Doğanın Sonu – Bill McKibben

 

“Küresel ısınma nedir? Neden oluşur? Doğa, sık sık düşündüğümüz gibi hiç değişmeyen ve sonu asla gelmeyecek olan kadim bir dost mudur, yoksa bildiğimiz anlamda doğanın da bir sonu var mıdır? Daha önemlisi, gezegenimizin geleceğini değiştirme şansına sahip miyiz? Doğanın Sonu, tüm bu soruların cevaplarını arayan ve okurunu hem bugün hem de yarınla ilgili düşünmeye davet eden bir çalışma. McKibben’ın güncelliğimi korumaya devam eden bu temel metni ilk defa Türkçede yayınlanıyor. Yazarın Türkçe baskı için özel olarak kaleme aldığı önsöz ve Ömer Madra’nın yazdığı sunuş da kitabın ilk yayınlandığı yıl olan 1989’dan bu yana yaşanan gelişmelere dair bir gözden geçirme işlevine sahip. McKibben, dünya üzerinde yaşayan hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı sorunları bir bilim insanı titizliği ve bir edebiyatçı üslubuyla önümüze koyuyor. Gezegenimizi bugüne kadar ne ölçüde değiştirdiğimizi özetliyor ve onu korumanın yollarını araştırıyor, tahminlerde bulunuyor. Türkçe baskı için yazdığı önsözde de yinelediği gibi: “Artık iklimi ısıtmak zorunda değiliz. Dünyamızın dönmesini başka türlü de sağlayabiliriz. Ancak, bu öngörü, cesaret ve iyi bir idare gerektiriyor.”” Doğanın Sonu’ndan Küstah Refleks başlıklı bölümü paylaşıyoruz.

Küstah Refleks

Geçen yaz, devlet memuru biyolog bir arkadaşımla Adirondack Dağları’nın kuzeyinde bir gölü kayıkla katedip, bir kartal yuvasını görmeye gittik. Bu bölgede yaşayanlar otuz yıl önce, karasineklere engel olmak adına derelere büyük miktarlarda DDT zehiri koymuş. Karasinekler hayatta kalmış (tüm sabah çevremizde bulutlar halinde dolandılar, çam aromalı Woodsman kokumuzu beğenmediler) ama kartal gibi hayvanlar hayatta kalamamış. Kimyasal madde yumurtalarının kabuğunu inceltmiş; dişi kartallar her zamanki gibi kuluçkaya yattığında, yumurtalar çatlamış.

Sonunda, geçen sene, üç çift kartal Adirondacks bölgesine dönüp yuva yapmış. Sulardaki DDT oranı geri gelmelerine imkân verecek kadar azalmış. Kanoda oturup tepemizde uçan büyük bir kartalı izledik; doların üstündeki kartalın ta kendisiydi, gözlerini sabırlı bir rahatsızlıkla üzerimize dikmiş, kafasındaki tüyleri kabartmıştı. Eşi yuvada oturuyordu ve biz yuvaya biraz fazla yaklaşmıştık. Yakınımıza saldırır gibi yaptı, geri çekildik; bir iki kanat çırpışıyla yükseldi –kanatları iki metre vardı– ve yuvasına doğru geri uçtu. Yuvaya vardığında, kanatlarını açtı, durdu ve sonra yavaşça indirdi.

Bu muhteşem görüntüye Rachel Carson sayesinde tanıklık etmiş oldum; eğer DDT’nin tehlikeleriyle ilgili yazılar yazmasaydı, neler olup bittiğiyle kimse ilgilenmeyecekti. Soruna işaret etti, bir çözüm önerdi ve dünyanın akışı değişti.

Bu kitap da böyle bitmeli. Ben bunları yazarken, sera etkisi önemli bir politik mesele olarak –belki de en önemli politik mesele olarak– her anlamda kendini gösteriyor. Başkan Bush 1989 sonbaharında bu konuda dünya çapında bilimsel bir çalıştay organize edecek; kloroflorokarbon salınımını kontrol altına alacak bir anlaşma yapmak üzere uluslararası bir iklim değişikliği zirvesi yapılacağına dair söylentiler var. Oldukça ümit verici ve mantıklı bir hareket. Bunun bir çözümü olmak zorunda. Ve biz Kongre üyelerine bu çözümü yazmalıyız ve onlar da bunu uygulamalı ve ardından hepimiz hayatımıza devam etmeliyiz. İyi, pratik bir tepkiyle, bir planla, bir dizi adımla ve detaylı bir önergeyle sera gazı problemini çözmeliyiz. Bu işin modern yolu budur. Refleksimiz bu şekildedir.

Ancak, sadece ekonomik veya demografik değil, aynı zamanda kimyasal ve fiziksel nedenlerle, “çözüm” zor, hatta imkânsız gibi olduğundan, bu tür bir yaklaşım bu vaka özelinde işe yaramayabilir.

1988 yılında gerçekleşen kongre konuşmalarında bilim insanları dünyayı ısıttığımızı anlatmayı bitirdikleri anda senatörler nükleer enerjiyle ilgili birtakım şeyler haykırmaya başladı; tam anlamıyla ilk tepkileri bu oldu. Kentucky senatörü Wendell Ford bilim insanlarını göstererek, “Pekala, iddiaya girerim ki, bu grubun yarısı birkaç yıl önce plutonyuma karşıydı… Ve şimdi yüz seksen derece dönmüş durumdalar,” dedi. Alaska senatörü Frank Murkowski’yse, “Toplumun klimamızı ve keyfini çıkardığımız her şeyi çalıştıran enerjiye olan ihtiyacımızı azaltmaya yönelik bir talebi olmadığına göre, nükleeri ciddi şekilde düşünmeliyiz, değil mi?” diye sormuştu. Tam pratik insan tepkisi. Alaskalı senatör bile klimasız bir hayat düşünemiyordu. Yani çabucak bir çözüm bulmamız şarttı.

Peki, nükleer enerji bir çözüm mü? Güvenli olup olmaması ve çıkan atıkları ne yapacağımız sorularını bir kenara bırakalım (gerçi bu tür kaygıları bir kenara bırakmak bir tür bağımlılık haline gelmiş durumda). Nükleer enerji şu an için ve görebildiğimiz kadarıyla yakın gelecekte de elektrik üretimi sağlayabilir ama mesela arabamı çalıştıramaz. Elektrik üretiminden kaynaklanan karbondioksitin yüzde 30’unu (ki karbondioksit toplam sera gazı sorununun sadece yüzde 50’sini oluşturmakta) sağlamak için bile inanılmaz derecede fazla Shorehamler, Seabrooklar yapmamız gerekiyor ki bu da uzun yıllar alacak bir süreç demek. Veya bir kimyacının dediği gibi, füzyon veya benzeri bir olası enerji kaynağını kullanabilmek için beklememiz gereken süre “20 yıl ile sonsuz yıl arasında” değişebilir. Ama bekleyecek zamanımız yok; çözümü yirmi, otuz, kırk yıl kadar ertelemek bize milyonda otuz, kırk veya altmış karbondioksit parçacığına mal olur.

