’ dediler. Emirlerini dinlemeyenlerin akıbetinin ne olacağını bildirmek için tehditvari bir biçimde sağa sola ateş etmeye başladılar.

“Ramallah’a tam üç günde varabildik. Ramallah yakınındaki Selfit Köyü’ne vardığımızda, Ürdünlülerin gönderdikleri kamyonlar bizi bekliyorlardı. Büyük bir kamyona bindik. İnsanlar adeta balık istifini andırırcasına doluşmuşlardı kamyonlara. Örneğin bizim bindiğimiz kamyonda, kadınıyla yaşlısıyla, çoluk çocuğuyla en azından altmış kişi vardı. Kamyon öylesine tıklım tıklım doluydu ki, neredeyse insanların ayakları altında ezilecektim. Uzun bir yolculuktan sonra Ramallah’a vardık. Yolculuğumuz sırasında, kimisi İsrail kurşunuyla kimisi de açlık, susuzluk ve aşırı yorgunluk sonucunda, onlarca Filistinli kardeşimizi kaybetmiştik.”

Filistinli mülteciler sığındıkları değişik Arap rejimlerinin hegemonyası altında yaşamaya terk edilir. Buralarda Filistinlilerin siyasal hakları için mücadele etmelerine izin verilmez. Gündelik yaşamlarını düzene sokmalarının dışında hiçbir siyasal çalışma yapamaz hale gelirler. Bu koşullarda bir taraftan yurtlarına geri dönecekleri günü beklerken bir taraftan da kendilerini özgürleştirecek bir liderlik beklentisi içindedirler. Filistinlilerin siyasal çabaları ve azimleri, Arap dünyasındaki partiler ve örgütler arasında tamamen bölüşülmüştür. Uzun bir bekleyiş döneminden sonra buralardaki kısır çekişmelerden politik bir oluşumun çıkmayacağını düşünenlerin sayısı hızla artar. Ayrıca Filistin davasına sözde sahip çıkacakları iddiası taşıyan birçok Arap ülkesinde birbiri ardına darbeler, hükümet değişiklikleri gerçekleşir. Bu rejimlerin, Filistin halkını örgütlemesini, silahlandırmasını, Filistin halkının silahlanarak savaş meydanına çıkartılmalarını boşuna beklerler. Bunun üzerine 1950’lerden başlayarak Filistinliler ulusal kimliklerini ve birliklerini güvence altına alıp yansıtacak örgütler yaratma arayışı içine girerler. Öte yandan öncülüğünü Ebu Cihad gibi isimlerin yaptığı, Gazze’de lise öğrencileri arasında gerçekleşen örgütlenmelerle yakınlardaki İsrail yerleşim birimlerine, kolonilerine dönük ilk askeri eylemler organize edilir. Aynı dönemde Kahire’de başını Ebu Ammar’ın,  Ebu İyad’ın ve Ebu el Edip’in çektiği Arap Öğrenciler Birliği, Filistin halkının sorunlarını dile getirerek hızla ilgileri üzerine çekmeye başlar. Hareket, Cemal Abdülnasır ile de ilişki içindedir. Zaman içinde birbirinden bağımsız olarak hareket eden bu gruplar birleşmeye, seslerini birlikte yükseltmeye başlayacaktır. Yurtsever Filistinlilerin başta Gazze olmak üzere silahlı eğitim alma, askeri depolar oluşturma, yakın İsrail yerleşim birimlerindeki bazı ekonomik ve askeri hedeflere yönelik silahlı sabotaj faaliyetleri artarak sürer. 1964 yılına kadar Filistin siyasal etkinliği çok düşük seviyede ama kesintisiz bir şekilde sürer. Arap devletleri genel olarak Filistin meselesine mesafeli yaklaşmaktadır. Fiilen Filistin meselesi gündem olarak rafa kaldırılmıştır. İsrail ise Filistin kimliğini baskı altına almak, dünyayı oldubittiyle karşı karşıya bırakmak için Arap evlerini ve ülkesini tam anlamıyla kendi ülkesiyle bütünleştirmek, gelecekteki herhangi bir Arap girişimine karşı askeri gücünü kuvvetlendirmek uğraşındadır. BM’in tek eylemi, yoksullara gıda yardımı yapmak üzere bir fon kurmak olmuştur. Filistinli mülteciler, komşu Arap devletlerindeki mülteci kamplarında kötü koşullarda yaşamaktadır.

