Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri – Osman Zeybek, Ersin Ergün Keleş, Harun Korkmaz, Tarık Uygun

 

“Devrimcilerin sözlü ve yazılı tarihlerinde: Mücadeleye, örgütlenmeye, direnişe ve dayanışmaya dair, gerçek, inanılmaz ve hayal ötesi öyküler anlatıldı, yazıldı, çizildi. Bu kitap: Tünel sonrası Açlık Direnişi’nin 30’lu günlerinde, Eskişehir’den Aydın’a, Ege’nin Haziran sıcağında, elleri ayakları zincire vurulmuş, bir yudum havaya, bir damla suya muhtaç. Ringlerde balık istifi dizilmiş ölüm yolculuğuna, sürgüne yollanmış 259 Devrimcinin; aynı zamanda 43 kişilik Devrimci Yol Grubunun 43 günlük direnişte yaşadığı: Gerçek ve inanılmaz öyküsünün kitabıdır. Düne dair, dünden bugüne hiçbir şey unutulmasın. Yarına, tarihe bir not düşülür umuduyla.” Direniş, Sürgün ve Ölümleri’nden Bir Firari Özgürlük Düşü başlıklı bölümü sunuyoruz.

 

Bir Firari Özgürlük Düşü

 

firari bir düşe akıyor ellerimiz bırak her şey kaçışa dursun
dudaklarımda özgürlük ateşi yanıyor şimdi öpersem tutuşursun

 

Günlerdir uykusuzluklara, yorgunluklara aldırmadan her sabah yeni bir coşkuyla, bütün güç ve yetenek sınırlarını zorlayarak karıncaları kıskandırırcasına bıkmaksızın ve umutla çalışıyorlardı.

Yaklaşık iki aydır, yerin altında özgürlüğe doğru genişleyip daralarak, alçalıp yükselerek, çukurlaşarak, kıvrılarak, duvarların, taşların ve betonun kenarlarını, altlarını yalayıp geçerek, kayaları delerek yavaş ama kararlı ve inatçı adımlarla ilerleyen karanlık, boğucu, ilk girişte insanın içini ürperten, ama içinde umutların, özgürlük düşlerinin soluk alıp verdiği dar ve zorlu yol, yeni doğmuş bir bebeğin bütün aileyi kendi etrafında döndürmesi gibi, onların büyük ailesini kendi etrafında döndürüp durmuş, bütün düşüncelerinin, duygularının, düşlerinin, söyleşilerinin, şakalarının, bütün yaşamlarının odağı haline gelmişti.

Kimisi yerin altında toprakla ve durmadan önlerini kesip duran o büyük kaya bloğuyla boğuşuyor, bir ekip çıkmadan diğeri bu zorlu boğuşmayı kesintisiz sürdürmek üzere tünele iniyordu. Kimisi en uygun anları kollayarak tünelden çıkan toprağı ve kaya parçalarını üst kattaki toprak deposuna taşıyıp yığıyor; kimisi voltalarda, ranza üstlerinde, pencere kenarlarında, gece nöbetlerinde bir eylem gözcüsünün dikkati ve sorumluluğuyla etrafı durmaksızın dinleyip gözlüyor; kimisi tünel çalışmasının olduğunu gösterebilecek en küçük bir şeyin, ufacık bir kum tanesinin bile kalmamasına dikkat ederek ortalığı temizliyor; kimisi tünel girişindeki kapağın, toprak deposundaki bez duvarın her açılıp kapatılmasında görüntünün düzeltilmesi, körüğün onarılması, yeni hava borularının yapılması, torbaların dikilmesi, maketlerin hazırlanması ve daha birçok şeyle uğraşıyor; kimisi günlük yaşamın alışılmış biçimde sürdüğü görüntüsünü vermek için ortalıkta dolaşıyor, top oynuyor, diğer işlere koşturuyordu.

Günlerdir süren çalışmalar, kimin ne zaman hangi işi yapacağı konusunda onlara tam bir dakiklik kazandırmıştı. Bir saat gibi işliyordu her şey. Belki, bazen aksıyor, bazen takılıyordu, ama bu saatin göstergesi özgürlük anına her geçen gün biraz daha yaklaşıyordu. Yer yer, o durmaksızın koşturmaların, uykusuzlukların, pür dikkat kesilmelerin, yakalanma kaygılarının getirdiği gerginlikler bazı tartışmalara ve kırgınlıklara yol açıyor, ama bunlar o ortaklaşa ve coşkulu çalışmanın, özgürlük ve özgürce mücadele edebilme umudunun sıcak ve dostluk dolu potasında eriyiveriyorlardı.

Yıllardır gövdelerini sıkan zincirleri dayanılmaz bir özgürlük tutkusuyla kendi elleriyle kırıp parçalamaya, olmaz denileni olur kılmaya çalışıyorlardı.

Özgürlüğümüz bizlerden zorla koparılıp alınmıştı. En temel hukuk kurallarına ve insani değerlere aykırı biçimde işkence altında alınmış gerçekdışı suçlamalarla dolu ifadelere dayanılarak, amaçları daha başından kuruluş gerekçeleriyle belli olan askeri mahkemelerde yargılanmış, özgürlüğümüzden yoksun bırakılmıştık. Bu, 12 Eylül adaletsizliğiydi. Ve adaletin gerçekleşmediği yerde, insanların adaleti bizzat kendi elleriyle gerçekleştirmesi, bir hak olmanın da ötesinde, vazgeçilmez bir görevdi. Biz hayatı değiştirmek için ateşin ve ölümün içinden geçen o büyük eylemin çocuklarıydık. Bize zorla ve haksızca dayatılmış tutsaklığa boyun eğip oturmamız söz konusu olamazdı. Bizlerden koparılıp alınmış özgürlüğümüzü, duvarları, betonları, toprağı ve kayaları delerek, dişimizle, tırnağımızla çalışıp didinerek kendi ellerimizle geri almak istememizden daha doğal ve meşru ne olabilirdi?

