“Hayatla bağlarını koparmayan şiirin gediklerinden içeri, mutlaka bu çağ insanının omuzlarında ne varsa o sızacaktır.”

 

“Bir dağa bakarsanız içinizden dolanırım / eve varmak gibi dururum yüzünüzde / anneniz olurum oda ışığı yeterse / kendimi saymaya geriden başlarım / bir dağa bakarsanız / kıyınız kadar güzel olur muyum sahi?” Genç şair Didem Gülçin Erdem, kelimelerin izini sürerek, yaşamın en ücra köşelerine götürüyor okuyucuyu. “Olmayanım içinizde” diyerek, görmezden gelinene dikkat çekerek yalnızlık, özlem ve hüzün temalarını da büyük bir ustalıkla işliyor… 2009 Homeros Şiir Ödülü ve 2009 Memet Fuat Genç Şiir Ödülü ile Arkadaş Z. Özger “Jüri Özel Ödülü”ne değer görülen Didem Gülçin Erdem’le şiirini ve ikinci kitabı Olmayanım İçinizde’yi konuştuk…

Bu kadar genç yaşta kelimelerin sihirli dünyasına girmeyi nasıl başardınız?
Sözünü ettiğiniz şey, “başarı hikâyesi” kıvamındaki anlatılara pek denk düşmüyor aslını isterseniz. Bunu, iri laflar etmekten imtina ederek söylüyorum. Ergenlik semptomu değildi şiir yazmak benim için. Tanış olduğumuz tarihi dahi anımsamakta güçlük çekiyorum. “Yazmasam ölürdüm” gibi bir şey de değil sözünü ettiğim. Çok daha iyi olurdu belki. İlk dize niyeydi, bilmiyorum, bilemiyorum. Bu yüzden, hangi yolu yürüdüm de buraya vardım, yanıtı olmayan bir soru bu benim için. Dahası, bu tip başarı hikâyeleriyle, sözün oraya getirilmiş haliyle aram iyi olmadı hiçbir zaman. Bunu dahi formüle etmeye kalkışırsam, uzağında konumlanmaya çalıştığım, “başka türlü olanından” yana olduğum sistemin argümanlarıyla konuşmuş olacağım çünkü.

Sözcüklerin izini sürerken, nelerden besleniyorsunuz?
Yol oraya çıksın diye değil yolculuğum. Söze dönüştürme telaşıyla yaşamak ürkütücü geliyor bana. Ama şiirim bereketli topraklardan çıksın istemiyle yöneldiğimden değilse de, şiirime olan katkısını inkâr edemeyeceğim okumalarım var elbet. Sonra müzik, inanılmaz bir memba benim için. İlk kitabıma isim verme sürecimde bile imdadıma yetişmiştir. Ama bunlardan çok suretler, kokular, sesler… Sokağın emeği çoktur şiirim üzerinde. Ayrıntılarla aram hep iyi oldu. “Şeylerin doğası” çok ilgimi çekiyor. Eşyanın kendiliğindenliği başımı döndürüyor. Bu müdahalesiz tavra şahit olma durumu birçok kez sözün ayağına dek götürüyor beni. Benim tarafımdan söylenince nasıl bir hal alacaklarını korkunç merak ediyorum. Albert Camus’ye katılarak: “Sanatçı kendi hesabına yeniden kurar dünyayı.” Yollar ve yolculuklar… Yer değiştirme, bir yerin parçası olarak kalmaktan korkma… O parça eksilince geriye neyin kalacağını bilme isteği… Statik olmayan, öyleyse bile aksine de ikna edilebilecek her şey… Bunların toplamı: Yolcu olma hali. Tüm bunlar da sözümü çoğaltan unsurlar arasında. Söylemezsem durmanın türlü biçimini alacakmışım gibi geliyor.

DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM1 DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM4

Olmayanım İçinizde için mutlak bir yalnızlık mı, ait olamama mı, yoksa öteki olanın öyküsü tanımı mı daha çok uygun sizce?
Sanıyorum sıraladığınız tanımların tamamı bu çağ insanını karşılayan ifadeler. Mutlak yalnızlık hali, aidiyet yoksunluğu, ötekilik sarmalı… Olmayanım İçinizde’yi, bu çağa, bu çağ insanına içeriden bir müdahale olarak okumak doğru olacaktır belki. Ana indirgenen gerçeklik algısına, “gerçeklik kurucularının” oyunlarına bir karşı duruş; işaret edilen yere bakarken gözden kaçırılana hayıflanma; kapitalizmin farklılaştırma, biricik kılma vaadiyle başı dönmüş, varlığını sistemin kendisine borçlu “izole hayat formunu” yani bireyi zaferin “yenilgiyle” kazanılabileceğine inandırma arzusu… Bunların hepsi ya da söz varacağı yere varmazsa, hiçbiri. Böyle bir yükün altına sokulmalı mı şiir, bunları taşımak zorunda mı?.. Bu başka bir tartışmanın konusu ama sırası gelmişken söylemekte fayda görüyorum: Hayatla bağlarını koparmayan şiirin gediklerinden içeri, mutlaka bu çağ insanının omuzlarında ne varsa o sızacaktır.