Bu arada mülteci kamplarında yetişen ve eski kuşağın aksine silahlı mücadeleyle Filistin davasının başarıya ulaşacağına inanan, yeni, kitlesel bir genç kuşak filizlenir. Sürgünde doğmuş olmalarına rağmen bunlar Filistin’i unutmayan bir kuşaktır. Uğradıkları haksızlık karşısında öfkeyle, uluslararası merhamete mahkûm edildikleri için öfkeyle büyürler. Bu duyguların sonucu El Fetih ve onun askeri kanadı El Asifa (Fırtına) kurulur. El Fetih 1965 yılbaşında ilk bildirisini yayınlar. Yayınladıkları bildiride; “Halkımızın, BM’de yalnızca yerinden edilmiş mülteciler sorunu olarak görülüp rafa kaldırılan davasından koparılmasından bu yana 16 yıl geçti; bu süre boyunca düşman, uluslararası ve yerel düzeyde her türlü araca başvurarak ana yurdumuzda daha uzun kalabilmenin planlarını yapıyor… Bu üzücü gerçeğin ışığında ve zamanın geçmesinin aleyhimize yarattığı etkilerden dolayı, düşmana ve tüm dünyaya bu halkın ölmediğini, geri dönüşün ve zaferin tek yolunun silahlı devrim olduğunu tekrarlamak üzere Asifa kuvvetleri harekete geçmiştir” der.

Artık Filistin mücadele tarihinde yeni bir döneme girilmiştir. Savaş sonrasının en önemli gelişmesi, Filistin hareketinin örgütlü biçimde giderek daha fazla kendi yazgısına sahip çıkma kararlılığı olmuştur. Filistin gerilla hareketi, bütün gelişmelere damgasını vurmaya başlar.

Cemal Abdülnasır’ın yoğun desteğiyle, temelleri 13 Ocak-16 Ocak 1964’te Kahire’de toplanan Arap Zirvesi’nde atılan FKÖ (Munazzamat al-Tahrir al-Filastiniya), zamanla yurtseverlerin elinde gerçek kimliğine kavuşur ve Filistin halkının yeniden tarih sahnesine çıkmasının başlıca aracı olur. Tabii Arap ülkelerinin örgütü ve hareketi denetimleri altına alıp kullanma girişimleri hiç bitmez.

FKÖ zamanla, Arap ülkeleri tarafından Filistin halkının temsilcisi ve sözcüsü olarak kabul edilir, Arap Ülkeleri Birliği’ne üye olarak alınır. Arap ülkelerinin asıl niyetleri Filistin hareketinin sürekli kendi denetimlerinde kalmasını sağlamaktır. Fakat FKÖ, Arap devletlerinin aksine bağımsız bir örgüt olarak kalmak ve Filistin’in bağımsızlığını sağlamak istemektedir. 1969 yılında FKÖ Yürütme Kurulu Başkanlığı’na FKÖ şemsiyesi altında bulunan gruplar içindeki en büyük örgüt olan El Fetih’in lideri Arafat getirilir. Arafat, Filistin davasının uluslararası planda duyurulmasını sağlayan bir siyasi lider olarak tanınır. FKÖ, Filistin halkına çok değişik alanlarda hizmet verebilmek için yeni kurumlar oluşturarak her alanda adeta devlet gibi örgütlenir. İlerleyen yıllarda uluslararası planda Filistinlilerin tek gerçek temsilcisi olarak BM oturumları dâhil sayısız devletle diplomatik alanda ilişki kurup hızla meşrulaşır.