Yaşam dışarıda akıp giderken, o büyük eylem yeniden ayakları üzerine doğrulmaya çalışırken oturup bekleyemezdik. Bizi özgürlükten ayıran betonu ve demiri ellerimizle koparıp parçalayarak, birbirine sürtüp işleyerek bizi özgürlüğe ulaştıracak yolu kazmak, kayayı, betonu kırmak, delmek, parçalamak için kullandık. Bizleri duvarların, betonların ve demirlerin içinde çürütmek isteyenler için çözülmesi ne zor bir bilmece bu! Beton ve demir ellerimizde betonun ve demirin celladına dönüşüyordu.

Cezaevi binası, şehrin onyedi kilometre dışında, çıplak bir arazi üzerinde kurulmuş, etrafı yüksek duvarlar, dikenli tel örgüler, nöbetçi kuleleriyle çevrilmiş, uzun, dikdörtgen bir yapıydı. Binanın idareye ait orta bölümünün iki yanında uzanan 1. ve 2. kısımlar, ortalarından geçen ana maltaya dik ve birbirine paralel olarak sıralanmış bloklardan oluşuyordu. Blokların aralarına ise blok duvarları boyunca uzanan havalandırma bahçeleri yerleştirilmişti.

L Blok, ikinci kısımdaydı. Cezaevinin ön cephesi yönünde uzanıyor, dış kenardaki K Blok ile iç taraftaki M Blok arasında yer alıyordu. I ve J bloklar ise ana maltanın karşı tarafındaydı.

Bloklar iki katlıydı. Tekli hücrelerin bulunduğu ya da dış kenarda yer alan blokların dışındakilerde alt ve üst katlarda boydan boya uzanan blok maltalarının iki yanında karşılıklı olarak sıralanmış dörder kişilik hücre-koğuşlar bulunuyordu. Blokların ana maltaya açılan şebeke kapıları giriş-çıkışlar dışında sürekli kilitliydi. Gardiyanlar, ya şebeke kapılarının yan taraflarında ana maltaya yerleştirilmiş masalarda ya da blokların girişinde yer alan gardiyan odalarında oturuyor, sık sık da katlara giriyorlardı. Havalandırma günboyuydu. Parmaklıklı kat kapıları sabah açılıp akşam saatlerinde kapatılıyordu. Hücre-koğuşların, üzerinde sadece küçük bir mazgal deliği olan demir kapıları ise, televizyonun kapanmasıyla birlikte kilitlenip sabahleyin kat kapılarıyla birlikte açılıyordu. Her gün saat sekiz, onbeş ve yirmi üçte nöbet değiştiren gardiyanlar tarafından ayrı ayrı ve ayrıca koğuş kapılarının sabah açılması ve gece kapatılması sırasında birer kez daha sayım yapılıyordu.

Biz, L Blok’ta kırk üç kişi kalıyor/ortak bir yaşamı, ortak amaçları ve umutları paylaşıyorduk.

Tünel, alt katta, K Blok havalandırmasına bakan, girişe göre sağ taraftaki ikinci koğuştan başlatılarak K Blok yönünde, cezaevinin yan tarafına çıkacak doğrultuda kazılmaya başlanmıştı. Beton zemin dikkatli ve düzgün biçimde kırılıp kenarları özenle düzeltilerek bir insanın ancak geçebileceği genişlikte açılmış giriş deliği, tam ölçülerine göre ve kenar çizgilerini tamamen örtüp beton zeminden ayırt edilemeyecek ve ivedi durumlarda hemen yerine yerleştirilebilecek bir beton kapakla istenildiği zaman kapatılabiliyordu. Tünelden çıkan taş, toprak ve kaya parçaları ise, üst katta, kat kapısının dışında, merdivenlerden çıkışta hemen sağ tarafta bulunan, eskiden fotoğrafhane olarak kullanılmış, ama daha sonra cezaevinin kör bir noktası haline gelmiş kapısı kilitli depo-odaya taşınıp yığılıyordu. Bir ek önlem olarak da, odanın içi duvardan ayırdedilemeyecek biçimde renklendirilmiş bezden bir duvarla bölünmüştü. Toprak ve kaya parçaları bu bez duvarın ardına saklanıyordu.

Tünelin yakalanmaması için her türlü önlem alınıyordu. En küçük ayrıntılara dikkat ediliyor, günlük yaşamın bütün olağanlığıyla sürdüğü görüntüsünü vermek için anmalar, saz kursları, top oynamalar, mektup yazmalar, hastaneye gidişler, kısaca hiçbir şeyin aksatılmamasına özen gösteriliyordu. Cezaevinde en küçük bir olağandışılık sezildiğinde her şey yerli yerine koyulup çalışma durduruluyordu.

Tünel girişini açtıktan sonra koğuşun altındaki yumuşak dolgu toprağı geçmek çok kolay olmuştu. Ama tünel K Blok havalandırma bahçesinin altında ilerlemeye başladığı andan itibaren işin hiç de kolay olmadığı somut olarak görüldü. Önümüzde büyük bir kaya bloğu vardı. Kayayı bir sağa, bir sola doğru delip geçmeyi denedik, havalandırmanın altını köstebek yuvasına çevirdik, ama boydan boya ve derinliğine uzanan kaya bloğunu aşmak olanaklı olmuyordu. Sonunda, K Blok havalandırmasını doğrudan geçmek yerine, tüneli bizim bloğun K Blok havalandırmasına bakan duvar kenarından cezaevi ön cephesine doğru yönelttik. Ön cephedeki dış duvara ulaştığımızda tünele bir dik açı yaptırarak havalandırmanın dış duvarının iç kenarından cezaevinin yan cephesi yönünde ilerledik. Bütün bunlar zamanımızı fazlasıyla almış ve dışarıya doğru pek ilerleyememiştik.

Günler, bu şekilde zamanla, toprakla ve kaya bloğuyla boğuşarak geçti. Yerin altında uzanan özgürlük yolu, K Blok altına girerken, kaya, beton ve duvar arasında, bir insanın ancak ciğerlerindeki tüm nefesi boşaltarak süzülüp geçebileceği bi-çimde sıkıştıktan sonra bu kez de bloğun altındaki yumuşak dolgu-toprağın akıp durmasıyla boğuştu ve nihayet cezaevinin yan cephe duvarı olan K Blok dış duvarının altından çukurlaşıp kıvrılarak geçti. Artık yerin altından da olsa cezaevi binasının dışına çıkabilmiştik.

