“Siz öyle zannetmeye devam edin”: Komplo teorileri kullanma rehberi

 

Türkiye, komplo teorileri açısından oldukça verimli bir ülkedir. Kahvehane sohbetlerinden, akademisyenlerin, gazetecilerin boy gösterdiği ciddi televizyon tartışmalarına kadar her yerde bay herşeyibilirler ve bayan herşeydeneminler dünyayı, Türkiye’yi, küresel güçlerin planlarını, en önemsiz teferruata kadar her şeyi büyük bir özgüven ve vukufla anlatırlar. Öyle ki, Türkiye’de komplo teorileri ve şehir efsaneleri kendi gerçekliklerini üretebilmektedir. Denilebilir ki, ulusalcılıktan, İslamcılığa, hatta sosyalizme, ideolojiler entelektüel donanımlarını ve ideolojik sadakatlerini kendi şehir efsanelerine iman üzerinden oluşturmaktadırlar.

Bu durum aslında bir bakıma eğlencelidir. Bir taraftan giderek basılı medya kadar sık ulaşılır olmaya başlayan internet portalları, blogları ve sosyal medya, teorisyenleri için verimli bir mecra olurken, birbirleriyle bile kavga eden öfkeli okurların yorumları, sosyal medya/Twitter atışmaları, Twitter “keps”leri, artık arkaik bir çağa aitmiş gibi duran e-posta grupları bu iklimi beslemekte ve kendi paralel evrenlerini yaratmaktadır. Bir taraftan da bol bol komplocu manipülasyonun ve eğlencenin döndüğü, trollere ve fenomenlere takılan kamusal isimlerin zor duruma düştükleri Twitter, sosyal medya mecraları ve e-posta grupları bu absürt durumlarla eğlenmek isteyenler için yirmi dört saat kesintisiz yayın yapan mizah kaynakları haline gelmektedir. Ancak tüm absürtlüğüne rağmen komplo teorileri ciddiye de alınmalıdırlar.

Komplocu akıl, kolaycılığa kaçılarak “sağlıklı” olduğu varsayılan bir düşünüşün tezadı, bir “maraz” olarak görülebilmektedir. Daniel Pipes ve Bassam Tibi gibi oryantalistler, Batı’da marjinal kalan komploculuğun Doğu’da anaakım olma özelliğini Doğu’nun rasyonel açıklamalara itimatsızlığı gibi oryantalist klişelerle açıklamaktadırlar.(1) ABD’de ise liberal yazarlar, komploculuğu Amerikan sağıyla özdeşleştirirken, liberallerin de komploculuğa teşne olduklarını görmezden gelmektedirler.(2) Oysa böyle bir karşıtlık kurmanın sorunlu olması bir yana, komplocu düşünüş bir maraziliği değil belli zihinsel kodları ve ideolojik eğilimleri açığa vurur. Hatta denilebilir ki komploculuk, birçok durumda ideolojilerin en saf ve en dolaysız ifadeleridir. Başka bir deyişle, komplolar bir patolojinin ürünü olmaktan çok, belli sosyal ve kültürel ihtiyaçları karşılamaktadır.

fotoğraf 3

Gerçekleri çarpıtan komploculuk ve hakiki/dürüst analiz ayrımı yanıltıcıdır. Komploculuk aynı anda hem çok kolay, hem de haklılıkları tahkim ederek mutlaklaştırıcı açıklamalar sunduğundan her insan, doğası gereği komplo teorilerine teşnedir. Hepimizin favori bir komplo teorisi vardır. Başkalarının komplo teorilerine gülenler, farkında olmadan, başkalarının eğlenerek baktığı komplo teorilerine kolayca inanıp kendi mutlak imanlarından hiç şüphe duymazlar. İşte bu çalışmada bir taraftan Türkiye’de ve dünyada ilgi uyandırmış, birçoklarınca inanılmış, hatta bazıları toplum genelince kabul görmüş çeşitli komplo teorilerine ve şehir efsanelerine, bir taraftan da bunların tarihçelerine, nasıl doğduklarına, ne işlevler gördüklerine, hangi gerçekliklerden imal edildiklerine değinilecektir.

“Komplo teorisi” kavramının kullanımı on dokuzuncu yüzyıl sonlarına kadar gitmektedir. Bununla beraber kavramın bugünkü anlamını kazanmaya başlaması 1960’larla başlar.(3) ABD’de Richard Hofstadter, Amerikan siyasi kültürünün temel düsturlarından biri olarak saydığı komploculuğu zihinsel bir yapı olarak görmüştür. 1980’lerle beraber Amerikan aşırı sağının ve evanjelizmin yükselişiyle dikkati çeken, dışarıdakilere anormal ve sapkın gelen inançları benimsemiş dini ya da dini olmayan oluşumların siyaseten kolayca marjinalleştirelemeyecek derecede etki alanı kazanmaları bu kavramın gülünüp geçilmek yerine ciddiye alınmasını beraberinde getirir. Aynı şekilde UFO meraklılarından Scientology tarikatına, 1968 gençliğinden türeyen spiritüel akımlardan Batı’da ilgi görmeye başlayan Doğu dinlerine kadar yeni altkültürler de yeni bir gizemci komploculuğa ilham vermeye başlar.

Bu açıdan bakıldığında, her ne kadar Türkiye’deki komploculuk yerel kökenlerden ve kendi tarihselliğinden türemekteyse de küresel bir eğilimin yansıması olma özelliğini de taşır. Komplo teorileri (ve komplo teorilerini besleyen şehir efsaneleri) sadece Türkiye’de değil dünyada da 1990’lardan sonra popülerleşmiştir. Oliver Stone’un JFK’sı, Wachowski Kardeşler’in Matrix’i, Richard Donner’ın Komplo Teorisi 1990’ların bu ilhamdan beslenmiş belli başlı popüler filmleridir. X-Files dizisi ise bu komplocu kültürün önemli ölçüde beslendiği bir “kurucu metin” olmuştur adeta.(4) Son yirmi yılda popüler edebiyatta ezoterizmden (gizemcilik) beslenen yeni bir komplocu çoksatar roman türü de gelişmiştir. Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi bu eğilimin ticari başarı haline gelmiş bir ifadesi olurken, komünizmin çökmesinin ardından “yeni dünya düzeninde” açıklanamayan, muamma halinde kalan her şey büyük komplolara ve dünyayı gizli bir şekilde yönetenlere atfedilmeye başlanmıştır.