Peki ya verimliliği artırmak? Korumak? Eğer muhafazakârlar hemen daha fazla reaktör gerektiğini düşündüyse, bu muhafazakârların liberal refleksinden başka bir şey değildir. Mesela kongre şu sıralarda hem arabaların hem de küçük kamyonların katettiği mesafeyi azaltacak “küresel ısınmayı önleme” senedi ismi altında bir dizi önlem içeren bir yasa tasarısı üzerinde duruyor.

Enerji krizinden on beş sene sonra bile yakıt israfının devam ettiğine şüphe yok. Küçük bir örnek olarak, endüstrinin harcadığı yakıtın çoğunun motorlu araçlar için kullanıldığını söyleyebiliriz. Şirketler, büyüme öngörerek ihtiyaçlarına göre daha büyük motorlar tercih ediyorlar; oysaki büyük motorlar belli bir hızın altında kullanıldıklarında çok daha verimsizler. Eğer ABD’deki her bir endüstriyel motor halihazırdaki hız kontrolü teknolojisiyle donatılsaydı, World Resources [Dünya Kaynakları] yıllığının son sayısındaki tahminlere göre, Amerika’nın elektrik tüketimi yüzde 7 azalabilirdi. Amerika’daki tipik bir su ısıtıcısı, Ulusal Kaynakları Koruma Kurulu’nun iddiasına göre, yıllık olarak saatte 4.500 ila 6.000 kilovat elektrik tüketiyor. Oysaki daha iyi modeller sadece 800 ila 1.200 kilovat kullanıyor.

Bu israfın önüne geçmeliyiz; ne kadar çabuk, o kadar iyi. Ama bu tür adımlar atmak sorunu çözebilecek mi? Birkaç dakikalığına Dünya Kaynaklar Enstitüsü’nden Irving Mintzer’in belirttiği rakamlara bakalım. Rakamlar biraz yüklü olsa da içinde bulunduğumuz durumu iyi tarif ediyor. Mintzer, “varsayımlarında teknolojik gelişmelere, ekonomik büyümeye ve küresel enerji sisteminin gelişimine dair yaygın kabulleri” yansıtan “en olası” senaryonun sınırlarını çizmiş. Bu modele göre, devletler karbondioksit salınımını azaltacak önlemler devreye sokmuyor, enerji verimini artıracak veya güneş enerjisi araştırmalarını geliştirecek desteği sağlamıyorlar. Oysaki bunlar kloroflorokarbon artışını yavaşlatacak adımlar. Sonuç olarak, 2000 yılına kadar ortalama 0,9-2,6 ºC (1,6-4,7 ºF) ve 2030’a kadar da 1,6-4,7 ºC (2,9-8,5 ºF) seviyesinde bir küresel ısınmaya sebep olacağız. Mintzer’e göre bu ısınma, “kesinlikle en kötü ihtimal değil.” Kömür ve sentetik yakıtların kullanımı teşvik edilirse ve tropik bölgelerde ormansızlaşma artışı devam ederse, gezegen 2030’a dek 2,3-7,0 ºC (4,1-12,6 ºF) kadarlık bir sıcaklık artışına mahkûm; rakamlar ve işaret ettikleri şeyler hayal edemeyeceğimiz kadar sarsıcı. (Bu senaryoya göre yerküre 2075’e dek 17 ºC [30 ºF] kadarlık bir ısınma ile karşı karşıya. Bunu hayal etmek daha da güç.)

Mintzer “yavaş ilerleme senaryosu” ile bir iyi haber veriyor. Bu senaryoya göre, sera gazı etkisi kuvvetli küresel çabalarla azaltılırsa, “atmosferin bileşimi zaman içinde dengelenecek.” Kömür, gaz veya petrol fiyatları ciddi miktarlarda artırılıp, endüstriyel ülkelerdeki kişi başı yakıt tüketimi azaltılacak ve hükümetler güneş enerjisi çalışmalarına verdikleri desteği önemli ölçüde büyütecekler. Tropik bölgelerdeki ülkeler, yağmur ormanlarını kesmeyi durdurmakla kalmayıp, “büyük çapta” yeniden ormanlaştırma çalışmalarına başlayacaklar. Ve bunun gibi şeyler. Eğer bu kahramanca girişimler 1980 yılı civarında başlamış olsaydı, Mintzer’in verdiği rakamlara göre, 2075 yılına gelindiğinde 1,4-4,2 ºC (2,5-7,5 ºF) kadar bir ısınma olacaktı. Bu bile “insanlık tarihinde henüz görülmemiş” bir ısınmaya karşılık geliyor. Yani, dünyadaki bütün ülkelerdeki liberaller ve muhafazakârlar on yıl önce bir araya gelip akıllarına gelen en büyük önlemleri almış olsalardı bile korkunç, dehşet verici gidişata engel olamayacaklardı.

Neden böyle? Bu sorun neden DDT zehiri örneğindeki gibi çözülemiyor? Çünkü her şeyden önce ortadaki sorun hem nitelik hem de nicelik olarak bambaşka. Karbondioksitin ve diğer sera gazlarının kaynağı her şey, dolayısıyla ancak her şeyi düzelterek bir şeyler düzeltilebilir. Küçük değişiklikler ve minik tamiratlar oldukça zor. Mesela kongredekilerin çoğu, kirletme miktarı daha az olduğundan metanol yakıtlı araçların gelişimini destekliyor. Ama metanolün çoğu kömürle elde edildiğinden karbondioksit salınımı ciddi miktarda artabilir. İnşa ettiğimiz endüstriyel sistemin büyüklüğü ve karmaşıklığı, en bariz ve en acil değişiklikleri bile fiziksel olarak zor kılıyor. Mesela, insanların karbondioksit krizine cevaben önerdiği şeylerden biri ağaç dikmek. Tabii ki dikmeliyiz ancak bir araştırmanın da göstermiş olduğu gibi, elli yıllık fosil yakıt tüketiminden kaynaklanan karbondioksit salınımını karşılayacak miktarda Amerikan çınarı ekmek için, Avrupa büyüklüğünde bir alana ihtiyacımız var. Ve Avrupa büyüklüğünde olup da ekilmemiş, çöl veya buzlar altında olmayan bir toprak parçası da yok. EPA araştırmacılarının dediğine göre, yeterli miktarda gübre oluşturacak kadar fosfat, nitrojen veya potasyum da olmayabilir. Ve var olan ağaçlarımızı da asit yağmurları öldürüyor. Yıllar içinde hava –halihazırda salınmış olan karbondioksit yüzünden– daha da ısındıkça, ormanların büyük bölümü daha önce tanık olduğumuz gibi ölüverebilir. Eğer ekilmemiş topraklara büyük miktarda ağaç dikersek, dünyanın beyazlık derecesinin [albedo] değişimine sebep olabiliriz. Tartışmalı bir nokta olmakla beraber, bazı bilim insanlarına göre, ağaçların koyu rengi açık renkli çimenlerin yerine geçtiğinde, güneş ışığı daha az yansıyor olacak. (Bir çalışmaya göre, büyük çapta bir ağaç ekimi dünyanın yansıtma kapasitesini yüzde 20 azaltabilir ve böylelikle dünyadaki sıcaklığı yedi yıllık karbon salınımına eşdeğer miktarda artırabilir.) Bir diğer bilinen öneriyse, kömür veya petrol yerine, bunların yarısı kadar karbondioksit ürettiğinden, büyük ölçüde doğalgaz kullanmak. Ancak, gaz –yani metan– yanmadan atmosfere sızdığında, karbondioksitin yirmi katı fazla güneş radyasyonu tutabiliyor. Ve doğalgaz gerçekten sızabiliyor – kuyulardan, boru hatlarından veya aletlerden. Minnesota Üniversitesi’nde araştırmalar yürüten Dean Abrahamson’ın ifade ettiğine göre, Amerika’daki doğalgazın yüzde 2-3 kadarı yanmadan atmosfere sızmakta. Bu yüzden doğalgaza geçmenin sera gazı sorununa bir katkısı olmayabilir. Hatta daha kötü bir etkisi bile olabilir.

