“Ne eksik biliyor musunuz, kendisiyle ilişkisini önemseyen insanlar…”

 

Satır aralarında insanın içine oya gibi işlenmiş ve insanı bugünkü insan yapan çocukluk detayları. Onun hikâyesini okurken bile, içinde kendi hikâyenizi, yaralarınızı, sevinçlerinizi, yalnızlıklarınızı görebiliyorsunuz. Gazeteci Canan Dila’yla yaptığı söyleşi sonucunda ortaya çıkan kitap, insanın kafasındaki birçok soruya da cevap veriyor. Çocukluk yıllarımızda yaşadığımız her an, akıl çekmecelerimizde özenle saklanıyor. Bir gün onu oraya koyduğumuzu unutsak bile, bir kişi, bir olay ya da çok başka bir hikâye o çekmeceleri usulca açıyor ve içinden unutulanlar çıkıyor. Doğan Cüceloğlu’nun İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog adlı kitabını okurken, o çekmecelerin yavaş yavaş açıldığını hissediyorsunuz…

İki yeni kitap… İlki yaptığınız televizyon programında yaşadıklarınız ve anlattıklarınızdan derlediğiniz İnsan İnsana Sohbet 1 adlı kitabınız, diğeri ise, sizin çocukluğunuzdan bugüne yolculuğunuzu anlatan İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog adlı kitabınız. Canan Dila yaşamöykünüzü bir söyleşi şeklinde yazmış… Neden “insanı ararken damdan düşen psikolog”?
Nasrettin Hoca “Bana damdan düşen birini getirin, çünkü o anlar halimden” diyor. İnsan halinden anlarım. Neden, çünkü bir gün damdan düştüm. “Damdan Düşen Psikolog” başlığını Canan Dila buldu, ben de razı oldum. Başımdan çok şey geçti. Bu başlık durumu çok iyi ifade ediyor. Her şeyi bilen, burnu büyük, egosu yüksek profesör doktor Doğan Cüceloğlu yerine, damdan düşmüş ve düşe düşe gerçeklerin farkına varmış, kavramış birisi olmak gerçeği daha çok yansıtıyor bence. Gerçekten yaşanmış olaylardan bir öğrenilmişlik var bu kitabın içinde ve gerçeğe daha çok uyuyor.

Anılarınız, yaşadıklarınız ve geçmişten bugüne hayatınızı aynı zamanda gözden geçirdiğiniz bu kitapla, küçükken yürüdüğünüz o sokakları yeniden yürüdünüz, büyük gözlerle, o küçük erkek çocuğuna baktınız. Siz bugüne dek büyütecinizi başka hayatların üzerine tuttunuz. Şimdi ise kendi hayatınız büyüteç altında… Kendi hayatınızda geriye bir yolculuk yapmak ve o dönemlerdeki size bakmak nasıl bir duygu yarattı sizde? Neler hissettiniz?
Buna gözden geçirmek diyorum. Şimdiki bilincimle olaylara bakış tarzımla, duygusal olgunluğumla o zaman kendi çocukluğumun farkında olduğum şeyleri ve çocukluğumdaki insanların nelerin, ne kadar farkında olduklarını gözden geçirdim. Onları gördüğüm zaman “Neden bugün ben buradayım, bu haldeyim, neden bunları yaptım?” gibi soruların cevaplarıyla anlamlı şeyler oluşmaya başlıyor. Yaşadıklarımı yargılamamaya çalışıyorum ama bazen o dönemleri düşündüğümde içim acıyor: “Vah canım küçük Doğan, seni hiç kimse anlamamış, ne kadar da yalnızmışsın” diyorum. Bazen de “Ne kadar şanslıymışım, bu kadar kedinin, köpeğin, eşeğin, ineğin arasında doğayla çok sağlıklı büyümüşüm” dediğim oluyor. Kendi içimde gelgitler yaşadım ama sonunda vardığım nokta şu: Benim yaşadığım yaşam gerçek bir yaşam ve yargılamamam gerekiyor. Bu benim yaşamım, bugün o yaşamın sonucunda ben oldum. Verdiğim mesajlar da o süreçten sonra oluşan mesajlar. Eğer bu süreçlerden dolayı bu mesajlar yararlıysa, bugün insanlara ulaşabiliyorsa, demek ki işe yaradı. Demek ki benim yaşamım anlamlı, verebileceğim şeyler var duygusu içerisindeyim, yani ahı vahı pek yok. Keşkesi de pek yok, çünkü kabullenmesi var. Yani acı çektiğim doğru ama bu acıların sonucunda olgunlaştım ve bir yerlere geldim. Gelmemiş olsaydım çok anlamsız olurdu, o bakımdan şükür duygusu içerisindeyim.

DOĞAN.CÜCELOĞLU1 DOĞAN.CÜCELOĞLU2

On bir kardeşmişsiniz ve en küçük sizsiniz. On yaşınızda annenizi kaybediyorsunuz ve babayla geçecek olan bir hayat başlıyor… Baba on bir çocuğa da ayrı ilgi gösterebiliyor muydu? Bu anlamda yoksunluk yaşadınız mı hiç?
Yaşadım. O zaman bunların farkında değildim, çünkü Türk kültürü içerisinde babanın çocuklarla zaman geçirmesi gibi bir beklenti yok. Baba çıkısını doldurur ve akşam eve getirir. Ana, evin içinde çocuklarla uğraşır. Sonradan farkına vardım ki, araştırmalar çocuğun babayla haşır neşir olması gerektiğini söylüyor. Babanın erkek enerjisinden, sesinden, terinden, uğraşmasından etkilenmesi lazım. Özellikle Amerika’da babaları gördükçe, bende neyin eksik olduğunu daha iyi gördüm. Ben babamın benimle baş başa on dakika geçirdiğini hatırlamıyorum ve bu acı bir şey. Babam kendi nesli içerisinde değerlendirme yapan bir insandı. Düşünebiliyor musunuz, o dönemde her bir çocuk için bir hatıra defteri tutmuş. On bir çocuğun her birisi için ayrı ayrı tutulmuş anı defterleri…

O anı defterinin içinde neler vardı? Size olan duygularından bahsediyor muydu?
Bana ait anı defterimde dört beş sayfa yazılı. Bana üzüm vermeye çalışınca, “Iıh ıhh!..” dediğimi yazmış, bu etkilemiş onu. Bir keresinde altıma yapmışım, iç çamaşırım yokmuş, onu yazmış. Bir keresinde de bir gözlem yapmış: “Bu çocuk hiç ağlamıyor, çok sakin, diğerlerinden farklı…” Üç ve dört yaşlarımdan bazı anılar. Altıncı yedinci yaşımdan itibaren de başka bir şey yazılmamış.

