‘Yazdığınız bir kitaptan sonra nasıl aynı kalabilirsiniz ki?’

 

Doğan Yarıcı, yeni romanı ‘Her Aşk Gibi Yarım’da Yeşilçam filmlerinin güzel duygusunu yanına almış, modern bir roman kurgusunun yol arkadaşı yapmış. “Güneş alçalıp gölgeler çekildiğinde gölgelerin birleşerek konuştuğu bir semte, Beykoz’a ve gülerken bile puslu, efkârlı bakan Beykozlulara bir güzelleme. Roman kişilerini Nüvit Özdoğru’dan Neriman Köksal’a, Muzaffer Tema, Yıldırım Önal, Fatoş Sezer, Vahi Öz, Altan Erbulak, Necdet Tosun, Gülistan Güzey’e varana kadar gelmiş geçmiş pek çok sinema oyuncusuna “oynatan” Doğan Yarıcı, romanın kurgusunu da bir sinema filmi gibi çatmış; romanın anlatıcısı ise yine yazar gibi bir Beykozlu: Sadri Alışık. Sinema metaforu hayatın seyirlik bir oyun olduğunu vurgulamasının yanı sıra, bir sanat olarak gördüğü baskılarla da dönemlerin sindirmeci zulüm politikalarını da simgeliyor. Karanlıkta, beyaz bir perdede hayat yansıyıp sona eriyor. Her son, belki de bir başlangıç. Her şey başladığı gibi bitiyor. Belki de son diye bir şey yok. Sadece korkularımız var.”

‘Her Aşk Gibi Yarım’ romanı, daha önce yazdıklarınızdan biraz farklı geldi bana.. Dille meselesi olan, Türkçe’nin olanaklarını zorlayan adımlar atıyordunuz… Bu kitapta bu çaba, daha çok atmosfer kurmaya yönelmiş gibi hissettim. Bunun, bu kitabın sinemayla kurduğu edebi oyunla ilgili olduğunu mu düşünmeliyiz?
Temel olarak, sizin de belirttiğiniz gibi, kitabın sinemayla, özellikle yeşilçam kalıplarıyla kurduğu ilişki nedeniyle diyebiliriz. En anlaşılır kitabım olduğu söyleniyor, bu beni çok eğlendiriyor; O Boşluk’tan sonra hele. Bir yanılgıya, yanlış bir beklentiye düşülsün istemem; iki kitabın da derdi farklı; kendi dilini belirlemiştir sonuçta iki kitap da. Rahat durmayacağımı biliyorum, bir sonraki kitapta bilimkurguya dalarsam ne olacak? Anlatı kalıplarını olduğu gibi almak yerine, yapı(lar)dan yararlanmayı, üzerine yeni yapılar kurmayı, olanakları zorlamayı benimsiyorum. Hem yazar hem okur için çileli olan bu tercih, anlatılan hikâyeye de, metâ olarak kitaba da, belki okura da yeni bir şey katıyor. Organik bir yapı oluşuyor sonuçta. (Anlatıda kurulan atmosfer değil de, kitabın atmosferi oluyor belki de bu.) Dille mesele, tam da burada devreye giriyor. Seçtiğiniz konu ve çıktığınız yol, yazar olarak benimsediğiniz, istemeden de olsa yöneldiğiniz “genel” anlatı eğiliminizi/üslubunuzu (eğer varsa), kırmanıza da yarıyor. Bu iyi bir şey. Denize paralel kıyıdan mı, orman içinden patikalardan mı, yoksa şoseden mi gideceğiz? Her birinin yürüyüş şekli, temposu, donanımı, ışığı, dokusu, rastlantıları farklı. Gitme kararını siz alıyorsunuz, o sırada yapayalnızsınız. Yolculuk iyi miydi? Sağsalim tamamlayabildik mi yolu? Ne âlâ! Bir de bakıyorsunuz arkanızda birkaç insan var, ne mutlu. Sıkı bir serüven oluyor bana göre; sonrasında, kurgulama ve yazma eylemi tamamlandığında benden çıkıp gidiyor. Göze aldığımız yolculuklar bizi biz yapıyor. Yazma çilesini katlanılır kılan bir de bu var sanıyorum. Yazdığınız bir kitaptan sonra nasıl aynı kalabilirsiniz ki?

