Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği – Gökhan Yavuz Demir

 

“Ama sözlerdir bütün kargaşa ve belanın kaynağı. Şimdilerde bizden sözlerin sadece bir tek şekilde, işaretler olarak işe yaradığını düşünmemiz isteniyor. Filozoflarımız, en azından bazıları, kelimenin (cümlenin, önermenin) sadece bir tek anlamı olduğu, rasyonel zekâ tarafından korunabilecek bir olguya işaret ettiği, mantıksal olarak sağlam ve ideal olarak da nicelikselleştirilebilir olduğu zaman bir değeri olduğuna inandırmaya çalışıyorlar bizi.” (Ursula K. Le Guin)

 

Su ve ateş kadar kadim bir konu hakkındaki bu kitabın sayfalarının kapılar olmasını isterdim, dilin bütün sırlarına açılan. Fakat bu kitap, başlangıçta yazmayı tasarladığım kitap olmaktan çok uzak. Çünkü başlangıçta yaralar gözükmez…

Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, sosyal bir fenomen olarak dilin belirsizliğinin sosyal bilimler için taşıdığı imaların izi sürülmeye çalışılmıştır. Dil, günümüz sosyal bilimlerinde revaçta bir problemdir. Elinizdeki tez, bu anlamda çağdaş tartışmaların takibini ve söz konusu tartışmaların memleketimizdeki ilgili ve meraklılarına derli toplu bir takdimini amaçlamaktadır.

Bu çalışmayı anlamlı kılan yalnızca günümüz sosyal bilimlerinin neredeyse anahtar kavramı haline gelmiş dil problemini ele alması değil, aynı zamanda Türkiye’de fiilen yaşanan dil problemine yönelik tartışmalara katkıda bulunma amacını da taşımasıdır.

Türünün başka örnekleri gibi, bu doktora tezinin de ele almaya talip olduğu bütün problemlerin üstesinden geldiği iddia edilemez. Hele söz konusu problem, dil gibi devasa bir problemse veya daha doğru bir ifadeyle problemlerin problemiyse, tahmin edileceği üzere karşılaşılan güçlükler de katlanarak artıyor.

Dil gibi disiplinlerüstü bir problem edebiyattan felsefeye, linguistikten sosyolojiye ancak trans-disipliner bir okumayla kuşatılabilir. Fakat elinizdeki çalışmanın, bütün iyi niyetine rağmen, ele almaya talip olduğu probleme ilişkin literatürün tümüyle hesaplaştığı söylenemez. En iyimser ifadeyle bu çalışma, “dil hakkındaki tartışmaları” tartışma denemesidir.

Bu tezde yaptığım şey, Türkiye için pek de bilinmeyen bir konuyu Türkiye’deki entelektüel kamuoyuna elimden geldiğince sistematik biçimde takdim etmektir.

Daha özeldeyse, Türkiye Tanzimat’tan bu yana dil konusunu tartışıyor. Tezimin, bu hiç bitmeyecekmiş gibi görünen tartışmaya yeni bir ufuk getirebileceğine inanıyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim, Türkiye’deki dil tartışması hem tarihsel olması bakımından hem de çok sayıda müdahil aktör bulunmasından dolayı sosyolojiktir.

Tezimi, eğer sahiden yapabildiyse, anlamlı kılan faktörlerden biri, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde, ülkemizdeki demokrasinin potansiyel geleceğine bu tezin vurgulamak istediği şey açısından da bakılabileceğidir. Bu metinde doğrudan politikanın kendisi yoktur; ama politikaya dil açısından da bakılabileceğinin ipuçları vardır.

Bu tez, kelimenin en geniş anlamında, bir sosyal bilimler tezi, bir sosyoloji tezidir. Bu tezi sosyolojik kılan, tezin tezinin bir ihtilafın formülasyonu olmasıdır. İhtilaflar sosyaldir. Sosyaldirler; çünkü birden fazla sosyal aktörü içerirler. İhtilaflar varolduğu için problemler vardır. Bu tezin tezi bir problemin formülasyonudur. Tez her durumda bir problemin formülasyonu demektir. Bu tez, şu iki anlamda bir ihtilafın formülasyonudur:
a) Batı düşünce geleneği içindeki Anglo-Sakson düşünce geleneği ile Kıta Avrupası düşünce geleneği arasındaki ihtilafın;
b) Tanzimat’tan beri Türkiye’de süregelen “dil” hakkındaki ihtilafın ve bu ihtilaftan doğan tartışmaların (unutmamak gerekir ki dünyada “dil devrimi” yapmış nadir uluslardan biriyiz).

Bu tezin tezi kapsül halinde Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği başlığına yerleştirilmiştir.

“Giriş” bölümünü kısaca şöyle özetleyebilirim: “sosyal,” “fenomen,” “belirsizlik” ve “dil” nedir, bu temel kavramları tartışarak problemi takdim ettim. Bu kavramların hakkını teslim edebilmek için Batı felsefesinin başlangıcına; Eflâtun’a, Aristoteles’e, Stoacılara dönmek zorunda kaldım. Elbette bunları bir uzman olarak tartışmadım. Uzmanların ve filozofların kendi metinlerine baktım. Bu bana şunu öğretmiş oldu: Aslında temalar değişmeyebilir; değişen kontekstler ve dolayısıyla problemlerdir.