İlk bir iki metrede işler yolunda gider gibi oldu, ama ardından yine o büyük kaya bloğu önümüzü kesiverdi. Kayanın içinde, onu kırıp parçalayarak, onunla kıran kırana bir kavgaya tutuşarak ilerlemekten başka seçeneğimiz yoktu. Kaya inatçıydı, sertti ve mağrurdu. Biz ise tutkulu, kararlı ve kayadan daha inatçıydık. Kayanın içinde onunla kıran kırana ve zamana karşı bir kavgaya tutuşarak ilerledik. Cezaevinin dış bahçe duvarına doğru dokuz metre civarında bir yol alabilmiştik. Ama artık, arada K Blok yer aldığından, cezaevi binasının dışına taşmış çalışmayı blok pencerelerimizden denetleme olanağımız kalmamıştı.

Tünel, artık daha zorlu bir yola dönüşmüştü bizim için.

Serin bir Haziran gecesiydi. Saatler 22 Haziran’a devrilecekti birazdan. Gece sayımı yapılmış, tünelde çalışacak gece ekibindekiler ranzanın altındaki giriş deliğinden aşağı süzülüp tünelin ağzındaki geniş bölüme inerek burada yığılı olan çalışma eşofmanlarını, çoraplarını, bez ayakkabılarını ve başlıklarını giymiş ve tünelin zifiri karanlığına dalmışlardı.

Uçtaki çalışma yerinde bulunan lambanın daha güçlü aydınlatması için ara lambalar yakılmıyordu. Ama ekiptekiler, yatağına alışmış bir su gibi, tünelin genişleyip daralan, alçalıp yükselen, çukurlaşan, girintiler ve çıkmalar yapan, kıvrılıp dönen zifiri karanlıktan uçtaki çalışma yerine aktılar.

Kazıcı, ucu sivriltilmiş demir çubuğu alıp sert kaya kütlesiyle boğuşmaya başladı. Kayadan kırılıp sökülen parçalar, arkadaki doldurucu tarafından bez torbalara dolduruluyor, dolan torbalar taşıyıcı tarafından tünel boyunca girişe doğru çekiliyordu. Tünelin içi boğucu, nemli ve sıcaktı. Ekiptekiler, daracık ve havasız bir olukta çalışmanın zorluğuyla ter içinde sık sık soluk soluğa kalıyor, ama kısa bir soluklanmanın ardından yine işe koyuluyorlardı. Körükten çıkıp tünel oluğu boyunca uzanan hava borularından gelen derin puflamalar, kayayla demir çubuğun boğuşmasından ve dökülen kaya parçalarından çıkan tok ve tırmalayıcı sesler birbirine karışıyor, dar, girintili çıkıntılı, kavisli oluğun içinde boğuklaşarak titreşip duruyordu.

Kayanın içinde bu zorlu uğraş sürerken, gözcüler, çoktan yerlerini almış etrafı dinliyor ve gözlüyorlardı. Sabaha doğru saat üçe yaklaşırken ana maltanın bulunduğu yerden gardiyanların alışılmış gece gürültülerine pek benzemeyen hızlı ve kalabalık ayak sesleri ve konuşmalar geldi. Tünel koğuşundaki gözcü dikkatini yoğunlaştırdı… “Acaba bloklardan birinde bir hastalanan mı olmuştu?”… Kalabalık sesler yaklaştı, ardından I Blok’un şebeke kapısının açıldığını belirten o şakırtılı ses duyuldu. Gözcü daha bir dikkatle baktı mazgal deliğinin kenarından. İkinci müdürlerden biri, iki astsubay, başgardiyan ve gardiyanlar I Blok’tan giriyorlardı. Gece yarısı astsubayların cezaevinin içinde dolaşması alışılmış bir şey değildi. Olağandışı bir şeyler oluyordu. Bu sırada körükçü hâlâ körüğü düzenli biçimde indirip kaldırıyor, tünele kesintisiz olarak hava yolluyordu. Gözcü içeriye dönerek gördüklerini aktardı. Her olasılığa karşı çalışmayı durdurmak gerekiyordu. Hemen, uçtaki çalışma yerinde yanan lambanın fişini üç kez çıkarıp takarak tüneldekilere çıkma işaretini verdiler. Tünelin ucundaki vuruş sesleri durdu. Ekiptekiler dar ve uzun oluğun içinde sürünerek tünelin ağzına geldiler. Kısa bir tartışmadan sonra iş elbiselerini çıkarıp gövdelerini giriş deliğinden dışarıya çektiler. Körük ve diğer malzemeler tünelin ağzındaki geniş bölüme indirildi. Koğuş zeminindeki toprak kırıntıları temizlendi. Tünelin ışıkları kesilip kablo ve fişler naylon bir torbaya konularak aşağı bırakıldı ve tünelin kapağı özenle yerine yerleştirildi. Yataklardaki maketler yerlerini gerçeklerine bırakarak normal eşyalara dönüştüler.

Bu sırada, aynı kalabalık grup, I Blok’tan çıkarak K ve J Blok tarafına yöneldi. Kısa bir süre sonra K Blok havalandırmasının demir kapısı gıcırtıyla açıldı. İkinci müdür, iki astsubay ve gardiyanlardan oluşan grup bahçeye girdi. Sonra havalandırmanın beton zeminini yoklayan sert topuk sesleri gelmeye başladı. Bazen böylesi şeyler olurdu. Zeminin altında boşluk olup olmadığını kontrol etmek için gardiyanlar topuklarıyla zemine vururlardı. Ama bu kez, topuk yoklaması alışılmışın dışında uzun ve sert sürmüş ve ikinci müdürle iki astsubay da gelmişti.

Topuk sesleri bahçede biraz daha dolaştıktan sonra sustu. Bahçenin demir kapısı uzaklaşan ayak seslerinin üzerine kapandı. Sonra ayak sesleri bizim bloğun önünden geçip idare bölümüne doğru uzaklaşıp gitti.