Öte yandan, bu kitaba özel, baştan sona yol arkadaşım Sadri Alışık vardı. Bizdeki anlatıcı meddah geleneğinin Yeşilçam sinemasındaki karşılığı. Sadri Abi hemen her şeyime karıştı, daha romanın ilk bölümü bitmeden sabrı taştı, üsluba, izlediğim yola itiraz etti; kitabın sonuna kadar tatlı tatlı itiştik, elimden geldiğince ona aldırmamaya çalışsam da, beni “tuttu”, oyaladı. Hatta son jenerik yazılarının ardına bile sızdı. Kitabın son sayfasında yer alması gereken SON yazısını, anlamadığımız bir şekilde baskı aşamasında yok etti. Eski Yeşilçam filmlerinin ana yapısından bir türlü kopmadı. Ben de rahat duramadım elbette, romanın üç bölümü bu nedenle birbirinden çok farklıdır. Sinemanın sunduğu her olanağı bu kitapta kullanmak gibi bir fırsattan sonuna kadar yararlandım, ona karşın. Dil, seçilen sözcükler de buna dahil. Bir de, “dille meselesi olan”ı anlıyorum da, daha önce de hakkımda söylenen şu “Türkçenin olanaklarını zorlayan”ı tam olarak anlayamıyorum. Sözcük oyunları, bir sözcüğü ya da cümleyi eğip bükmek, bozmak gibi şeylerse söylenen, asla katılmıyorum, öyle bir şey yapmıyorum.

dogan_yarici_1 dogan_yarici_2

Haklısınız, yanlış bir ifade kurdum, ‘Türkçenin olanaklarını zorlamak’ deyince başka dil denemeleri kurmaktan söz etmiş oluruz ki, benim de  söylemek istediğim bu değildi…
Anlatıma belli bir dil bilinciyle yaklaşmaktan, Öztürkçeye tutkun olmaktan, yazarken karmaşık sözcük kullanımından olabildiğince uzak durmaktan, kendi dilini kurma ve geliştirmeye çalışmaktan söz edebiliriz. Uydurduğum ya da türettiğim sözcükler elbette var, olmaz mı! Kıyıda romanı için bu gerekliydi; “pusubilmez”, “çıksalın” gibi pek çok çiçek adını TDK’dakiler epey bir sorgulamıştı, okurlar ise bu çiçeklerin yanlarından yürüyüp geçmişti. Eğer, olanakları zorlamaktan kasıt “kalıpları zorlamak”sa, “eyvallah”. Başka ne için yazılır ki? Doğrular vardır, olabilir. Kurallarsa yıkılmak için. Mutlak özgürlük için.