Birinci bölümün başlığı “Hurafe Olarak Dil”dir. En başta şunu söylemek gerekir: Hurafesiz toplum düşüncesinin kendisi bir hurafedir. Dolayısıyla bu metinde “hurafe” kelimesi en geniş anlamıyla kullanılmıştır. Başlıkta “hurafe” kelimesiyle kastedilen “dile ilişkin modern hurafe”dir. Bu hurafe, kendisinin de bir hurafe olduğunu görmeksizin, dili hurafe olarak görür. Bunu şöyle açabiliriz. Bu hurafe içinde yer alan alt-hurafeler vardır: Dalgarno, Wilkins ve Leibniz gibi isimlerce öne sürülen kusursuz dil arayışı; mantıkçı pozitivizmin objektif/fizikalist bir bilim dilinin inşa edilebileceği ve modern bilimlerin bu bilim dili şemsiyesi altında birleştirilebileceği fikri.

Benim burada söylediğim şey, bu fikirleri savunanların, kendi fikirlerinin hurafe olduğunu kabul etmemeleridir. Bu konuda müthiş zengin bir literatür vardır ve gücümün yettiği ölçüde mümkün mertebe bu literatüre değindim.

Bu tez kesinliğe hurafe olarak bakıyor; fakat başka bir perspektiften başka biri kalkıp belirsizliğin kendisinin de bir hurafe olduğunu pekâla söyleyebilir.

İkinci bölüm, “Oyun Olarak Dil.” Oyun kavramının modern sosyal bilimler literatüründe çok büyük bir yeri vardır ve çok kullanılagelmiş kavramlardan biridir. En genel anlamda, oyun kavramını kullanan düşünürlerin zihinlerinin geri planında insanın homo ludens olduğu fikri yatar. İnsan, homo ludens; toplum ve dünya da bu oyunun gerçekleştiği mekândır. Hemen kabul etmek gerekir ki bu fikir, “ilk günah” fikrinden ilham alan görüşlerin ve fikirlerin tam tersidir.

Burada önce “oyun” kavramını tartıştım. Daha sonra da düşüncelerinde oyun kavramı merkezî bir yer tutan iki düşünürün fikirlerini ana hatlarıyla vermeye çalıştım. Saussure ve Wittgenstein. Bu arada Saussure’ün dilin biliminin yapılabileceğini göstermek için geliştirdiği “sistem” fikrini tartıştım. Ve Saussure eleştirilerinden de ilham alarak, dilin sistem veya satrançtan çok Go’ya benzetilmesinin, dilin dil olmaklığına daha uygun düşeceğini öne sürdüm.

Üçüncü bölüm, “Figüratif Bir Fenomen Olarak Dil.” Başlığı biraz açalım. “Dil figüratiftir” görüşünün altında yatan şey, dili dil yapan metafor, metonimi ve alegori gibi temel unsurların, dilin figürleri veya dil figürleri olduğu görüşüdür. Dil bu anlamda figüratif bir fenomendir. Ve bu figüratif fenomeni ağırlıkla belirleyen şey metafordur. Metafor dilin belirsizliğinin kaynağıdır. Metaforun yarattığı belirsizlik, kelimenin olağan kontekstte bir anlama gelmesi ve metaforik kontekstte ise başka bir anlama gelmesinden kaynaklanır. Dili mümkün kılan şeyin bizatihi kendisi bu belirsizlik, yani metaforlardır.

Burada, Türkiye’de hakkında en az yazılmış ve en az ele alınmış bir kavramı, metafor kavramını tartıştım. Türkiye’de pek bilinmiyor olsa da modern Batı düşüncesinde tüketilemeyecek kadar zengin bir metafor literatürü vardır. Metnimde bu literatürün en görmezden gelinemeyeceklerini gücüm yettiğince ele aldım.

Sonuçta da bütün bunları toparlayarak değerlendirmeye çalıştım.

Bu tezin söyleyemedikleri, açıkça dile getirdiklerinden çok daha önemlidir. Okurun da dikkatini çekmiş olacağı gibi bu tezin her bir bölümü kendi başına bir tez, kitap veya makale konusu olabilir. Ve bu metni okuyanlar, bu bölümleri sanki birbirinden bağımsız şeylermiş gibi algılayabilirler. Fakat daha derinlikli bir bakış, her bölümün aynı konuya farklı bir bakış açısı olduğunu hemen fark edecektir. Dolayısıyla, tezimin başlıklarıyla da dile getirmem gerekirse; “hurafe olarak dil,” “oyun olarak dil” ve “figüratif bir fenomen olarak dil” birer bakış açısıdır. İlk bakışta kendi içinde yekpare bir bütün olduğunu ele vermese de tezimin metninin sistematik ve bütünlüklü olduğuna inanıyorum. Bu teze, dil hakkında Batı entelektüel tarihinde kimin ne söylediğini tespit eden bir metin olarak da bakılabilir.

Hiç kuşkusuz bu tezin kurgusu bana aittir. Bu tezi benim tezim yapan da budur. Bunun dışında, dilin belirsizliği ile Go arasında kurduğum ilişkinin özgün olduğunu düşünüyorum. Tarayabildiğim kadarıyla literatürde, benden önce kurulmuş böyle bir ilişki yoktur.

Bu tezde kendimce bir problemi ele aldım. Fakat kendimi bu probleme çözüm getirme konumunda görmüyorum. Dolayısıyla tezim çözüme yönelik talimatlar önermiyor. Ve aslında bundan özellikle de kaçındım. Bu metin ipucu olabilir, ama talimat olamaz. İpucu olması dolayısıyla da tartışmaya açıktır. Yine elinizdeki metin, müstakbel okurunu örtülü bir belirsizlik içinde bırakabilir. Eğer bunu yapabilmişse söylemek istediği şeyin ruhuna uyuyor demektir.

Bu tez belirli bir sürede belirli imkânlar dahilinde yazılmıştır. Dolayısıyla eksiklikleri ve hataları yalnızca benim “yeteneksizliğimi” veya “beceriksizliğimi” değil, aynı zamanda bu imkânların sınırlarını da yansıtıyor.

