Diriliş – Michael Punke

 

“Yıl 1823 ve Rocky Dağı Kürk Şirketi avcıları vahşi bir hudut hayatı yaşıyorlar.  Bir yandan kunduz tuzakları kurarken bir yandan da topraklarını ele geçirmeye çalışan beyaz adamlarla savaşan yerli kabileler ve aman vermez doğa ile her gün mücadele hâlindeler. Bu şirketin en iyi adamlarından biri olan Hugh Glass, deneyimli bir hudut adamı ve uzman bir iz sürücü. Fakat bir gözcülük görevi sırasında bir boz ayı ile karşı karşıya kaldığında fena halde hırpalanıyor ve artık uzun süre hayatta kalması, pek de mümkün görünmüyor. Şirketin şefi, ölmeden önce Glass’a refakat etmeleri ve öldüğünde onu münasip bir şekilde gömmeleri için  iki adamını geride bırakıyor. Fakat bu iki adam tabancasını ve baltasını da alarak onu ölüme terk ettiğinde Glass, tek bir arzunun peşinde hayata tutunuyor: İNTİKAM. Şaşırtıcı bir kararlılık ve cesaretle Glass, üç bin millik Amerika sınırında gerek insan gerekse başka canlılardan oluşan pek çok vahşi düşmanı yanında açlık ve yaralarının dehşetli ıstırabı ile yüz yüze geliyor. Michael Punke’den, insan arzusunun uç noktalarına ulaşan saplantının ve intikam için bir insanın neler yapabileceğinin dikkat çekici öyküsü.” Diriliş’ten okuma parçası sunuyoruz.

 

1 Eylül 1823

Onu terk ediyorlardı. Yaralı adam, önce yere sonra da uzaklara bakarak onunla göz göze gelmekten kaçınan çocuğa baktığında bunu biliyordu.

Çocuk, günler boyunca kurt postundan şapkalı adamla tartışmıştı. Gerçekten de günler mi geçmişti aradan? Yaralı adam ateşi ve acısıyla boğuşmuş, duyduğu konuşmaların gerçek mi yoksa zihninin hezeyanlı sayıklamaları mı olduğundan asla emin olamamıştı.

Açıklık alanın üstünde kalan haşmetli kayalıklara baktı. Dalları birbirine dolanmış yalnız bir çam ağacı, her nasıl olduysa kayalıkların arasında bitivermişti. Ona birçok kez dikkatle bakmıştı. Ama ağaç ona hiç o anki gibi -dikey hatlarıyla belirgin bir biçimde bir haç oluşturduğu anki gibi- görünmemişti. İlk kez, ilkbahar gelmeden o açıklık alanda öleceğini kabullendi.

Yaralı adam, merkezî bir rol oynadığı o manzaradan tuhaf bir biçimde ayrıldığını hissetti. Bir an için onların yerinde olsa ne yapardı diye düşündü. Orada kalsalar ve savaş birliği dereden yukarı çıksaydı, hepsi ölürdü. Onlar için ölür müydüm? Öleceklerinden emin olsalar da…

“Dereden yukarı doğru geldiklerine emin misin?” Çocuk bunu sorarken sesi çatladı. Çoğu zaman sesi bir tenor gibi çıkardı ama kontrol edemediği zamanlarda ses tonu hâlâ çatlıyordu.

Kurt postlu adam, ateşin yanındaki ufak et askısının yanına telaşla eğilip kısmen kurutulmuş ve şeritler hâlinde kesilmiş geyik etlerini ham deri kesesine tıkıştırdı. “Burada kalıp öğrenmek ister misin?”

Yaralı adam konuşmaya çalıştı. Yine boğazındaki o keskin acıyı hissetti. Sesi çıktı ama söylemek istediği tek sözcüğü oluşturamadı.

Kurt postlu adam birkaç öteberisini toparlarken sesi duymazdan geldi ama çocuk, ona döndü: “Bir şey söylemeye çalışıyor.”

Çocuk, tek dizinin üstünde yaralı adamın yanına çöktü. Konuşamayan adam sağlam kolunu kaldırıp bir şeyi işaret etti.

“Tüfeği istiyor,” dedi çocuk. “Ona tüfeğini vermemizi istiyor.”

Kurt postlu adam, hızlı ve ölçülü adımlarla aralarındaki mesafeyi kapattı. Çocuğun sırtına sert bir tekme indirdi. “Kalk, seni lanet olasıca!”

Hızla çocuğun yanından, eşyalarının yanında yatan yaralı adama gitti. Bir malzeme çantası, üstü boncuklarla bezeli bir kını olan bıçak, bir küçük bir balta, bir tüfek ve bir barutluğun yanında yatan yaralı adam olanları çaresizlik içinde izlerken kurt postlu adam malzeme çantasını almak için eğildi. Çakmak taşı ve çelik bulmak için elini içine daldırdı, bunları bulup deri tuniğinin ön cebine attı. Barutluğu kapıp omzuna taktı. Küçük baltayı da geniş deri kemerinin altına sıkıştırdı.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu çocuk.

Adam tekrar eğilip bıçağı aldı ve çocuğa fırlattı: “Al şunu.” Çocuk bıçağı kaptı ve dehşet içinde elindeki kına baktı. Geriye bir tek tüfek kalmıştı. Kurt postlu adam bunu da alıp hızla dolu olup olmadığını kontrol etti: “Kusura bakma Glass. Artık buna pek ihtiyacın olmayacak.”