Bu gece, alışılmış gecelerden biraz değişik olmuştu. Tünel koğuşunda şimdi biraz kaygılı bir bekleyiş vardı… “Bir şeyden mi kuşkulandılar yoksa? Astsubayların gece yarısı içeriye girmeleri, topuk yoklamalarına katılmaları da neyin nesiydi?”… Oysa daha iki gün önce arama olmuştu. Sorular vardı, ama yanıtları yoktu… “Ama neden I Blok’a girdiler de bizim bloğa girmediler? Yoksa orada kuşku çekecek bir şey mi olmuştu?”… I Blok’ta da ayrı bir tünel çalışması vardı.

Gece ayakta olup olağandışılığı sezenlerimiz için uykusuzlukla açılan bir sabah başlıyordu. Serin ve yıldızlı gece, yerini bulutlanmaya başlayan bir gökyüzüyle birlikte yeni ve kaygılı bir güne bırakıyordu. Kapılar açılır açılmaz, ayakta olanlar dışarı fırlayıp birbirlerinden ne olup bittiğini öğrenmeye çalıştılar. Ortalığı gözden geçirip etrafı iyice temizlediler. Sonra uyuyanlar uyandırıldı. Şimdi hepimiz ayaktaydık.

Biz hepimiz ayaktaydık, ama ortalıkta çok az gardiyan vardı. Ana maltada alışılmamış bir sessizlik voltalıyordu. Şerif, mutfak ve yemekhane olarak kullandığımız koğuştan çaydanlıkları alıp getirerek gardiyana seslendi. Gardiyan tedirgin ve isteksiz adımlarla şebeke kapısına yaklaştı.

“Çay ocağına gideceğim” dedi Şerif, “Kapıyı aç”.

Gardiyan kısa bir ikircik geçirdikten sonra yanıtladı: “Başgardiyana sorayım”. Şerif’in söylediklerini dinlemeden hızla uzaklaştı. Birazdan geri geldi.

“Çay yasakmış” dedi ezik bir sesle.

“Çayın yasağı mı olurmuş” diye sesini yükseltti Şerif, “Çay neden yasakmış, birdenbire nereden çıktı bu iş?”

“Bilmiyorum. Ben sabah geldim. Bir şeyden haberim yok. İdareye bile gidemiyoruz. Bütün kapıları üstümüze kilitlediler” diye yakındı gardiyan.

Daha fazla konuşmak yersizdi. Elindeki çaydanlıkları mutfağa bıraktıktan sonra, Şerif, blok maltası boyunca süren voltalardan birine katıldı, bastıramadığı bir tedirginlikle.

Günlerdir geceli gündüzlü kesintisizce emek verip taşlarla, kayalarla boğuşarak kırk metre civarına ulaştırdığımız, tutkuyla bağlandığımız, üzerine titrediğimiz, içine umutlarımızı, düşlerimizi, mücadele azmimizi akıttığımız firari özgürlük yolumuzun yakalanabileceği kaygısından kurtulup da başka bir şey düşünmenin olanağı yoktu. Kimimiz koğuş ve volta söyleşilerinde sorular sorup yanıtlar arıyor; kimimiz yatağına kıpırtısızca uzanmış, kaygıların, düşlerin, umutların garip bir telaşla birbirine karıştığı düşüncelere dalıp gidiyordu.

Bu kaygılı ve meraklı bekleyiş, saat dokuza kadar sürdü. Saat dokuzu henüz geçerken ortalıkta dolaşan birkaç gardiyan da aniden kayboluverdi. Arama havası vardı. Tedirgin ama aldığımız önlemlere güvenerek bekliyorduk. Kısa bir zaman aralığının ardından, hızlı ve telaşlı adımlarla bir asker ve gardiyan kalabalığı ana maltaya doldu.

Müdürler, başgardiyanlar, subay ve astsubaylar, hepsi gelmişti ve ayrıca sivil polisler de vardı… “Anlaşıldı, sıkı bir arama yapacaklar.”

Sonra bizim ve karşıdaki I Blok’un şebeke kapılarının açılmasıyla birlikte asker, polis ve gardiyan kalabalığı bloklara daldı. Diğer bir kısmı ise J ve K bloklara doğru gitti.

Askerler, gardiyanlar, müdürler, subay ve astsubaylar alabildiğine telaşlı ve her zamankinden daha ciddi görünüyorlardı. Bizse yüzlerimize sakin ve soğukkanlı çizgiler çekip, biteviye dışa vurmak isteyen tedirginliğimizi dudaklarımıza kondurduğumuz gülümseyişler ardına gizliyorduk.

Temsilcimiz Ali Kemal öne çıkıp sordu: “Ne oluyor? Böyle baskın yapar gibi gelmeniz niye?”

“Arama yapacağız” diye yanıtladı astsubaylardan biri, telaşını gizlemeyi beceremeyen bir sesle.

“Daha iki gün önce arama yapmıştınız ya.”

“Önemli bir şey yok Ali Kemal” diye araya girdi müdür, “Arama yapıp gideceğiz. Koğuşlarda birer arkadaş kalsın, diğerleri çıksın”.

Koğuşlarda birer arkadaş bırakarak katları terk ettik. Kimimiz havalandırmaya çıktı, kimimiz de katların önündeki boşluklarda toplandı. Üst kattaki toprak odasının önündeki boşlukta ve merdivenlerde hafif bir pipo kokusu duyuluyordu sadece. Askerler ve gardiyanlar katlara dalıp koğuşlara dağıldılar. Toprak depomuz, her zaman olduğu gibi arama dışı kaldı. Rahatladık.

Koğuşlarda aramalar sırasında eşyaların dağıtılması her zaman canımızı sıkardı. Bu kez dağıtmaları pek önemsemiyorduk ama alışılmış biçimde sesimizi yükseltmekten de geri kalmıyorduk. Aklımız ise tünel koğuşundaki aramadaydı.

Tünel koğuşunda aramayı izlemek için Selahattin kalmıştı. Askerler ve gardiyanlar her yeri ve her şeyi didik didik arıyorlar, zemini dikkatle yokluyorlardı. Koğuşun kapısına dikilen sivil polisin gözleri karşı duvarda asılı olan Fikri Abi’nin resmine takıldı.