‘Komplo teorileri bir bakıma artık inanılmayan ve bağlanılmayan ideolojilerin ikamesidir.’

 

Komplo teorilerinin yükselmesinin bir sebebi de ideolojilerin çökmesidir. Komplo teorileri bir bakıma artık inanılmayan ve bağlanılmayan ideolojilerin ikamesidir. Örneğin ABD’de “11 Eylül hakikatçileri” hareketi (9/11 truthers) 11 Eylül’ün saklanan gerçek yüzünü açığa çıkarma iddiasıyla sayısız kanıt öne sürmekte, görüntülerden, dumanların aldığı şekilden derin anlamlar çıkarmaktadırlar. Zeitgeist belgeseli ise 11 Eylül saldırılarından yola çıkarak kısa bir dünya tarihine yönelmekte, 11 Eylül’ün arkasında var olduğunu iddia ettiği sırrı Eski Mısır’dan modern finansal sisteme uzanan bir hat üzerinde ifşa etmektedir. Benzer şekilde, CNBC programcısı Rick Santelli’nin televizyonda Obama’nın borç kurtarma planına karşı halkı tıpkı Amerika’nın kurucularının yaptığı gibi ellerindeki hisse senetlerini denize dökerek protesto etmeye çağırmasıyla, ABD çapında bu davete icabet edenlerce Obama iktidarına bir tepki olarak örgütlenen ve giderek büyüyen Çay Partisi eylemleri büyük ölçüde bir komplo teorileri manzumesine dayanmaktadır. Bu oluşum adeta, büyük bir komplo teorisinin örgütlenmiş halidir. Çay Partisi taraftarlarına göre aslen mücahit bir Müslüman olan Obama, derin ve kötücül küresel güçler tarafından ABD’yi yok etmek ve yozlaştırmak üzere başkan olarak atanmıştır. Çay Partisi de adeta Türkiye ulusalcılığı gibi komplocu aklın ve onun dünyayı mutlak bir iyilik ve kötülük zıtlaşmasıyla açıklamasının cisimleşmiş halidir. Aynı şekilde nasıl Kemalizm komploculuk aracılığıyla ulusalcılığa dönüşmüşse, Amerikan Cumhuriyetçi Parti de anaakım bir fikriyatın taşıyıcısı olduğu dönemden koparak komploculuk üzerinden aşırı sağcıların hükmettiği bir partiye dönüşmüştür. Benzer şekilde Türkiye’deki AKP muhafazakârlığının gündemleri ve komplocu aklı, İslami geçmişinden çok Amerikan sağının ve Cumhuriyetçilerin komploculuğuyla örtüşmektedir. AKP de İslamcı siyaseti ve İslami temelde ayrıştırmayı reel siyasetle değil, simgeler ve komplolar üzerinden kurmaktadır. Zaten komploculuğun belki de en temel siyasi işlevlerinden biri, partilerin ve ideolojik hareketlerin tabanlarının “dış tehditlere” karşı kenetlenmesini sağlamaktır.

Kuşkusuz komploculuk milliyetçiliklere de içkindir. İster istemez her milliyetçilik kendini, kendi tarafının “mutlak haklı” olduğu bir karşıtlık ilişkisi içinde kurar ve karşı tarafı ise bu milleti ve milli duyarlılık sahiplerini bitirmeye yönelik sinsi bir ittifakın müttefikleri olarak (Sorosçular yoksa icat edilmeleri gerekir!) sunar. Dış düşmanlar, iç düşmanlar, devletler, bireyler, aydınlar, STK’lar ve siyasi partiler, saf gözlerin göremediği, ancak milli bilinçle donanmış entelektüellerin gördüğü sinsi bir ittifakın, komplonun uzantıları ve parçalarıdırlar. Aynı şekilde siyasi, ideolojik gerginlikleri ahlakileştirip mutlak iyilik-mutlak şer ikiliğine dayalı olarak tanımlayan dini düşünceler de bu önkabuller dizini sebebiyle yeminli ve örgütlenmiş düşmanlar keşfetmeye ve komploculuğa fazlasıyla meyillidirler.

Bununla beraber, komploculuk sağa ve milliyetçiliğe özgü değildir. Amerikan liberalizmi de benzer şekilde komplocu akla teşnedir. Amerikan sağı 1990’larda Bill Clinton’ın cinayetler işlediğine kadar varan komplo teorileri üretirken, Hillary Clinton, Monica Lewinsky skandalı sonrası her tarafa sızmış, örgütlü, “devasa bir sağcı komplo”dan bahsetmektedir.(5) Amerikan beyaz ırkçıları, dünyayı ABD’ye ve onun hakiki sahiplerine karşı bir komplo olarak okurken, Amerikan siyahları arasında yaygın bir inanışa göre AIDS virüsü HIV, beyazlar tarafından siyahların soyunu kurutmak için laboratuvarda üretilmiştirSosyalizm de benzer bir şekilde mücadele edilmesi gereken “devasa ve örgütlü” bir düşman yaratarak kendini kurar. Hatta tüm iktidarı kendi kendine kötücül bir mantıkla işleyen süper-organize bir kapitalizmle örtüştüren Marksizm’in, dünya tarihinin en etkileyici ve görkemli komplo teorisi olduğu bile söylenebilir. Marksizm’de öyle bir iktidar söz konusudur ki bu iktidar hiçbir boşluk bırakmamakta, olumsallığa alan tanımamaktadır.

Belli bir izlek tüm komplo teorilerinde rahatlıkla takip edilebilir. Birbirinden çok farklı gözüken komplo teorileri aslında aynı izleğin/kurgunun/içeriğin, isimleri farklı, işlevleri aynı olan bileşenlerinin ve aktörlerinin yerleştirildiği aynı teorinin adaptasyonlarıdır.