Anı defterine babanız tarafından yazılan o söz: “Bu çocuk hiç ağlamıyor…” Sizce o küçük çocuk neden hiç ağlamıyordu? Bunun altında psikolojik bir neden var mı?
Benim doğuştan sakin bir halim varmış, annem de aynı şeyi söylerdi. Benden önce doğan Şahin abim, çok ağlarmış. Ondan dolayı benim sakinliğim iyice dikkatlerini çekmiş. Doğuştan sakin biriydim. Ben tahmin ediyorum; kendiyle barışık, gözlem yapabilen, kendi kendini eğlendirebilen birisiydim. Bu nedenle de herkesin dikkatini çekmişim. Hâlâ da öyleyimdir, herhangi bir şekilde çevremden pek bir şey beklemem. Elimdeki neyse onunla mutluyumdur. Yaşamda esas önemli olan şeyin, yolculuğun kendisi olduğunu doğuştan kabul ederek… Bunu altı yedi yaşımdayken annem söylemişti: “Oğlum seni doğurmadan bir gece önce, beyaz sakallı, nur yüzlü bir dede gördüm rüyamda, ‘Kızım bir oğlan çocuğu doğuracaksın, o çok önemli bir ruh, ona dikkat et’ dedi.” Ben buna inandım ve bundan dolayı da annem bunu bana söyledi, zaten ben bunu biliyordum gibi düşünüyordum. Ve ömür boyu ben önemli bir ruhum ve bunun farkındayım gibi bir tavır içerisindeydim. Ondan dolayı kimseden bir aferin, bir alkış hiç beklemem. Ben biliyorum çünkü.

Anneniz sizi aslında bir nevi motive etmiş gibi. Bir annenin çocuğunu motive etmesi, çocuğun özgüvenli olmasını mı sağlıyor?
Aynen öyle. Annemin bilmeden bu rüyayı anlatarak bana yaptığı şey; “ben çok özelim” ve benim hayatımın anlamı başkalarının söylediği şeylerden değil, benim içimden gelen bir şey dedim. Buna inanmış durumdayım. Bundan dolayı hiçbir kitabımda “profesör” diye yazmam. Ben Doğan Cüceloğlu’yum, o kadar.

Bu durum sizle okuyucuyu daha da yakınlaştırıyor…
Evet, öz öze konuşmuş oluyoruz.

Özellikle anne ile erkek çocuk arasında özel bir bağ mı vardır? Kız çocuğu ile baba ilişkisinde olduğu gibi…
Ben sonuncu çocuktum ve iki buçuk yaşına kadar annemi emdim. Hatırlıyorum, memesinin ucuna kinin sürerdi. Ben emmeye çalışınca acı gelirdi, ağlardım. O da “Oğlum, büyüdün artık bırak” derdi. Onun da içi acırdı yani. Düşünebiliyor musunuz, ne büyük bir güven duygusu. Anneyi emiyorsun, kucaklıyor seni, konuşuyor, bakıyor. Müthiş bir iç donanım oluşuyor. O sırada yalnızlık duygusu diye bir şey yok. Sevilmeme duygusu diye bir şey yok. Güven tam anlamıyla gelişiyor. Dolu dolu “Ben önemliyim, ben değerliyim, ben seviliyorum” diyorsun yani bütün mesajları dolu dolu alıyorsun.

DOĞAN.CÜCELOĞLU3

Memeden kesme şekli, anne ve özellikle erkek çocukların gelecek yaşamını şekillendiren bir şey midir? Anne birden memeden kestiğinde çocuğun geleceğini ne şekilde etkiler?
Sadece erkek çocuk için değil, kız çocuğu için de önemli. İlerdeki evlilik ilişkileri bakımından, erkeğin başka bir kadınla ilişkisi bakımından farklı bir etkileşimi olabilir. Çocuk doğumundan altı saat sonra anlam verme sistemi geliştirmeye başlıyor. Yeni yapılan araştırmalar, doğmadan önce bazı altyapıların oluşmaya başladığını da gösteriyor. Benim son okuduğum kitap bununla ilgili. Doğumdan altı saat sonra çocuk korteks düzeyinde değil. Korteks henüz oluşmamış, iç beyinde duygusal düzeyde iki soruya cevap vermeye başlıyor.

Şimdi şunu düşün: On günlük bir bebek, bebek sesleri çıkarıyor. İki ortam var. Anne bebekle kabul edici bir tavır içinde konuşuyor: “Ne oldu tatlım, ne oldu sana böyle?” Bu sesin tonu, söyleyiş tarzını, sıcaklığını bebekler de, hayvanlar da anlıyor. Bu evrensel bir kodlama. Böyle bir yaklaşıma çocuğun verdiği cevap: “Güvendeyim ve olduğum gibi kabul ediliyorum.” Şimdi ikinci bir ortam düşün, çocuk “Iıh ıhhh” derken birisi “Şiişttt!” diyor. Çocuğun bu davranışa verdiği cevap: “Güvende değilim, bende bir bozukluk var.” Ne kadar önemli. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, bir insanın temelde ne kadar mutlu olup olmadığıyla ilgili en belirgin değişken ilk altı ayda annesiyle olan ilişkisinde yatıyor.

Çocuk annenin memesini ağzına aldığında genellikle annenin gözüne bakar, anne de onun gözüne bakar. Çocuk emerken annenin güler yüzlü ve sevecen olması o sırada muhteşem bir altyapı oluşturuyor: “Ben önemliyim, ben güvendeyim, ben sevilmeye layığım.” Bu güveni, temelden, damardan alıyor. Annenin onu kucaklaması, gülümseyerek memeye yaklaştırması…

Doğa öyle bir programlamış ki, çocuk daha doğmadan önce annenin beyin sinir sistemi hazır. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, babanın beyni bir yıl sonra bu hale geliyor. O da babanın, çocukla ilişki kurmasına, altını değiştirmesine, öpüp koklamasına izin verirsen bu hale geliyor. Uzakta tutarsan onu da bu hale getiremiyorsun.

Bizim sistemimiz kapital sistem olmasa, biz sosyal-demokratik bir bilgelik sistemi içinde olsak herkesin zengin olmak için gözünü hırs bürümese, yaşamın anlamını keşfetmek ve mutlu olmak için bir düzen oluştursak… Bence annelerin çocuklarını besleyebildikleri kadar besleyebilecekleri bir hümanist sistem oluşturmamız lazım. Kesinlikle bu bir fark yaratıyor. Ama bu kapitalist sistemin işine gelmiyor. Makineler buluyor, sen emzir, sütünü bırak… Onun için canlının gelişmesi önemli değil, bedenin gelişmesi önemli ve bu önemli bir fark bence psikolojide. Tıp, insanın psikolojik yapısını çok sonradan keşfetti. Yani, psikolojinin insan sağlığını etkileyebileceği konusunu çok geç keşfetti. Örneğin, yüzlerce bebek anasız babasız bebeklerin bırakıldığı bir kurumda, yetimhanede yetiştiriliyor. Her on beş bebeğe bir hemşire var. Bu hemşire fabrika ürünleri gibi bebekleri diziyor, biberon veriyor, altını değiştiriyor, ağlamasın diye dokunuyor. Ve sonuç, bunun başında bir doktor var, giyecekleri, temizlikleri ve nuticion dediğimiz hadisenin haricinde gıda güzel ama yüzde 94’e varan çocuk ölümleri var ve insan çözemiyor. Bakıyor kenar mahallelerde pis, açlık, yiyecek yok ama ölüm yüzde 30’larda, yüzde 35’lerde.