Çocuk afallamış görünüyordu: “Onu silahsız bırakamayız.”

Kurt postlu adam kısa bir an ona baktı, sonra da ormanda gözden kayboldu.

Yaralı adam, uzunca bir süre elinde bıçakla -kendi bıçağıyla orada dikilen çocuğa baktı. Nihayet, çocuk bakışlarını yerden kaldırdı. Önce, bir şey söyleyecek gibi oldu. Ama sonra arkasını dönüğü gibi, çam ağaçlarının arasına doğru koşmaya başladı.

Yaralı adam ikisinin gözden kaybolduğu, ağaçların arasındaki açıklığa baktı. Duyduğu öfke onu, bir çam ağacının sivri dallarını saran alev gibi kapladı. Ellerini ikisinin de boynuna dolayıp son nefeslerini verene dek onları boğmaktan başka bir şey istemiyordu.

İçgüdüsel bir biçimde bağırmaya başladı, boğazından ses değil sadece acı yükseldiğini yine unuttu. Sol dirseğinin üstünde doğruldu. Sağ kolunu hafifçe kıvırabiliyordu ama kolu ağırlığını taşımıyordu.

Yaptığı hareket boynuna ve sırtına dayanılmaz acılar yaydı. Derisinin dikişlerinin kaba taşların üstünde nasıl gerildiğini hissetti. Eski bir gömlekten yırtılmış bir parçayla sıkı sıkı sarılmış bacağına baktı. Bacağını hareket ettirmek için kalçasını kaldıramadı.

Tüm gücünü toplayarak sert bir biçimde karnının üstüne yuvarlandı. Bir dikişin yırtıldığını ve taze kanın ılık ıslaklığını sırtında hissetti. Acı, hissettiği öfkeyi zerre kadar dindirmedi.

Hugh Glass sürünmeye başladı.

I

21 Ağustos 1823

“St. Louis’den kalkan mavnam, bugünlerde her an gelebilir, Mösyö Ashley.” Tıknaz Fransız bunu yine, sabırlı ama ısrarcı bir ses tonuyla açıkladı. “Mavnanın tüm yükünü memnuniyetle Rocky Dağları Kürk

Şirketine satabilirim ama sahip olmadığım bir şeyi size satamam.”

William H. Ashley teneke bardağını masaya vurdu. Özenle şekillendirilmiş gri sakalı çenesini nasıl sıktığını gizleyemiyordu. Ashley hayatta en çok nefret ettiği şeyle yeniden yüzleşirken sıktığı çenesi, bir öfke patlamasını daha zapt edemeyecek gibiydi: Beklemekten nefret ediyordu.

Bir Fransız için tuhaf bir isim taşıyan Kiowa Brazeau, giderek artan bir endişeyle Ashley’yi izliyordu. Ashley’nin; Kiowa’nın ücra taşra marketinde bulunması, nadiren karşısına çıkabilecek bir fırsattı ve Kiowa, bu ilişkiyi başarılı bir biçimde yürütmesinin girişimi açısından kalıcı bir temel oluşturacağını biliyordu. Ashley, St. Louis iş ve siyaset çevrelerinde nüfuzlu bir adamdı; hem Batı’ya ticareti getirmek gibi bir vizyona, hem de bunu gerçekleştirecek paraya sahip bir adamdı. “Başka insanların parası,” demişti Ashley. Oynak para. Gergin para. Bir şüpheli girişimden diğerine kolaylıkla kaybedilebilecek para.

Kiowa, kalın mercekli gözlüğünün ardından gözlerini kırpıştırdı; iyi görmediği hâlde, insanları okumasını iyi bilirdi: “Bana müsamaha gösterirseniz, Mösyö Ashley, belki de mavnamı beklerken size bir teselli sunabilirim.”

Ashley bunu kabul ettiğine dair hiçbir belirti göstermedi ama tiradını tekrarlamadı.

“St. Louis’den daha çok mal istemem gerek,” dedi Kiowa. “Yarın             kanoyla nehirden aşağı bir kurye yollarım. Kurye birliğinize sizden bir paket götürebilir. Albay Leavenworth’ün ani çöküşüyle ilgili söylentiler yayılmadan güvenlerini tazelemiş olursunuz.”

Ashley derin derin iç çekip bu son gecikmeye de dayanmak için bir başka alternatifi olmadığından pes eder gibi, ekşi birasından uzunca bir yudum aldı. Hoşuna gitse de gitmese de Fransız’ın tavsiyesi mantıklıydı. Savaşla ilgili haberler St. Louis sokaklarına kontrolsüzce yayılmadan önce, yatırımcılarını yatıştırması gerekiyordu.

Kiowa bu fırsatı kaçırmayıp Ashley’yi verimli bir yolda tutmak için hızla harekete geçti. Fransız; bir tüy kalem, mürekkep ve bir parça parşömen aldı. Bunları Ashley’nin önüne koydu ve teneke bardağı birayla doldurdu. “Sizi işlerinizle baş başa bırakayım, Mösyö,” dedi, yanından uzaklaşabilmek için bir fırsat yakaladığına sevinerek.