Romanınızın geçtiği Beykoz Kundura Fabrikası’nın, bugün bir plato olarak işletiliyor olması size ne hissettiriyor? Doğrusu, ben de o fabrika kalıntılarında çekim yaptığım içim, roman boyunca bildiğim mekânların geçmişini okumak ilginç bir deneyimdi…
Gerçekten ilginç olmalı, hiç böyle düşünmemiştim, bu söylediğinizde güzel bir metafor var. Bense çocukluğumdan beri fabrikaya hiç gitmedim, kıyısından geçmedim, kapısından içeri girmedim, giremedim. Çokça kitap ve döküman topladım, epey bir araştırma yaptım fakat son durumu görmek için bir fırsat ya da bir itki oluşmadı. Ben de zorlamadım, buna uydum. Plato olarak kullanılan halini internette dolaşan fotoğraflardan gördüm yalnızca. Orada olanlar çok özeldir, hayatımda/Beykozluların hayatında çok önemli bir rolü vardır fabrikanın. (Ayakkabı yapıyor baksanıza, ayağımıza geçirip yollara koyuluyoruz, ömür tüketiyoruz.) Hem benim hem de kitaba neden olan müdür Orhan Bey’den tutun fabrikanın son ustabaşılarından Dursun Amca’nın kişisel tarihinde, Cumhuriyet’in tanıklığından fabrikanın kurulduğu Osmanlı dönemine kadar toplumsal hayatımızda önemli bir yer tutar. Oradaki binaların mimari olarak tarihi bir değeri fazla yoktur, içindekilerdir çok değerli olan ve zaman içinde ilgisizlikten yok olan. Kapalı tutulup kaderine terk edildiği yıllar içinde, giden çoktan gitmiştir. Şimdi oranın kişiliksiz “imitasyon” bir otel yerine, hiç olmazsa “plato” olarak kalması daha iyi belki de. Keşke herkese açık olabilse. Kiralama süresi bitince kimlere peşkeş çekilecek, ne olacak bakalım? Bir ülkenin insanlarına ruh vermiş, tarihini belirlemiş her alan ve yapıda olması gerektiği gibi, onarım adı altında katledilmese, belirlenmiş bir kitlenin kullanımına özel olmasa, içine girmek için izin alınmak zorunda kalınmasa. Olduğu gibi korunarak bambaşka bir işlev yüklense bile, hayata açık da olsa. Doğru sayılabilecek en kötü olasılıklı uygulamalardan biri olarak Bilgi Üniversitesi-Santral İstanbul’u örnek verebiliriz fakat Çırağan’ı ya da Haydarpaşa’yı değil!

Romanınızın esin kaynağı gerçek bir kişi, eşinizin dedesi Orhan Sunder. Kitabı da ona adamışsınız. Orhan Sunder’i ve onun hikâyesindeki sizi bu romanı yazmaya motive eden duyguyu biraz anlatır mısınız?
Orhan Bey’le tanışamadan kendisi yıllar önce vefat etmiş. Fakat çok dinledim, eşim elinde büyümüş, tanıyan herkes gibi sevgiyle anar, üzerinde çok emeği var. Unutulmaz bir insan zaten, hem fabrikada hem çevresinde çok sevilen, başarılı olmuş, çalışkan ve tutkulu bir insan. Üstelik bir de çok duyarlı, sanatı seviyor, şiirler yazıyor, Yalan Gerçekler adlı bir şiir kitabı da bırakmış ardında, pek çok güzel anı dışında. İki tane düzgün evlat büyütmüş, torunlar sevmiş, renkli bir kişilik, Cumhuriyet kuşağının o güzel çocuklarından. (Eşi Berrin Hanım ve Orhan Bey’in hayatı aslında tek başına ayrı bir roman.) Bir sohbet sırasında öylesine anlatılan bu hikâyenin özü beni çok etkilemişti: Filmlerin eritilip tutkal yapılması. Olay Orhan Bey’in fabrikaya idari müdür olduğu ellili yıllarda geçiyor aslında. Ben düşünüp taşınıp kitapta kırklı yıllara, ikinci büyük savaş dönemine taşıdım. Gerisi tamamen kurgu. Orhan Bey filmlerin eritilip tutkal yapılması istendiğinde evli ve çocuklu bir adam, gerçekten filmleri fabrikada işçilere seyrettiriyor, birkaçını kurtarıp müzeye kazandırıyor ama gerçek bu kadar. Kitabı okuyunca yakın çevreden bile aldanan çok oldu, “Vah zavallı Orhan Bey, sonu gerçekten böyle mi olmuş?” ya da “Çarşamba halk günü, demek böyle çıkmış ortaya,” diye. Cevabım hep aynı oldu, bir romana asla güvenmeyeceksin!