Türkiye önce toplum olarak değerlerini seçme durumunda olmalı. Bir toplumun bunu gerçekleştirebilmesi için önce bazı değerlerle yaşaması gerekir. Şu anda Türkiye başarıda cebi kastediyor. Türkiye eğitimde cep başarısına yönelmiş vaziyette. Ben dört tane başarı görüyorum. Bir tanesi okul başarısı, öbürü meslek başarısı, evlilik ve aile başarısı ama bütün bunların üstünde yaşam başarısı. “Ben kendim olarak varolabildim mi? Yaşayabildim mi özgürce? Bunun bir anlamı var mı?..”

Bazen ölürken, her insanın içinde bir muhasebeci var. Bu muhasebeci soruyor: “Bugün sen kendi yaşamında ne kadar kendin olarak vardın?” Bir kere kaydediyor bunu ve yavaş yavaş ilerledikçe, zaman bitmek üzere mezarın kokusu gelmeye başladı. Kimse sormayacak bu soruyu ama içindeki soru şu: “Ben kendim olarak yaşayabildim mi? Hayatımda kendim olarak var mıydım?” Bunu soruyor. Ve iki türlü cevap verebilir, bir tanesi “Yok ya, hangi okula gidebileceğime, hangi mesleği seçeceğime, kiminle evleneceğime, çocuğumun adını ne koyacağıma, nerede oturacağıma, evlenirken bile hangi mobilyayı alacağıma hep başkaları karar verir. Ben ömür boyu el âlem ne der diye, benden beklenenleri yaşadım. Kendim olarak var olamadım. İçim bunu bilir ve bu acı…” Böyle yaşayanları anlayabilir misiniz? Evet anlayabilirsiniz. Sokağa çıktığınız zaman, asık suratlı, soğuk, öfkeli insanlar, işte bunlar. Yaşlandıkça mendeburlaşırlar. Hoşgörü kalkar, özellikle gençlere ve çocuklara karşı öfkelidirler.

Eğer bir insan, “Ben kendi yaşamımda vardım, ben hayatı tribünlerden seyretmedim, sahadaydım, toz toprak oyun devam etti. Kar, yağmur yağdı ama her şeye rağmen oyun devam etti. Ben öptüm öpüldüm, gol attım, gol yedim ama bir curcunaydı ki, yaşadım ve hep oradaydım” diyebiliyorsa işte bu yaşam başarısıdır. Üç tane kelime, “anlamlı bir hayat”, “coşkulu bir hayat”, “güçlü bir hayat”. O bakımdan biz, hangi başarının arkasında koşan insanlar olacağız? Bu toplum neye önem verecek? Bunun farkında olmamız lazım.

Şu anda bizim içinde bulunduğumuz kapitalist sistem insanın sadece cepte başarısından söz ediyor. Bunun için bizim değerlerimizin farkına varmamız gerekiyor. Ve anladığım kadarıyla da daha ziyade, İsveç, Norveç, Danimarka gibi Kuzey ülkelerinde bu kapitalist sistemi törpüleyerek biraz devlet devreye girmeli, sağlık, eğitim ve barınak konusunda. Vatandaştan vergisini alıyor ama bunlar için üzülme diyor. Kırk iki ülkede yapılan mutluluk çalışmalarında ilk sırayı Danimarka, Finlandiya, Norveç alıyor, enteresan bir şey. Bunun için herkesin farkına varıp, demokratik bir toplum olma konusunda bilinçli hareket etmesi lazım diye düşünüyorum.

Bir toplumun bunu gerçekleştirebilmesi için önce hangi değerlerle yaşayacağına karar vermesi gerekir. Şu anda Türkiye başarıda cebi gözetliyor. Eğitim sistemimiz cep başarısına göre ilerliyor. Ben dört başarı görüyorum: Okul, meslek, aile ve ev başarısı ve hepsinin üstünde yaşam başarısı.

DOĞAN.CÜCELOĞLU4 DOĞAN.CÜCELOĞLU5

Eminim benimle birlikte birçok kişi de bunu sordu içinden: “Psikologların da sorunları var mıdır acaba? Acaba onlar da bir terapiste ihtiyaç duyarlar mı?” Siz de terapi koltuğuna oturdunuz mu mesela? Ya da kendinize objektif bir gözle bakıp, sorunlarınızı masaya yatırdınız mı?
Terapiste gittiğim oldu. Danıştığım oldu. Felsefi sohbetler içerisinde keşfettiğim durumlar oldu. İnsan hayatının iki temel boyutu var. Bir tanesi sosyal boyut, “el âlem ne der” boyutu. Bu önemli çünkü toplum içinde yaşıyoruz. Roller var, bu rollerle ilgili beklentiler var. Ben bilimadamıyım, ben profesörüm, ben babayım, anneyim, öğretmenim, yazarım, televizyon programı yapıyorum gibi böyle roller ve her biriyle ilgili beklentiler var. Onların normları, kuralları var, gelenekleri, görenekleri var. Bunu hesaba katmak zorundasınız yoksa edepsiz olursunuz. Ne edepsiz adam derler. Ama sosyal insanın gerisinde bir de can var, öz. Sosyal yan toplumdan topluma değişebilir ama “öz” evrenseldir. Kadın, erkek, çocuk, yetişkin, dindar, ateist değişmez. Yunus Emre’nin “Bir ben var, benden içeri” dediği bu aslında.

Bu can da kendi içerisinde gözlemler yapar, farkına varır. Özgürse ifade eder, değilse kendine saklar. İşte, esasen insanın ararken yolculuğu bu can yolculuğu oluyor. Eğer farkında değilsek “kültür robotu” oluruz. Sinir gelişirse, bütün spikerler gibi kadına bakarsın, aileye bakarsın, işe bakarsın, herkes gibi küfredersin, herkes gibi oruç tutarsın, herkes gibi namaz kılarsın. Nasıl seni programlamışlarsa, öyle yaşarsın. Böyle yaşayıp ölenler çoğunlukta. Ben bu insanlara “yetişkin çocuk” diyorum. Bedenen gelişmiş ama ruhen gelişememiş insanlar ama bazıları tüm bu sürecin içerisinde farkına varıyor. Neyin farkına varıyor, kendi programlanmasının farkına varıyor. “Erkek diye beni böyle programlamışlar” diyor.

Örnek: Kampusta yürüyorum, 1964 yılının 20 Eylül’ü falan. 26 yaşındayım, sınıfımdan bir kız beni gördü. “Hey Doğan Bey!” diyerek beni çağırdı. Cıvıl cıvıl gözleri beni sardı. “Sen Türkiyeli misin?” dedi. “Evet” dedim. İçimden “Allah bu garibanı gördü” diyorum. Dokundu, çok hoşuma gitti. O sırada döndü, bir delikanlıyı çağırdı. “George! Come here, come here…” “Allah Allah, adamı niye çağırıyor?” diye düşündüm. Sonra izah etti, “George benim nişanlım, O da Türkiye’den ilk defa birisiyle görüşüyor. O da size dokunsun istiyorum” dedi. Utandım.