Tüm komplo teorilerinin üç aşağı beş yukarı paylaştığı bileşenleri/unsurları ve önkabulleri kabaca şu şekildedir: Hiçbir şey tesadüfi değildir. Her şey büyük bir planın parçasıdır. Gündelik ya da on yıllık gibi kısa vadeli değil uzun vadeli planlar yapılmakta, bir satranç oyununda yüz hamle sonrasına göre oynanmaktadır. Her olgu, süreç ve gelişme birbiriyle bağlantılıdır; iç içe geçmiştir ve kendi başlarına düşünülmemelidir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. İnsanlar belli şekilde yönlendirilmekte ve belli şeylere inandırılmaktadır. Komplo teorilerinde hiçbir şey ve hiç kimse göründüğü gibi olmayabilir. Safça akılların anlayamayacağı, hatta şüphelenmeyeceği, karmaşık ve sinsi ittifaklar ağını yöneten bü- yük bir beyin vardır. Gerçek mücadele, görünen değil görünmeyen mecralarda cereyan etmektedir. Hatta görünürdeki mücadeleler aslında kamuflajdır. İşte, saklanan, üzeri örtülen büyük planı ve gerçeği ise çok az kişi (komplo teorisyenleri) bilmektedir ve tüm dezenformasyonlara rağmen saf halkı aydınlatmaya çalışmaktadır. Komplo teorileri onlara inananların gözünde kamuoyundan saklanan, kaçırılan “saf hakikat”i ve “perdenin arkasındaki gizli elleri” ortaya sermekte, ifşa etmektedir.

Bu kurgu/senaryo Amerikan sağcı inanışlardan Türkiye’deki ulusalcı komplo teorilerine, UFO’lardan İslami komplo teorilerine, masonların/Yahudilerin/gizemci cemiyetlerin (İlluminati, Tapınak Şövalyeleri vb.) dünyayı ele geçirme planlarından piramitleri aslında uzaylıların inşa ettiği teorilerine kadar birçok inanışa kolayca adapte edilebilir. Bu şekilde, tüm bu komplo teorilerinin yapısal bir analizi yapılabilir. Başka bir deyişle, komplo teorilerini ideolojik angajmanlardan soyutlayarak sadece biçimsel bir analize tabi tutabiliriz.

Bu çalışmada komplo teorilerinin ve şehir efsanelerinin yapısal niteliklerine dikkat çekilirken, aynı zamanda karşılık geldikleri ideolojik kaygıların da tespiti yapılmaya çalışılacaktır. Komplo teorileri sadece sosyal değil aynı zamanda bireysel ihtiyaçlardır. Her insan temel ve varoluşsal sorularına açık ve net cevaplar ister ve bunları kolayca bulduğunda tatmin ve mutlu olur. Komplo teorileri neredeyse dinler kadar kapsamlı cevaplar sunabilir; bu şekilde dünyayı, toplumu, hayatı anlaşılabilir ve anlamlı kılabilir. Dahası, komplo teorileri yoluyla insanlar, hem entelektüel derinlik ve entelektüel özgüven kazanmakta, hem de her zaman her şekilde haklı çıkmanın rahatlığıyla ferahlamaktadırlar.

Komplo teorileri her kapıyı açan belli sihirli tılsımları ve şablonları bellerler. Her zaman işe yarayan anahtar kelimeler/tabirler, Huntington’ın dillere pelesenk olmuş “Medeniyetler Çatışması”, ABD’nin derin yapıları, RAND Corporation, istihbarat örgütleri vb. Türkiye’deki komplo teorileri ortaya atılırken bağlamlı ya da bağlamsız sıralanırlar. Bunlar özellikle ilk kez söyleniyormuş havasıyla bir gizem yaratılarak zikredildiklerinde, vuruculukları ve etkileri daha da artar.

Komplo teorilerine ilgi duymak sadece bireysel bir yatkınlıkla veya ruh haliyle ilişkili değildir. İnsanlar, ideolojiler ve entelektüeller, kavrayamadıkları sosyal olay ve olgularla karşılaştıklarında dışsal açıklamalara yönelmekte, açıklayamadıklarında, hatta belki de açıklamayı reddettiklerinde orada bir “komplo” görmektedirler. Bu bakımdan komploculuk, aynı zamanda entelektüel çaresizliğin de doğal ve yapısal bir sonucudur. Aynı şekilde komploculuk bir suçu dışarıya, hasımlara ve kendinden olmayanlara yükleme stratejisi olduğundan komplocu eğilim ile ahlaki açık arasında bir bağıntı olduğu düşünülebilir.

Komplo teorilerinin unsurları hayali ya da çarpıtılmış, imal edilmiş “gerçekliklerdir.”

 

Komplo teorileri ve şehir efsaneleri, çoğu zaman, tamamen “uydurma”lara dayanmazlar. Daha çok “yarı-gerçeklik”e ya da “gerçeklik kırıntılarına” dayanarak, bu kırıntılarda derin anlamlar, ince mesajlar keşfedilerek ve kırıntılar süreç içinde kenarlardan merkeze çekilerek üretilirler. Çekilip alınan tek bir detaya büyük önem atfedilip büyük anlamlar yüklenir. Aynı şekilde çoğu zaman bağlamından kopardıkları, sahibine karar alıcı muamelesi yaptıkları kıyıda köşede kalmış önemsiz bir söze derin anlamlar yükleyerek (sanki komplo kuran kişi bunu açık açık söylermiş gibi) bunu bir anlatının merkezine koyarlar. Komplo teorilerinin unsurları hayali ya da çarpıtılmış, imal edilmiş “gerçekliklerdir.” Dolayısıyla, komplo teorileri aslında mizah malzemesi olmanın ötesinde ciddi ve analitik bir şekilde ele alınmalıdır.