“Çok mu seviyorsunuz Fikri Sönmez’i?”

“Evet çok seviyoruz” diye tok bir sesle yanıtladı Selahattin ve gözlerini tekrar içerideki aramaya çevirdi.

Tünel kapağının bulunduğu ranza altına bakmamaya çalışmasına karşın, bakışlarının arada bir oraya kaymasını önleyemiyor; askerler ve gardiyanlar oraya yaklaşınca, kapağı ayırt edemeyeceklerine güvenmesine karşın, yüreğinin telaşla sıkışmasına engel olamıyordu. Ama yüzünden bir şey okumak olanaksızdı. Bir ara kapıdaki sivil polisle yanındaki subayın konuşmaları çarptı kulağına.

“Nasıl olur da bulunmaz? Yoksa dışarıdan mı kazıyorlar?”

Selahattin bu sese duyarsız kalarak, dağıtılan eşyalarla ilgilenmesini sürdürdü.

Bütün koğuşlarda arama aynı şekilde olanca dağıtıcılığı ve hızıyla sürerken, Ali Kemal, Cezaevi Müdürü’nün yanına yaklaşarak yemeklerin az ve kalitesiz çıktığı, çoğaltılmaları ve kalitelerinin iyileştirilmesi ve ayrıca masa gibi eksiklerimizin tamamlanması konularını konuşmaya başladı. Müdür sıkıntılı bir sesle yanıt verdi:

“Ali Kemal, şimdi yemeğin, masanın sırası mı? Bunları sonra konuşuruz”.

Bu sırada konuşmayı dinleyen birkaç arkadaş, dudaklarında hınzırca bir gülümsemeyle oradan uzaklaştılar.

Arama koğuşlarda bütün hırçınlığıyla bir süre daha devam ettikten sonra, nihayet saat ona doğru bizim blokta ve I Blok’ta hiçbir şey bulunamadan sona erdi. Aramacılar asık yüzlerle çekip gittiler.

Selahattin, gözlerinde saklayamadığı bir sevinç ve dudaklarında rahatlamış bir gülümsemeyle tünel koğuşundan çıktı. Aramayı, hem de olağandışı bir aramayı bu kez de atlatmıştık. Üstümüzden tonlarca ağırlıkta bir yük kalkmış gibi oldu. Rahatlık ve yürek ferahlığımız, yine başarılı olmanın, yaptığımız işlere olan güvenimizin bir kez daha tazelenmesinin sevinci ve kıvancıyla birleşerek havayı şenlendirdi. Kalabalık voltalar atmaya başladık. Ama uyarıcı bir ses geldi ardından.

“Böyle kalabalık voltalar dikkat çekebilir. Dağılsak iyi olur.”

Bu uyarıdan sonra birçoğumuz koğuşlarına giderek darmadağınık eşyalarını gizli bir sevinçle toplamaya başladı. Bu arada ana maltada gardiyanlar yeniden ortaya çıktı. Çay ocağının açıldığını öğrendik. Yaşam normale dönmeye başlıyor gibiydi.

“Haydi, bir çay söyleyin de içelim!”

Arama sonrası gelen neşelenmenin ardından, kaygı uyandırıcı sorular yeniden dayattılar kendilerini… Bu olağandışı arama nereden çıkmıştı?.. Bir şeyden mi kuşkulanmışlardı?

Sorular, kaygıları yavaş yavaş yeniden diriltiyordu.

Blok maltalarının dar pencerelerinden cezaevinin büyük giriş kapısını görebiliyorduk. Sabah bir iki dozer, kepçe ve grayderin geldiğini görmüştük. Hâlâ yerlerinde duruyorlardı. Niçin gelmişti bunlar?.. Kesin yanıtlar bulamıyor, iyimser yorumlarla umutlanmaya, kaygılardan ayrılmaya çalışıyorduk.

Bir süre sonra dışarıdan makine homurtuları gelmeye başladı. Bir kepçe, cezaevi dış bahçesinde, ön cephe duvarına paralel olarak uzanan beton araba yolunda, önündeki kocaman dişleri parlayan çelik kepçesini havaya kaldırmış, çelik paletlerinin üstünde yavaşça kayarak bize doğru geliyordu. Arkasında ise, önündeki çelik bıçağı parlayan bir grayder vardı. Sonra, ağır sarı gövdeleriyle malta pencerelerimizin önünden geçerek K Blok’un köşesine doğru uzaklaştılar. Köşeyi dönüverseler tünelin üzerine basacaklardı… ve köşeyi dönüp gözden kayboldular. Artık sadece homurtularını duyabiliyorduk.

Makine homurtuları K Blok’tan J Blok’a doğru, cezaevi yan cephe duvarı boyunca gidip geliyordu. Grayderin çelik bıçağının yeri kazırken çıkardığı tınlamalı ve tırmalayıcı sesler, kepçenin çelik dişlerinin toprağa ve kayaya saplanmasından doğan hırçın gürültüler, makine homurtuları, zorlanan çelik gövdelerin çıkardığı keskin gıcırtılar birbirine karışıyordu.

Birbirine karışan bu hırıltılı, homurtulu, tırmalayıcı sesler azalıp çoğalarak, K Blok köşesine yakınlaşıp uzaklaşarak kulaklarımızda çınlıyor, yüreklerimizi sıkıştırıyordu… Gerçekten ne oluyordu? Bu kepçe ve grayder K Blok dışı duvarı boyunca ne yapıyordu? Tünelin yerini mi saptamışlardı yoksa? Yoksa duvarlar boyunca cezaevinin etrafını mı kazıyorlardı?.. Bu son soruya sarılmak istiyoruz. Kepçe ve grayderin gelişiyle suskunlaşan seslerimiz bu soruyla biraz canlanır gibi oldu… Tünel epey derindeydi, yerin üç, üçbuçuk metre altında ve o sert kaya kütlesinin içindeydi. Tünele ulaşmaları o kadar kolay değildi. Belki belli bir yere kadar kazarlar ve hep kayayla karşılaştıkları için “Burada tünel olmaz” deyip vazgeçerlerdi… Bunu şiddetle umut etmek istiyorduk. Yüreğimizdeki umut kuşu kanatlarını çırpıp havalanmaya çalışıyor. Onu şakalarla okşuyoruz. Havalanmayı başarıyor. Gülümsüyoruz. Ama yine de kaygılı bir gülümseyiş bu.