Bu birkaç kere başımdan geçti, sonra neyi fark ettim biliyor musun? İnsan kadın, insan erkek, insan insana konuşabilir. 26 yaşındaydım bunu anladığımda. Bunu keşfetmeden ölenlerin sayısı ne kadar fazla. Amerika’da 25 yıl yaşadım sonra Türkiye’ye geldim. Bir sabah 6’da Bostancı’da yürüyorum, karşıdan bir kadın geliyor. Ben insan erkek, “Günaydın” dedim. Kadın “Pis herif” dedi. Düşündüm, “Doğan” dedim, “farklısın. Aman dikkat et”. Adana’da seminer veriyorum, bu durumu anlattım. Adam ne dedi biliyor musun? “Kadın haklı.” “Niye?” dedim. “E” dedi, “kocası görse sormaz mı karısına nereden tanıyorsun bu herifi diye?” Görüyor musun, demek ki benim toplumumda herifler var, karılar var ve bir herif bir karıyla konuşmaz.

Şimdi 2012 yılındayız. Şehirlerarası bir otobüste eğer aile değilseniz bir kadının yanına oturamıyorsunuz, çünkü o “karı” sen “herif”sin. Bunun farkında olmak başka bir şey, farkına varmadan toplumun robotu olarak yaşamak başka bir şey. Bunun farkına vardığın andan itibaren sen kültür robotu olmaktan kurtuluyorsun. Bir farkına varma yolculuğuna çıkıyorsun, bir kapı açıyor sana. Başka nelerin yolculuğuna çıkıyorsun ve işte o zaman arayışa giriyorsun. Farkında olmadan o kadar çok acı çekiliyor ki…

DOĞAN.CÜCELOĞLU6 DOĞAN.CÜCELOĞLU10

Mesela sabahları karşıdan gelen birisine günaydın diyemiyoruz…
Diyemiyorsun, sen böyle gülen gözlerinle bakıp günaydın de adam da “Ulan, Allah Allah! Bana ne diyor ki bu kız?” der, kadın olarak görür seni, insan olarak değil.

O zaman tek başına farkındalık acı veriyor…
Evet, insan tarafın yalnız kalıyor. Karıkoca evleniyorlar. Ben şunu biliyorum psikolog olarak; eğer bir kadın ve erkek, insan insana iletişim kuramazsa bu evlilik çöplüğe dönüşür üstelik altı yedi ay içerisinde. Bazısı başaramıyor bunu, çünkü öyle eğitilmemiş. O zaman enteresan bir şekilde bir domine etme, manipüle etme, birbirini yönetme, kontrol etmeye çalışma gibi bir durum oluyor. Yıllar sonra 25-30 yıl sonra, kadın diyor ki: “Bu adam bana çok eziyet etti, döve döve öldürdü beni…” “Benim adam beni çok dövdü” diye konuşuyor… Yaşlandıkları zaman insan insana konuşabilecek hale geliyorlar ama koca bir ömür yalnız geçiyor, çok acı… Gerçek yalnızlık bu, insanın yalnızlığı çok derin bir şekilde var benim ülkemde. Erkek de yalnız kadın da.

İnternet yalnızlığı… Sosyal siteler ve orada geçen zamanlar… Bu yalnızlığı nasıl tanımlıyoruz peki?
Bunu, bilincin farkında olmadan bir yalnızlığı giderme çabası içerisinde olma arayışı olarak görüyorum ben. Nasıl ki, susayan kişi bira içer, rakı içer, kola içer susuzluğunu gidermeye çalışır fakat bir türlü susuzluğu gitmez. Susuzluğu su içerek giderirsin. Bunun için, canın yalnızlığını can cana konuşarak, göz göze konuşarak giderirsin. Diğeri hem dokunur geçer, yalnız kalırsın. Yanlış anlamalar, tuzaklar, yalnızlığını gidereceğini sandığın insan karşılaştığın zaman fersah fersah uzakta; bir sürü stratejiler, numaralar içerisinde. Hayal kırıklığına uğruyorsun. Acaba başkasında olur mu diye yeniden aramaya başlıyorsun ve geçip gidiyor böyle. Bunun için gözlemleyen bilinç çok önemli. Benim Savaşçı adlı kitabımda işin özünü o bilinç olarak ortaya çıkarıyor. Sen ne bedeninsin ne de düşüncensin sen farkında oluş halisin, bu çok önemli.

Kitabın ilk sayfalarında Doğan Cüceloğlu’nun doğumuna rastlıyoruz. 11 çocuklu bir ailenin on birinci ve son çocuğu… Yıl 1938 ve Mersin’in Silifke kasabasında dünyaya geliyorsunuz. On bir kardeş… Bu hikâyeyi anlatır mısınız?
Ben on bir çocuk olduğunun farkında değilim. Esas itibariyle çok kalabalık insanlar var etrafımda. Büyüklerden çok çocuklar var, ablamlar, abimler. Okula gidiyorlar. Ben üç yaşına gelinceye kadar donum bile yoktu, iki ablamın entarisini giydirirlerdi. Ailem bayağı fakirdi ve o nedenle de yemek yerken, aynı tabaktan yerdik. Sahan derdik biz; tahta kaşıklar vardı, “bazlama dıkım” derdik. Elimizle yerdik, çatal bıçak hiç kullanmadık. Ben lisede ilk defa çatal bıçak kullandım. Ankara’ya gittiğimde orada da rezil oldum. Yer sofrasında yerdik, elektrik yoktu, lamba vardı, “gaz ışığı” derdik. Odada soba vardı, yerlere yatak sererdik üç dört tane. Ben çok doğal bir ortamda yetiştim aslında. Eşeğimiz, keçimiz, tavuklarımız vardı. Abimler, ablamlar ilkokula gidiyor, kimi beşte, kimi üçte, kimi birinci sınıfta. Onlar etrafımda okul gibi bir şey oluşturdular benim için. Ben okula gitmeden önce Ay tutulmasını, böbreğin nasıl çalıştığını öğrenmiştim.

Büyüklerin pek ilgisi yoktu. Annem, çok yoğundu, çamaşır makinesi diye bir şey yoktu. O kadar çocuğun ve babamın klasik Türk erkeği içerisinde küçüklüğüm denildiğinde hep annemin mutsuzluğu ve gözyaşları gelir aklıma. Kendimi arada kaynayan, hesaba alınmayan birisi gibi görmem… Severlerdi beni, hakikaten onu görüyorum. Ama birey olarak değerli olmak konusunda bir annemden öncesi, bir de annemden sonrası var. Annemden önce, hiçbir sorun yok. Annem vardı, benim hayatım dolu dolu, annemin sevgisi her şeyi karşılayan bir tavır içerisindeydi. Annem öldüğü zaman müthiş bir boşluk oluştu ve onun etkisini hâlâ hissediyorum. O kadar etkilemiş ki hâlâ anında kendisini gösteriyor.

DOĞAN.CÜCELOĞLU7

Bugün annenizin o dönemde yaşadığı mutsuzluğuna baktığınızda, canınız yanıyor mu?
Hem de nasıl. Babama temelde içimde müthiş bir öfke var. Babamın birey olarak kötü niyetle annemi ezmeye çalıştığını hissetmiyorum ama onda bir Müslüman erkek tipi var. Bu Pakistan’da, Afganistan’da, Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da var. Bu erkek tipi ister istemez kadını eziyor. O nedenle o tiplere karşı içimde müthiş bir öfke var. Acı olan şu ki: Ben bir Amerikalı’yla evlendim. Sonra farkına vardım ki, ben de o tipim ve farkına varmadan o tipi yaşatmaya çalışıyorum. Emilie’ye çok acı çektirdim.