Endüstriyel sistem dev gibi olmakla kalmıyor, ayrıca fazlasıyla büyüme odaklı. En basit ölçekte, nüfus artışı sadece biraz azaldı. Bazı gelişmekte olan ülkelerdeki nüfusun yüzde 37’si on beş yaşın altında; Afrika’da bu oran yüzde 45’i bulmakta. Nüfus bilimcilerin hesaplarına göre, dünya nüfusundaki artış ancak 2050 civarlarında duracak. Kulağa iyi gelse de, dünya şimdiden insanların ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, nüfus katlanarak artıyor olacak. Nüfus artışı durmadan, en acil ve net hedefler bile, yani ormansızlaşmayı yavaşlatma veya fosil yakıt kullanımına son vermek gibi önlemler zorlama görünüyor. Enerji kullanımını iki katı verimli hale getiriyoruz ama aynı zamanda enerji tüketen insanların sayısı da iki katına çıkıyor – hesap korkutucu.

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, insan yaşamı petrol yakma makinesi oluverdi. En azından Batı’da, karbondioksit fazlasına sebep olan sistem, dev gibi veya büyümeye devam ediyor olmakla kalmıyor, aynı zamanda psikolojik olarak herkesi etkisi altına alıyor. Arabalardan ve enerji santrallerinden hayatımızın bir parçası değillermişçesine bahsetmenin bir manası yok – hepsi hayatımızın bir parçası. George Orwell İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, bu bağımlılık henüz başlangıç aşamasındayken yazılarında şöyle demişti: “Kömür işçisi, kirli olmayan her şeyi omuzlarında taşıyan kirli bir heykel gibidir… Batı dünyası bünyesinde, kömür işçisi ancak toprak süren birinden sonra en önemli kişidir.” Şu anda bu sıra bile bozuldu, o tarım da fosil yakıtlara bağlı durumda.

Bu tür baskılara verdiğimiz geleneksel cevaplar, Amerikalı yerlilerin sürdüğü savaş boyalarından (büyücüler bu boyaların kurşunları savuşturacağını söylüyordu) çok da farklı değil. En iyi –ve de en kötü– ihtimalle gerçekte var olmayan bir güvenlik duygusu yaratıyor. Mesela “serbest piyasa”nın gerekli her türlü hedefe ulaşabileceğine dair yaygın kabulü ele alalım. Petrolün fiyatı şu anda düşük ve görünen o ki bir süre daha böyle kalacak. Ekonomi uzmanlarına göre, bir varil petrol 25 doların altında olduğu müddetçe yeni enerji kaynağı arayışlarının çoğu ortadan kalkıyor. Zaten enerji verimiyle ilgili en kolay –dolayısıyla en hesaplı– önlemler enerji krizi sırasında alınmıştı; Ulusal Bilim Akademisi’ne ait bir raporda, hükümetlerin petrol kullanımını azaltmak için zaten “kendilerince üstün gayret gösterdiklerine eminiz” şeklinde bir ifade kullanılmıştı. Yaşamakta olduğumuz garip sorun, fosil yakıtların bu kadar bol olmasından ve maliyet açısından zorlayıcı olmamasından kaynaklanmakta.

Ancak diğer alternatif de –hükümetlerin uluslararası düzeyde harekete geçmesi– serbest piyasa çözümü kadar zor olacak. Herhangi bir planın işe yaraması için sadece bireyler veya uluslar olarak değil, uluslardan oluşan bir topluluk olarak adım atmamız gerekiyor. “Herkes birlikte hareket etmedikçe,” diye uyarmıştı Dünya İzleme Enstitüsü, “ayrı hareket etmeye gerek kalmayacak.” Öte yandan, bir büyük tehlike daha var. Ülkelerin iklim değişikliğini bir fırsat olarak görmeleri. Mesela Ruslar ekinlerini daha uzun sürelerde yetiştirip daha çok hasat yapma şansını yakalamak adına, küresel ısınma riskine değeceğini düşünebilirler. Ayrıca, Ruslar, Amerikalılar ve Çinliler dünyadaki kömür rezervlerinin yüzde 90’ına sahipler, dolayısıyla herhangi biri bu süreci bozabilir. Ülkeler arasında başka ayrımlar –zengin olanlarla fakirler arasında mesela– ortaya çıkması da oldukça mümkün. Her ülkenin bırakmak istemediği kendi yağmalama yöntemleri var; mesela, Amerika yüzünden çaresizce asit yağmurlarına maruz kaldığı için durmadan şikâyet eden Kanadalılar, Britanya Kolombiyası’ndaki balta girmemiş ormanları neredeyse Brezilya kadar hızla kesiyor. Önümüzdeki otuz-kırk yılı ilgilendiren kararların bu kadar önceden alınmasının gerekmesi, Ulusal Çevre Sağlık ve Doğal Kaynaklar Müsteşar Yardımcısı Richard Benedick’in sözleriyle, şu anlama geliyor: “Siyasi liderler, hükümetler ve bütçe komisyonları başka türlü düşünebilmeyi öğrenmeliler.” Burada tartışılan tüm Don Kişotvari fikirler arasında en önceliklisi bu olabilir.