Zira komplo teorileri bireylerin şahsi özelliklerinden değil, belli bir sosyal/kültürel arkaplandan gelen kişilerin ve grupların öncelikleri, kaygıları ve değerleri üzerinden üretilmiş ve yaygınlaşmış olduklarından yapısal bir analize tabi tutulmayı hak etmektedirler. Komplo teorilerinin anavatanı diyebileceğimiz ABD’de çeşitli komplo teorileri ansiklopedileri ve rehberleri vardır.(6)

Komplo teorilerinin bereketli topraklarda nimet gibi fışkırdığı, kitap piyasasının çoğunlukla ulusalcısından İslamcısına, sosyalistinden milliyetçisine komplo teorilerinden ve şehir efsanelerinden beslendiği Türkiye’de ise bu konu sorunsallaştırılmaktan çok uzaktır. Bu kitapta olabildiğince yapılmaya çalışılacak olan da budur.

“Su uyur, düşman uyumaz”: Türkiye’de komployla yaşamak

 

Türkiye’de ulusalcılığın altın çağında komplo teorileri almış yürümüştü. Banu Avar, Hulki Cevizoğlu, Sinan Aygün gibi isimler her gün televizyonda Türkiye üzerine oynanan oyunları, emperyalizmin “böl ve yönet” şiarını, şimdiden yüz yıl sonrasının planlarının yapıldığını stüdyo stüdyo dolaşarak anlatıyorlardı. Öyle ki komplo teorilerinin ve komplocu aklın, bu dönemde patlayan ulusalcılığın kurucu unsuru olduğu rahatlıkla söylenebilir. Adeta, ulusalcılığın komplo teorilerini değil komplo teorilerinin ulusalcılığı yarattığı bir durum söz konusuydu. Hatta o dönemde ulusalcılık belli tarihsel koşullarda doğmuş ve süregelmiş Kemalizm’in bir ideolojiden komploculuğa dönüşmesi olarak bile tanımlanabilirdi. Bu teorilerin ikna ediciliğini pekiştiren efsun ise Kemalizm’in iki ana bileşeni olarak birbirlerini tamamlamak durumunda olmayan anti-emperyalizm ile “gericilik” karşıtlığını (ve Kemalizm’in tüm düşmanlarını) bütünleştirmesi, birbirine mükemmel bir şekilde zamklaması ve ayrıştırılamaz kılmasından kaynaklanıyordu.

Bu dönemde Rum Patrikhanesi’nin İstanbul’u Vatikanlaştırma planlarından Pontus projesine, İsrail’in Türklerin genetiğini bozacak hormonlu domatesleriyle 1999 İzmit depreminin ABD işi olmasından, Soros’un “sivil örümcek ağına” uzanan komplo teori- leri, ana omurgası Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ABD, AB, AKP ve PKK şer ittifakının oluşturduğu bir kurguya dayalı olarak patlamıştı. Bunların bir kısmı halihazırda var olan komplo teorilerinin abartılması ve aktörlerin isimlerinin değiştirilmesiyle piyasaya sürülmüş haliyken, bir kısmı da yeni icatlardı. Bir çılgınlık haline gelen Bor Madenleri efsanesinden Abdullah Gül’ün ABD ile imzaladığı iddia edilen gizli anlaşmaya kadar PowerPoint sunumlu komplo teorileri e-posta hesapları arasında kurulan forward zincirleriyle geometrik olarak genişleyen bir kitleye ulaştı. Yine de bu zincir e-postaların ne derece kullanıcıların infialinden kaynaklandığı, ne derece 28 Şubat sonrası genelkurmayının bir “psikolojik harp unsuru” olarak, tıpkı web sitelerinin tasarlanması gibi bir merkezden yönetildiği bir muammadır.

Bu dönemde “stratejisyenlik” komploculuğun en etkin kamuflajlarından biri oldu. “Stratejisyen” payesi insanlara stüdyolarda dünyanın dengelerini, iç ve dış dinamikleri okuma konforu ve özgüveni bahşetti. Uluslararası ve küresel siyasette bilinmeyenler bu sıfatlar vesilesiyle deşildi. Emekli subaylar, televizyonlarda stratejik ve jeopolitik uzmanlıklarıyla entelektüel birikimlerini aktararak analizler yaparken, Skytürk’te ismi bile yeterince ağır Stratejik Bakış programında, Nihat Genç, Serdar Akinan, Enver Aysever ve Eren Eğilmez her hafta altmış dakikada dünyayı stratejik derinlikle açıkladılar. Sun Tzu’dan, Clausewitz’den, Machiavelli’den aforizmalar(7) ulusalcı stratejisyenlerin derinlik alametleri oldu.(8) Fütüroloji bir “yüksek strateji bilimi” işlevi gören, kolaycı ve keyfi öngörülerde bulunup derin analizler yapmak isteyenler için içi istenildiği gibi doldurulan bir sözde-bilim olarak şişirildi.(9) Kendinden menkul bir Avrasyacılık, Çin-Rusya- Hindistan ekseni ve Türkiye’nin bu ittifaka intibakı jeopolitik derinlik olarak sıklıkla dile getirildi. “Manidar zamanlamalara” dikkat çekildi. Söyleyene büyük derinlik ve ağırlık sağladığı varsayılan Latince cui bono? (kim kazandı?) ibaresi ise bu stratejisyenlerin temel metodolojisi ve her kilidi açan anahtarı oldu.

Ancak bu iklimin yaratılmasındaki manipülatif boyutlar bir kenara, Ergün Poyraz’ın “Musa Üçlemesi”, Soner Yalçın külliyatı gibi içerikleri yalnızca komplodan ibaret çoksatarların birçok insanın temel tarih ve güncel siyaset bilgisini oluşturduğu kültürel bir iklimin ortaya çıktığı aşikârdır. Ancak özellikle AKP’den korkan endişeli orta sınıfları girdap gibi içine çeken bu kültürel iklim beklendiği kadar uzun sürmemiştir. AKP’nin, ulusalcılığın bir nevi organik ideolojisi olduğu Kemalist müesses nizamı tasfiyesinin ardından ulusalcı komploculuk katı inançlılarının nazarında sürmekle beraber eski popülaritesini yitirmiş, 2005 öncesindeki kadar olmasa da görece marjinal çevrelere sıkışmış ve geniş bir tabanı mobilize edemez olmuştur. Batı’nın liberal demokrat değerlerine, samimi ya da değil, yaslanmanın gerekliliği radikal ve ulusalcı reformist ayrışmasını getirmiş ve özellikle ulusalcı komplonun iki ana bileşeninden Batı ve emperyalizm temaları reformcular nazarında gözden düşmüştür. Her ne kadar bu komplo teorilerine dayalı siyasal/kültürel tahlillerin sol-ulusalcı/Kemalist versiyonlarına Aydınlık, popülist-merkez ulusalcı/Kemalist versiyonlarına Sözcü, sağ-ulusalcı/Kemalist versiyonlarına Yeni Çağ gibi gazetelerde bolca rastlamak mümkünse de bunların artık kitleleri peşinden sürükledikleri söylenemez.