Emilie Amerikalı eşiniz. İlk eşiniz ve çocuklarınızın annesi… ilk eşinizden üç çocuğunuz var. Çocuklarınıza nasıl bir babaydınız?
Çocuklara da çok acı çektirdim. “Damdan düşen” meselesi ilk orada başlıyor zaten. Hem çok acı çektim hem acı çektirdim ve annemi düşündüğüm zaman kadınlara yapılan haksızlığın özünü görüyorum orada. Ondan dolayı benim bir kitabım var Bir Kadın, Bir Ses diye. Saniye Çelik adlı bir kadının hayatını anlattım. Bu kitap anneme olan borcumu ödeme kitabıdır. Bir kadının sesini duyurmalı, bu kadının sesini duymalı. Çünkü onu, onurundan fire vermemeye çalışan çırpınan bir kadın olarak gördüm. Allah bir yetenek vermiş, şiirlere dökmüş duygularını. Bir şiir kitabı olarak basılsa kimse okumazdı…

Yok sayılan bir kadın… Kocası evlilikleri boyunca hatta ölene kadar, Saniye Hanım’a ismiyle hitap etmiyor…
O nedenle de böyle bir hizmet sunmaya çalıştım. Çok şükür o hizmet de yerini buldu. Damla damla farkına varış gölcükleri oluştu. İleride birisi rastlarsa, oradan yararlansın ve kendi bilincini geliştirsin. Benim yolculuğum esas itibariyle bir farkına varış yolculuğu. Ben kendi iç dünyamda gözlemleyenim ve farkına vardığım zaman, benimle birlikte yolculuk yapan da farkına varıyor. Ama önce benim farkına varmam lazım.

Babanız tüccar ve bir de manifatura dükkanı var. Babanızı “şair ruhlu, Zorba filmindeki Zorba benzeri bir adam” olarak tanımlıyorsunuz. Tüccarlıkla alakası yok ve dükkân hep battı batacak… Bu söz küçük bir çocuğun iç dünyasında bir eko gibi yankılanan bir söz oluyor: “Hatta yemekte kaşığımı çok doldurmaya bile korkardım. Babam azarlayacak diye.” Azarlar mıydı gerçekten böyle bir nedenden dolayı?
Babam azarlardı da ondan dolayı azarlamadı hiç. Bizi fiziksel olarak dövmedi ama bağırırdı. Bundan dolayı korkardık. Annem ölmeden bir yıl önce, ilkokul birinci sınıftayım, ayakkabım o kadar eskimiş ki, delinmiş. Ben de farkındayım ama babamdan o kadar korkuyorum ki söyleyemiyorum. Öğretmen “Ayakkabıların çok eski, babana söyle ayakkabı alsın sana” deyince… Dükkâna gidemedim, baktım babam orada. Abime nazım geçerdi, babam çıksın, abim tek başınayken gideyim diye bekliyorum. Bir yandan da korkudan ağlıyorum. Kunduracı İbrahim görmüş beni, abime haber vermiş “Sizin oğlan köşede ağlıyor” diye. Abim geldi “Ne yapıyorsun burada, niye ağlıyorsun?” dedi. Ağlayarak durumu anlattım. Babam ben böyle ağlayarak söyleyince gücüne gitti, anladı. “Hadi ayakkabı alalım” dedi. Fakat o kadar eziğim ki denediğim ilk ayakkabı ayağımı vurduğu halde, “Bu ayakkabı ayağımı vuruyor” diyemiyorum. “Oldu oldu” diyorlar. İki hafta, üç hafta eziyet çektim, ayakkabı ayağıma oluncaya kadar. Onun için ne zaman yeni ayakkabı almayı düşünsem, içime bir sıkıntı verir. Çok acı değil mi?.. Böyle olmak zorunda değil. Bugün yüz binlerce Türk çocuğu bunu yaşıyor. Çünkü farkında değilsin. Çocuğun bir insan olduğunun, bir birey olduğunun, onuru olduğu bir hayatı süreçlediğinin farkında değiliz. Neyin farkındayız? Kimden korkuyorsak onun farkındayız. Asık suratlı insanlardan, sesi boru gibi ötenlerin farkındayız. Bu korku veriyor işte. Korktuklarımızın farkındayız. Onun için sıraya bile girmeyiz. Korkulacak adam varsa “Siz buyrun beyefendi” deriz.

Herkesin çocuk doğurmaması gerekiyor o zaman. Ya da anne ve babanın bilinçlenmesi. Ehliyet sahibi olmadan çocuk sahibi olunmaması belki de…
Hiç olmazsa, bizim çocuk eğitmeye önem veren bir toplum olma yönünde adım atmamız lazım. Diyanet İşleri, imamlarını, hutbe vererek herkesi toplayıp nasıl anne baba olunur konusunda vaazler verebilir. Ben şimdi iki ay boyunca kurs aldıracağım. Bu konuda seminer veren hocalar var üniversitelerde. Lisede aile içi iletişim, üniversitede aile ne demek?.. Bu konuda seferberlik yapmamız gerekir. Okuma yazma öğrenirmiş gibi çalışmamız lazım. Bunun yolu bundan geçer.

DOĞAN.CÜCELOĞLU8 DOĞAN.CÜCELOĞLU9

“Sürekli yokluk, sürekli sıkıntı… Parasızlık, para yokluğu benim hayatımın sürekli temalarından bir tanesi.” Sizin gibi hayatının temalarından biri yokluk ve parasızlık olmuş insanlara ne önerirsiniz? Bu temayı değiştirmek mümkün mü?
Mümkün ama önce bu gözlemleyen bilincin gelişmesi için Yunus Emre’nin felsefesine ulaşması lazım. Çok şükür benim ülkemde tasavvuf görüşü gibi bir zihniyet var. Ona bir girebilirsek yoklukların en beterinin, en kötüsünün can yokluğu olduğunu farkedeceğiz. O zaman öbürüne takılıp kalmıyorsun. O zaman bir cana “merhaba” dediğinde hayatın zenginleşiveriyor. Yaprağı, çiçeği, böceği, kurdu kuşu, çocukların sesini duymaya başlıyorsun. Birine yardım ettiğin zaman o kişinin “Allah razı olsun” deyişindeki anlamı görmeye ve hemen değişmeye başlıyorsun. Ama bunu yapamazsan eğer, bütün ömrün biraz daha fazla para, biraz daha prestij, benden bahsetsinler isteği ve unvan yolunda çabalamak oluyor ki, o özgürlük yolu değil. Yani milyarderler bile bu özgürlüğe kavuşamıyor. Adam İnformest dergisinin bir numarası olmuş, içinden diyor ki: “Bunun bir garantisi yok, acaba diğer sene de ilk onda kalabilecek miyim?” Bunu sürekli düşünüyor…

Bu insanı yormaz mı?
Bütün TV kanalları, bütün medya başarı olarak bu adamı gösteriyor. Ben de böyle toplum içinde doğup büyürken eğitim sistemim başarılı insan olarak onu almış durumda. Başka türlü başarıdan konuşmuyoruz.