Daha önce söylediğim gibi, bu tezin her bölümünün üzerinde ayrıca çalışılması gerekir. Ve bu, bir tek kişinin üstesinden gelemeyeceği bir şey de olabilir hatta. Çok daha önemlisi bu tezin bölümleri içinde yer alan birçok önerme hakkında ayrıca tezler yapılabilir. Mesela “dil, Go’dur” başlıbaşına bir tez olabilir. Tıpkı yorum, yanlış anlama, iletişim vb. gibi.

Bu noktalardan bakıldığında, bu tezin bitmiş veya tamamlanmış bir tez olduğunu söylemek çok ciddi bir yanlış olur. Benim şahsım açısından, bu tez tartışılmaz fikirlerini veya doğrularını gösteren bir tez değil; aksine olsa olsa eksiklerimi ve hatalarımı yansıtan bir metin olabilir. Buradan hareketle tezimin yapamadığı, eksik bıraktığı birkaç noktaya da değinmeliyim:

1)   Bu tez Türkiye şartları düşünüldüğünde, öncelikle bir sosyal bilimler tezi olup olmadığını ispatlamak zorundadır. Fakat böyle bir işe kalkışsaydım, bu metni yazamazdım. Dolayısıyla bu konuya kendimce en kritik noktalarıyla temas etmekle yetindim ve bunu da “giriş” bölümünde yaptım.

2)   Bir başka eksiklik, yapısalcı geleneğin istediğim kadar “derin” bir tartışmasını yapamamış olmamdır.

Bizatihi kendi tespit ettiğim hatalarımın, akademik ve entelektüel hayatımın bundan sonraki dönemlerinde bana ve çalışmalarıma ışık tutacağına ve beni daha da fazla çalışmam gerektiği konusunda motive edeceğine yürekten inanıyorum.

Bütün bir hayatımı “yazmak” üzerine kurgulamış olsam da yazmayı yeni yeni öğreniyorum. Bu ilk kitabımı yayına hazırlarken, başlangıçta görünür olmayan yaralar artık görünüyor. Yeteneklerimin sınırları ve koşullarımın zorluğu meydanda. Evet, bu kitap başlangıçta yazmayı tasarladığım kitap olmaktan çok uzak. Ama gücüm bu kadarına yetti. Hiç kuşkusuz okur, yazmayı tasarladığım değil, yazdığım kitapla beni yargılayacak; fakat okur, bütün eksik ve hatalarımın arkasında yine de entelektüel bir dürüstlük ve parıltı görürse ne mutlu. Nihayetinde, marifet iltifata tâbidir.

Giriş

 

Fakat bu, yani dille tecrübeye mâruz kalmak yine de dil hakkında mâlumat toplamaktan çok daha başka bir şeydir. Bize, çok farklı dillerin linguist ve filologlarının, psikologların ve analitik filozofların sağladığı bu türden mâlumat sınırsızdır ve ona duyulan talep sürekli artmaktadır. Son zamanlarda, bilimsel ve felsefî dil araştırmaları büyük bir metanet ve azimle ‘metadil’ adı verilen şeyin üretimini hedefliyor. Analitik felsefe — bu süper-dilin üretimini hedef almıştır — bu yüzden kendisini metalinguistik bir felsefe sayarken çok tutarlıdır. Bu, metafizik gibi görünüyor; bu yalnızca metafizik gibi görünmüyor, metafiziğin ta kendisidir. Metalinguistik bütün dillerin, gezegenlerarası işleyen tek enformasyon aracına dönüştüren teknikalizasyonunun metafiziğidir. Metadil ve sputnik, metadil ve roketbilim aynı şeylerdir. … Bu tür araştırmaların kendilerine has meşruiyetleri vardır ve önemlerini korur. Fakat dil hakkında bilimsel ve felsefî enformasyon bir şey, dille tecrübeye mâruz kalmamız ise başka bir şeydir. (Martin Heidegger)

Görünümlerin ardında bir gerçekliğin saklanıyor olması en nihayet mümkündür; dilin bunu yansıtabileceğini ümit etmek ise gülünçtür. O zaman, kendini şu değil de bu görüşle sıkıntıya sokmak; aleladeliğin ve akla sığmazlığın karşısında, önüne geleni söyleme ve yazma görevinin karşısında gerilemek niye? Asgari bir bilgelik, bütün tezleri aynı anda, bir gülümseme ve yıkım seçmeciliğiyle desteklemeye mecbur kılardı bizi. (M. Cioran)

Dil Rubicon[2] değildir; sınırları asla aşılamaz. Fakat dil bir hapishane de değildir; çünkü insan koşulsuz bir özgürlüğü yalnızca dilde tecrübe edebilir. Sınırlar ve özgürlük; yüzlerce yıl içinde pek çok usta yazar dille bu uç noktalarda tecrübeye mâruz kalmış ve neticede dil hakkında devasa bir literatür doğmuştur. Elinizdeki metnin yazarı, yazarlıkta ancak bir çırak sayılabileceğinden ve bu devasa literatürü boydan boya katedecek güçte kanatlara sahip olmadığından iki trajediden muzdariptir: birisi yazmak, ötekiyse dil hakkında yazmak.