Buna rağmen, AVM kitapçılarının yeni çıkanlar reyonlarını dolduran ve çoksatarlar listelerinde en ön sıralara çıkan kitaplara bakıldığında siyasal karşılığı kalmayan bu analizlerin kültürel alanda entelektüel hegemonyasının ve inandırıcılığının bir süre daha devam ettiğini söylemek mümkündür. Sinan Meydan’ın gizemci Atatürkçülüğü, aynı komplocu senaryonun otuz yıl sonra bire bir tekrarını sunan Emre Kongar’ın ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı kitabı ve sayısız Sevr-Lozan ikiliği temelinde yirminci yüzyıl Türkiye tarihi tahlilleri en çok satanlar olarak reyonları doldurmaktayken, güncel Türkiye tahlilleri ve Kemalist manifesto yazmayı bırakan Gökçe Fırat Kürtlerin, Ermenilerin ve Yunanların Anadolu’daki yerlilik iddialarına cevap vermeye yönelmiştir. Hatta denilebilir ki, siyaseten güçten düşmüş ulusalcılık bu tür bir kültürel alana sığınmış, bu sığınakta yaşamaya devam etmiştir.(10) Seküler kesimin iktidardan düşmesi sürecinde komplocular, anaakım seküler alandan tasfiye olarak yeniden kendi sekter alanlarına sıkışmıştır. Devlete yönelik doğal sahiplik algısının sönmesi, orduya yüklenen metafizik anlamların buharlaşması ve hele Gezi olaylarının alışılageldik devlet ve millet algılarını dönüştürmesiyle anaakım ulusalcılık, komploculuk iyice gerilemiştir. Üstelik tüm ulusalcı komplo teorilerinde kukla ustası oldukları varsayılan Batı ve ABD artık AKP iktidarına karşı destek vereceği umulan potansiyel birer ortaktır. Liberal vurgular, artık nifakın değil evrensel insan haklarının ve değerlerinin savunusu oluvermiştir. Komplocu kültür anlamında bir kopuş olduğu söylenebilecek Gezi’nin ardından, yeni konjonktürde seküler cenahta komploculuğun katı ideolojik omurgaya sahip ulusalcı çevreler dışında söndüğünü söyleyebiliriz.

‘AKP’nin temsil ettiği cenahta,  daha önce liberal demokrat entelijansiyadan cevaz alma kaygısıyla bastırdığı komplocu reflekslerin dirildiği görülmektedir.’

 

Tam da bu süreçte AKP’nin temsil ettiği cenahta, kendi iktidarını tesisiyle beraber, daha önce liberal demokrat entelijansiyadan cevaz alma kaygısıyla bastırdığı komplocu reflekslerin dirildiği görülmektedir. Soner Yalçın’ın “konsept danışmanı” olduğu Kurtlar Vadisi dizisinin “taraf değiştirip” ulusalcılıktan “reisçiliğe” geçmesi; izleyicilerine bir ufuk turuyla anlattığı derin küresel yapıları ve sinsi komploları ulusalcı müesses nizama değil AKP’nin “güçlü Türkiye”sine ve Erdoğan’ın liderliğine tehditler olarak okumaya başlaması ve dizinin duygu dünyasının da giderek ulusalcı değil sağcı hamasete yaslanması komploculuğun ağırlık merkezinin kaymasına ilişkin sembolik bir an olmalıdır.

Bu komplocu mantık en belirgin haliyle, özellikle Erdoğan’ın Meclis grubu konuşmalarında açığa çıkmaktadır. Kendi tabanına selam gönderdiği bu grup konuşmaları hep bir komplocu mantıkla örülüdür. The Economist ve Wall Street Journal’la bile aşık atan Erdoğan için ortada öyle devasa bir komplo vardır ki, CHP, BDP, İsrail, Ermeni diasporası ve manipüle edilen Türkiye ve dünya medyası el eledir. Aynı şekilde 2010’da Wikileaks’in Ame- rikan Dışişleri Bakanlığı yazışmalarını yayımlamasının ardından adeta bu ifşaatın ana hedefi ABD değil de Türkiye imişçesine Wi- kileaks ifşasında, yani komplonun içinde komplo bulundu.

Bu komplocu kültür, önemli ölçüde Milli Görüş hareketinden devralınmaktaysa da ciddi nüanslar söz konusudur. İlginçtir ki, bu komplo teorileri geleneksel İslami ve İslamcı referanslardan çok, siyasal bir boş imleyen olarak Recep Tayyip Erdoğan merkeze alınarak kurgulanmaktadır. Bir ideoloji olarak İslamcılık, pragmatik ve reelpolitik kaygılara hizmet eden ve bu kaygılar ve öncelikler doğrultusunda her şekli alabilen bir AKP partizanlığı ve fanatizmiyle adeta ikame edilmiştir. Bir gün liberal demokrat, ertesi gün muhafazakâr, daha sonraki gün katı ulus-devletçi söylemlerle iktidar karşıtlarına verip veriştirilirken bir nokta hep sabit kalmaktadır: AKP büyük bir komployla (ya da fitneyle) her an mücadele etmektedir. Öyle ki Ocak 2013’e kadar PKK ile mücadele konusunda şahince bir polemikte liberal/demokratları PKKsevicilik ve vatana ihanetle suçlayan Erdoğan, açılımın ardından keskin bir dönüş yaparak bambaşka bir dil tutturmuştur.

‘Erdoğan kültünün ve Erdoğan’ın şahsının, tüm komploların merkezine oturtulması Gezi olaylarıyla zirve noktasına ulaşmıştır.’