dogan_yarici_4_face dogan_yarici_3

‘Cinema Paradiso’ filmi meğer 40’ların Beykoz’unda yaşanmış. Bu tematik karşılaşma bence romanın fikrini güçlendirmiş, romanda kurduğunuz sinematografik ‘şaka’ya katkı sağlamış. Ne dersiniz?
Size katılıyorum, böyle düşünmenize de sevindim ayrıca. Çocuk ve film âşığı bir adam söz konusu olduğunda hemen akla Cinema Paradiso geliyor. Oysa benim yazdığım hikâyedeki çocuk ve adam çok farklı, üstelik Cinema Paradiso’nun öncesinde ve sonrasında çekilmiş çocuk ve adam ikilisi üzerinden aynı konuyu işleyen çok daha iyi filmler de var. Fakat öyle bir film ki bu, filmografisine baktığınızda Tornatore de aşmakta zorlanmış, hepimizin de içine iyice işlemiş. 2003 yılında kitabın 28 sayfalık hikâyesini yazdıktan sonra bu durumu farkettim, düşünüp beis yok efendim dedim. Çünkü tasarladığım gibi yanılsamalar/kâbuslar gören çocuğu mutlaka kullanmak istiyordum, o çocuktan vazgeçemezdim; Cinema Paradiso’daki çocuğun böyle bir durumu yoktu, keşke olsaymış o ayrı. Saptadığınız gibi, bunun kurmaya çalıştığım sinematografik “şaka”ya da “hoş” bir katkısı oldu.

Romanınız bir dönemi anlatıyor. ‘40’lar İstanbul’u… O günleri anlatmak için muazzam bir yol arkadaşı kurgulamışsınız kendinize ve okura: Klasik Yeşilçam Sineması. Siyah-beyaz yerli filmler, artık hatırasının bile yaşamasına izin verilmeyen İstanbul’un tanığı mı size göre? Bu filmler, biraz da bu yüzden mi böylesine etkiliyor bizi?
Kesinlikle öyle. O filmlere bunun için gönülden bağlıyız. O zamanki saflığı, el değmemişliği yaşımız tutmasa da sanki yaşamışız gibi büyük bir özlemle izliyoruz. Hem çevreye hem insanlara bakarak. Oysa o filmler onyıllar boyu çekilirken ülkede yine bir sürü sorun var. O zaman da kötü yönetilen bir ülkeyiz, savaşlara bulaşmışız/girişmişiz, hayat pahalı, yoksulluk ve zenginlik sınırları çok keskin. Yine zulüm, rüşvet, bastırılmışlık ve engellenen özgürlükler var. Fakat aynı zamanda bir kendiliğindenlik var. Giysilere, Boğaz’ın el değmemiş sahillerine, İstanbul’un boş tepelerine, konuşulan dile, kullanılan müziğe bakın. Bir de üzerine siyah beyaz, sepya! Aslında, çok güzel bir aldanış. Hollywood gibi bilinçli bir şekilde tasarlanıp uygulanmamış, yaban bir güzelliği var, her şey kendiliğinden, kendi estetiği ve de sakilliği içinde gelişmiş, olmuş. Öte yandan, her anlamda “kötü”nün nasıl katlanarak büyüdüğünün, şimdinin eskiyi nasıl arattığının belgeseli. Tek sözcük yetiyor o filmleri anlatmaya, (bütün aldatıcılığını da anlamaya): Samimiyet!

Romanınızın bir güzelliği de şu; eski İstanbul’u okumak için yeni ve modern bir roman olması. Bugünden eski İstanbul’u yazmanın edebiyatçı olarak zorluğu var mıydı?
Bu, kitapla ilgili en yerinde saptamalardan, kitabın aldığı en güzel övgülerden biri; teşekkür ederim. Kitap, aslında okuru çok da ilgilendirmeyen teknik amaçlarından birine ulaşmış demek ki. Türkiye yazınındaki önemli bulduğum bir boşluğu doldurmaktı derinlerdeki amacı. Dönem romanı yazarken o dönem gibi olmanıza gerek yok. Ya da o döneme buradan bakacağım, modern olacağım diye ruhsuz olmanıza hiç gerek yok. Kimsenin gözüne sokmadan hem “teknik” hem de “samimi” olabilirsiniz. Tıpkı “iyi” bir film gibi.