Cılız mum ışığında Ashley, gecenin geç saatlerine kadar yazdı:

Brazeau Kalesi
Missouri Nehri
21 Ağustos 1823

Sevgili Bay Pickens,

Son iki haftadır meydana gelen olayları size bildirmek ne yazık ki bana düşüyor. Doğası gereği, bu olaylar Yukarı Missouri’ye yönelik girişimimizi engellememeli; sadece değiştirmeli.

Muhtemelen şu ana dek öğrendiğiniz üzere, Rocky Dağları Kürk Şirketinin adamları iyi niyetle altmış atlık bir değiş tokuş yaptıktan sonra Arikaraların saldırısına uğradılar.

Arikara, hiçbir provokasyona uğramadan saldırıya geçti ve on altı adamımızı katledip on ikisini de yaraladı. Dahası, bize bir gün önce satıyormuş gibi yaptıkları atları da çaldı.

Bu saldırı karşısında, nehrin aşağı kesimlerine çekilmek; aynı zamanda Albay Leavenwoth’ten ve ABD Ordusundan, ABD vatandaşlarının Missouri’de engellenmeden dolaşma haklarına açık bir saldırı niteliği taşıyan bu olaya yanıt veren kişilerden yardım istemek zorunda kaldım. Ayrıca, Union Kalesi’ndeki pozisyonlarından büyük bir tehlikeye atılarak bana katılan, Yüzbaşı Andrew Henry liderliğindeki kendi adamlarımdan da destek istedim.

9 Ağustos’ta Arikara’ya, aralarında Leavenworth’ün 200 daimi askeriyle (iki havan topuyla birlikte) ve RDKŞ’nin kırk adamından oluşan 700 kişilik birleşik bir güçle saldırdık. Ayrıca 400 Siyu savaşçısı da bize müttefik oldular (geçici olarak da olsa). Bu savaşçıların Arikara’ya olan düşmanlığı, kaynağını benim de bilmediğim tarihî bir kine dayanıyor.

Birleşik güçlerimizin savaş alanını ele geçirdiğini, Arikara’yı da ihanetleri için cezalandırdığını ve Missouri’nin yeniden girişimize açıldığını söylemem kâfi. Albay Leavenworth’ün istikrarsız yardımları olmasa daha iyi sonuç almış olabileceğimizi söylememe gerek bile yok.

Bu nahoş karşılaşmanın ayrıntılarını St. Louis’ye döndüğümde de anlatabilirim. Ama şimdilik Albay’ın bizlerden daha düşük seviyeli düşmanlarla savaşa girmemeye yönelik ısrarcı tutumunun, tüm Arikara kabilesinin elimizden kaçmasına neden olduğunu söyleyebilirim ki bunun sonucu olarak Missouri ticaret yolu, Brazeau Kalesi ve Mandan Köyleri arasında tamamıyla kapandı. Burasıyla orası arasında, hiç kuşkusuz bölgeye yeni konumlanmış yaklaşık 900 Arikara savaşçısı var. Dahası, Missouri’yi kapalı tutmak için artık yeni bir nedenleri var.

Albay Leavenworth, hiç kuşkusuz tüm kışı sıcak bir şöminenin önünde geçireceği ve seçeneklerini değerlendireceği Atkinson Kalesi’ne geri döndü. Onu beklemeye niyetli değilim. Sizin de bildiğiniz gibi, girişimimiz sekiz ay gibi bir süreyi kaybetmeyi kaldıramaz.

Ashley, sert ifadelerinden hoşnutsuz bir biçimde durup yazdıklarını okumaya koyuldu. Mektup, öfkesini yansıtıyordu ama o ağır basan hissi ele vermiyordu: başarılı olma kabiliyetine dair sağlam bir iyimserlik ve sarsılmaz bir inanç. Tanrı onu sınırsız bir varlık bahçesine, herhangi bir kişinin sırf cesareti ve deneme ilişkin bir dayanıklılığı olduğu takdirde bolluk ve bereket sahibi olabileceği bir Goshen Diyarına yerleştirmişti. Ashley’nin gayet açık sözlülükle itiraf ettiği zayıflıkları, sadece sahip olduğu güçlü yönlerin yaratıcı birleşimiyle yıkılabilecek birer bariyerdi. Ashley aksamalar olmasını bekliyordu ama başarısızlığa dayanamazdı.

Bu talihsizliği lehimize çevirmeli, rakiplerimiz duraksama dönemine girmişken yolumuza ısrarla devam etmeliyiz. Missouri tamamıyla kapalı olduğundan, iki grubu farklı iki yoldan Batı’ya yollamaya karar verdim. Yüzbaşı Henry ve ben, çoktan Grand Nehri’nde yollarımızı ayırdık. Kendisi Grand’den mümkün olduğunca yukarı ilerleyecek ve Union Kalesi’ne geri dönecek. Jedidiah Smith de Platte’ta ikinci bir tuzak kuracak ve hedefi, Büyük Havza’nın suları olacak.

Eminim ki siz de benim gibi bu gecikmeyle ilgili müthiş bir öfke yaşıyorsunuzdur. Artık kararlılıkla bu kaybedilmiş zamanı telafi etmek zorundayız. Henry’ye ve Smith’e ilkbaharda mallarla birlikte St. Louis’ye dönmemeleri talimatını verdim.