Dizilerde de başarıyı böyle tanımlamıyor muyuz aslında. Başarılı ve çok zengin erkekler, çok yakışıklı ve güçlü görünüyorlar. Kadınlar, aileler zenginlik içindeler ama o parayı nasıl kazandıkları belli değil. Zenginlik temalı diziler var mesela…
Ne eksik biliyor musunuz, kendisiyle ilişkisini önemseyen insanlar eksik. Hep böyle başkasıyla yarışıyor. Hep böyle doyumu öbürünün sevgisinde, diğerinin kıskançlığında bulan insanlar var…

Benim şimdi farkına vardığım “damdan düşen psikolog” olarak en önemli ilişki insanın kendisiyle kurduğu ilişki. Hayatımızdaki en önemli tanık, kendi iç dünyamızdaki tanık. Ben kendim ne diyorum sorusu çok önemli. Bunu önemsemediğin zaman bir sürü anlamsız, tekrar eden arayışlar içine giriyorlar. Bana öyle geliyor ki, kapitalist sistem bilerek ya da bilmeyerek bunu mümkün olduğu kadar gerilere itmek istiyor. Nasıl mutlu olursun biliyor musun? Bu şampuanı kullandığın zaman. Nasıl mutlu olursun biliyor musun? Şu arabayı kullandığın zaman. Nasıl mutlu olursun biliyor musun? Bu diziyi seyrettiğin zaman. Nasıl mutlu olursun biliyor musun? Sevgilin şöyle olduğu zaman. Tabii bu süreç içerisinde bazıları para kazanacak, şöhret kazanacak. O kadar dolu dolu olur ki etrafın, yavaş yavaş her şeyi kaybedersin hakikaten.

Ondan sonra yine yalnızlık başlıyor. Dönüp dolaşıp yalnızlığa geliyoruz…
Yalnızlığı gidermek için çabalıyorsun ama o yalnızlığı gidermek için çabalamada, yalnızlığı giderme çabası içerisinde olduğunun farkında değilsin aslında. Bu bence sadece Türkiye’nin değil, Batı dünyasının da dünyanın da insanların da en önemli sorunlarından bir tanesi. Biz çocukluktan başlıyoruz gelişmeye. Geçenlerde bir ilkokula girdim, bir sınıfta kendimi tanıttım. “Bana soracağınız bir soru var mı?” dedim. Bir çocuk el kaldırdı, “Ne marka ayakkabı giyiyorsun?” diye sordu. Çocuğun aklına gelen soru bu. Düşündüm, hakikaten bilmiyorum, ne marka ayakkabı giyiyorum. “Nasıl bilmezsin yav” diyor. Bilmiyorum dedim, hakikaten bilmiyorum. Kaç numara giyiyorsun diye sor onu söyleyeyim ama ne marka giyiyorsun sorusunun cevabını bilmiyorum. Böyle bir kültür…

Çocuk yetiştirmek konusunda eğitimli ve de çocuk yetiştirmeye uygun bir psikolojide olmak çok önemli bir şey. Birbirimizden öğrendiğimiz bilgilerle kuşaktan kuşağa öğrendiklerimizi taşıyoruz. Bir nevi birbirimizi tekrar ediyoruz. Bu öğrenilen davranışlar bir kültürü mü şekillendiriyor?
Bizde bir mahalle kültürü vardı. Annenin babanın eksiğini amca, nine, hala, bakkal telafi ediyordu bir yerde. Şimdi o yok. Bu nedenle ailede eğitimi, sevgiyi verdin verdin, veremedin tamamen yok olmuş vaziyette.

DOĞAN.CÜCELOĞLU11 DOĞAN.CÜCELOĞLU12

Çevrenizdekiler halinizi fark etmiyor ve sizi depresyona iten bir dönem başlıyor. “Bu çocuk ne yaşıyor?” gibi bir koruma durumu yoktu. “Anası ölen çocuklardan biri oldum işte. Ölüm doğal gibi, katı ve gerçekçi bir tavır.” Bu sözleriniz o dönem yaşadıklarınıza bir giriş cümlesi gibi… Bu düşünceler, duygular hayatta alacağınız kararlarınızı nasıl etkiledi?
Ben, annem öldüğü zaman on yaşındaydım. Beş gün gerçekmiş gibi görünmedi. Sanki annem bir yere gitti çıkıp gelecek gibi, öyle hissettim. Beşinci gün bende jeton düştü. Dedim ki: “Bir daha hiçbir zaman annemi göremeyeceğim.” İşte o zaman içimde bir boşluk oluştu. O gün annemin mezarına gittim, üzerine toprak yığılmış. “Bu toprağın altında yatıyor; burada taş toprak, böcekler var. Ağacın yaprakları dökülmüş” diye düşündüm ve orada salya sümük ağladım. Ama bağıra bağıra ağlamadım. O ayrılışın hüznü ve acısı içerisinde ağladım. Eve geri döndüm. Enteresan bir tesadüf o akşam, babama baktığım zaman “Allahım, babamı öldürme, bari babam yaşasın” diye düşündüm. Bir şeyden dolayı babam da o akşam bana bağırdı, müthiş kırıldım ve şunun farkına vardım: “Benim hiçbir değerim yok.” Ha sandalye, ha satılan çiçek, ha kedi, ha köpek, hiç… Müthiş bir boşluk hissettim. Yaşamam lazımdı, yaşamayı devam ettirmem için o zaman içten içe herhalde şöyle bir karar vermişim: “Başkalarını memnun etmekten başka bir çaren yok.” Sen, senden beklenenleri yapacaksın. Ve böylelikle yavaş yavaş “Ben ne istiyorum?” diye düşünmeyi öğrendim. Tabii ki bu da bir yokluk duygusu, bir utanç, bir öfke ve eksiklik uyandırmaya başlıyor. En küçük olduğumdan da dolayı kendimi hep sessiz, ezik hissettim. Bu ezikliğim de devam etti; üniversiteye başladığım zaman gelip sorsaydınız, “Burada Doğan Cüceloğlu diye biri varmış” deseydiniz yüz öğrenciden ya dördü ya da beşi beni hatırlardı. Hep silik bir şekilde otururdum bir yerlerde. Öğrencilerin çoğu İstanbul’dan gelmiş kızlardı. Bakımlılardı, bana benden yıldızlar kadar uzaktılar yani. Hiçbir zaman kendimi denk görmezdim. Elimi uzatsam dokunacağım ama yıldızlar kadar uzak… Öyle görürdüm.

Amerika’ya gitmem de beni bu bakımdan çok doğru eğitti. Hakikaten tedavi oldum orada. Oradaki kültür içerisinde kızlar erkeğin giyimine, şekline değil gözlere ve o enerjiye önem veriyorlar, böyle bir kültür var. Kendisi çok zengin olması önemli değil. Kültür öyle olmuş, yani sen yaşayan bir varlıksın. Mesela kız cıvıl cıvıl, gözümün içine bakıyor, konuşmaya çalışıyor, “Kahve içer misin?” diyor… Bunların hepsi “Allah Allah, ben neymişim?” hissi verdi. İlgi çekmek istiyor yani. Altı yedi ay sonra “Ben istenen birisi olabilirim” diye düşündüm. “O zaman seçen birisi olabilirim” gibi duygular içine girmeye başladım. İstanbul Üniversitesi’ndeyken fakir aileden geliyordum ve çevremdeki bütün kızların benim gözümde sosyoekonomik düzeyi yüksekti. Bundan dolayı da orada hep bir ezikliğim vardı. Amerika’da böyle değildi; herkes eşit, herkes jean giyiyor, kızlar da erkekler de. Şöyle bir tavır var; oğlan diyor ki: “Benim kafam çalışmıyor ama istersem senin kadar para kazanabilirim.” Böyle bir tavır içindeler. Bundan dolayı kız zenginmiş, değilmiş umurlarında değildi. Sadece enerjisi var mı, dans edebiliyor muyuz? Yaşam dansı var mı? Kız ona bakıyor. Bu nedenle üniversite yaşamı kendime gelmemi sağladı.