Zorluğuysa, iyi bir araştırma ve uzun bir hazırlık dönemini göze almanız. Başka türlü olmaz. En azından benim için öyle. İnsanları konuşturmam, ayrıntıya girmem, olur biter diyemiyorsunuz. Hakkını vermeniz, bunu da kendinize özgü ve kendinizle çelişmeden yapmanız gerek… Şimdiye dek yazılmış nitelikli İstanbullu kitapların üzerine, yeni ve anlamlı bir şey koymanız. İstanbul kendimi bildim bileli merak ettiğim, araştırdığım, zamanımı verdiğim bir “şey”. Dönem araştırması da uzun zamanımı aldı açıkçası, çok konuda kaynak bulamadım. Orhan Pamuk’un bir şikayeti var ya hani, geçmiş yaşantılarla ilgili gündelik hayattan basit, önemsiz ayrıntılar neredeyse hiç yok diye. Gökhan Akçura’ya niye “çöpçü” diyorlar? Kırklı yıllardan bile basit ve önemsiz görünen ayrıntıların bilgisine ulaşmakta zorlanıyorsunuz. Ara Güler’in deyişiyle, “Bu muhimdir!” Yazılı kaynaklarda bulamayınca çok fazla fotoğrafı ve özellikle filmleri kare kare taradım. Ne garip değil mi, sinemayla ilgili bir romanda anlatılacak gündelik gerçeği bulmak için, kurgulanmış sinema filmlerini taramak.

dogan_yarici_5 dogan_yarici_6

İstanbul’u anlatan romanlardan hangilerini seversiniz?
Elbette burada sormak gerekir, hangi İstanbul? Öyle bir şehir ki bu, bir romanın içine sığdırabileceğiniz başka bir şehir yok sanki. Türkiye yazınında eskiden beri İstanbul’un içinden geçmiş pek çok roman var, hatta ömrünü İstanbul’u ya da İstanbul’la anlatmaya adamış göçmüş/yaşayan yazarlar. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’taki Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman bölümü “orijinal” bir buluş değil midir? Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası kitabındaki cesareti. Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ı İstanbul’un sevdiğim başka bir yüzünü yetkinlikle anlatır. Kemal Tahir’in Esir Şehir Üçlemesi’ni (Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı) atlayamayız. Tanpınar’ın İstanbulu, özellikle Huzur. Mehmet Rauf’un Eylül’ü. Refik Halid’in İstanbul’un Bir Yüzü ve Mithat Cemal Kuntay’ın “sevemeden” de olsa okumamız gereken Üç İstanbul’u. Bütün bunların ötesinde, roman olmasalar da Salâh Bey Tarihi’ni oluşturan Boğaziçi Şıngır Mıngır, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, İstanbul-Paris, Kahveler Kitabı, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitaplarını alır baş köşeye koyarım. Aşılması zor kitaplardır, hatta imkânsız.

İstanbul meselesini kurcalamayı biraz uzatmış olabilirim, ‘Her Aşk Gibi Yarım’ hayallerinin peşinde koşmaktan kendini alamamak hakkında bir roman her şeyden önce. Hüzünlü de bir hikaye anlatıyor. Hatta yol arkadaşlığı ettiğiniz Yeşilçam filmlerinin melodramıyla boy ölçüşebilecek kişiler, hayatlar okuyoruz romanda…
Yapısı gereği böyle. Seçtiğimiz yoldan. Olacak iş mi, baş kahramanın eline geçen amatör işi bazı filmlerde görüp de âşık olduğu Hayal Hanım, fabrikada burnunun dibinde çalışan Enise’nin annesi çıksın! Gitsin onunla evlensin! Gülerim ben buna. Ama gülmüyoruz işte, içleniyoruz, öyle bakıyoruz eski Yeşilçam filmlerine. Gülsek de, aşağılayarak değil; bize işlenmiş bir nostaljiye içtenlikle gülüyoruz. Yetmiş yıl önce geçen ve benim uydurduğum bir pasif direniş, Beykozluların çayırda toplanarak direnmesi ve yokluktan kurulan takas pazarı, yetmiş yıl sonra Gezi Parkı’nda karşınıza çıkıveriyor. Bir okur söyleyince ayrımsadım, hayrete düştüm. Doğru. Ve hep birlikte, Gezi sinemasında, yaşı 23’ü geçmeyen gençlerle birlikte eski Yeşilçam filmleri izlendi. Bakın siz şu işe. Hayatımız film!