Bunun yerine, biz onlara gideceğiz. Kendileriyle bir buluşma noktası belirledik ve mallara karşılık yeni malzemeler değiş tokuş etmeye karar verdik. Bu şekilde, dört ay kazanabiliriz ve kaybettiğimiz zamanı biraz olsun telafi edebiliriz. St. Louis’de yeni bir birlik oluşturulmasını ve ilkbaharda benim liderliğimde yola çıkmasını teklif ediyorum.

Mumun geri kalanı, parçalar püskürtüp leş gibi kapkara bir duman yaydı. Ashley birden saatin ve feci yorgunluğunun farkına varıp başını kaldırdı. Tüy kalemi tekrar mürekkebe batırıp mektubuna geri döndü, raporunu sonlandırmak üzereyken yılmadan hızlıca yazmaya devam etti:

Sizden birliğimize, mümkün olan en güçlü ifadelerle girişimimizin kaçınılmaz başarısına dair güvenimin kesinlikle sarsılmadığını iletmenizi isterim. Tanrı karşımıza inanılmaz bir armağan çıkardı ve bu haklı payımızı almak için cesaretimizi yitirmemeliyiz.

Çok Sadık Kulunuz, William H. Ashley

İki gün sonra 16 Ağustos 1823 tarihinde, Kiowa Brazeau’nun mavnası St. Louis’den geldi. William Ashley adamlarını görevlendirdi ve onları aynı gün batıya yolladı. İlk randevu 1824 senesinin yazı olarak belirlenmişti ve esas yer kuryeler aracılığıyla kararlaştırılacaktı. William H. Ashley, verdiği kararların ne denli önemli olduğunu fark etmeksizin o döneme damgasını vuracak sistemi icat etmişti.

II

23 Ağustos 1823

On bir adam, henüz ateşi yakılmamış kamp alanında çömeldi. Kamp, Grand Nehri’nin hafif meyilli yapay dolgusunu lehine kullanıyordu ama ova, konumlarını pek de gizlemiyordu. Ateş yaksalar kilometrelerce öteden yerleri belli olurdu ve gizlilik, bir başka saldırıya karşı tuzakçıların en iyi müttefikiydi. Adamların çoğu gün ışığının son saatini tüfeklerini temizlemek, makosenlerini tamir etmek ya da yemek yemek için kullanmışlardı. Mola verdikleri andan itibaren çocuk, uzun eklemleri birbirine dolanmış bir hâlde, yıpranmış giysileriyle uyuyakalmıştı.

Adamlar üçlü ya da dörtlü gruplara ayrıldı; nehir kenarına yığıldı ya da sırtlarını, sanki bu ufak çıkıntılar onları koruyabilirmiş gibi bir kayaya veya bir ada çayı öbeğine dayadı.

Kampın her zamanki şamatası Missouri’deki faciayla sönmüş; sonra da sadece üç gece önce gerçekleşen ikinci saldırıyla tamamıyla silinip gitmişti. Konuşacak olduklarında alçak ve endişeli bir ses tonuyla konuşuyor, geride bıraktıkları ölen yoldaşlarına saygı gösteriyor, hâlâ onları bekleyen tehlikelere karşı uyanık olmaya çalışıyorlardı.

“Sence acı çekmiş midir, Hugh? Onca zaman acı çekişini aklımdan bir türlü çıkaramıyorum.”

Hugh Glass, soruyu soran William Anderson isimli adama baktı. Yanıt vermeden önce bir süre düşündü; sonra, “Erkek kardeşinin acı çektiğini sanmıyorum,” dedi.

“Yaşı en büyük olan oydu. Kentucky’den ayrıldığımızda bizimkiler ona, bana göz kulak olmasını söylemişti. Bana tek kelime bile etmediler. Akıllarına bile gelmezdi.”

“Kardeşin için elinden geleni yaptın, Will. Acı bir gerçek ama o gülle üç gün önce onu vurduğunda zaten ölmüştü.”

Nehir kenarındaki gölgelerin arasından yeni bir ses konuştu: “Keşke onu iki gün boyunca oradan oraya sürüklemek yerine, hemen oracıkta gömseydik.” Konuşan kişi dirseklerinin üstünde doğruldu ve giderek karanlıklaşan gecede koyu renkli sakalı ve beyaz bir yara izi haricinde başka bir şey görünmedi. Yara izi ağzının kenarında başlıyor, bir olta kancası gibi etrafında kıvrılıyordu. Dokusunun üstünde hiçbir tüy bitmediği ve sakalının arasında kalıcı bir boşluk yarattığı için daha da göze çarpıyordu. Sağ eli, konuştuğu esnada bileme taşına sürttüğü ufak bıçağı tutuyor; sözcüklerini ağır ve kulak tırmalayıcı bir sesle karıştırıyordu.

“Çeneni kapalı tut, Fitzgerald. Yoksa erkek kardeşimin mezarı üstüne yemin ederim ki o kahrolası dilini koparırım.”

“Erkek kardeşinin mezarı mı? Eh, pek de mezar sayılmaz, değil mi?”

Konuşmayı duyan adamlar birden kulak kesildiler; bu lafın Fitzgerald’dan geldiğine inanamayarak konuşulanlara şaşırdılar.