Bir araştırma, inceleme ve entelektüel problemler alanı olarak “dil” konusunu başka konulardan ayırt eden şey, dil fenomeninin ancak kendisiyle incelenebilen ve hakkında konuşulabilen yegâne fenomen olmasıdır. Doğa, insan, uzay, hayat vb. hakkında konuşurken “dil”i kullanırız; dil hakkında konuşurken de “dil”i kullanırız. Başka bütün konular hakkında konuşurken, konuşmamızın, söylemimizin nesnesi karşısında mesafeli bir tavır takınmak mümkündür; fakat kendisi hakkında konuşurken dile mesafeli konum alamayız. Dil hakkında dilin dışından değil, ancak dilin içinden konuşabiliriz: Dilin içinde kalmaya yazgılıyız. İnsanların dile karşı mesafeli tavır takındıklarını varsaydıkları yerde, aslında söz konusu olan dil hakkında başka bir dille konuşuyor olmalarıdır. Spesifik olarak diller arasında mesafe mümkün, fakat genelde “dil” karşısında mesafeli tavır imkânsızdır. Her durumda dilin içindeyizdir. Dilin yazarı yoktur. Bu durum, elinizdeki çalışmanın hem avantajı hem de dezavantajıdır. Dil, elinizdeki metni hem mümkün hem de imkânsız kılan şeydir. Dil hakkında yazmak imkânsızdır veya ancak bu imkânsızlığın tecrübesi olarak mümkündür. Biz “mümkün”ün peşinde olacağız.

Bu noktada söylenmesi gereken iki şey var. Birincisi, bu tezde ele alınan konuların daha ayrıntılı ele alınması gerektiğini peşinen kabul ediyorum. Bunun nedenlerinden biri, dil hakkındaki literatürün tüketilmesinin neredeyse imkânsız olması, diğeri ise elinizdeki çalışmanın doktora tezi olmasından kaynaklanan zaman problemidir. Zamanın sınırlı oluşu bu tezin kendini savunabileceği yegâne kaledir. Bu yüzden problemiyle tamamen hesaplaşmış olduğunu iddia etmeyen elinizdeki çalışma, sadece dil hakkındaki tartışmalara bir giriş veya başlangıç olarak değerlendirilmelidir. İkincisi, dilin belirsizliği probleminin, bu tezde keşfedilmiş bir problem olmadığıdır. Problem Türkiye için yenidir, Batı düşüncesi için değil. Dolayısıyla bu tezin tezi, bir problemin takdimidir; kendisi değil. Yeri gelmişken bu tezin ilham kaynağının Gerald L. Bruns’un “İnsan Bilimlerinde Dilin Zayıflığı Üzerine” adlı harikulade makalesi olduğunu da belirtelim.[3]

Türkiye’deki ve dünyadaki ortodoks dil görüşü, dili kültürün unsurlarından biri olarak görür. Söz konusu ortodoks görüşe göre dil düşünceyi ileten, iletişimi tesis eden bir araçtır. Türk Dil Devrimi de bu aracı yetkinleştirmeye yönelik bir çabadır. Bunun neticesinde dil çalışmaları/incelemeleri, dilin mahiyetine ilişkin farklı görüşleri derinlemesine tartışmaksızın, sadece Türkçenin teknik problemlerine yönelmiştir. Genel bir ifadeyle, dilin ne’liğine ilişkin soruları dışarıda bırakıp, anlamı ve konteksti bir kenara koyan, dil incelemelerini form analizine indirgeyen, tamamen dilin tasnif edilmesine yönelik salt biçimsel analizler revaçta olmuştur. Dilin belirsizliği problemi, bizdeki dil çalışmalarının/incelemelerinin göremeyeceği kadar derin ve kuşatıcıdır. Türkiye’de dille ilgili pek çok sosyal bilim departmanı olduğu halde, bu departmanlarda çalışan akademik entelektüeller, Batı’da bu konuda keşfedilen dil problemlerini ve bu problemlere yönelik çözümleri izleyememişlerdir. Bu yüzden hem kamuoyunda hem de akademide sergilenen dil anlayışları son derece sığdır.[4]

Türkiye’deki sosyal bilimler fikri, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki Batılı egemen “üniter bilim ideali”ne göre şekillendiği için, dil bilginin objektivitesini kirleten kültürel bir unsur olarak görülmüştür. Ve hem Batı’da hem de Türkiye’de kimi akademik çevrelerde söz konusu “objektif” bilgi ideali halen revaçtadır. Oysa günümüzün Batılı entelektüel çevrelerinde objektivitenin kendisi güçlü eleştiriler aldığından, bu fikri savunmak artık mümkün gözükmemektedir.

Günümüz akademik dünyasında sosyal bilimlerin ve felsefenin alt dalları statüsünde yer verilmiş “alt disiplinler” vardır: Dil felsefesi, sosyolinguistik, psikolinguistik, semiyotik, semiyoloji, kognitif linguistik vb. Bilgiye ilişkin “özne-nesne” ilişkisinin bir an doğru olduğunu varsayarsak, dil modernitenin ürünü disiplinlerin “nesnesi” statüsündedir. Fakat bir şeyin nesnesi olmak, nesnenin o şey karşısında “ikincil” bir statüye indirilmesi demektir. Özne-nesne ilişkisi bir egemen-tâbi, içeren-içerilen, açıklayan-açıklanan ilişkisidir. Baconcı bilim anlayışının şiarı “doğaya egemen olma,” burada dile egemen olmaya dönüşür. Söz konusu disiplinler bu yolla “bilim” olmak iddiasındadır. Ortodoks dil görüşünün temelinde yatan bu önkabul ve ön varsayımdır. Bu durum günümüzde neredeyse sarsılmaz bir dogmaya dönüşmüştür.[5] Elinizdeki çalışma, tam tersi bir varsayımdan yola çıkıyor: Eğer bir şey bir şeyin içinde olacaksa, özne de nesne de, açıklayan da açıklanan da dilin içindedir. Dil kendi kendisinin nesnesi de olabilen yegâne şeydir. Özne dile aittir.