Orhan’ın kırılganlığı ve onun gibi insanları bekleyen ‘hayat’… Bu duygu, yazdığınız tüm metinlerde kendini gösteriyor. Siz böyle insanları anlatmayı mı seviyorsunuz?
Açıkçası bunun ayrımında değildim, siz söyleyene dek düşünmemiştim. Ben bunun üzerine bir yatayım,  etraflıca düşüneyim. Şimdiye dek basılan kitaplarıma, çekmecede beklettiklerime, şu an yazdıklarıma da bakayım. Belki “kırılgan” sözcüğünün çağrıştırdıklarına, onu oluşturanlara bakmalı, hatta “hayat”a da. Bireyle, küçük insanla, yapıyla haşır neşir olurken, anlattığınızın odağına insanı, ânı ve mekânı oturturken demek böyle oluyor. Koskoca bir filmden geriye, aklınızdan hiç çıkmayan bir an ya da bir sahne kalıyor; unutamıyorsunuz… Yaşlı, çok yaşlı bir kadın elindeki şişeyi zar zor cam kumbaraya atmaya çalışıyor. Gün ve gece boyunca direnmiş bir gencin içinden, sabahın ilk ışıklarıyla çevredeki çöpleri toplamak geliyor.

Kendimi anlatacak denli tanımadığımdan, Semih Gümüş’ün iki yıl önce yazdığı “Nitelikli Edebiyatın Dolaylarında” yazısından bir yorumunu burada paylaşmak daha doğru olacak: “Hikâye, önce bir dil ve anlatım biçimi içinde yaşamayı becerebiliyorsa hikâyedir Doğan Yarıcı’da.”

dogan_yarici_8 dogan_yarici_7

“Evet, şimdiye dek izledikleri hiçbir filme benzemiyordu bu film. Ancak, gördükleri bütün filmlere benzeyen parçalardan oluşmuştu. Olağanüstü bir şeydi. Beykozlular izledikleri bu filmde bir araya gelen binlerce, hatta milyonlarca şerit parçasının çoğunun hangi filmlere, yönetmenlere ait olduğunu, konusunu başını sonunu bilmiyordu ama zevkle, soluksuz, büyülenmişcesine izliyordu. Kimi sesli kimi sessiz parçalar, siyah sepya bambaşka tonlar, ilişkisiz mekânlar, başka filmlerde oynamış fakat şimdi karşı karşıya gelmiş oyuncular, birbirinden kopuk konular öyle güzel bir araya getirilmişti ki.” Öyle etkileyici bir ‘kolaj’ anlatıyorsunuz ki… Sizce karakteriniz çocuk, hangi filmlerden hangi parçaları bir araya getirmiş olabilir? Veya bu kolajı siz yapıyor olsaydınız, sizin ‘cut’ınızda hangi filmlerden hangi anlar olurdu?
Hah ha… Şahane soru! Ben bu kolajı ayrıntılı bir şekilde yazdım, cut’larla elli sayfayı buldu. Sonra vazgeçtim ve bilgisayara aktarmadan kitaptan çıkardım, el yazılarında kaldı. Hem roman sarkacaktı hem de bu sorunuz gelmeyecekti.