Fitzgerald dikkatleri üstünde hissetti ve bundan cesaret aldı. “Daha çok bir kaya öbeği işte. Onun hâlâ orada olduğunu, çürüdüğünü mü sanıyorsunuz?”

Fitzgerald bir an duraksadı; duyulan tek ses bıçağın kayaya sürtünmesiydi. “Sanmam, tabii kendi adıma söylüyorum.” Yine duraksadı, sözlerinin bir etki yaratmasını hesaplayacak kadar bekledi. “Tabii, kayalar haşaratları uzak tutmuştur. Ama çakalların, onun minik minik parçalarını ta şeye kadar taşıdığını…”

Anderson, iki elini öne uzatıp Fitzgerald’ın üstüne atıldı.

Fitzgerald hamleye karşılık vermek için, bacağını hızla havaya kaldırdı ve baldırı var gücüyle Anderson’ın apış arasına isabet etti. Bu tekme Anderson’ın âdeta boynuna bir ilmek dolanmış da onu yere çekmiş gibi iki büklüm olmasına neden oldu. Fitzgerald dizini çaresiz adamın suratına indirince Anderson geriye savruldu. Fitzgerald cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikle öne atıldı ve dizini nefes nefese kalmış, kanlar içindeki adamın göğsüne savurdu. Deri yüzme bıçağını Anderson’ın boğazına dayadı. “Erkek kardeşine mi katılmak istiyorsun?” Fitzgerald bıçağı keskin tarafını adamın boğazını kanatacak kadar bastırdı.

“Fitzgerald,” dedi Glass, sakin ama otoriter bir ses tonuyla. “Bu kadar yeter.”

Fitzgerald başını kaldırıp ona baktı. Glass’in meydan okumasına verecek bir yanıt aradı, bir yandan da etrafını saran ve Anderson’ın acınası durumuna şahit olan adamlara baktı. Zafer ilan etmenin daha iyi olacağına karar verdi. Glass’le başka bir zaman hesaplaşabilirdi. Fitzgerald bıçağını Anderson’ın boğazından çekti ve belindeki kınına soktu. “Bitiremeyeceğin işlere kalkışma, Anderson. Bir dahaki sefer, senin yerine ben bitiririm.”

Yüzbaşı Andrew Henry, olayı izleyenlerin oluşturduğu daireyi yararak öne çıktı. Fitzgerald’ı arkadan yakalayıp geriye doğru hızla çekti ve sertçe bente doğru itti. “Bir kavga daha edersen devre dışı kalırsın, Fitzgerald.” Henry kampın çeperinin ardındaki, ileride kalan ufku işaret etti. “Bir kere daha öfkeye kapılacak olursan tek başına hayatta kalmayı deneyebilirsin.”

Yüzbaşı etrafına, adamların geri kalanına baktı. “Yarın kırk mil yol kat edeceğiz. Şu ana dek uyku çekmediyseniz vaktinizi boşa harcıyorsunuz. Şimdi, kim ilk nöbeti alacak?” Kimse öne çıkmadı. Henry’nin gözleri karmaşadan bihaber olan çocuğa takıldı. Yerde darmadağın bir hâlde yatan çocuğa doğru birkaç kararlı adım attı. “Kalk, Bridger.”

Çocuk gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkın ve nefesi kesilmiş hâlde ayağa fırlayıp elini tabancasına götürdü. Değiş tokuşla elde ettiği paslı misket tüfeği, sararmış bir barutluk ve bir avuç çakmak taşıyla birlikte maaşına bir artış olarak eklenmişti.

“Senden nehirden yüz metre aşağı inmeni istiyorum. Nehir kenarında bir yer bul. Domuz, sen de aynı şeyi nehirden yukarı yapacaksın. Fitzgerald ve Anderson… Siz de ikinci nöbeti devralacaksınız.”

Fitzgerald bir önceki gece nöbet tutmuştu. Bir anlığına, bu görev dağılımına itiraz edecekmiş gibi oldu. Ama sonra, bundan vazgeçip kampın kenarına doğru çekildi. Hâlâ sersemlemiş hâlde olan çocuk, nehrin kenarına sıralanmış kayalıklardan karşıya yarı sendeleyerek geçti ve birliği çevreleyen zifirî karanlığa karıştı.

Domuz denen adam, Kentucky’deki fakir ve kurak bir çiftlikte dünyaya gelen Phineous Gilmore’du. Lakabıyla ilgili anlaşılmayacak bir şey yoktu: Hem çok iri yarıydı hem de leş gibiydi. Onun leş kokusuyla burun buruna gelenler, etrafa bakınır ve kokunun nereden geldiğini anlamaya çalışırlardı; kokunun bir insandan yayıldığını akılları almazdı. Temizliğe özel bir öncelik vermeyen tuzakçılar bile Domuz’u rüzgârın esip gittiği yönde tutmak için ellerinden geleni yaparlardı. Domuz ağır ağır ayağa kalktıktan sonra, tüfeğini omzuna astı ve nehirden yukarı doğru yürümeye başladı.