Bu anlamda yine Türkiye’de çokça üzerinde durulmamış bir başka konu da yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşanan ve dilin özneye değil, öznenin dile ait olduğunu keşfeden “dile dönüş” (linguistic turn) hareketidir. Dile dönüş; “akıl”dan, “deney”den ve “olgu”dan “dil”e dönüş demektir. Eğer “akıl, gözlem ve deney” on yedinci yüzyılın keşfiyse, o vakit dil kesinlikle yirminci yüzyıl Batılı entelektüellerinin keşfidir. Bu nedenle bu tezin yapacağı dil tartışması ancak sosyal bilimlere taşındığında anlamlı olabilir. Çünkü artık sosyal bilimlerde dil görülmeksizin hiçbir araştırma yapılamaz. Sözün gelişi söylem analizinin günümüz sosyal bilimlerinde temel bir yaklaşım olarak benimsenmesi ve yaygınlığı bile bunu doğrulamaya yeter.

Foucault, Kelimeler ve Şeyler’de insan bilimlerinin inceleme nesnesini şöyle tanımlar:

“İnsan bilimlerinin nesnesi (yalnızca insanlarca konuşulsa da) dil değil; kendini kuşatan dilin içinden konuşarak, ifade ettiği kelimeler veya önermelerin anlamını kendine söyleyen ve nihayet dilin bizatihi kendisinin tasviriyle kendisini mümkün kılan varlıktır. İnsan bilimleri, o vakit insanın doğası gereği olduğu şeyin analizi değil; daha ziyade insanın (yaşayan, konuşan, ve çalışan varlık) olmaya yatkınlığından, bu aynı varlığın hayatın anlamının ne olduğunu, çalışmanın özünün ve onun yasalarının nelerden ibaret olduğunu ve hangi tarzda konuşmaya muktedir olduğunu bilmesini (veya bilmeye çalışmasını) mümkün kılan şeye doğru genişleyen bir analizdir.”[6]

İnsanî eylemlerin ve sosyal fenomenlerin anlamının çok farklı ve bazen birbirini dışlayabilecek kadar farklı tarzlarda yorumlanabilecekleri, sosyal bilimlerde emek harcamış bütün uzmanların çok iyi bildikleri bir şeydir. Bu karışıklık metodolojik olmaktan ziyade, inceleme nesnesinin bizatihi kendi doğasında mündemiçtir. Max Weber, sosyal bilimlerin inceleme nesnesini “anlamlı/amaçlı eylem” (sinnhaft orientiertes Verhalten) olarak belirlerken, insanî eylemin anlamına has özel bir çoksesliliğin/çokanlamlılığın (plurivocity/polysemy) mevcudiyetine de işaret etmiştir. Sosyal bilimlerin ilgi odağındaki insan, rasyonel bir varlıktan önce anlayan ve yorumlayan bir varlıktır: İnsan homo hermeniadır.

Heidegger’e göre anlama, daseinın içinde yaşadığı dünya kontekstinde kendi oluş imkânlarını kavrama gücüdür. Anlama, dünyada-oluş’un ayrılmaz bir parçasıdır. Dasein anlama sahip yegâne varlıktır.

“Anlam, Da-sein’in ontolojik oluşturucusudur, varlıkların ‘ötesinde/dışında,’ bir ‘ara alan’ olarak bir yerlerde başıboş duran ve varlıklara atfedilen/yüklenen bir özellik değil. İçinde dünya-içinde-varlığın ifşa olmuşluğunun, bu ifşa olmuşlukta keşfedilebilir varlıklar aracılığıyla ‘sergilenebildiği’ anlama, yalnızca Da-Sein ‘sahip’tir. Bu yüzden yalnızca Da-Sein anlamlı veya anlamsız olabilir. Bu demektir ki, onun kendi varlığı ve onun varlığında ifşa olan varlıklar anlamada içselleştirilebilir/anlamaya mal edilebilir veya anlaşılmaz kalabilir.”[7]

Anlam dildedir, dolayısıyla dasein dili olan, konuşan varlıktır: İnsan öncelikle konuşan varlıktır, akıl yürüten, gözlem yapan varlık değil; anlama ve dolayısıyla konuşma ve dil, aklı, deneyi ve gözlemi önceler. Anlam sadece insana aittir ve anlaşılan şey daima dildir.[8]

İnsanı anlamak, insanın dilini anlamaktır. O vakit toplumu anlamak da, toplumun dilini anlamayı gerektirir. Bu noktada, toplumun dilini anlamaya talip olan sosyolojinin dille ilişkisine kısaca değinmekte fayda var. Sosyolojinin dile bakışı, bu girişin başlarında bahsedeceğimiz “çerçeveleyici” teoriler içine çok rahatlıkla yerleştirilebilir. Bunun için sosyolojinin dilini sosyolojiye yeni başlayanlara öğretmek amacıyla yazılan “Sosyolojiye Giriş” kitaplarında dile ayrılan bölümlere veya dilin hangi alt başlıklarla ele alındığına bakmak kâfidir. Bu kitapların istisnasız ortak özelliği, dili kültür veya iletişim başlığının altına yerleştirmesidir. Bu tavır, tam da Taylor’ın bahsettiği gibi dili kültürün, iletişimin bir unsuru, ikincil bir unsur olarak kavramaya ve kavratmaya çalışır. Bu tezde sosyolojinin dile bakışının, “çerçeveleyici” teorilerden ziyade “teşkil/tesis edici” teoriler içinde mevzilenmesinin gerekliliği yeri geldikçe vurgulanacaktır.

Bu tezin bütün söylemek istediği bir kapsüle sığdırılmıştır. Söz konusu kapsül, tezin adı veya başlığıdır: “Sosyal bir fenomen olarak dilin belirsizliği.” Bu ifade, ilk bakışta hiçbir problem doğurmuyor izlenimi verecek kadar “apaçıktır.” Fakat problem tam da bu “apaçıklıktan” kaynaklanır. Apaçıklık “illüzyondur.” Apaçık olan, aslında en örtülü, en zımnî ve en kapalı olandır. “Apaçıklık” kendini daima “apaçık” olmaklıkta gizler.