Tüm bunları harekete geçmemiz gerekmiyor demek için anlatmıyorum. Harekete mümkün olan her şekilde hemen geçmeliyiz. Alternatif yollar bulmalı, koruyabilmeli, ağaç dikebilmeli ve hatta muhtemelen güvenlikle ilgili endişelerimizi bir kenara koyup nükleer santraller inşa etmeliyiz. Bir dönemin sonuna geldik; bize konfor sağlayıp bugünlere getiren yüz yıllık petrol, gaz ve kömür eğlencesi bitiyor. Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden deniz biyoloğu George Woodwell, şu sıralar dünyadaki ormanların ne kadar hızla öldüğünü araştırıyor ve şimdiden birkaç derecelik bir ısınmaya sebep olduğumuzu belirtiyor. Ama eğer karbondioksit ve sera gazı salınımını derhal kesmezsek, atmosferin asla kendini dengeleyemeyeceğini ve “doğal toplumların varlıklarını sürdüreceğine dair hiçbir işaret olmadığı”nı ifade ediyor. Daha uzun süre hasat alabilmek adına bir iki derecelik sıcaklık artışının sorun teşkil etmediğini düşünen ülkeler bile, sonu olmayan bir ısınma karşısında çaresiz kalacaklardır. Woodwell, “Fosil yakıt döneminin bittiğine şüphe yok,” diyor. Başka bir deyişle, hiçbir şey yapmamak –yani petrol ve kömür kullanmaya devam etmek– bir seçenek değil. Bizi doğrudan cehenneme götürmese de benzer sıcaklıkta bir yere götüreceği kesin.

Bir ihtimal, bu tür bir geleceğin önüne geçmek için geç kalınmış olabilir. Eğer şartlar yeterince hızlı değişirse –eğer bilim insanları ozon delinmesinde yaptıkları gibi küresel ısınma konusunu da hafife alırlarsa, eğer aniden Buzul Çağı benzeri bir sera etkisi çağı veya 1988’deki yaz gibi üst üste altı yaz yaşarsak– medeniyet paramparça olur. Fütürist Lester Brown, “domino etkisi”nden bahsetmişti. Çevresel bozulma gıda fiyatlarının artmasına, buna bağlı olarak da siyasi çalkantılara sebep olabilir. Bu tür koşullar fanatikliğin ve mantık dışı dinî oluşumların mantar gibi bitmesi için ideal olur. En son Beşinci Cadde’de yürürken biri elime iklim değişikliğinin yaklaşan “nihai kopuşun” bir alameti olduğunu yazan bir broşür tutuşturdu. Bir başkasıysa, sera etkisini Kabala kehanetlerinden okuyabileceğimizi anlatan bir kitapçık verdi. Doğa, her zaman bu tür kıyamet sözlerinin en güçlü aracı olmuştur. “Sonsuz’un fiziksel evrende kendini belli eden işleyişini bilmek, insanın aklını ve dengesini korur, erdemlerimiz ve özel hayatımızdan kaynaklanabilecek saçmalıklara ve yarı doğrulara karşı siper olur,” diye yazmıştı John Burroughs. “Sanki ebediyetten beri oluşmakta olan bir dünya, bir günde ya da saati geldiğinde yok olabilirmiş gibi toplumları etkisi altına almış olan ‘dünyanın sonu’ takıntısını bir düşünün.” Bu tür bir takıntı haklı çıktığında ve dünya bir anda sürekliliğin değil de ani, beklenmedik, dehşet verici bir değişimin resmi olduğunda, olup bitene dair kutsal yazılarda veya ölülerle konuşarak bir açıklama arayan insanların sayısı tabii ki artacak. Yaklaşmakta olan yeni binyıla girerken, bu kargaşa rekor sayıda küçük peygamberin ortaya çıkmasına neden olacaktır.

İnsanların Boston sokaklarında bir somun ekmek için birbirini vurduğu bir dünyayı hayal etmek o kadar da güç değil. Bilimkurgu yazarları, hayatta kalma uzmanları veya altın spekülatörleri böyle bir dünyayı zaten tasavvur ediyorlar. Bazen ben de kendimi yıllık erzak nasıl stoklanır ya da silah mı edinsem diye düşünürken yakalıyorum. Ama eğer dünya bu hızla kötüleşecekse, yapabileceğimiz pek de bir şey yok demektir.

Daha büyük bir olasılık da şu: Bir şeyler yapmak için hem isteğimiz hem de vaktimiz olacak. Ama sorulması gereken şu: Ne yapacağız? Cevapların bir kısmı ortada. Mesela ozon tabakası sorunu delici gazların üretimine son vermemizle çözülmüş oldu. Kloroflorokarbon ve halonlar endüstrinin vazgeçilmezi değildi; Reagan döneminde Çevre Koruma Ajansı tüm bu kimyasalların yasaklanması için çağrıda bulundu ve Avrupa ülkeleri yüzyıl sonuna dek bu kimyasalları tamamen bırakacaklarını açıkladı. Bu adımlarla sorun hemen çözülmüş olmadı –yaydığımız gazlar yüzyıldan fazla atmosferde kalmaya devam edecek– ama zaman içinde sorun giderilmiş olacak. Ve uluslararası anlaşmalar çetrefilli meseleler olduğu halde bu adımlar atılabildi. Bir sonraki buzdolabı modelleri belki biraz daha pahalı olacaktır – dolandırmadan söyleyeyim; aman ne önemli! Aynı şey asit yağmurları için de geçerli: Bacalara filtre takılacak. Belli bir maliyeti olacak ama bir yandan da neyin yok ki? Aslında, DDT zehrini kontrol etmeye veya kolestrolünüzü azaltmak için yumurtayı azaltmaya benziyor.

Ama asıl büyük sorunun –küresel ısınmanın– önüne benzer önlemlerle geçilemiyor. Benzin kullanmayı, kloroflorokarbonu kestiğimiz gibi bir anda kesemeyiz, petrolle ısınmayı veya gazla pişirmeyi DDT yayılmasını durdurduğumuz gibi durduramayız. Çevre Koruma Ajansı, 1989 baharında sera etkisiyle baş etmek üzere atılacak bir dizi “büyük adım” önerdi; petrol tüketimi nedeniyle araba kullanımında ciddi bir azalma, konutlarda yakıt tüketiminde belirgin bir düşüş ve fosil yakıtlara vergilendirme. Buna rağmen, benzeri önlemlerin sera etkisini sadece azaltacağı, bunun önüne geçemeyeceği ifade ediliyordu.