Şiirlerinizdeki imgeleminize, derinliğinize bakınca, insan sormadan edemiyor. Sizi bu kadar erken büyüten nedenler ne?
Takdiriniz için teşekkür etmeliyim öncelikle. “Derinlik” dediğiniz şeyin ille de “büyümek” gibi bir karşılığı olacaksa, olmalıysa, peşinen söyleyeyim: Büyümemekte ısrarcıyım. Tam karşısında “sığlık” duruyor o halde sözünü ettiğiniz şeyin. Derinliğin yakalanması ile büyümek arasında pozitif bir ilgileşim olduğuna refere ediyor söylediğiniz. Biyografik bir okumayla buraya varmış olabileceğinizi tahmin ediyorum ben. Demem o ki, “insanın anayurdu çocukluğudur”. Ben o toprakları, hiçbir derinlik vaadine değişmem.

Toplumsal duyarlılığınızın yanı sıra sosyolojik mesajlar da yok değil şiirinizde…
Şükrü Erbaş bu duyarlık için “anımsamanın elifi” der. Çok da iyi söyler… Benimki o duyarlığa varma, ulaşma düşünden daha fazla bir şey olamaz sanıyorum. Sosyolojik mesaj meselesi… Böylesi bir kaygıyla yola çıktığımı anımsamıyorum. Tüm bunlar, sözüme, şiirime dahil olanlar, benim hayatıma da dahil kaygılar. Yabancıladığım, dışında durduğum, görmezden geldiğim ya da gelebildiğim meseleler değil. “Canımda duyduğum” ne varsa onlar yazdıklarım. Durduğum yerden başka bir şey görmem olası değil çünkü. Sözüme dahiliyetleri de bununla açıklanabilir. Aksi halde, bu türden bir “mesaj” kaygısının sözde, şiirde çiğ durduğuna inanmışımdır hep. Yeri gelmişken söylenmiştir bazıları. Bazılarını da söylemeden edememişimdir belki… İnsanı içeriden ve dışarıdan çürüten, durmadan çürüten bu gerçeklik karşısında, Birhan Keskin’i anımsayarak söyleyeyim: “insan olan yerlerinizin ağrımaması” mümkün mü?..

DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM2

Siz kendi şiirinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Tanımlama meselesi, sancılı bir mesele. Düşün dünyasının sınırlarını da belirlediği düşüncesinden hareketle, yanaşamam böyle bir şeye. Henüz ortada “benim şiirim” diyebileceğim bir şiirin olduğunu da, böylesi bir şiirin vücuda geldiğini de düşünmüyorum dahası. Bunu yine “ihraç fazlası” mütevazılığın içerisinde kibri barındırması endişesiyle söylüyorum. Bu benim dünyayı kendi dilime çevirme biçimim. Böyle okumayı seviyorum.

Neden deneme, öykü değil de, şiiri tercih ettiniz?
Sorduğunuz sorunun yanıtını inanın ben de bilmiyorum. Tercihe meydan vermedi sanıyorum şiir hayatıma dahil olurken. İlk şiirimi yazdığımda yedi yaşındaydım. Babamaydı. Sarı samankâğıdına yeşil kuru kalemle yazılmış bir şiir… Niye yazmıştım, neden şiirdi bilemiyorum inanın. Belki bu yolculuk biraz da bu sebeple anlamlı. Neden yazıyorum sorusunun yanıtını bir gün verebileyim diyedir, ısrarla yazmaya devam edişim belki…

Genç yaşınıza rağmen ödüller aldınız. Ne hissediyorsunuz?
Ödülün daha çok bu yaşlarda alınması karşılığını buluyor sanıyorum. Kendi şiir serüvenim içerisinde anlamlılar elbet. Dahası, yayımlanan ilk kitabımı bir ödüle borçluyum ben. Fakat şu ödül meselesinin “çarkın dişlilerinden biri” konumunda olduğu düşüncesine katıldığımı, üstelik ödüller alan biri olarak buna inandığımı, kulağa can sıkıcı da gelse itiraf etmeliyim. Hep geride kalandan, hatta “nal toplamak” durumunda kalandan yanayken ödüllere katılan biri olarak, ulaşmanın, cesaret kazanmanın, yürümeye ikna olmanın başka bir yolunu biliyor olsaydım onu yapardım inanın. Bu beni haklı değilse de anlaşılır kılıyor belki bir parça.