Yönetmen Ömer Faruk Sorak ve yapımcı ortağı Oğuz Peri, romanı filme çekmek istiyor. Senaryosu yazıldı, 2014 yılında çekimlere başlamak için hazırlık yapıyorlar. O zaman birlikte montaj masasına otururuz belki.

Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim… Türkiye ve dünya sineması, romanın geçtiği kırklı yıllardan sonra hızını alıyor aslında. Özellikle elli, altmış ve yetmişli yıllar, bana göre sinemanın altın çağı. Post prodüksiyon olanakları kısıtlı, “dijital atraksiyonlar” yok, ayıp örten numaralar keşfedilmemiş. Has senaryolar ve şu bildiğimiz negatif filmler ve kameralar var ellerinde. Kusursuz, çok sıkı filmler onlar, gerçek sinema orada. İşte ben bu dönemin kolajını yapmayı çok isterdim.

‘Türkçe Aykırı Sözler Derleme Sözlüğü’ ilginç ve yaratıcı bir proje. Edebiyatın çeşitli alanlarında eser veren bir yazar olarak, ayrıca da reklam sektöründe çalışan bir profesyonel olarak bu proje sizin için ne anlam ifade ediyor? Geliştirmeye devam ediyor musunuz?
Zaten önce, Büyük Argo Sözlüğü’nün yazarı Hulki Aktunç’a verilmiş bir sözüm var. Ben vermedim de, o aldı. Usul usul gelişiyor, ilerliyor sözlük. Belli bir yaşa erişebildiğimde, yalnızca kendim için düşünüp yazarak yaşayabildiğimde hız kazanacak diye umuyorum. Sözlükten bir alıntıyla özetlersem: “Eşek ölecek, sırt üstü düşecek, siki güneş görecek!”

Sözlüğün uzman işi olduğunu düşünürüm ısrarla. Fakat benim yaptığım, yıllar içinde derlediğim (büyük çoğunluğu sözlüklere girmemiş/sokulmamış) deyim ve atasözlerini yorumlayarak açıklamak. Bu nedenle Hulki Abi ihmal etmeden yürümemi çok söylemiştir. Bu deyimleri, atasözlerini ve söz dizimlerini, içlerinden bir Pertev Naili Boratav çıkmadıkça akademisyenlerin derleyeceği yok belli ki.

Tamamen rastlantıyla, eğlence olsun diye başlamıştı bu derleme. Unutmamak için aldığım ve bir ayakkabı kutusunda biriktirdiğim notlar, artık kutuya sığmayınca aldı başını gitti. Bir dönem internet sitesinde bir bölümünü paylaşmış ve destek istemiştim; ben tersini bekliyordum; gelen olumlu eleştirileri ve katkıyı size anlatamam. Elime geçen e-postalardaki, çoğu sözlükte zaten olan deyimleri toparlayıp ayrıştırmam henüz bitti, çok güzel sözler de öğrendim. Tekrar internette görünüp derlemeye devam etmek fena olmaz, belki önümüzdeki yıl. Yoğun emek isteyen bir iş ve bir kaptırdığınızda başka verimlerden kopuyorsunuz. Bir konuda yine haklı çıktı Hulki Abi, “Sözlükte bile yapayalnızsın.” demişti, o iş bile tek başına yapılıyor. Bu arada bu aykırı sözlük bittiğinde bir yayınevi niye basmak istesin ve adı üstünde derleme bir kitaba okur neden para ödesin ki, onu da anlayamıyorum. Sırf ben tespih taneleri gibi dizdiğim, yorumlar yazdığım için mi, saçma geliyor açıkçası. Paylaşım için en uygun ortam sanal ortamdır ya da benimseyemesem de e-kitaptır belki.