O halde bu tezin “tezinin” takdimine, tezi “kapsül” halinde dile getiren ifadede yer alan kavramların analiziyle başlamalıyız: “Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği” ve dolayısıyla “sosyal fenomen,” “dil” ve “belirsizlik.”

Bu tezi özgün kılan şey, gündelik hayatımızda çoğu kez fark edemediğimiz dilin belirsizliğinin aslında sosyal bir fenomen olduğunu varsaymasıdır. Sosyal fenomenler, soyut anlam yapıları değildir. “Sosyal” olan topluma ilişkin, topluma özgü olandır. Fakat toplum nedir? Toplum on dokuzuncu yüzyılın keşfidir. Sosyologlar “toplum” kavramını “sosyal” ilişkilere, daha açık bir ifadeyle bireyler, aktörler, failler, kurumlar arası ilişkilere atıfta bulunmak amacıyla kullanırlar. Söz konusu ilişkiler hiçbir biçimde “nötr,” “saf” ilişkiler, “ilişkiler” olarak ilişkiler değil; daima “hiyerarşik” ilişkilerdir. Demek ki toplum, insanlar, kurumlar vb. somut olduğu halde somut değildir; ilişkiler soyuttur ve yine de vardır. İncelememizin nesnesi olarak “sosyal” kavramı karşılıklı etkileşime, karşılıklı ilişkiye, ve mütekabiliyete atıfta bulunur. Berger’in verdiği örneği kullanmak gerekirse, sokağın köşesinde laflayan iki kişi bir “toplum” teşkil etmez, fakat aralarında vuku bulan şey kesinlikle “sosyal”dir. “Toplum” bu tür “sosyal” olaylar kompleksinden meydana gelir. Anlamlar, beklentiler ve müşterek yönelimden kaynaklanan davranış ağı sosyolojik analizin materyalidir.[9]

Fakat “sosyal”e ilişkin Berger’in ortaya koyduğu görüş kuşkuyla karşılanabilir. Toplum, yani sosyal olan, toplumu toplum yapan unsurlar (sınıflar, bireyler, gruplar, kurumlar, sosyal yapılar) arasındaki ilişkilerdir. Unsurlar somut, ilişkiler soyuttur. Bu ilişkiler toplumun dilidir ve “dil” olarak toplumu oluşturur. Çünkü ilişkinin olduğu her yerde diyalog (rekabet, çatışma, uzlaşma, savaş vb.) vardır; ve her diyalog dildir. En az iki kişinin olduğu her yerde toplum, yani “sosyal” olan vardır. Diyalogdan yola çıkarak, aslında tek kişinin olduğu her yerde de toplum olduğunu söyleyebiliriz, çünkü insan kendisiyle de konuşan bir varlıktır; kendimizle ilişkimiz, başka benlerimizle, kimliklerimizle ilişkimizdir.[10] İnsan Descartes’ın öznesi gibi saydam değildir. İnsan tekil değil, çoğuldur; tek kişi değil, çok kişidir. Bu sebeple sosyal olan insanî, insanî olan sosyaldir.

Dilin belirsizliğinin sosyal yahut sosyolojik bir fenomen olduğu, her şeyden önce dile ilişkin bir varsayım olduğundan yalnızca sosyolojinin sınırları içinde kalınarak soruşturulacak, analiz edilecek, tartışılarak muhtemel cevaplar aranabilecek ve takdim edilebilecek bir problem değildir. Çünkü elinizdeki tartışma gibi, bir disiplin olarak sosyoloji de dilin içindedir ve dile mahkûmdur. Böyle bir tartışmayı hakkıyla ele alabilecek bir çalışmanın dil hakkındaki temel felsefi ve linguistik tezleri dikkate alması gerekir. Sosyolojik açıdan dile getirmek gerekirse, felsefi olsun olmasın her problem aslında sosyolojiktir.

Dil sosyal bir fenomendir. Fakat dil, düşünce tarihinin ihtilaflı alanlarından biri olduğu için de sosyal bir fenomendir. Entelektüel faaliyete anlamını veren problemler boşluktan doğmaz. Problemler daima inşa edilir. Bir problemin inşa edilmesinin ön koşuluysa ihtilaflardır. Entelektüellerin ihtilafa düşmediği yerde, entelektüel problemler yeşeremez. Problemler ihtilaflardan doğar. İhtilaflar, ihtilafın taraflarının (kişiler, gruplar, kurumlar, toplumlar vb.) varlığını gerektirir. En az iki kişinin ihtilafa düştükleri yerde “problem” vardır ve problemler sosyal fenomenlerdir.[11] Dil, tarihi Grek felsefesine uzanan bir ihtilafın konusu olduğu için de sosyal bir fenomendir.

Bu nedenle tartışmamıza dil hakkındaki ihtilaflardan başladık. Dilin ne olduğuna ilişkin genel bir yaklaşım ve bakış açısı tespit edebilirsek, dil hakkındaki problemimizi veya “tezimizi” de bu yaklaşımın içine yerleştirerek açabilir ve işleyebiliriz. Bunun için düşünce tarihi içinde dile ilişkin tartışmaların, “dilin belirsizliği nedir,” “belirsizlik bir adlandırma, dolayısıyla gerçekliğin temsili problemi midir,” “belirsizlik dilin aslî bir unsuru mudur,” “yoksa kusursuz dil arayışlarının varsaydığı gibi, dil bu belirsizlikten arındırılabilir mi” sorularına nasıl cevaplar verdiklerini göstermeyi deneyeceğiz.