 

Burada dikkate değer husus bu komplonun hedefinde artık İslam ya da İslam’ın siyasi temsilinin değil, Tayyip Erdoğan’ın şahsının bulunmasıdır. Tutarlı ve kapsamlı bir ideoloji olarak İslamcılık adeta ölmüştür ama Erdoğanizmle ya da “reisçilikle” ikame edilmiştir. Muhafazakâr demokratlık iddiası yeniden doğmuş bir Erdoğan fetişizmine, hatta ideolojisine toslamakta ve Erdoğan merkezinde (Siyonistlerin her seferinde bir şekilde ortaya çıktığı) kurgulanmış bir komploculuk tarafından sonuçsuz bırakılmaktadır. Erdoğan kültünün ve Erdoğan’ın şahsının, tüm komploların merkezine oturtulması Gezi olaylarıyla zirve noktasına ulaşmıştır. Yiğit Bulut’un Haziran 2013’teki Gezi Parkı olaylarının ardından Erdoğan’ı dünyanın dört bir yanında birçok odak tarafından telekinezi yöntemiyle öldürtülmeye çalışıldığı iddiası, Erdoğan kültü merkezli komploculuğun en belirgin ifadesi oldu.

Gezi ile beraber temel öteki, artık ikna kabiliyetini yitirmiş Ergenekon yerine Gezi ve Geziciler haline geldi. Uzun süredir, her taşın altında Ergenekon (ya da korku salan kısaltmasıyla ETÖ) çıkmaktayken, 2012 itibariyle mutlak karşıtlık, AKP ile eşanlamlı demek olan ve milli iradeyi adeta şahsında cisimleştirdiği varsayılan Erdoğan ve onun “milli irade”yi yansıtan politikalarıyla karşıtları arasında kurulmaktadır. Erdoğan’ın takipçileri ise kendisi doğrudan gündeme getirmediği zamanlarda bile karşıtlardan İsrail’i ve Siyonistleri anlamaktadırlar. İsrail ve İsrail merkezli komploculuk, bu neo-İslamcılığın yumuşak karnıdır adeta. Büyük ölçüde klasik İslamcılığın, gündem ve amaçlarıyla beraber tasfiyesini öngören siyasi programına rağmen, bu algı İslamcı bir nostaljiyi ayakta tutabilmektedir. Zira ideolojilerin ölümünden sonra kimlik siyaseti yükselirken, ideolojilere atfedilenler artık kimliklere atfedilmeye başlanmış; inançlı kimlikleri AKP’lilerin İslami iddiaları için yeterli olmuştur. Komploculuk ise bu noktada algılanan dış düşmanlara karşı kimlik-kurucu bir işlev görmüştür.

Ulusalcılığın zirveden tepetaklak inişiyle eşzamanlı olarak önemli bir kısmı AKP güdümünde olan düşünce kuruluşlarında (think tank) paralel stratejik vizyonlar da üretilmeye başlandı. Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” yaklaşımı birçokları açısından “yeni başlayanlar için” stratejik bir vizyon oldu. Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasından sonra yaşanan özgüven patlamasıysa, komplocu muhayyileleri harekete geçirdi. Bu özgüven, devralınan komplocu İslami mantıkla harmanlandı. Davutoğlu’nun sonuçsuz ve başarısız kalan politikalarında hep engel koyucu bir dış odak keşfedildi. Başarısızlıklar ve yapısal sınırlar her seferinde dışsallaştırıldı. Türkiye’nin yüz yıllık bir içe kapanıklıktan sonra “stratejik bir vizyon”la aktif bir dış politikaya yönelmesinden rahatsız oldukları düşünülen dış güçler, bu yetersizlikten mesul tutuldu.

Komplo teorileri elbette dezenformasyon amacıyla istihbarat servisleri aracılığıyla (polis, ordu, MİT) servis edilir. Bazen de bizzat bir dezenformasyon yaymak isteyen ve kendine durumdan vazife çıkaran yayın organları, komplo teorilerini kendi mutfaklarında imal ederler. Ancak bir noktadan sonra insanlar kendi uydurduğu komplo teorilerine inanmakta, hatta komplo teorileri bu inanç doğrultusunda katmerlenmekte, yeni eklenen unsurlarla genişlemektedir. Türkiye’de de gerek ulusalcı dönemde, gerekse AKP döneminde dezenformasyon savaşlarında bu duruma sıkça şahit olmaktayız. Buna pekâlâ Umberto Eco’nun daha sonra değineceğimiz Prag Mezarlığı romanına referansla Simonini açmazı/paradoksu diyebiliriz. Aynı şekilde paradoksal olarak uydurulan komplo teorilerinin bizzat hakiki komplolara neden olma ihtimali bile vardır. Zira hesapsız, plansız ve izansız servis edilen komplo ithamları ve gayriresmi ortamlarda dolaşan siyaseten doğruculuktan uzak, ciddiyetsiz komplocu ifadeler hedef alınan muhatapları harekete geçmeye yöneltebilir pekâlâ. Aynı şekilde resmi tarihle hesaplaşma ve resmi tarihi yıkma hevesi bir noktadan sonra şaşırtıcı bir şekilde komploculuğu besler hale gelmektedir. Bir kez “resmi tarih yalanları” ortaya çıkarıldıktan sonra “resmi ideoloji”den boşalan büyük söylemsel alan, yani “hakiki/saklanan tarih” bu ifşacıların tercihleri doğrultusunda doldurulmaktadır. Hatta kendinden menkul bir “demokratlık” zırhı/iddiası komplocu yaratıcılık için geniş bir meşruiyet alanı açmaktadır. Kendisi bir klişeye dönüştürülmüş anti-Kemalizm (ve darbe-karşıtlığı) aracılığıyla yirminci yüzyıl Türkiye tarihi okunurken, Kemalizm ama asıl olarak “İttihatçılık”, “İttihatçı zihniyet” adeta meşum dış odaklara ve “tahakküm eliti”ne dayanan, “millete karşı yapılmış bir komplo”ya indirgenmektedir.

‘Türkiye’de milli anlatının kendisinin zaten bir komplo teorisine dayandığı rahatlıkla gözlemlenebilir.’