Mintzer’in verdiği sayılara göre, radikal adımlar atılırsa durumu ancak baş edilebilir miktarda tehlikeli bir seviyede “sabit” tutabiliriz ama bütünüyle çözemeyiz. Ve Mintzer’den başkaları da benzer hesaplar yapıyor. Mesela konuyla ilgili ilk çalışma Çevre Koruma Ajansı’ndan Stephen Seidel ve Dale Keyes tarafından 1983’te yapılmıştı. Çalışmanın sonucuna göre, küresel ısınma tehlikesi, mevcut politikalarda değişikliğe gidilerek yeteri kadar ertelenemiyordu. Dünya çapında vergilendirmenin fosil yakıtların maliyetinin yüzde 300’ü kadar olması, 2º C (3,6 ºF) kadarlık bir ısınmayı ancak beş yıl civarında, 2035’den 2040’a erteleyebilir demişlerdi; 2000 yılına kadar kömürü tamamen yasaklamaksa, bu iki derecelik ısınmayı ancak 2055 yılına öteleyebilirdi. “Bu sonuçlar sıcaklık değişiminin nasıl bir hıza sahip olduğunu gösteriyor,” diye ekliyorlar. Bu nedenle, diyorlar, sonuçlar çerçevesinde yapılması gereken, “daha sıcak bir iklime uyum sağlama konusunda kendimizi geliştirmek üzere yapılan araştırmaları hızlandırmak ve geliştirmek” idi. Fazlasıyla karamsar, hatta son ölçümlerin gösterdiğinden de karamsar bir bakış açısı. Halbuki gerçekten bir ilerleme kaydettik; mesela kloroflorokarbonların yasaklanmasıyla küresel ısınmanın yanı sıra ozon kaybına da önemli miktarda engel olundu. Ayrıca, salınımı kontrol altına alma taraftarı bilim insanları da ısınma hızını yeterince yavaşlatmayı hedefliyorlar ki uyum sağlayacak vaktimiz olabilsin. “Eğer değişim yeterince yavaş gerçekleşebilirse,” diyor Stephen Schneider, “sorunlar üzerinde çalışabilir, bölgesel etkilerini belirleyebilir ve nasıl uyum sağlanacağını öğrenebilirsiniz.”

Bahsedilen ayarlama –uyum sağlama– geriye kalan tartışılacak tek şey. Fosil yakıtların sonunun geldiği bir dönemde olduğumuz kesin. Bir asırlık eğlencenin ardından doktor artık içki içmememiz gerektiğini söyledi; karaciğerimiz artık bunu kaldıramıyor.

Eğer konu içki içmek kadar basit olsaydı, elbette durdurabilirdik; alkol bağımlılığı oldukça güçlü bir bağımlılık türü olsa da dünya içkiyi bırakabilmiş insanlarla dolu. Ama bahsettiğimiz şey bir lüks filan değil. Adeta başlı başına bir yaşam şekli. Her türlü rahatımız –özellikle özgürlüğünü sevenler için ağır işten uzak durabilmemiz– bu uyuşturucudan geçiyor. Bize hâkim olan dünyaya en sonunda bizim hâkim olmamızı sağlayan şey petrol oldu. Ve bu yüzden yerine bize aynı kafayı sağlayacak ama karaciğerimize zarar vermeyecek –karbondioksit üretmeyecek– bir uyuşturucu bulmamız gerekli.

Ama nükleer enerji, güneş enerjisi ve benzerleri ciddi bir ısınmaya engel olamıyor – baktığımız rakamlar da bu anlama geliyordu. Şimdiye kadar zaten fazlasıyla çok şey yapmışız; sayımız çok fazla; karbondioksit üretmeyi durdursak metan çıkarıyoruz.

Bu yüzden başka şekilde “uyum” sağlamak da gerekli. Sorulacak soru şu: Nasıl? Ciddi oranlarda hayatımızı sadeleştirmek ve sayımızı azaltmak için bazı yollar bulabiliriz mutlaka. Ancak dürtülerimiz kendimizi değil, dünyayı uyumlu hale getirmek doğrultusunda olacaktır. Bana öyle geliyor ki egemenliğimizi, dolayısıyla da alıştığımız yaşam tarzını ve çocuklarımız için kurduğumuz hayalleri devam ettirmenin başka yollarını bulmaya çalışacağız. İşte bu, küstahlık refleksimizdir. İçgüdümüz, felaket tellallarını elimizin tersiyle itmek ve yeni bir dünyaya doğru cesurca ilerlemek yönünde.

Sonuçta şimdiki yöntemler artık pek işe yarar durumda değil –yani daha açıkça söylemek gerekirse, bir yirmi-otuz yıl daha kontrolsüzce fosil yakıt kullanırsak yanıp kavrulacağız– ama bu başka yollar bulamayacağımız anlamına gelmiyor. Biraz ağır bir benzetme kullanacak olursam, kölelik, iç savaş sonrası beyaz Amerikalıların siyah Amerikalılar üzerinde egemenlik kurması için kabul edilebilir bir yöntem olmaktan çıkmıştı. Bununla beraber, Amerikalılar, evrensel kardeşlik ve eşitlik düşüncesi yerine ayrımcılığı icat ettiler, Jim Crow kanunlarına benzer şeylerle eski ilişkilere yeni kılıflar uydurup, bu ilişkilerin aynen devam etmesini sağladılar. Şu anda dünyaya egemen olma yöntemlerimiz artık işleyemez hale geldi. Bu egemenliği başka şekilde sürdürmemizi sağlayacak yeni bir araçlar dizisi ortaya çıkacak. Ancak farklı, genişlemiş ve belki de daha da yok edici olacaklar; yani sanki pastayı boğazımıza kaçırmamak için bir yol arıyoruz ki sonra kremasını yerken boğulabilelim.

Bu araçlardan en önemlisi genetik mühendisliği veya biyoteknoloji. Bu sarsıcı gelişmeler üzerinde biraz detaylı bir şekilde duracağız. Ama öncelikle şunu anlamalıyız: Bu tür yeni araçlar uygulamaya konulduğunda bir ideoloji, bir felsefe için kullanılacaktır, tıpkı eskiden petrol kuyuları ya da elektrikli testerelerin kullanıldığı gibi. Bu ideolojiye göre insan tüm yaratılışın merkezindedir ve bu yüzden istediği her şeyi yapmaya hakkı vardır. Bu düşünce öteden beri içimize işlemiş durumda; hepimiz her gün buna göre hareket ediyoruz. Bu düşüncenin açıkça tartışıldığına rastlamak zor olsa da kütüphanede bir gün ince bir kitap halinde karşıma çıktı. Stanford’da profesör olan William F. Baxter’ın kitabı, bu konuyu açıkça ve gayet güzel ele alıyor. Yazmasının sebebi, Carson’a ve başka çevrecilere yanıt vermek. “Son zamanlarda,” diyor, “bilim insanları DDT’nin gıda üretiminde kullanılmasının penguen nüfusuna zarar verdiğini söylediler. Diyelim ki bu, bilimsel olarak şüphe götürmez bir gerçek. Bilimsel gerçekler, sanki bu gerçeklerin ifade edilmesi (penguenlerin zarar gördüğü gerçeğinin ifade edilmesi) doğru sonucun (tarımda DDT kullanımını bırakmamız gerektiği sonucunun) çıkarılması için yeterliymiş gibi sunuluyor. Fakat benim kriterlerim izlenirse, çıkan sonuç bu değil.”