Gün ışığı tamamıyla kaybolmadan önce, bir saatten daha kısa bir süre geçti. Glass, Yüzbaşı Henry’nin nöbet tutan adamlarını endişeyle kontrol edip geri dönüşünü izledi. Uyuyan adamların arasında ay ışığında yolunu bulmaya çalışırken Glass, bir tek Henry ve kendinin uyanık olduğunu fark etti. Yüzbaşı, Glass’in yanına geldi; iri bedeniyle yavaşça yere çökerken tüfeğinden destek aldı. Bu destek yorgun ayaklarındaki yükü biraz olsun aldı ama derinden hissettiği baskıyı dindiremedi.

“Senin ve Kara Harris’in yarın keşfe çıkmasını istiyorum,” dedi Yüzbaşı Henry.

Glass başını kaldırdı, hissettiği uykusuzluğa yanıt veremeyeceği için hayal kırıklığı hissetti.

“Akşamüzerine doğru vuracak bir şey bulun. Ateş yakmayı göze alacağız.” Henry, bir itirafta bulunuyormuş gibi sesini alçalttı. “Çok gerideyiz, Hugh.”

Henry, bir süre konuşmak istediğine dair her türlü belirtiyi gösteriyordu. Glass tüfeğine uzandı. Uyuyamıyorsa en azından tüfeğiyle ilgilenebilirdi. O öğleden sonra nehri geçerlerken bir ara tüfeğini suya düşürmüştü ve tetik mekanizmasını yeniden yağlamak istiyordu.

“Aralık başında soğuk fena çökecek,” diye devam etti yüzbaşı. “Et depolamak için iki haftaya ihtiyacımız olacak. Ekime dek Yellowstone’da olamazsak sonbaharda hiç avlanmamış olacağız.”

Yüzbaşı Henry’nin içi şüphe dolu olsa da etkileyici fiziksel varlığı hiçbir zayıflık belirtisini ele vermiyordu. Geyik postundan yapılmış tuniğinin deri püskülleri geniş omuzlarını ve göğsünü çevreliyor, Missouri’nin Saint Genevieve bölgesinde önde gelen madencilerden biri olduğu eski görevinden geriye kalanları temsil ediyordu. Kalınca bir deri kemer taktığı ve üstüne birkaç tabanca ve büyükçe bir bıçak astığı beli inceydi. Güvercin derisinden dikilmiş kısa pantolonu dizlerine kadar uzanıyor, oradan ayaklarına kadar da kırmızı yünden bir çorap iniyordu. Yüzbaşının pantolonu St. Louis’de özel olarak dikilmişti ve onun vahşi doğayla ilişkili deneyiminin bir nişanı gibiydi. Deri, kusursuz koruma sağlıyordu ama çamurda ilerlemek deriyi ağırlaştırıp soğuk hâle getirmişti. Buna karşılık, yün çabucak kuruyor ve ıslak olduğunda bile ısıyı koruyabiliyordu.

Liderliğini yaptığı birlik görünüş açısından uygunsuz olsa bile, Henry en azından ona yüzbaşı diye hitap etmelerinden tatmin oluyordu. Ama işin aslı, Henry bu unvanın uydurmasyon olduğunu biliyordu. Henry’nin tuzakçı gurubunun hem orduyla hiçbir ilgisi yoktu hem de aralarında herhangi bir kuruma karşı saygı besleyen kimse yoktu. Yine de Henry, aralarında Üç Çatal’ı ayaklar altına alıp tuzağa düşüren tek kişiydi. Bunun pek bir önemi olmasa da bu deneyim geçer akçeydi.

Yüzbaşı duraksadı ve Glass’ten bir onay bekledi. Glass bakışlarını tüfeğinden kaldırıp ona baktı. Kısacık bir an için bakmıştı, çünkü tüfeğinin ikiz tetiklerini koruyan ve zarifçe etraflarını saran koruyucuyu sökmüştü. İki vidayı karanlıkta bir yere düşürmekten çekinerek dikkatle avuçlarına aldı.

O bakış Henry’nin konuşmaya devam etmesine yetti. “Sana hiç Drouillard’dan söz etmiş miydim?”

“Hayır, Yüzbaşı.”

“Kim olduğunu biliyor musun?”

“Keşif Birliğinden George Drouillard mı diyorsunuz?”

Henry evet anlamında başını salladı. “Lewis ve Clark denen, en iyi iki adamları. Bir keşifçiyle bir avcı. 1809 senesinde Üç Çatal’a giden ve liderliğini benim- daha doğrusu kendisinin yaptığı bir gruba katıldı. Yüz adamımız vardı ama oraya daha önce sadece Drouillard ve Colter gitmişti.

“Sivrisinekler kadar çok kunduz bulduk. Onları tuzağa düşürmemiz yeterli oluyordu; sonrasında bir sopayla işlerini bitirebiliyorduk. Ama daha ilk günden, Karaayak’la başımız derde girdi. Aradan iki hafta geçmeden beş adam öldürüldü. Güvenli bir yere sığınmak zorunda kaldık, tuzakçı gruplarını hiçbir yere yollayamadık.

“Drouillard öylece beklemekten usandığını söyleyene dek, bizimle birlikte bir hafta güvenli bölgede kaldı. Ertesi gün bizden ayrıldı ve bir hafta sonra yirmi tane kunduz postuyla geri döndü.”

Glass tüm dikkatini Yüzbaşıya verdi. St. Louis’deki herkes Drouillard’ın öyküsünü öyle ya da böyle duymuştu ama Glass bunu ilk elden hiç duymamıştı.