Son iyimser yorumlarla biraz canlanmış gibiydik. Ancak bloğun eski canlılığı yoktu.

Bize oldukça uzun ve bitmeyecekmiş gibi gelen dakikalardan sonra dışarıdaki sesler yavaşlayıp durdu. Ama ardından çelik bir kompresörün takırdayan sesiyle irkildik… Demek kepçe ve grayder kayayı kazıyıp sökemiyordu. Demek şimdi kayayı kompresörle delip parçalamaya çalışacaklardı…

Günlerdir bizi uğraştırıp duran, hızımızı kesen, dilimizi öfkeli küfürlere alıştıran o lanet olası kayanın direnmesini, kendini koyvermemesini istiyorduk bu kez. Diğer yandan, kepçe ve grayderin bile başedemediği bir kayayı, hareket etmenin çok zor olduğu dar bir olukta ilkel bir demir çubukla dokuz metre kadar oyabilmiş olmanın gururunu duyuyorduk içimizde. Şimdiye dek kayaya karşıydık, şimdi ise kayayla makinenin ve çeliğin kavgasında kayadan yanaydık… Direnmeli diyoruz, içindeki gizi ele vermemeli, onu koruyup saklamalı. Direnebilir diyoruz, direnecek… İçimizdeki umut kuşu kanat çırpıyor…

Kompresörün kulaklarımıza çarpıp duran ardışık takırtıları arasında saat öğlene yaklaşıyordu. Sinir bozucu takırtılar bir süre daha devam ettikten sonra kesildi. Kaya direnmesini sür-dürmüştü galiba. Sonra makine homurtuları yükseldi yeniden ve kepçeyle grayder K Blok köşesini bize doğru dönerek yeniden görüş alanımıza girdiler. Pencerenin önünden geçerek cezaevi kapısına doğru uzaklaştılar.

Onlar uzaklaştıkça biz umutlanıyoruz. Yoksa vaz mı geçtiler?.. Yüreğimizdeki umut kuşu cıvıldayarak çırpıyor kanatlarını… Evet, kayayla karşılaşıp onunla bir süre boğuştuktan sonra “Burada tünel olmaz” deyip vazgeçtiler. Böyle olmalı. Böyle olmasını istiyoruz.

Biri, “Öğlen tatili de olabilir” diyor.

“Kapat şu şom ağzını.”

“Eğer öğlen tatili için gittilerse, grayder ve kepçeyi niçin alıp götürsünler? Köşede bırakır öyle giderlerdi” diyor iyimser ama yine de kuşkulu bir ses.

Her şeye karşın, grayder ve kepçenin gidişi bloğumuza sevinç getirmişti. Elvan, havalandırmada neşeli bir türkü söylüyordu, ama uyaran bir ses kesti türküsünü.

“Türkü söylemek için henüz erken. Daha öğleden sonrası var bugünün.”

Öğleden sonra saat ikiye yaklaşırken, tünel koğuşundaki tartışma sürüyordu.

“Tünele inip hiç olmazsa kabloları ve hava borularını çekelim.”

“Şimdi kapağı açamayız. Henüz hiçbir şey kesinleşmiş değil. Akşamı beklesek daha iyi olur.”

Saat ikiyi geçerken üst katın malta penceresindeki arkadaş gördüğü şeyle irkildi.

“Dev bir dozer bu tarafa geliyor” diye içeriye seslendi.

Birçok arkadaş pencereye üşüştü hemen. Yeşil renkli, üzerinde DSİ yazan DC-6 tipi dev bir dozer, önünde alışılmamış büyüklükte çelik kepçesi ve arkasında dev bir hançere benzeyen çelik kazmasıyla paletlerinin üzerinde kayarak, cezaevinin ön cephe duvarı boyunca ağır ağır ilerleyerek bize doğru geliyordu. Yakınlaştıkça daha da ürkütücü bir görünüm aldı. Uzun bacasından havaya siyah dumanlar kusarak pencerenin önünden geçti.

“Bu dağdevireni de nereden bulup getirmişler?”

“Bu, ortalığı kırıp geçirir.”

Öğleden önce orta boy çelik kepçeli dozere, çelik bıçaklı graydere ve kompresöre direnmişti kaya. Kaya ile çelik arasındaki boğuşmadan çıkan hırıltılı sesler kulaklarımızı kazımıştı. Hafif sarsıntılar geçirmişti cezaevi duvarları… Kayanın yine direnmesini umut etmek istiyoruz. Ama içimizdeki umut kuşu kanatlarını bir türlü kıpırdatamıyor, soluğunu tutmuş, öylece hüzünlü gözlerle bakıp duruyordu… Ve dozer kocaman yeşil gövdesiyle, arkasında yırtıcı bir hayvanın öldürücü dişi gibi parlayan kazmasıyla K Blok köşesini ağır ağır dönerek görüş alanımızdan çıktı. Artık makinenin ürkütücü homurtularını duyuyorduk sadece. Ses, yan cephe duvarı boyunca ilerledi… Tünelin bulunduğu yerden uzaklaşıyor mu yoksa?.. Ama birazdan geri döndü.

Üst kattaki koğuşların dar pencerelerinden K Blok çatısının üstünde gezinen siyah dumanı görüp izlemeye başladık. Duman köşeden uzaklaştığında biraz rahatlıyor, ama yine köşeye yönelince her defasında daha büyük bir kaygının yüreklerimize çöreklenmesine engel olamıyorduk. Bir ara siyah duman J Blok’a doğru köşeden iyice uzaklaştı. Yüreklerimizdeki kuş hafifçe havalandı, ama duman yeniden geri dönünce yere düşüverdi.