Onun kriterleri şu önermeyi içeriyor: “Başkalarının çıkarlarına dokunmadıkça her insan istediği koşulda istediğini yapmakta özgür olmalıdır” ve bize ait “kaynaklar, emek ve beceriler boşa harcanmamalıdır fakat insan memnuniyetinin önüne geçmeyecek şekilde kullanılmalıdır.” Durumu önemsizmiş gibi göstererek, kriter diyor, “insanlara göre belirlenir, penguenlere göre değil. Penguenlere, şeker çamlarına veya jeolojik harikalara zarar verilmesinin konuyla alakası yoktur. Benim kriterlerime göre daha ileri gidilmeli ve penguenlerin önemli olmasının sebebinin, insanların onları kayaların üzerinde yürürken görmekten zevk alması olduğu söylenmelidir. Hatta penguenlerden vazgeçmek, insanların huzurunu, DDT kullanımının bırakılmasından daha az bozacaktır… Penguenleri sırf onların iyiliği için korumak gibi bir önceliğim yok.”

“İnkâr edilemeyecek derecede bencilce” olduğunu kendisi de kabul ediyor: “Her insan başlı başına önemlidir ve geriye kalan hiçbir şeyin önemi yoktur.” Her halükârda, “tek makul önerme”nin bu olduğu konusunda ısrar ediyor. Bir dizi neden sıralıyor; mesela başka sistemlerin işleyemeyeceğini çünkü kimsenin penguenleri temsil edemeyeceğini söylüyor. (“Penguenler şu anda oy kullanamıyor ve pek de bir ayrıcalıkları yok; şeker çamları bile ayrıcalıklı olmaya daha yakın.”) Bu iddia bana aptalca gelse de –penguenlerin mümkün olsaydı DDT ile ilgili ne yönde oy vereceğini hayal etmek “apartheid” sırasında siyahi Güney Afrikalıların ne yönde oy vereceğini düşünmekten daha zor değil – insanı her şeyin merkezine koyarak değerlendirme yaptığı inkâr edilemez. “Birçok insanın gerçekten ne düşündüğünü ve nasıl hareket ettiğini –yani gerçeği– daha iyi anlatan bir durum olamaz.” Bu ifade sorunun tam merkezinde yer almakta. Bakış açısının aşırı olduğu doğru ama çevre için kaç tane dilekçe imzalarsak imzalayalım, neredeyse hepimiz içten içe aslında onunla aynı fikirdeyiz. Yani penguenleri korumaya karar verebiliriz ama eğer ya biz ya onlar gibi bir seçim yapmak durumunda kalsaydık –hatta rahatımızın yirmide birine karşı onlar olsaydı– Antarktika şu anda bomboş bir buzul tabakası olurdu.

Aslında devasa inanç sisteminde oluşan birkaç küçük çatlak, etik rahatsızlıklardan çok pratik kaygılardan kaynaklandı. Mesela gaz krizi gelip çattığında, insanlar bir anda hayatlarımızın sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamaya başladı. Kısa zamanda çevreciler alüminyumdan çinkoya kadar her şeye dair dehşet verici yayınlar yapmaya başladılar. Daha azıyla yetinmemiz gerektiğini söylüyorlardı; bir süreliğine bu yönde bir sağduyu oluştu.

Ama birçok insan karşı tarafa geçip güçlü endüstriyi ve mevcut düzenin geri kalanını savundu. Fütürist Julian Simon, The Ultimate Resource [En Büyük Kaynak] adında bir kitap yazdı ve çevrecileri delirtti. Kitapta önemli kaynaklar tükenmeden bilim insanlarının bir çözüm yolu bulacağını anlatıyordu. Eğer bakır kalmazsa, bakır “yerine kullanılacak başka bir şey” bulunur diyordu. “Bilgi, hayal gücü ve cesaretle dünyadan ihtiyacımız olan veya dilediğimiz tüm mineralleri ve hammaddeleri elde edebiliriz, hem de hayatımızdaki diğer masraflara ve toplam gelirimize göre daha uygun şekilde. Kısacası, bereketimiz insan aklında ve kalbindedir.”

Bu savın elbette bilimsel bir yanı yoktur; başka metallerden bakırı nasıl üreteceğine dair bir yöntem bulmuş değil. Aksine bu sav, “uzun vadeli ekonomik veriler”e ve benzeri şeylere dayanmasına rağmen özünde dinî bir sav, inanca dair bir yazı, küstah içgüdümüzün kusursuz bir örneğidir. “Süreci hızlandıracak asıl yakıt bilgi stoğumuz, frenleyecek olansa hayal gücü eksikliğimizdir,” diye yazıyor Simon. “Daha fazla çocuk sahibi olmak, aynı zamanda felaketlerin önüne geçmenin yollarını bulabilecek daha fazla insan demektir.”

Bu görüşteki esas dinsellik (tabii insana tapıyor olduğu için bir tür putperestlik), “Amerika’nın en önde gelen bilim yazarlarından” G. Harry Stine’ın kitabı The Hopeful Future [Umut Dolu Gelecek] içerisinde de kolaylıkla görülebilir. Kitapta Stine şimdiki [teknolojik] gelişme ve ilerleme hızlarını kullanarak geleceği görmeye çalışmanın saçma olduğunu savunuyor. İnsanın gelişiminin şimdiki dehşet verici hızını aşacağını gösteren bir eğri bile fazlasıyla ılımlı olur. Sadece “görünürde limiti olmadan sürekli yukarı doğru devam eden kübik bir eğri” olan “E Eğrisi” bir şey ifade edebilir. “Önümüzdeki elli yıl içinde bir önceki elli yıla göre sekiz kat daha fazla ilerleme görebiliriz.” Stine, doğru, görünüşte bu “fantastik, imkânsız ve inanılmaz” diyor. “Olaylar bu şekilde gelişemez.” Ancak “geçmişte böyle oldu ve tüm sinyaller gelecekte de böyle olacağını gösteriyor.” Bu tam olarak kör bir inanç değil, sonuçta iyimserler kendi akıl yürütmelerini açıklayabilirler ama bu bir inanç olur. “Fantastik, imkânsız ve inanılmaz” olana inanmak bir akıl yürütme gerektirdiği kadar umut da gerektirir. Ayrıca beraberinde bir dinî tuzak daha getiriyor, başka türlü düşünenlere kötü gözle bakmak gibi mesela. (“Olumsuz yayınlar yapan bazı fütüristler insan düşmanı. Bu, kendilerini de sevmedikleri anlamına geliyor,” diye söyleniyor Stine; muhtemelen 20. yüzyılın sonlarında görülen en berbat aşağılamadır bu.) Ve çok da uzak olmayan bir ütopyaya dair bir fikri var. 21. yüzyılda, diye yazıyor Stine, yörüngede dönen devasa uydular, “herkese her şeyi yaptıracak enerjiyi ışınlarla gönderecek” ve asıl sorunumuz can sıkıntısı olacak.