 

Türkiye’de komploculuğun tüm tezahürlerinin ötesinde, milli anlatının kendisinin zaten bir komplo teorisine dayandığı rahatlıkla gözlemlenebilir. Birbirlerini mutlak olarak dışlayan Sevr- Lozan ikiliği Kemalist komplo teorileri ve şehir efsaneleri gruplarının temel altmetnini ve referansını oluşturmaktadır. Türkiye solu da önkabullerini önemli ölçüde Kemalizm’den devraldığı, o prizmadan okunmuş bir anti-emperyalizmle maluldür. Aynı şekilde AKP’nin fetişleştirdiği Osmanlı’yı ulus-devlet prizmasından okuyan ulus-devletçiliğinin gösterdiği gibi Türkiye İslamcılığı da büyük ölçüde Kemalist ulus-devletçilik ve onun önkabulleri üzerinden şekillenmiştir.

Ancak Cumhuriyet’in ve Kemalizm’in Osmanlı’dan devraldığı zihinsel kodlar ve miras da ihmal edilmemelidir. Burada Sevr fobisi ve travması olduğu kadar Küçük Kaynarca, Girit, Ayastefanos ve Balkan Savaşları travmaları da vardır ve Cumhuriyet’in bu paranoyaya katkısı önemli ölçüde miras aldığı travmalara kendi damgasını vurmak olmuştur.

On sekizinci yüzyılda kuzeyden gelen tehdit yüz binlerce asker çıkartabilen Rus yayılmacılığıyken, on dokuzuncu yüzyılda korkunun biçimi değişecektir. Korku artık çok boyutlu, çok aktörlü, öngörülemez ve dıştan olduğu kadar içten de türeyen ve bu ikisinin ayrıştırılamaz şekilde iç içe geçtiği bir başka tehdide yöneliktir. Bu korku 1920 Ağustosu’nda Sevr Antlaşması’yla doruk noktasına çıkacaktır. Aslında Sevr Antlaşması bu paranoya ikliminin doğrulanması, daha doğrusu aslında doğru çıkan paranoyanın paranoya olmadığının bir delilidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılı büyük bir korku dönemi olmuştur. Kaçınılmaz görülen ve her an gerçekleşmesi beklenen çöküş Osmanlı devlet adamlarının ensesindedir. Bu, çok yakında, ensede hissedilen ama tam olarak tanımlanamayan ve bildik askeri bağlamdan çok farklı bir korku iklimidir. Çürümüş imparatorluğu yeniden düzenlemeye ve ihya etmeye yönelik 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, 1856’da Paris Antlaşması’yla Avrupa’nın, Avrupa Uyumu’nun bir parçası haline getirilerek toprak bütünlüğünün garanti edilmesinden rahatlamalar umulmuş ama bu beklentiler boşa çıkmış, imparatorluğun gerilemesi süregitmiştir. Aynı şekilde Islahat Fermanı ve Tanzimat yasaları imparatorluğun memnuniyetsiz gayrimüslim tebaasını sakinleştirememiş, gayrimüslim cemaatler arasında ayrılıkçılık gelişmiştir. Ne Tanzimat’ın hak ve özgürlükleri genişleten “güler yüzü” ne de sert ve haşin tenkil politikalarından oluşan “sert yüzü” bu gerilemenin önüne geçebilmiştir. Tanzimat’ın başarısızlığının aşikâr hale gelmesinin ardından II. Abdülhamid, imparatorluğun ancak sıkı bir denetim ve baskı mekanizmasıyla korunabileceğine kani olmuş ve özellikle Doğu’daki Ermeni hareketliliğine karşı çok sert sindirme/tenkil politikaları uygulanmıştır.

Ancak II. Abdülhamid’in düşüşü ayrılıkçılığı tekrar canlandıracak, otorite boşluğunda Bosna’nın, Bulgaristan’ın, Girit’in elden çıkışı önlenemeyecektir. Ardından da önce İtalya’nın Libya saldırısı bir şok etkisi yaratmışken, Balkan Savaşları sonucunda akla hayale gelmeyecek bir durum ortaya çıkacak, kısa bir süre sonra geri alınacak Edirne de dahil olmak üzere beş yüz/beş yüz elli yıllık Osmanlı/Türk toprağı, koca Rumeli coğrafyası elden çıkacaktır. Yaşanan travma şiddetli bir Türk milliyetçiliğini tetiklerken, bu etnik milliyetçilik gayrimüslim unsurlara hınç duyacak, ardından “arkadan vuran” Arap ve Arnavutları ihanetle itham edecektir.

Neyse ki bu “makûs talih”in 1921’de İnönü’de geri çevrildiğini Mustafa Kemal Paşa ilan edecektir. Yunanların geri püskürtülmeleri üç yüz yıllık kesintisiz ricatın sembolik olarak tersine çevrilmesi olarak kutlanacaktır. Ancak Yunanların “denize dökülmesi”, İstanbul’un geri alınması ve Doğu Sorunu’nun sona ermesinin ardından geride kendine güvensiz ve ansızın her an her yerden çıkabilecek her türlü tehdide karşı daima teyakkuz halinde, küçücük kalmış gayrimüslim cemaatlerden bile ödü kopan, ulus-devletçi ve milliyetçi bir cumhuriyet bırakacaktır ki bu bileşke Kemalizm olarak anılmaya başlanacaktır.

Komplo teorileri yeni komplo teorilerine babalık ederler. Bir kez bir komplo teorisi “gerçeklik statüsü” kazandığında bu gerçekliğe dayanarak yeni alt-komplo teorileri üretilir. Örneğin, Türkiye’de Lozan-Sevr ikiliğinin, Kemalist/ulusalcı/milliyetçi komplo teorilerinin ur-komplo teorisi (komplo teorilerinin atası) olduğu söylenebilir. Aynı şekilde İslamcı komplo teorileri ve şehir efsaneleri belli tarihsel ve kültürel önkabullere dayanır ve bu önkabullerin doğruluğuna duyulan şaşmaz inanç birçok alt- şehir efsanesi ve alt-komplo teorisinin de türetimini kaçınılmaz kılar. Birçok bakımdan, Lozan-Sevr ikiliği kadar güçlü olmamakla beraber, İslami kesimin ur-komplo teorisi de özellikle 1940’larda Necip Fazıl Kısakürek tarafından işlenen, Abdülhamid ve Siyonizm arasında geçtiği varsayılan mücadele ile Dönmelerin ve Yahudilerin Türkiye üzerindeki planları ve oyunlarıdır.