İnsan konuşur. İnsan dinler. Fakat dil, insan için açık bir soru, bir bilmece ve çoğunlukla bilinemezdir: Dil nedir? Dil, entelektüel tarihin başka birçok problemi gibi, hakkındaki tüketilmesi neredeyse imkânsız literatüre rağmen çözülemezliği neredeyse apaçık ihtilaflı bir konu, bir sorun, bir çıkmaz olmaya devam ediyor. Dilin hâlâ bir problem olmaya devam etmesi, ona ilişkin açıklamaların geçici, dil probleminin ise kalıcı olduğu izlenimini uyandırıyor. Dil, birçok açıdan, entelektüel faaliyetin Argos[12] gözleri için bile görünmezliğini muhafaza eder.

O halde dili nasıl anlamalıyız? Bu zihin meşguliyetini tarihlendirmek istersek, Batı entelektüel geleneğinin başlangıcına kadar geri gitmemiz gerekir. Dilin gerçeklikle ilişkisi nedir? Linguistik göstergeler nedenli midir yoksa nedensiz mi? Bunlar düşüncenin kadim sorularıdır.

Dil içine doğduğumuz ve bizi önceleyen gelenektir. Fakat aynı zamanda dil hakkında düşünme gelenekleri de vardır. Giriş bölümünde dil hakkındaki düşünme geleneklerinin ana hatlarını çizecek ve “dilin belirsizliği” problemine bu genel girişte anlamlı bir yer bulmaya çalışacağız. Her problem bir kontekstten doğar; problemi problem yapan kontekstidir ve bu elbette “dilin belirsizliği” problemi için de geçerlidir. Bunun için ilkin tarihsel kontekst, yani Batı linguistik tarihinde geliştirilen dil hakkındaki idealar[13] ve ardından bugünün konteksti, yani söz konusu problemin günümüzdeki sosyal, politik, entelektüel önemi ortaya konulmalıdır.

Batı linguistik tarihinde dilin sistematik olarak ele alındığı ilk yer Antik Yunan felsefesidir. Bugün pek çok sosyal bilimcinin zihnini meşgul eden “dilin kaynağı,” “linguistik göstergenin doğası,” “dil, düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişki,” “ses ile anlam arasındaki ilişki,” “dildeki değişimin nedenleri,” “linguistik yapının analizi ve tasviri” gibi sorular ilkin Grekler tarafından sorulmuş, formüle edilmiş ve ortaya konulmuştur.

Greklerce dile ilişkin yürütülen bu tartışma iki anahtar kavram üzerinde yoğunlaşır: Phúsis (doğa) ile thésis (âdet/konvansiyon).[14] Phúsis ile thésis arasındaki zıtlık, Grek düşüncesinin bütün boyutlarında izlenebilir. Grekler düzen arayışıyla hayatın her boyutunu yakından incelemişlerdi. Bunun neticesinde iki tip düzen keşfettiler. Bir türü doğal, kaçınılamaz ve şeylerde mündemiçti; ötekiyse keyfi ve insan iradesiyle dışarıdan empoze edilen bir düzendi. Grekler, şeylerde mündemiç ve doğası gereği olanı phúsis ve bir şeye dışarıdan keyfi olarak empoze edileni thésis diye adlandırdılar. Greklerin dile ilişkin tartışmalarının merkezinde yatan, dilin epistemolojik değeridir. Sofistlerden Eflâtun’a[15] ve Stoacılara kadar Grek filozofları objelerin adlarından bilgi elde etme imkânını tartıştılar. Bazı filozoflara göre kelimelerin “doğası gereği” anlamı vardır (phúsei); yani fiziksel dünya ile dil arasında korelasyon vardır. Karşıtlarına göreyse kelimeler keyfi anlam sembolleridir (thései) ve bu yüzden doğal dünya hakkında bize herhangi bir şey söyleyemezler.[16]

(…)

[1]    Meraklısı için not: Bu önsöz metni, bütünüyle 29.VIII.2007 tarihinde doktora jürimin önünde gerçekleştirdiğim tez savunmama dayanmaktadır.

[2]      Rubicon İtalya’da Adriyatik denizine dökülen küçük bir nehirdir. Nehir o devirlerde, Roma eyaleti ile Cisalpine Gaul eyaleti arasında sınır teşkil ediyordu. Roma Senatosu’nun kanunlarına göre, generaller Roma’ya gelirken ordularını bu nehrin kıyısında bırakmak zorundaydılar. Bilineceği üzere, Jül Sezar MÖ 49 yılında ordusuyla nehri geçmiş ve Pompeus’un komutasındaki senato ordularıyla üç yıl sürecek bir savaş başlatarak “Rubicon’u geçmek” deyiminin de ortaya çıkmasına neden olmuştur.

[3]      Bruns, Gerald L., “İnsan Bilimlerinde Dilin Zayıflığı Üzerine,” Retorik, Hermeneutik ve Sosyal Bilimler/İnsan Bilimlerinde Retoriğe Dönüş, der. ve çev. Hüsamettin Arslan, Paradigma, İstanbul 2002, ss. 127-151.

[4]      Bunu söylerken mevcut çabayı küçümsüyor veya anlamsız buluyor değilim, yalnızca yetersizliğini vurguluyorum; ve bunu vurgularken de hiçbir “derinlik” iddiasında değilim.

[5]      Modern sosyal bilimlerin alt disiplinlerinde dile biçilen bu ikincil rol hakkındaki görüşleri tez danışmanım Hüsamettin Arslan’a borçluyum.

[6]      Foucault, Michel, The Order of Things/An Archaeology of the Human Sciences, ed. R. D. Laing, Vintage Books, New York 1973, s. 353.

[7]      Heidegger, Martin, “Anlama ve Yorum,” İnsan Bilimlerine Prolegomena/ Dil, Gelenek ve Yorum, ss. 316-317.