Neredeyse hepimiz içgüdüsel olarak bu sonsuza kadar ilerleme fikrini taşıyoruz, sanki bebekken steril plastik bir biberonun ucundan bu düşünceyi iyice emmişiz. Ve büyük olasılıkla doğru düşünüyoruz. Yeni araçlar icat edeceğiz. Mesela, birazdan detaylı olarak ele alacağım genetik mühendisliği, en az ateşin icadı kadar önemli, akıl sır erdirilemeyecek bir teknoloji. Diğer teknolojiler jonglörlüğe devam etmemizi, gezegen üzerinde hayatta kalmamızı, kontrolümüzü iyice artırmamızı, hatta son yüzyılda bilmeden işe yaramaz bir hale getirdiğimiz doğayı bile kapsayacak şekilde genişletmemizi sağlayabilir. Mesela geleceğimizi mahvedecek ani bir sera etkisi, buzul çağı veya nükleer savaş gibi bir durumda ormanların aniden yok olması gibi bir sürü senaryo hayal edebiliyorum. Simon ve Stine gibi iyimserlerin küstah refleksi oldukça doğru tespitler içeriyor olabilir; “makro düzeyde yönetilen” bir dünyaya sahip olabiliriz; “insanların ve şeylerin, büyük, çok karmaşık ve uzun vadeli projelerle yönetildiği” bir dünya. Böyle bir dünya artan sıcaklığa rağmen, mevcut yaşam tarzımızı sürdürmemizi sağlayabilir. Bu birkaçış yöntemi olabilir. Dünya üzerindeki zalim egemenliğimiz yerine daha akıllıca, daha ileri dönük bir düzen getirecek de olabilir.

En azından biz böyle bir gelecek yaratmaya çalışacağız. Çünkü var olan egemenliğimizi korumak isteyen sadece rahatına düşkün kişiler değil; zaten gerçek hedonistlerin, bir daha ne zaman jakuziye girecekleri dışında bir şey düşündükleri söylenemez. Aynı zamanda genelde insanlık için samimi ve “ilerlemeci” umutlar taşıyanlar da böyle düşünmektedir. Buckminster Fuller, muhtemelen çok iyi bir örnektir. Fuller bir ikondu, kendini ona adamış takipçileri olan bir guruydu ve onu bir kez konuşurken dinlemem, bunun nedenini anlamama yetti. Saat ondan öğlene kadar konuşmasına sığdırdığı konular (sırasıyla), Doğu Hindistan Kumpanyası, Thomas Malhus, kraliyet kanı, röntgenin icadı, görünmeyen bir gerçek olarak elektrik, bir mil boyunda radyo dalgaları, yeni metal alaşımları, balıkların solungaçları, kuşların kanadı, Johannes Kepler, sonsuzluk karşısında geçicilik, insan vücudunun çoğunu oluşturan su, denizlerde gemiler üzerindeki büyük baskı, insanoğlunun neden evrende olduğu, patentleme işlemlerindeki aşamalar, Jüpiter aylarının tutulması, DC-4 hava aracı, bir ağacın düştüğündeki yönü ve Büyük İskender oldu. Böyle bir adamın düşüncelerini özetlemeye çalışmak kabalık olur ama gene de şunu söyleyebilirim ki Fuller insanın tüm potansiyeliyle yaşamadığına, ancak teknolojik gelişmelerin buna fırsat vereceğine inanıyordu. Fuller çevre düşmanı biri değildi; örneğin jeodezik kubbesi sıradan binalar kadar sağlam olmasına rağmen ağırlığı bu binaların sadece yüzde 3’üydü. Herkes onlarda yaşasa, çok daha fazla orman yaşıyor olurdu.

Fuller çevre düşmanı değil insan taraftarıydı. Bir keresinde, otuz yıl kadar önce kalabalığa, “Hepimiz başarısızlığın insanın kaderi olduğu kabulüyle hareket etmişiz,” demişti. “Ben diyorum ki, insan basbayağı hidrojen bombasına benziyor: Başarılı olmak üzere tasarlanmış. İnsan şahane bir tasarım ürünüdür.” Tabii başarılı olmak için insanın bilimsel olarak gelişmesi gerekiyordu. 1960’lardaki protestolara katılan öğrencilerin, “tüm sorunları ortadan kaldıracak bir tasarım bilimi devrimi” varken, siyasi sistemde reformlara gidilmesini savunarak yanlış bir varsayımla hareket ettiğini öne sürmüştü. “Uzay gemimiz olan dünya zaten bir makine, ona bir makine gibi” davranmalıyız demişti. Eğer mühendisler gereçlerimizin verimliliğini yüzde 4’ten yüzde 12’ye artırırsa, diyordu Fuller, “tüm insanlığa bakabiliriz.” Ve bunun gibi şeyler. Dünyanın sonunu pek korkarak izleyeceğinden emin değilim, çünkü zaten alışageldiğimiz bir çevrede uzun süre durmayacağımızı ya da durmamanız gerektiğini düşünüyordu. Tam tersine, ona göre yumurtadan çıkacak civcivler gibiyiz. Yumurtanın içindeki gıda miktarı –yeteri miktarda kömür ve petrol ve oksijen ve her neyse– ancak belli bir noktaya kadar gelişmemizi sağlar. “Ama sonra, tasarım gereği, besin bittiğinde civciv de ayakları üzerinde durabilecek noktaya geliyor. Civciv yemek için kabuğu gagaladığında bilmeden yumurtayı çatlatıyor.” Bu benzetme biraz bencilce olabilir. (Yumurtanın içinde bizimle beraber başka türden canlıların da olduğu hiç aklından geçmemiş gibi.) Ancak bir açıdan doğru da olabilir. Sera gazı etkisini pekâlâ küçümseyip yolumuza devam edebiliriz.

Böyle idare edilen bir dünya düşüncesi ciddi bir grup çevreci –ya da yarı çevreci, düşünür– tarafından da desteklendi. 1970’lerde atmosfere kloroflorokarbonun yayılmakta olduğunu tespit eden ilk kişi olan Britanyalı Dr. James Lovelock, aynı zamanda “Gaia hipotezi” dediği bir formül oluşturdu. Bu sava göre, dünya gezegeni “yaşam” için bir “çevre” değil, aslında yaşayan bir organizma, kendini idame ettiren, hayatta kalmak için çevresindekileri değiştiren bir sistem. “Atmosfer, okyanuslar, iklim ve yer kabuğu, canlıların davranışları sayesinde, yaşam için uygun bir şekilde düzenlenmiştir.”