Komplo teorileri için tarihsel referanslar olmazsa olmazdır ve merkezi önemdedir. Geçmişte olduğuna göre bugün de olmalıdır. Bu tarihsel referenslar “bugün”le ve akabinde “gelecek”le bağdaştırılır. Komplo teorileri bir bakıma zamanı dondurup “şimdi”yi iptal eder. Zaman aksa da aslında aktörler ve stratejileri değişmeden sabit kalmaktadır. Hasımlarımızın planları, fetişleştirilen devlet aklı tarafından tasarlandığından, bugünden yarına değil, onyıllar, hatta yüzyıllar süren vadeler için geçerlidir. Bu sebeplerle hem komplocu akıl hem de milliyetçilik için “tarih bilinci/şuuru” kilit önemdedir.

Türk kimliğini kuran tarihsel referansların, aslında “milli efsaneler” olduğunu söyleyebiliriz. Bu efsanelerin çoğu başta Namık Kemal olmak üzere on dokuzuncu yüzyılın hem Türk, hem Müslüman duyarlılıklarını taşıyan ve bunları, yaratmaya çalıştıkları Osmanlı emperyal kimliğiyle bütünleştiren Osmanlı entelektüellerinin muhayyilelerinde tarihin geriye dönük (retrospektif) okunmasıyla oluşturulmuştur. Bunlar Cumhuriyet döneminde de ideolojik ve kültürel ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirilmiş, yeni unsurlarla zenginleştirilmiştir.

Bu “milli efsaneler” sadece etnik temelli tarih muhayyilesi yaratımına özgü değildir. Zaten Türklüğün ayrılmaz bir parçası kabul edilen İslami referanslar da çoğunluğu otantik görünümlerine karşın modern dönemde kimlik oluşturma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkmışlardır. Aynı şekilde “resmi tarih”i yıkma söylemi genelgeçer hale geldikçe ve klişeleştikçe bu sloganı kullanışlı bulan muhafazakâr/İslami cenah kendi komplocu Cumhuriyet ve Osmanlı tarihi okumalarını ve mitlerini bu izlek üzerinden daha gür bir şekilde ifade etmeye çalışmaktadır. Ermenilerin “her türlü” şekilde bu topraklardan atıldığı 1915’in nasıl unutulduğu, unutturulduğu, bu mekanizmaların nasıl işlediği ve ne tür alternatif okumaların sunulduğu bile milli şehir efsanelerinden biri, hatta en esaslısı olarak ele alınabilir. Bu bakımdan aslında düşündüğümüzden daha geniş bir havuz, bu çalışmanın ilgi alanına girmektedir.

Umulmaktadır ki burada sunulacak eleştirel perspektif ve komplo teorilerini ve şehir efsanelerini belli bir tarihsellik ve bağlama oturtma kaygısı komplocu iklimin hüküm sürdüğü bir ortamda az da olsa faydalı olacaktır. Zira Türkiye’nin haddinden fazla gergin siyasi ortamında ideolojik haklılıklar, keskinlikler ve imanlar bu komplocu düşünüşler aracılığıyla sağlanıp pekiştirilmekte ve dünyayı karşıtlarının komploları üzerinden anlamlandıran algılar ülkenin siyasal iklimini daha da germektedir.

1. Bkz. Pipes, Daniel. The Hidden Hand: Middle East Fears of Conspiracy, Londra: MacMillan Press, 1996. Daha güncel ve oryantalist perspektife eleştirel bakan bir çalışma için bkz. Matthew Gray, Conspiracy Theories in the Arab World: Sources and Politics, New York: Routledge, 2010.
2. ABD’de liberallerin komploculuğuna ilişkin bir kitap için bkz. John Avlon, Wingnuts, New York: Beast Books, 2010.
3. Tabiri ilk kavramsallaştıranların başında liberal siyaset filozofu Karl Popper gelir. Popper “açık toplumun düşmanı” ideolojileri incelediği kitabında “komplocu toplum anlayışı”ndan ve birçok sosyolojik süreci yapısal sebeplerle değil, hazzedilmeyen insan güruhlarının kumpası olarak açıklama eğiliminden bahseder. Karl Popper, The Open Society and its Enemies, Londra: Routledge & Kegan Paul, 1952 (orijinal basım 1945).
4. Gordon B. Arnold, Conspiracy Theory in Film, Television, and Politics. Westport: Praeger, 2008.
5. David Aaronovitch. Vodoo Histories: The Role of the Conspiracy Theory in Shaping Modern History. Londra: Jonathan Cape, 2009, s. 279.
6. Bu çalışmada faydalanılan kılavuzlar şunlardır: Peter Knight (ed.). Conspiracy Theories in American His- tory. ABC Clio: Santa Barbara, 2003; Michael Newton, The Encylopedia of Conspiracies and Conspiacy Theories. New York: Facts on File, 2006; Kate Tuckett (ed.). Conspiracy Theories. Chichester: Summersdale, 2004.
7. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere başbakanı Palmerston’un “Ebedi düşmanlarımız ve daimi dostlarımız yoktur. Çıkarlarımız ebedi ve daimidir ve görevimiz onları korumaktır” sözü de bir reelpolitik bilgelik sözü olarak bolca alıntılanır.
8. Mesela bkz. Erol Mütercimler, 21. Yüzyıl ve Türkiye, İstanbul: Güncel Yayıncılık, 2000; Osman Pamukoğlu, Savaş Sanatı: Sun Tzu, İstanbul: İnkılap Yayınları, 2014.
9. Erol Mütercimler, Yüksek Stratejiden Etki Odaklı Harekâta: Geleceği Yönetmek, İstanbul: Alfa, 2006.
10. Ulusalcı popüler kültür için bkz. Doğan Gürpınar, Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçileri. İstanbul: Kitap Yayınları, 2011.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.