Ödüllerinizi aldığınızda neler hissettiniz?
Hayli gergin olduğumu anımsıyorum. Gönenmek, mutlu olmak, sorunuzun cevabından beklenen duygu durumları zaten. Ama başkaca bir sorumluluk yükleyecekmiş gibi gelmişti bana. Elim kaleme gitmedi bir süre. Sözün varlığı hep sevinç vermiştir bana. Bu sevinç vaadi bile ikna etmeye yetmiyordu beni yazmaya o dönem. Neyse ki sonra üstesinden geldim bu duygunun.

Genç ve başarılı bir şairsiniz. Nasıl tepkiler aldınız?
Tespit ve takdir size ait. Payıma, bu sorudan hızla uzaklaşmaktan başka bir şey düşmüyor dolayısıyla. Ama kaçmadan şunu söyleyebilirim: Derin bir mahcubiyet duyuyorum böylesi ifadelerle karşılaşınca.

Sizin sözcüklerinizin bir mekânı var mı? Nereye ait sözcükleriniz?
Daha çok koyaklara, duvar diplerine, çatlaklara ait onlar. Duvar dışı mekânı kastediyorum bununla. Belki de Olmayanım İçinizde’yle biraz daha duvar dışı mekânı… Hayli sancılı bir coğrafyanın sonra o sözcükler… Dahası, öylesi bir coğrafyanın eline doğdular zaten. Benim yaşadığım biraz taşralılığın kıyı kenti konukluğu. Haliyle dağlara geliyor söz ister istemez. Su kenarlarından çok dağlara…

Facebook’ta bir video altına “Benim yazabilmiş olmak için gönül rahatlığıyla ölebileceğim o kadar çok dize var ki” yorumunu yazarak neyi özetliyorsunuz tam olarak?
Böylesi bir sanallığın söze bunca dahil olması tuhaftır. Bunun bir poetika arzı olduğunu iddia edenler de oldu. Bir arkadaşımın sözüne güzellemeydi halbuki… Daha fazla bir anlam içermiyor. Yani “ölümüne şiir yazıyorum” arabeskliğine denk düşen bir ifade değil bu, olamaz da. Ölümüne şiir yazacak kadar da genç değilim sanırım.

DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM3 DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM-anasayfa

Umudunuzu diri tutmak için neler yapıyorsunuz?
Bir kent insanıyım ben. Şiire toplu taşıma araçlarındaki insan istifinin arasından yer bulmaya çalışan bir kent insanı. Büro malzemeleri satın alan diğer kent insanlarının kapı komşusu… Özel bir çabam yok umudumu kaybetmemek yönünde. Her sabah kalkıp kuşları yemliyor falan değilim. İnsana inanıyorum. Hep bunu öğütledim kendime. Dahası, umut kelimesinin fazladan bir iyi niyet içerdiğine inanmıyor değilim bazen. Sözcüğün kendisi diri, kabul. Ama burada Ahmet Telli’yi anmadan geçemeyeceğim. Umut etmenin kavramsal yanına ilişkin söyledikleri, tam da burada yerli yerine oturacak gibi: “Tarihsel iyimserliğin bir özelliği olarak umuttan yanayım. Ama şu umut kelimesinin bir şeyleri eksik bıraktığı kanısındayım.”

Nitelikli şiir yazan kadın şairler oldukça az ülkemizde. Siz en çok kimleri sever ve okursunuz kadın şairlerden?
Bu “kadın” şair meselesi de korkunç canımı sıkmakla birlikte, sizin ifadenizle söyleyeyim: İyi, çok iyi, dünden daha da iyi kadın şairler var bugün. Çok daha cesur. Kendi dilinin tadını çıkaran. Dilinin ve özgürlüğünün sınırları eril iktidar tarafından daha az, gittikçe daha az tayin edilen… Dilde, dilinde at koşturan… Sayıları öyle çok ki… Aynı çağda yazıyor, kalem oynatıyor olmaktan göneniyorum birçoğuyla. İsim sıralamak konusunda temkinliyimdir çoğu kez ama siz böylesi bir soru yönelttiğiniz için, varlıklarına teşekkür olsun diye bile olsa sıralayacağım adlarını: Aslı Serin, Birhan Keskin, Betül Dünder, Gonca Özmen, Emel İrtem, Asuman Susam, Nilay Özer, Gülten Akın, Zeynep Köylü, Zeynep Uzunbay isimleri ilk aklıma gelenler…