Bu arada, siz reklam demişken… Yazdığım kitaplar ve bu sözlük ne reklam sektörünün umurunda, ne de reklam sektörü benim umurumda.

dogan_yarici_11 dogan_yarici_12

Eski kitaplarınız yeniden yayımlanıyor. Bu yeni basımlarda, ilk basımlarda karşılaşmadığınız türden yorumlar, değerlendirmeler geliyor mu?
Okurlarla sıkça görüşebilen, imza günleri ya da başka etkinliklere katılan bir yazar değilim. Kitaplarımla ilgili fazlaca bir yorum aldığım söylenemez. Yakın çevrenin dışından gelen yorumlarsa daha çok e-posta yoluyla. İnsan şaşırıyor! Kıyıda’nın yeni baskısı bu yıl yapıldı. Güneydoğu’dan genç öğretmenlerden, sağlık görevlilerinden, üniversite öğrencilerinden yorumlar alıyorum. Anadolu’nun çok farklı yerlerinden İnstagram ya da Twitter aracılığıyla tanış olduğumuz, hiç yüz yüze gelmediğimiz, kitaplarımı okuyup değerlendiren genç insanlar var. Gezi kitaplığında eline O Boşluk geçen ve elden ele dolaştıran birkaç okurla yazıştık. Biri çıkıyor, bende bile tek kopyası olan öykü kitabımdan bir alıntı/yorum yapıyor. İçtenlikle söylüyorum, gerçekten çok şaşırıyorum. Okur tepkileri ve yorumları, yazar ya da eleştirmenlerin yorumlarından daha farklı. Bir sağlama, yararlanma durumu oluşmuyor bu rastlaşmalarda. Mutlu oluyorsunuzdur, o kadar. Tekrar yalnızlık. Beni ilgilendiren, olsa olsa okur kişinin yazdığınızdan ne esinlendiği, o şeyi başka bir şeye dönüştürüp dönüştürmediği. Bunu da bilmenize olanak yok. Zaten, kitaptan kesekâğıdı bile olmuyor.

Aynada yüzüme söylenense şu: Aldırışsız, dik kafalı, bilip ya da bilmeden bildiğini okuyup yazan bir yazar.

Yeni çalışmalarınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Yakında yayımlanacak kitabınız var mı?
Bu yılın sonunda yayınevine “İs Odası” adlı öykü kitabımı teslim edeceğim, önümüzdeki yıl yayımlamak istiyorlar. Bir yandan bu öykü kitabının üzerinde son çalışmaları yaparken, diğer yandan adını kendine saklayan bir roman üzerinde birkaç yıldır usul usul çalışıyorum, iki yıl içinde bitirmeyi planlıyorum. Çocuklar için yazdığım bir müzikal var yarım, bekleyen; Devlet Tiyatroları’ndan istiyorlar; önümüzdeki yıl bitirir teslim ederim; adı “İçinde Müzik Çalan Çocuk”. Ayrıca, oğlumuz Ali’yle (9), üzerine kafa yorup yarım bıraktığımız “Falan Filan” adında ortak bir kitap çalışmamız var, onu tamamlamak istiyorum fakat kendisi çok yoğun.

dogan_yarici_9 dogan_yarici_10

Her Aşk Gibi Yarım / Yazar: Doğan Yarıcı / Roman / Yapı Kredi Yayınları / Kitap Editörü: Filiz Özdem / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / Kapak Resmi: Engin Öztekin / 1.Baskı Mayıs 2013 / 140 Sayfa

Doğan Yarıcı; 1 Haziran 1967 İstanbul, Beykoz doğumlu.  Öykü, şiir ve denemeleri Gösteri, Nar, Varlık, Çalıntı, Adam Öykü, Sanat Dünyamız, Sanat Olayı, kitap-lık, Notos dergileri ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Yapıtları: Şiir: Aşk ve Sair, 1995 Öykü: Evlâ, 1993; Kemik, 1994 (1994 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü Birincisi); Gece Kelebekleri, 2004 Roman: Kıyıda, 2007; O Boşluk, 2012.  Derleme: Türkçe Aykırı Sözler Derleme Sözlüğü, kendiyayini.net

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.