Kaya ile dev makine arasındaki kavga yeri göğü inleterek sürüyordu. Dağdevirenin kükremeye benzer homurtuları, çeliğin kayayı önüne katıp sürüklemesinden çıkan yırtıcı sesler, kayanın acılı ve korkunç çığlıkları birbirine karışıyordu. Keskin gürültüler, hırıltılar, çeliğin hırslı soluması kulak zarlarımızı yırtacak gibi çınlıyordu ortalıkta. Kayayla makinenin kapışması bütün bir yeri dalgalar halinde sarsıyor; doğa, etleri kazınıyormuşcasına debeleniyor; duvarlar deprem oluyormuşçasına sarsılıyor; bütün bir cezaevi binası sanki yerinden sökülüp itiliyormuşcasına soğuk titreyişler geçiriyordu.

Dalgalar halinde gelen sarsıntılar insanın tüylerini ürperten hırçın ve kulak kazıyıcı seslerle birlikte zamanın gri ve donuk benzine buzlu çizgiler çekerken, çatının üzerinde gezinen duman, gittikçe daha kısa mesafelerde gidip geliyor, hareketi K Blok köşesinde yoğunlaşıyordu.

“Tüm cezaevinin etrafını kazmıyor bunlar. Bizim tünelin üs-tünde çalışıyorlar” diye söylendi hüzünlü bir ses…

Umut kuşunun kanatları kırılıyor. Artık uçması olanaksız. Ama tünelin yerini nasıl saptadılar? Gerçekten saptadılar mı?.. Kaya dirense, hiç olmazsa akşama kadar dirense. Akşama kadar direnebilirse belki çalışmayı yarıda bırakır giderlerdi. Bir gecelik bir zaman istiyoruz sadece. Akşam işi bırakır giderlerse, tünele inip K Blok duvarının dışına çıkan dokuz metrelik bölümü doldurmayı deneyebiliriz. Burayı doldurabilirsek tünelin açığa çıkmasını belki önleyebiliriz. Ama işte bize bir gece lazım. Şu lanet kaya dağdevirene hiç olmazsa bugünlük dirense… direnebilse… bize sadece bir gece lazım.

Kat maltalarında seyrek isteksiz, ağır ve sessiz voltalar atılıyordu. Umut ile umutsuzluk arasında gidip gelen firari özgürlük düşlerimizin sessiz voltalara düşen çırpınışları, kar üstünde donmak üzere olan bir serçenin umarsız çırpınışlarına benziyordu. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimizden. Birçoğumuz kendi suskunluğuna gömülmüş halde yataklara uzanmıştı.

Tünele başladığımızda kapıp koyverdiğimiz firari özgürlük düşlerimizi içimize gömmeye çalışıyor, daha derine, daha derine itiyorduk onları acımasızca. Yere düşüyorlar, elleri ayakları kanıyor, ama küçücük de olsa kırık ve gözleri kanayan bir umutla ayağa kalkıp onları uzun bir uykuya yatırmak üzere daha derine doğru sürüklememize direnmeye çalışıyorlardı.

Zaman, gri rengiyle akşam beşe yaklaşıyordu. Birden makine homurtuları, kayanın yırtılan sesi, duvarları titretip duran sarsıntılar kesildi. Bizse sessizliğimizi bozup hareketlendik ve kulak kabarttık. Suat, Avni ve Erdal, dışarıya bakmak için malta penceresinin altındaki kalorifer radyatörünün üstüne fırladılar. Önce, K Blok köşesinde yığılı toprak ve kaya parçaları dışında bir şey göremediler. Köşeden birbirine karışan anlaşılmaz insan sesleri geliyordu sadece. Durumu anlamaya çalışan bir merakla dinlediler. Tam bu sırada bir astsubay fırladı köşeden.

“Bulduk, bulduk, tüneli bulduk” çığlıklarıyla pencerenin önünden koşarak geçip idare tarafına doğru uzaklaştı.

Bu sözleri duyan penceredeki arkadaşların damarlarına ateş-ler yürüdü. “Acaba gerçekten buldular mı?” diye kendilerine ve birbirlerine sorular sorup inanmak istemediler önce. Elleri pencere parmaklıklarında donup kaldı. Hırçın bir öfkenin donuk bir hüzünle birbirine karıştığı gözlerini, pencere parmaklıklarının gölgelediği, başakları gökyüzüne uzamış ekin tarlalarının gökyüzünü sarmış gri bulutlarla ve çıplak tepelerle kucaklaştığı ufukta, sanki son kez bakıyormuşcasına dolaştırdılar, özgürlük, gökyüzünün geniş boşluğunda, ufkun uzayan titrek çizgisinde alışılmış mavi neşesiyle oynaşmıyordu artık; gökyüzünü kaplamış bulutların gölgesinde gri bir hüzünle donup kalmış gibi duruyordu.

“Bulmuşlar, tüneli bulmuşlar” sözleri, penceredeki arkadaşların dudaklarından kırık bir sesle aktı içeriye. Sonra, penceredekiler, kendilerini, üzerinde durdukları radyatörden maltanın beton zeminine birer külçe gibi bıraktılar. Onların ardından Şenel ve Levent çıktı pencereye.

“Tüneli bulmuşlar” sözü beynimizin içinde bir duvar saatinin sarkacı gibi gidip geliyor; keskin ucuyla özgürlük umutlarımızı da alıp sürüklüyordu zamanın bilinmeyen bir yerine.

Dışarıdan koşuşturan sesler geliyordu. Bir sürü resmi ve sivil görevli merak ve heyecanla tüneli görmeye koşuyorlardı. Sonra o tanıdık makine homurtusu yeniden yükselip uzaklaştı. Ve dev dozer bütün ağırlığını üstümüze bırakarak pencerenin önünden geçip idare yönüne doğru uzaklaşıp gitti.

Tünelin bulunduğuna inanmak istemiyor, “acaba”lı yorumlar yaparak küçücük de olsa içimizdeki umudu yaşatmak istiyorduk. Ama artık kesin. Umut kuşu boynundan sızan ince bir kanla yerde ölü yatıyordu… Şimdi koridorlar ve koğuşlarda zifiri bir suskunluk egemendi. Ana maltadaki gardiyanlar da ortadan kayboldular ve suskunluk orada da egemenliğini kurdu.