“Bunu iki kere yaptı; bizden ayrıldı ve geriye bir kunduz postu yüküyle döndü. Üçüncü gidişinden önce söylediği son şey, ‘Üçüncü sefer şans getirir,’ oldu. O gittikten yarım saat sonra tüfeğinin iki kere, tabancasının da bir kere ateşlendiğini duyduk. İkinci seferinde bir engel oluşturmak için atını vurmuş olmalıydı. Biz de onu orada, atının ardına sığınmış hâlde bulduk. Karaayak bizi ok yağmuruna tutup bir mesaj yollamak istedi. Onu doğrayıp kafasını da kesmişlerdi.”

Yüzbaşı yine duraksadı, sivri uçlu bir değnekle önündeki toprağı eşeledi. “Sürekli olarak onu düşünüyorum.”

Glass onu teselli edecek bir şeyler söylemeyi düşündü. Ama daha buna fırsat bulamadan Yüzbaşı, “Sence bu nehir daha ne kadar süre batıya doğru akacak?” diye sordu.

Glass bu sefer dikkatle yüzbaşının gözlerinin içine baktı. “Daha hızlı yol almaya başlayacağız, Yüzbaşı. Şu an için Grand’in akıntılarını izlemeye devam edebiliriz. Yellowstone’un kuzeybatıda olduğunu biliyorsun.” Aslında, Glass yüzbaşıyla ilgili olarak ciddi şüphe duymaya başlamıştı. Talihsizlik bu adama âdeta yapışmıştı.

“Haklısın,” dedi Yüzbaşı. Sonra, bunu kendisini ikna etmek istermiş gibi tekrarladı. “Tabii ki haklısın.”

Bunu kabullenişi bir felaketin sonucu da olsa Yüzbaşı Henry, neredeyse hayattaki her insan gibi Rocky bölgesinin coğrafyasını biliyordu. Tecrübeli bir ovalı olmasına rağmen Glass, yukarı Missouri’ye hiç ayak basmamıştı. Yine de, Henry Glass’in ses tonunda içini rahatlatan ve kendinden emin bir hava sezinlemişti. Birisi ona Glass’in gençliğinde bir denizci olduğunu söylemişti. Hatta bir ara korsan Jean Lafitte’e tutsak düştüğü bile söylentiler arasındaydı. Belki de açık denizlerin enginliğinde geçirdiği onca sene onu, St. Louis ve Rocky Dağları arasında kalan özelliksiz ova konusunda rahat ettiriyordu.

“Karaayak Union Kalesi’nin tamamını yok etmediyse şanslı sayılırız. Orada bıraktığım adamlar tam olarak kaymak tabaka sayılmazlar.” Yüzbaşı sonra her zamanki endişelerinden söz etmeye devam etti. Gece geç saatlere kadar da durmadı. Glass onu sadece dinlemenin yeterli olduğunu biliyordu. Arada sırada başını kaldırıyor ya da homurdanıp dinlediğini belli ediyordu ama dikkatini tüfeğine yöneltmişti.

Glass’in tüfeği, hayatının savurgan yanlarından biriydi; istinadı tetiği harekete geçiren mekanizmaya yağ sürdüğünde bunu diğer erkeklerin bir eşe ya da çocuğa gösterebileceği bir şefkatle yapıyordu. Tüfek, bir Anstadt-yani zamanın çoğu silahı gibi bir Kentucky çakmaklı tüfeğiydi ve Pennsylvania’daki Alman silah işçileri tarafından yapılmıştı. Sekizgen namlusunun dibine yapımcısı ‘‘Jacob Anstadt’’ın ve yapıldığı yer olan ‘‘Kutztown, Penn’’ isimleri yazılmıştı. Klasik Kentucky tüfekleri daha uzundu ve bazılarının namluları elli inçi bile geçerdi. Glass daha kısa bir silahı tercih ediyordu, çünkü kısa demek daha hafif demekti, yani taşıması daha kolaydı. At sırtında geçirdiği kısa sürelerde, kısa bir silahı at sırtında idare etmek daha kolaydı. Ayrıca Anstadt’ın ustaca yapılmış yivi ona, daha uzun bir namlusu olmadığı hâlde ölümcül bir kesinlik kazandırıyordu. İstinadı tetik kesinliğini arttırıyor, en hafif dokunuşta ateşlenmesini sağlıyordu. 200 zerre kara barut tam şiddetle ateşlendiğinde Anstadt, neredeyse 200 metre öteye. 53 kalibrelik bir top fırlatabiliyordu. Batı ovalarındaki deneyimleri Glass’e, tüfeğinin performansının ölüm kalım arasındaki fark anlamına geldiğini öğretmişti. Tabii, birlikteki birçok adamın güvenilir silahları vardı. Ancak Anstadt’ın zarif güzelliği onu diğerlerinden ayırıyordu.