Filistin hareketi, aynı dönemde dünyanın değişik kıtalarında gerçekleşen ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerinden etkilendiği gibi, kendisi de dünyanın birçok ülkesinde ulusal kurtuluş, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesi veren devrimcilere esin kaynağı olur, bu güçlerin derin sempatisini kazanır. Filistin hareketi altmışlı yılların sonunda dönemin sosyalizm kutbunda yer alan ülkelerle görüşmeler yaparak hem kadrolarının buralarda askeri olarak yetiştirilmesini sağlar hem de o ülkelerden önemli askeri, gıda ve teknik yardımlar alır. Başta SSCB, Doğu Bloku olmak üzere Küba, Kuzey Kore, Çin ve Arnavutluk’un içinde olduğu birçok “sosyalist” ülke ile aralarında İsveç gibi Filistin halkının davasına sıcak bakan ülkeler harekete el uzatır. Ayrıca dünyanın pek çok değişik ülkesinden ilerici aydın ve yazarlar, demokratik kuruluşlar, Filistin halkıyla dayanışma içinde olurlar. Dönemin iki kutuplu dünyası karşısında bağımsız kalarak reel, dengelerin içinden diplomatik olarak ustaca yararlanmasını bilen Arafat ve Ebu Cihad gibi önder kadrolar sayesinde hareket olanaklarını hızla artırır. Sosyalizm ideolojisinden, Marksizm’den etkilenen yönetici ve savaşçı kadrolarının sayısı artar. Zamanla Filistin hareketini etkisi altına alma hesapları yapan birçok Arap ülkesi el altından Filistin hareketine özel fonlar ayırır. 1964 yılında kuruluşunu açıklayan El Fetih hız kesmeden yaptığı askeri eylemlerle popülaritesini artırmaya devam eder.

1967 yılında İsrail ve Arap komşuları arasında artan gerginlik, 5 Haziran 1967’de başlayan 6 Gün Savaşları’na dönüşür. Savaş, Arap cephesinin utanç verici yenilgisiyle sonuçlanır. Savaştan İsrail, sınırlarını neredeyse iki katı genişleterek çıkar. İsrail, Mısır’dan Gazze ve Sina Yarımadası’nı, Suriye’den de Golan Tepeleri’ni alır. Ürdün güçlerini de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten çıkarır. Savaşla birlikte yeni bir mülteci dalgası yaşanır. 500 bin yeni mülteci Mısır, Lübnan, Ürdün ve Suriye’ye göç etmek zorunda kalır. İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nin, savaşta İsrail’in toprak kazanımını reddeden ve son çarpışmada ele geçirdiği yerlerden çıkmasını isteyen 242 sayılı kararını tanımaz.

1968 yılından itibaren Ürdün, Şeria Nehri ve içinden geçtiği vadilerde çok sayıda saldırı üsleri inşa ederek İsrail’e sayısız askeri eylem yaparak önemli kayıplar verdirirler. Ebu Nidal’in liderliğindeki Kara Eylül gibi Filistinli örgütler, İsrail ve diğer hedeflere karşı, 1970’lerde bir dizi sansasyonel eylem düzenler. Kara Eylül, 1972 Münih Olimpiyatları’ndaki eylemde 11 İsrailli sporcuyu öldürür. George Habaş’ın kurucusu olduğu FHKC militanları arka arkaya uçak kaçırma gibi sansasyonel eylemlerle Filistin sorununun dünyanın gündemine taşınmasını, bilinmesini sağlar. İlerici kamuoyu dünyanın birçok ülkesinde Filistin halkının haklı davasını destekleyen gösteriler ve Filistin halkıyla dayanışma eylemleri gerçekleştirir. DC’den El Fetih’e, FHKC’den El Saika’sına kadar bütün cepheler, 68’den itibaren Türkiye dâhil, dünyanın değişik ülkelerinden devrim yangınını ülkelerine taşımak için hem silahlı eğitim aldıkları hem de Şeria Nehri’ni geçip İsrail karakollarına karşı askeri eylem düzenleyerek Filistin halkıyla omuz omuza enternasyonal dayanışma ve mücadelede yer alan devrimcilere ev sahibi olur.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Oktay Duman, 5 Mart 1970 yılında Ankara’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da bitirdi. 1988-1989 döneminde girdiği Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden 1992 yılında politik nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı. İki dönem Ziraat Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptı. 1993 yılında hakkında açılan bir davadan dolayı 5 yıl hapis cezası aldı. 1996 yılında Almanya’ya iltica etti. Yurtdışında bulunduğu süre içinde göçmenlerin sorunlarıyla yakından ilgilendi. Farklı kurumlarda yöneticiliğin yanı sıra, yurtdışında çıkan değişik dergi ve gazetelerde serbest gazeteci olarak çalıştı. Türkiye Almanya İnsan Hakları Derneği’nde (TÜDAY) gönüllü bir aktivist olarak çalıştı. 2013’de Türkiye’ye dönen Oktay Duman, üç yıldır Türkiye-Kürdistan Devrimci Hareketi ile Filistin Hareketi arasındaki tarihsel ilişkiyi irdeleyen uzun soluklu bir sözlü tarih çalışması üzerine çalışmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.