Üniversiteye gittiğim zaman erkek ve kız öğrenciler geliyor, onlar can. Doğan Cüceloğlu’na bakıyorlar, bense hiç farkında değilim. Onlardan birisiyim. Can canayız. “Hocam ne kadar rahatsınız” diyorlar. Oysa ben farkında bile değilim, olması gereken bu. Cıvıl cıvıl, hayatın ve bütün varoluşun potansiyeli orada. Ne yani o mevki, makam, kısıtlama, maskeler yüzler… Aman diyorum, bunu bozmayın. Ama bu o kadar az ki, kızmıyorum insanlara böyle olmadıkları için.

Çok şükür kitap yazıyorum okunuyor; televizyon programım seyrediliyor; konferanslar, seminerler tıklım tıklım doluyor. Hem mektupla hem de yüzyüze teşekkürler, dualar alıyorum. Hatta bazıları “Allah ömrümden alsın sana versin” diyor. Bu nedenle hayatımı çok anlamlı buluyorum. İyi ki Türkiye’ye döndüm, Amerika’da kalabilirdim, maddi olarak daha rahat olurdum. Ortam olarak da rahat olurdum, parkıyla, deniziyle, insan ilişkileriyle, rahat yaşamıyla… Ama anlamlı bir yaşam olması bakımından burayla mukayese edilemez.

Bu kadar şey yaşadınız. Bunların hepsinin sebebi, bugün birçok insana daha kolay ulaşmanız olabilir mi? Hiç böyle düşündüğünüz oldu mu?
Şöyle düşünüyorum: Bu benim mistik tarafım. Benim yaşadığım yaşamam gereken yaşantım, şimdi verdiğim hizmetleri ben vermedim. Benim şimdiki sorumluluğum şu: Vermem gereken hizmetleri veriyor muyum yoksa eksik bıraktığım yönler var mı? Şu anda bir on yılım daha var diye düşünüyorum. Onun çok sorumluluğu içerisindeyim. Kitap yazmakta geri kaldığımı düşünüyorum. Sekiz kitap projem var. Ölmeden önce bunları mutlaka bitirmek istiyorum. Bunu yapmazsam, toplumumu, kaderimi aldatmış gibi hissedeceğim. Hakkını vermemiş gibi hissedeceğim. En başta da analık babalık var. Konuşmak istiyorum, anlatmak istiyorum.

Annenin ve kadının ne kadar önemli olduğunu kitabınızda anlıyoruz. Bir Kadının Sesi kitabınızla bir borcunuzu ödediniz…
Çocuklara karşı borcum var. Çocukların sağlıklı bir ortamda büyümesi bence yapılabilecek en büyük ibadet…

Aslında ben okuyorum, bakıyorum. Hamileyken bile, annenin yemesi, içmesi onun ruhsal durumunu, alışkanlıklarını gözden geçirmesi gerekiyor. Bir araştırma yapmışlar bir gruba havuç verilmiş bol miktarda, diğer gruba verilmemiş. Çocuk doğduktan altı ay sonra meyve sebze vermeye başlarlar ya, çocuğa havuç verildiğinde, emmeye başlıyor. Hiç havuç yememiş annenin çocuğu ise havucu itiyor. Düşünün, annenin karnındayken başlıyor her şey. Doğan çocukların ağlama tarzları kaydedilmiş. Alman bebeklerin ağlayışı ile japon bebeklerin ağlayışı karşılaştırılmış. Çok farklı… Japon bebeğinin ağlayışı, Japon dilinin cümle vurgulama tarzlarına uyuyor. Alman çocuğunun ki de Almanca’ya uyuyor. Daha bebek doğduğu an bunu görüyorsun. Demek ki çocuk, annenin karnındayken dilin vurgulamasını öğrenmeye başlamış. Bunun gibi daha birçok örnek var…

DOĞAN.CÜCELOĞLU14

Anne karnındayken, çocuklara müzik dinletiyorlar…
Daha önce anne karnında dinlemiş olduğu müziğe çocuk alışkanlık geliştirmiş ve ona olan tepkisi başka bir müziğe olan tepkisinden farklı. Aşinalık geliştirmiş yani.

Bebekliğinizden ilkokul çağınıza kadar olan o dönem. İkinci Dünya Savaşı yıllarınız ve siz de o zaman bir savaş içindesiniz… “1942-43’ler… Silifke’de sirenler çaldığını, akşamları evde ışık yakılmadığını hatırlıyorum… Bir dağın yamacına doğru gidip, mezarlığın yakınında kaldığımızı hatırlıyorum. Benim savaşımsa benden iki yaş büyük olan Şahin ağabeyimleydi” diyorsunuz kitabınızda o dönemi anlatırken. Nasıl bir savaş yaşıyordunuz Şahin ağabeyinizle?
O iki yaşındayken ben doğmuşum. Doğumumdan dolayı birdenbire kekeme olmuş. O nedenle bir kıskanma ve bir hınç var. Ben iki yaşındayım o dört yaşında… Hep eleştirirdi beni “Niye bunu doğru dürüst yapmıyorsun, aklını kullansana, salak” gibi sözler söylerdi. Ve bu sözler gizliden gizliye bende “yapamayacağım” izlenimini uyandırmış. İçimde bir öfke oluşmuş…

Zaten kendinizi öyle hissettiğiniz bir dönem ve Şahin ağabeyinizde o dönem yaşadığınız ezikliğinizi de onaylayan birisi varmış gibi…
Yıllar sonra şunun farkına vardım. Bir şeyi başaramadığımda içimde bir ses duyuyordum. “Salak, yapamadın ki” diyor. Bu Şahin ağabeyimin sesiydi. Halbuki beş altı deneyimden sonra yapamamak çok normal. Bunun farkına varınca bilinçli olarak kendimi programlamaya çalıştım. “O ses Şahin ağabeyinin sesi, aldırma, devam et” diye programladım kendimi. Bu kitap yazma konusunda da aynı şeyi gösterdi. İlk kitabım için beş altı yıl mücadele ettim. Yazma, kim okuyacak şeklinde… Bu bakımdan benim hakikaten bir savaşım oldu onunla. Bu beni muhtemelen biledi, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. O hep okulun birincisi oldu, matematiği çok iyidir. Ben de ondan geri kalmamaya çalıştım. Benim matematiğim değil ama Türkçem iyiydi. Yaradılıştan, felsefeye, gözlem yapmaya ve yaptığım gözlemler üzerine düşünmeye meyilliyim. Böyle bir farkım var. Ve o tarafımı daha çok benimsememi sağladı…

Herkesin hayatında bir Şahin ağabeyi vardır mutlaka… Yapamadığımızda içimizden gelen o seslerin kime ait olduğunu bulmalı mıyız?
Şimdi o benim en yakın dostum. Üniversite zamanında fedakârlık yaptı, beni destekledi. Her seferinde de beni en çok destekleyen ve alkışlayan insanlardan biridir.