Bir arkadaş zaman geçirmeden I Blok’a seslenerek birini ça-ğırıp durumu aktardı.

“Bizim tüneli buldular.”

“Kesin mi?”

“Evet, kesin. Artık önlemlerinizi alırsınız.”

Bu sırada Avni sessiz ve ağır adımlarla havalandırmaya çıkarak bahçede boydan boya voltalamaya başlamıştı. Bahçede boğucu, sıkıntılı ve kasvetli bir hava ve terk edilmiş gibi bomboş bırakılmanın hüznü vardı. Gri ve karanlık bulutlar, toplu iğne ucu kadar bile bir mavi delik bırakmaksızın gökyüzünde boydan boya asılı duruyorlardı.

“Tam tünel yakalanma günü” diye geçirdi içinden Avni, “İçimizdeki kasvet ve hüzün sanki gökyüzüne taşmış. Halbuki şu Mayıs ve Haziran aylarında başımızın üstünde dümdüz ve kıpırtısız bir mavinin durmasına ne kadar alışmıştık. Karanlık bir tünel oluğundan mavi denizlere ve gökyüzünün pürüzsüz mavisine benzeyen bir özgürlüğe akacaktık. Ama yerin altında özgürlüğe doğru akan o gizli yolumuzu çelik dozerlerle parçalayıp kestiler. Lanet olası kaya, ne çok uğraştırdı bizi, ne çok zamanımızı aldı, ama o büyük dozere bir günlük bile direnemedi işte. Önümüze çıkmasaydı, şimdi çoktan özgürlüğümüze ve o büyük eylemin sıcak kollarına ulaşmış olacaktık. Mavi yok artık, şimdi gri var.”

Avni, düşüncelere dalmış, parmaklarının arasından kayıp giden sevgili düşleri son bir çabayla yeniden yakalamaya çalışırken, Hasan bitiverdi yanında ve sessizce voltaya katıldı. Çocukluğu deniz kıyısında geçmiş Hasan’ın idamı onaylıydı. Tutkuyla bağlanmıştı firari düşlere. Yüzünde tünelin yakalandığına inanmak istemeyen bir hüznün gölgesi dolaşıyordu şimdi.

“Denizi göremeyeceğiz değil mi?” diye sordu fısıltılı bir sesle.

Bu suskun volta on dakika sürdü ve Hasan’la Avni bloğun artık yavaşça kırılmaya başlayan suskunluğuna döndüler. Fısıldar gibi konuşmaları yüksek sesli konuşmalar izliyor; bezginlik, düş kırıklığı ve hüznün donuk kıpırtısızlığı yerini hareketlenmelere bırakıyordu. Kendimizi sürekli bir suskunluğun ve kıpırtısızlığın kollarına daha fazla bırakamazdık. Artık, bundan sonra olacaklara hazırlanmalıydık.

“Başladığımız andan itibaren yakalanma olasılığını da göze almıştık” dedi bir ses.

“Ya yakalanma riskini ve ondan sonra olacakları göze alarak özgürlüğe kendi ellerimizle ulaşmayı deneyecektik ya da betona, demire, kilide, bu haksız tutsaklığa boyun eğip oturacaktık. Biz birinci yolu, onurlu ve devrimci mücadeleyi her şeyin önünde tutan yolu seçtik” diye ekledi bir başkası.

Bir türküden “Bu bahar olmazsa gelecek yaza” diye bir dize gelip yapıştı dudaklarımıza.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Ersin Ergün Keleş, 1957’de Adapazarı’nda doğdu. İlk ve ortaöğrenimini bu kentte yaptı. ODTÜ ve SİYO’da öğrenim gördü. 1981’de tutuklandı. Giresun Devrimci Yol davasında yargılandı. Müebbet hapse mahkûm oldu. Bir Avuç Şiir ve Gülyangını Ömrümüz adlı iki şiir kitabı yayınlandı. Bazı şiirleri bestelenen Ersin Ergün Keleş, 1991 Martında tahliye oldu.

Osman Zeybek, 1958’de Denizli’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu kentte yaptı. 1980’de tutuklandı. Uşak Devrimci Yol davasından yargılandı. 1984’te idam cezası aldı. Bu ceza yargıtayca onaylandı, idam dosyası Meclis’te iken 1991 yılında infaz yasasındaki düzenlemeyle tahliye oldu.

Harun Korkmaz, 1956’da Ordu’nun Ünye ilçesinde doğdu. İlkokulu Beylerce köyünde yaptı. Ortaokulu Ünye’de, liseyi Ordu lisesinde okudu. 1984 yılında tutuklandı. Ünye/Fatsa II. Devrimci Yol davasında yargılandı. 20 yıl hapis cezası aldı. 1991 yılındaki infaz yasasındaki düzenleme ile tahliye oldu.

Tarık Uygun, 1958’de Artvin-Ardanuç’ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ardanuç’ta yaptı. Giresun Eğitim Enstitüsü’nde öğrenim gördü. 1980’de tutuklandı. Giresun Devrimci Yol davasında yargılandı. Müebbet hapse mahkûm oldu. Güncemde Işıyan adlı bir şiir kitabı yayınlandı. 1991 yılındaki infaz yasasındaki düzenleme ile tahliye oldu.

1 Yorum

  1. Ali Rıza Meydan

    Maviyi yakalama mücadelesini daima kızıla çevirmek için yürüyen dostlar ile kalmak ve o güzel düşlerde yelken açmak ne güzeldi.Devamına yarınların fırtınasını bulsak,ürksek ve yok olmamak için direnebilsekte..sevdamız oldu kalın çizgili mavi ve sevdiğimiz renk Kırmızı bizlerin..Kitap beni daima elimden aldı ,yere çaldı ve öfkemi kabartarak devam et,kendi hikayeleriniz işte diyerek ,geçmişin dehlizlerinden şimdi yaşadığımız gri hava bulutlarına bıraktı.Ürkmeye başladığımız anlardan belki hava yarın mavi olur diyerek oksamasını sürdürüyor.Ama,ama lar içimizde çoğaltılarak ve heycanlarımızı yok ederek…O yıllara ve yoldaşlara..

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.