Yaşıtlarınızdan farklı olmak, dünyanın ve kendinin farkında olmak omzunuza nasıl bir misyon yüklüyor?
Dünyanın ve kendinin farkında olan çok yaşıtım var. Kendimi başka bir yerde tutmak, ayrı bir yerde olmak gibi bir iddiam yok. Aynı yolda yürüyoruz çoklarıyla. Varoluşumu anlamlandıran, hatta karşılayan da bir süreç olduğundan bu farkındalık fazladan bir yük bindirmiyor omuzlarıma. Yalnızca herkes kadar canım yanıyor benim de belki, hepsi bu. Bundan da endişem, korkum olmadı hiçbir zaman. Arabesk bir yere denk düşecek endişesiyle tereddütlü konuşuyorum ama sanırım tam da karşılayan ifadeler bunlar. Şahit kalmamak, kalamamak, yaşananların ortağı olmak ille de bir misyon yükleyecekse bana, şiirime; başım gözüm üstüne…

Erken büyümüş çocuklardan birisiniz. Siz olmaktan memnun musunuz?
Yinelemekte beis görmüyorum: Büyüdüğümü kabullenmem olanaklı değil. Hâlâ şaşırıyorum. Israrla şaşırıyorum. Büyümemenin önkoşulu buymuş gibi geliyor bana: şaşırma yetisinin mevcudiyeti. Bu tip bir soruyla daha önce karşılaştığımı anımsamıyorum. Bunun üzerine düşündüğümü de… Ama olma halim devam ettiğine, henüz kendimi tamamlamadığıma göre, bu sorunun yanıtı için hayli erken olduğunu düşünüyorum. Yine de zaman zaman bardağa boşaltılırken masaya dökülen ya da yere –ama asla bardağa değil– biraz su olmayı istemiyor değilim…

DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM5 DİDEM.GÜLÇİN.ERDEM6-gerekirse

Yaşadığınız toplumun sorunlarına dair bir söz etmenin yükü sizi acıtmıyor mu?
Bu sorunlara sırt çevirmek adıma acıtıcı olurdu. Dahası, söylediklerimden çok söylemediklerimin, söyleyemediklerimin yükü ağır geliyor bana. “Tanrım ne ağırdır sözcükler” der Aragon, “Zaman Sensin” başlığını taşıyan şiirinde. Dayatma bir sorumluluk bilinci değil sözünü ettiğim. Dahası, şiirin bugün böylesi bir kudreti olduğunu yazık ki iddia etmem zor. Elim taşın altında da bu, taşın varlığını ortadan kaldırıyor mu, hep sormuşumdur bu soruyu kendime. Ama kavgaya ve sokağa inandım hep. Şiir benim için biraz da bunlar demek. Onların içinden geçerek gelen demek belki… Bu alanın bir parça daha dışında tutmaya çalıştığımı anımsıyorum önceki şiirlerimi. Hayatımda karşılığını bulmalıydı söylediklerim. Çiğ durmasından korktuğum için sözümün kıyısına dek gelenleri ötelediğim oldu zaman zaman. Hayat görüşümün ve konumlandığım yerin sızıntısı vardı elbet şiirlerime. Fakat bugün sözün iktidarını bölüşmek değil, egemenlerin elinden bu kudreti geri almak, “birey” dediğimiz kapitalizm icadı ile şiirin arasına konulan mesafeyi ortadan kaldırmak gibi bir derdimiz var ya da olmalı. Bir şiir okuru olarak da sahipleniyorum bu derdi. Tüm kimliklerimle ve hayata dahil olduğum her yerden sahipleniyorum.

Olmayanım İçinizde / Didem Gülçin Erdem / Everest Yayınları / Mart 2012 / 70 sayfa

Didem Gülçin Erdem; 1989 yılında Malatya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. Beykent Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı ile Psikoloji bölümlerinde öğrenim gören şair, 2009 Homeros Şiir Ödülü’nü aldı. Şairin ilk kitabı olan ‘Perdesiz’, 2009 Memet Fuat Genç Şiir Ödülü ile Arkadaş Z. Özger ‘Juri Özel Ödülü’ne değer görüldü. İkinci kitabı ‘Olmayanım İçinizde’ Everest Yayınları arasından Mart 2012’de çıktı. Bir süre Papirüs adlı edebiyat dergisinin yayın kurulunda da yer alan şairin 2004’ten bu yana çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayımlanıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.