Bu size artık huzur veriyor mu? Rahatladınız mı biraz?
Doktoramı verdiğimde onu aşmıştım zaten. O bir konu değil. Bir de şu anda esas başarının benim kendi gözümde elde edeceğim başarı olduğunun farkındayım. Bu nedenle başkalarının “başarılısın” demesi beni o kadar etkilemiyor. Ben ana babalar için bir kitap yazmadan ölürsem kendimi başarısız görürüm. Hiç kimse o tür kitap yaz demiyor bana, herkes televizyon programları yap, konferanslara gel diyerek sürekli benden zaman istiyorlar. Benim “hayır” diyerek, paraya, şöhrete, alkışa aldırmadan bu kitabı yazmam lazım. O kitabı yazdıktan sonra para gelmeyecek. Bastıktan sonra kitap pek para getirmiyor zaten. Benim kendimi başarılı görebilmem için bunu yapmam lazım. Çünkü içimdeki tanık, “Esas önemli olan bu” diyor. “Sen öldükten sonra kitapların kalacak ve hizmetin devam edecek.” Ben öldükten sonra çocuklar beni sorumlu tutacaklar, yazabilecekken niye yazmadın diye hissedecekler diye düşünüyorum.

Hepimiz dönem dönem kendimize “Ben kimim?” sorusunu bir sorar, arayış için yola çıkarız. Kitabınızda sizin de bir arayışınız var. Eşinizle ilgili anlattığınız o bölüm çok samimi ve ilgi çekici. “Evlendiğimde ne kendimi tanıyormuşum ne de evliliğin ne olduğunu. Silifke’de büyürken çevremde gördüğüm evlilik, koca, baba modelleriyle Kaliforniya’da büyümüş feminist bir Amerikalı kıza kocalık yapmaya çalıştım. Sonuç: hem ben çok ıstırap çektim hem de Emilie’ye acı çektirdim. Benim şimdi yüreğimi en çok yakan çocuklarıma verdiğim acılar. Onlardan dört yıl ayrı yaşadım…” diyorsunuz. Dört yıl çocuklarından ayrı kalan bir baba… Nasıl geçti bu yıllar ve neler hissettiniz, nasıl farkındalıklarınız oldu?
Çocukları Amerika’da bırakıp Türkiye’ye gelirken havaalanında dört yaşındaki oğlum allaha ısmarladık dediğimde “Ben şimdi kiminle oynayacağım?” dedi. Ve ben ömür boyu o anı unutamam… Çocuklarımdan dört yıl çalmış olmak çok büyük bir acı. Türkiye’ye geldim, vatana millete hizmet edeceksin. Şu kızla tanıştıralım evlen diyorlar. İçim acıyor ve o çocuklara ne olacağı kimsenin umrunda değil. Bir büyük olarak bildiğim biri, “Oğlum sen bir gâvurla evlendin, onlarda gâvur çocukları, onları unut ve başka biriyle evlen” dedi… Vay be, onlar gâvur çocuğu dediler, düşünebiliyor musun?.. Benim büyük ve saygıdeğer olarak gördüğüm insanlar, çocuklarıma gâvur çocuğu olarak bakıyorlar. Onlar benim canlarım. Yavaş yavaş şunun farkına vardım: Benim temel değerlerim ile bu insanlarınki arasında hiçbir ilişki yok. O kişiye içimdekileri anlatmak istiyorum, bir kulağı televizyonda bir kulağı bende…

Bende jetonun düşmesi dört yıl aldı. Çocuklarım dört yıl orada kaldı. Farkına vardım ki, ben bu çocuklara babalık yapmazsam bu ülkenin cumhurbaşkanı da olsam mutlu olmam mümkün değil. Kapıcı olmaya razıydım. Amerika’ya geri döndüm, iş buluncaya kadar dokuz ay geçti. Dokuz dolar kalmıştı bankada ama enteresan o mistik, inanan tarafım devredeydi. Kendi kendime durum muhakemesi yaptım: “Bu ülkeye niye geldim; bu çocuklar için geldim. Ben niyetimden yüzde yüz eminim. Bu çocuklara hayrım olacaksa beni Amerika’da tutarsın” dedim. “Yok benim bilmediğim nedenlerden dolayı bu çocuklara zararım olacaksa tutunamam geri giderim. Sana kalmış, gerekeni yaparım. Bana da söylemen lazım; neden burada kalmalıyım?” Dokuz dolarım vardı ilk paramı aldığımda, öyle mutlu oldum ki, oraya gittim. Kolay olmadı, Türkiye’de bana verilen imkânlar ile orada bulunduğum durum mukayese edilemezdi ama çok şükür çocuklarım üniversiteye girip mezun oluncaya kadar görevimi yaptım. Onlarla dostluk oluşturdum ve sonra da buraya geldim. İlişkilerimiz bugün çok iyi, çok mutluyum çocuklarımla… Çocuklarımın karşısında ağlayarak özür diledim. Kötü bir insan değildim, en iyisini yapmaya çalıştım. Ben de şanslıyım. Çok şükür bunun farkına varıp özgürlüğümü kazanabildim. Bu nedenle hayatımı anlamlı buluyor ve kendimi çok güçlü hissediyorum.

İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog / Söyleşi : Canan Dila / Yayına Hazırlayan ve Editör : Suat Koyuncu / Yayıncı ve Genel Yayın Yönetmeni :M. Faruk Bayrak /Yayın Yönetmeni Rana Alpöz /Pazarlama ve Satış Müdürü :Vedat Bayrak /Kapak Tasarımı :Gökhan Burhan /Kapak Fotoğrafları :Volkan Doğar / Yayın Evi : Alfa Yayınları / Baskı: 1. Basım Mart 2011 -3. Basım Mayıs 2011 / 529 Sayfa

Doğan Cüceloğlu; İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde Bilişsel Psikoloji (algılama, düşünme, iletişim) alanında doktorasını yapmıştır.  1980-1996 yılları arasında ABD Kaliforniya Eyalet Üniversitesi, Fullerton’da görev yapan Cüceloğlu’nun kırkı aşkın Türkçe ve ıngilizce bilimsel makalesi yayınlanmıştır. 1996 yılından bu yana Türkiye’de üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, anababalara ve işadamlarına yönelik seminerlere, konferanslara ve atölye çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1990’dan bu yana kitaplarını Türkçe olarak yayınlamaya özen gösteren Cüceloğlu, Türk insanının düşünce, duygu ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplar yazmaktadır.

Kitapları : İnsan İnsana / İnsan ve Davranışı / İçimizdeki Çocuk / İyi Düşün Doğru Karar Ver / Yetişkin Çocuklar / İçimizdeki Biz / Savaşçı / ‘Keşke’siz  Bir Yaşam İçin İletişim / Mış Gibi Yaşamlar / Başarıya Götüren Aile / Bir Kadın Bir Ses / Onlar Benim Kahramanım / Zorku Kültürü / İnsan İnsana Sohbetler 1 / İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.