[8]      “Anlaşılabilen varlık dildir” (“Sein dass verstanden werden kann, ist Sprache”) Gadamer’in en provakatif tezlerinden biridir. Gadamer, Hans-Georg, Truth and Method, translation revised by. Joel Weinsheimer and Donald G. Marshall, The Continuum Publishing Company, New York 1994, s. 474.

[9]      Berger, Peter L., Invitation to Sociology/A Humanistic Perspective, Penguin Books, Harmondsworth 1975, s. 39.

[10]    Grek düşüncesinde düşünmenin iç konuşma ile eş tutulduğu hemen akla gelecektir. Eflâtun’un Sofist’ine kadar geri götürülebilecek bu temel görüşe göre dil ile düşünce logos formlarıdır: Haricî logos (external logos) ve dahilî logos (internal logos). Atherton, Catherine, The Stoics on Ambiguity, Cambridge University Press, Cambridge 1995, s. 42.
“YABANCI: Öyleyse, düşünme ile konuşma aynı şeydir, ancak düşünme diye adlandırdığımız şey, kesinlikle ses olmaksızın zihnin kendisiyle sürdürdüğü iç diyalogdur.
THEAETETUS: Muhakkak.
YABANCI: Halbuki dudaklar arasında ses olup zihinden fışkıran düşünceye konuşma denir.”
Plato, “Sophist,” The Collected Dialogues of Plato, ed.Edith Hamilton and Huntington Cairns, trans. F. M. Cornford, Princeton University Press, New York 1969, s. 1011.

[11]    Arslan, Hüsamettin, Epistemik Cemaat/Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi, Paradigma, İstanbul 1992, s. 98.

[12]    Yunan mitolojisinde Hera’nın, Zeus ele geçiremesin diye Io’nun başına diktiği yüz gözlü bekçi. Argos, uykusu gelse bile doksan dokuz gözüyle uyuyor ve daima bir gözü açık kalıyordu. Hamilton, Edith, Mitologya, çev. Ülkü Tamer, Varlık Yayınları, İstanbul 1974, ss. 51-52.

[13]    Hiç kuşkusuz dil hakkında düşünmenin tarihi sadece Batı düşünce tarihine indirgenemez. Hindistan, Yahudi-Arap dünyası ve Çin gibi Batı dışında kalan üç büyük kültür de en az Batı’daki dil incelemeleri kadar kompleks ve gelişmiş dil incelemeleri üretmiştir. Fakat bu geleneklerin ürettiği dil incelemelerinin Batı’daki muadilleri kadar işlenmediği ve göz önünde olmadığı da açıktır. Elbette Batı linguistik tarihine bu vurgu, bütün bir linguistik tarihine işaret etmez.

[14]    Phúsis ile thésis hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Peters, Francis E., Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü, çev. ve haz. Hakkı Hünler, Paradigma Yayıncılık, İstanbul 2004, ss.298-302 ve ss. 379-380. Ayrıca Grek felsefesindeki bu temel ayırımın Türkçede çok daha önceden yapılmış bir takdimi için bkz. Özdem, Ragıp, Dil Türeyişi Teorilerine Toplu Bir Bakış, Türk Dil Kurumu, Ankara 1944, ss. 13-24.

[15]    Plato’yu Platon olarak değil de ısrarla Eflâtun olarak okumamın ilk nedeni sosyolojiden geliyor olduğum için istesem de felsefeyi felsefecilerin usulüyle okuyamamamdır. İkinci olarak ise Batılı olmayan biz sosyal bilimcilerin Batılı düşünürleri Batılılar gibi okumamızın mümkün olmadığına, hatta böyle bir okumanın sağlıklı da olamayacağına inanmamdır. Buna göre, bizim Batılı filozofları okumamız, her zaman Batılı filozofların Doğu’dan ve Doğulularca okunması olacaktır. Tekstler Batılı olabilir, fakat bizim durumumuzda kontekst daima Doğulu olarak kalacaktır. Bunun için Plato’nun en sağlıklı ve patolojik olmayan okumasının kontekst gereği Eflâtun olacağını düşünüyorum. Bu konudaki ilham kaynağım, Borges’in İbn Rüşd üzerine yazdığı “Averroes’in Arayışı” isimli kışkırtıcı hikâyesidir. (Borges, Jorge Luis, Alef, çev. T. Uyar, F. Özgüven, F. Akerson, P. Bayaz, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.) Bu hikâyede Borges, Aristoteles okuyan İbn Rüşd’ün ne anlama gelebileceklerini bir türlü kestiremediği iki karanlık kelimeyle yaşadığı sıkıntıyı anlatır: Tragedya ve komedya. Hikâyenin sonuna doğru İbn Rüşd bu iki kelimeyi şöyle karşılar: “Ariustu, kasidelere tragedya, taşlamalarla kargışlamalara komedya adını veriyor. Gerek Kur’an’ın sayfaları, gerek tapınağın muallaka’ları yetkin tragedyalar ve komedyalarla doludur.” Borges, İbn Rüşd’e dair bu hikâyesinde kendi düştüğü durumu ise şöyle tasvir eder: “Tiyatronun ne olabileceğini bile bilmeden bir oyunun ne olabileceğini tasarlamaya çalışan Averroes, Renan’dan, Lane’den, ve Asin Palacios’tan birkaç bölük pörçük alıntıdan başka kaynağı olmaksızın Averroes’i tasarlamaya çalışan benden daha gülünç değil gibime geldi.” İşte bu sebeple Platon değil de Eflâtun.

[16]    Versteegh, Kees, Landmarks in Linguistic Thought III/The Arabic Linguistic Tradition, Routledge, Londra 1997, s. 108.


* Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz.

1 Yorum

  1. Sabahattin Gültekin

    Dilin belirsizliği bütün disiplinlerin temel sorunu…

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.