Bu, diğer adamların da fark ettiği bir güzellikti; sık sık tüfeği ellerine alıp alamayacaklarını sorarlardı. Gövdesinin demir gibi sağlam ceviz kısmı, bilekte zarif bir biçimde kıvrılıyordu ama yoğun bir barut ateşlemesinin yaratacağı geri tepmeyi de emecek kadar kalındı. Dip kısmının bir yanında bir barut koyma bölmesi, diğer yanındaysa oymalı bir yanak desteği vardı. Gövde, dip kısmına doğru zarifçe kıvrılıyordu; böylece ateş eden kişinin bedeninin âdeta bir parçası gibi omuza yerleşiyordu. Gövde siyaha yakın, koyu kahverengiydi. Kısa bir mesafeden bile, ahşabın pütürleri fark edilmiyordu ama daha yakından bakıldığında düzensiz çizgilerin elle ovularak sürülmüş kat kat cila altında halkalar oluşturduğu görülüyordu.

Son lüksüyse metal tertibatının diğer silahlarınki gibi pirinç değil gümüş oluşuydu ve silahın kabza kaplaması, barut bölmesi, tetik mahfazası, tetik ve mermi sürgüsü sapının uçlarındaki birleştirilmiş tertibat, gümüş bezeliydi. Birçok tuzakçı tüfek gövdelerine süs olsun diye dövülmüş pirinç çiviler takarlardı. Glass, Anstadt’ında bu tür şatafatlı bir çirkinlik düşünemiyordu. Tüfeğinin her yerinin düzgün işlediğinden emin olduktan sonra Glass, tetik mahfazasını kendi oyuğuna geri çekti ve bunu tutan iki vidayı geri taktı. Çakmak taşının alt kısmındaki bölmeye taze barut koydu ve silahı ateşlenmeye hazır hâle getirdi.

Birden, kampın sessizleştiğini fark etti ve yüzbaşı da susunca ne olduğunu merak etti. Kampın ortasına baktı. Yüzbaşı uyuyakalmıştı, bedeni kesik kesik seğiriyordu. Glass’in diğer yanında, kampın çeperine en yakın kısmındaysa Anderson, nehirden sürüklenmiş bir öbek oduna yaslanmıştı. Nehrin huzur veren sesini bölen herhangi bir şey yoktu. Sessizlik bir çakmaklı tüfeğin çekilirken çıkardığı keskin sesle bozuldu. Jim Bridger isimli çocuğun nehrin aşağı kısmında bulunduğu yerden gelmişti ses. Uyuyan adamlar aynı anda irkilip doğruldular ve silahlarını kapıp gizlenecek bir yer aradılar. Karanlık bir şekil nehrin aşağı tarafından kampa doğru hızla ilerledi. Glass’in yanındaki Anderson, doğrulduğu anda tek bir hareketle tüfeğini de kaldırdı. Glass de Anstadt’ını kaldırdı. Telaşla ilerleyen şey kampa kırk metre kala belirginleşti.

Anderson namludan ileriye baktı ve tetiği çekmeden önce bir iki saniye tereddüt etti. Tam o sırada Glass, Anstadt’ı Anderson’ın kollarının altına savurdu. Bu hamlesi Anderson’ın silahının ateşlendiği anda namlusunun göğe çevrilmesine neden oldu.

Koşturan şekil silah ateşini duyar duymaz donakaldı; kampa o kadar yaklaşmıştı ki fal taşı gibi açılmış gözlerini ve hızla inip kalkan göğsünü görmek mümkündü. Gelen kişi Bridger’dı. “Ben… Benim… Ben.” Panik içinde kekelerken donup kalmıştı.

“Ne oldu, Bridger?” diye sordu Yüzbaşı, nehrin aşağı tarafındaki karanlığa bakarak. Tuzakçılar, arkalarındaki toprak sette onları korumak için bir yarım daire oluşturmuşlardı. Birçoğu ateş etmeye hazır, tek dizlerinin üstüne çökmüş, tüfeklerini doğrultmuş duruyordu.

“Özür dilerim, Yüzbaşı. Ateş etmek istememiştim. Çalılıklardan bir ses, bir gürültü geldiğini duydum. Ayağa kalktığımda horoz kaymış olmalı. Silah birden patladı.’’

“Uyuyakalmış olmalısın.” Fitzgerald silahını indirip, diz çöktüğü yerde ayağa kalktı. “Beş mil çevremizdeki tüm tavşanlar bize doğru geliyor olmalı.”

Bridger konuşacak gibi oldu ama ne kadar utandığını ve pişman olduğun anlatacak sözcükleri boş yere aradı. Ağzı açık bir hâlde, dehşet içinde karşısına dizilmiş adamlara bakakaldı.

Glass öne çıkıp Bridger’ın yivsiz silahını elinden aldı. Misket tüfeğini kaldırıp tetiği çekti ve çakmak ateş almadan önce başparmağıyla horozu tuttu. Sonra, aynı şeyi tekrarladı. “Kötü bir silah, Yüzbaşı. Ona doğru dürüst bir silah verirseniz, nöbet sırasında daha az sorunla karşılaşırız.” Adamlardan birkaçı ona hak verir gibi başlarını salladı.

Yüzbaşı önce Glass’e, sonra Bridger’a baktı. Daha sonra da “Anderson, Fitzgerald, nöbet sırası sizde,” dedi.

İki adam pozisyonlarını aldılar; biri nehrin yukarısına, diğeriyse aşağısına gitti.

Nöbet tutulması nafileydi. Şafak sökmeden önceki birkaç saat boyunca kimsenin gözüne uyku girmedi.

(…)

Çevirmen: Belgin Sener Haktanır
*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.