Bu çok çarpıcı bir argüman çünkü çoğumuz gezegeni ilahi veya kimyasal bir güç tarafından bir öbek taş üzerine atılmış incecik bir yaşam tabakasından ibaret gibi görüyoruz. Ama Gaiacılar aksini söylüyor: “Bir ağacın yüzde 94’ü ölü olduğu halde kesinlikle yaşadığını biliyoruz,” geniş gövdenin içinde, şu an yaşayan kısımla çevrili, çok eskilerden kalma odun özü ve selülozdan oluşan bir sarmal vardır. Ama Gaia hipotezi, daha da önemli bir sebepten bizi şaşırtıyor; bir şeyin gezegene göz kulak olup, onu kolladığı imasında bulunuyor gibi görünmesi. Lovelock gezegenin otomatik olarak kendini düzenlediğini, bir yönlendirmeye ihtiyaç duymadığını, bakterilerin bir meclisi olmadığını anlatmak için bolca çaba sarf ediyor. Kanıt olarak, Papatyadünyası dediği bir örnekten bahsediyor; basitçe, dünya büyüklüğünde, güneşe aynı mesafede olan ve üzerinde sadece papatyaların var olduğu bir gezegenin bilgisayar modeli. Bazı papatyalar beyaz, bazıları siyah, bazıları da gri. Dünyamızdaki gibi, milyarlarca yıl içinde güneşin sıcaklığı düzenli olarak artıyor. Papatyadünyası bulutsuz; bu yüzden sıcaklığı, yüzeyin yansıtma kapasitesi belirliyor ki bu da siyah ve beyaz papatyaların oranına bağlı. Başlarda, güneş görece soğukken, siyah papatyalar daha hızlı büyüyor, çünkü güneşten gelen ısıyı daha iyi emebiliyorlar. Ama siyah papatyaların bu sebeple artması yavaş yavaş atmosferin ısınmasına neden oluyor ve zaman içinde o kadar sıcak oluyor ki, kendini serin tutabilen beyaz papatyalar avantajlı hale geliyor ve gezegene yayılmaları atmosferi serinletmiş oluyor.

Böyle bir mekanizma elbette fırına takılmış bir termostattan daha gelişmiş bir bilinçli yönlendirme gerektirmez. Dünyada da benzeri süreçler iş başında olabilir. Son üç milyar yılda dünyaya ulaşan güneş enerjisinin yüzde yirmi beşten fazla artmasıyla birlikte, karbondioksitin ısıyı atmosferde tutma oranı düştü (tabii son yüzyıllardaki yoğun insan gayretine kadar), tıpkı yaz sıcaklarında kendiliğinden çalışmaya başlayan, evimin tavan arasındaki fan gibi. Atmosferdeki oksijenin neredeyse tamamını canlılar üretti ve gördüğümüz gibi milyonlarca yıl boyunca oran yüzde 21’de kaldı. Eğer yüzde 15 olsaydı ateş yanmazdı; yüzde 25’in üzerinde olsaydı, nemli yağmur ormanları bile “büyük yangınlar”la çoktan yok olmuş olurdu.

Gaia hipotezi ilk bakışta durumun çok da kötü olmadığını, ne yaparsak yapalım dünya üzerindeki yaşamın devam edeceğini gösteriyor gibi görünüyor. Lovelock diyor ki, durum sahiden böyle; gezegen gerekli ayarlamaları yapacaktır. Dünya bizim sebep olduklarımızdan çok daha kötü sorunlarla baş etmiştir. Mesela gezegenimsi parçaların dünyaya çarpması en azından on defa, “bir insanın derisinin yüzde 60’ı yandığında göreceği zarara eşdeğer bir zarar” vermiştir ve bir nükleer savaş bile bunun yanında hafif kalabilir. Lovelock’a göre ozon tabakasının zarar görmesinin dünyadaki yaşamı tamamen ortadan kaldıracağını söyleyenler yanılıyor. “‘Hassas bir kalkan olarak dünya’ düşüncesi bir mit,” diye yazıyor. “Ozon tabakası diye bir şey var ama varlığını hayatın olmazsa olmazı diye görmek ancak bir hayalden ibaret.”

Bahsettiği “hayat”ın “insan hayatı” olmadığı hesaba katılmalı. Yaşayan bir canlı olan Gaia, tek hücreli canlıların kıpırdamasından da, kocaman insanların varlığından da eşit derecede mutlu oluyor. “Gaia bizim gibi dik başlı türlerin garipliklerinden etkilenmese de… bu, türümüzün, ortak aptallıklarımızdan kaynaklanan neticelerden etkilenmediği anlamına gelmiyor,” diyor. “Gaia üzerimize titreyen, bizim için ölüp biten bir anne değil. 3,5 milyar yaşında sert bir bakire. Eğer bir canlı türü bir şeyleri altüst ederse, bilgisayardaki bir mikro beyin gibi onu ortadan kaldırır.” Eğer dünya eylemlerimize uygun yaratılmadıysa, Gaia sırf biz Cadillaclarımızı sürmeye devam edebilelim diye ısınmayı azaltmayacaktır; büyük olasılıkla çabucak yeni bir ortam oluşacaktır ve “bu yeni ortam, neredeyse kesin olarak, şu anda tadını çıkardığımızdan çok daha zorlu olacaktır.”

Gaia hipotezinin bu yüzden bizi insan odaklı küstah tutumumuzdan uzaklaştırıp, yaratılışın geri kalanını tanıyan ve ona saygı duyan bir tutuma doğru yönlendirmesi gerektiği düşünülebilir. Lovelock, dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyin testerelerin, büyükbaş hayvanların ve arabaların azaltılması olduğunu yazmış. “Yapıcı davranmak kişisel olarak bize kalmış,” diyor ve Cornwall’da ekolojik bir yaşam sürüyor, ağaç dikiyor ve “pis kafesler içindeki büyükbaş hayvanlar ve kümes hayvanları, çirkin metal plaka kaplı binaları ve gürültülü pis kokulu makineleriyle bugünün yozlaşmış tarımsal monokültürlerine” sövüp sayıyor.

Ancak birileri bu fikri yanlış yorumladı ve dünyadaki kirlenme, karbondioksit ve benzeri şeylerle ilgili endişelenecek bir şey olmadığı sonucunu çıkardı. Sonuçta dünya koskocaman, kendini temizleyebilen bir fırın gibiydi. (Fırının kenarında pişip kalacağımız ihtimalini görmezden geldiler.) Daha büyük bir grupsa, söylediklerini biraz fazla doğrudan aldı, durum buysa beyni de biz olmalıyız dediler. Bir termostat varsa onu biz kurmalıyız ve çevrenin doğal süreçlerine giderek daha fazla müdahale etmeliyiz diye düşündüler.

Küçük bir örnek olarak Gaia – An Atlas of Planetary Management [Gaia – Gezegen Yönetimi Atlası] adlı kitaba bakalım. Editörü Britanyalı büyük çevreci Norman Myers, şu anki şartlara boyun eğmiş gibi görünüyor. Dünyanın birçok krizin eşiğine yaklaştığı doğru ama bunlar “evrim sınavlarımızdan sonuncusu”nu temsil etmekteler. Bu vesileyle harekete geçmeli ve sınavı geçmeliyiz. Ve geçeceğiz. “Yetişkiniz. Gezegenimiz ve çoğu sakini adına yaşam ve ölüm gücünü elimize aldık… ‘Uydularımız’, gezegenin tüm kaynaklarının –toprakların, ormanların, akarsuların, okyanusların, minerallerin– sadece detaylarıyla haritalandırılmasına değil, aynı zamanda kirlenme, erozyon veya kuraklıkla; kıyıya vuran balıklarla ve göçmen canlılarla ilgili de bilgi edinmemize imkân sağlıyor.” Bu bilgileri bilgisayarlarımızda hızla işleme alabiliriz; tüm dünyaya anında ulaştırabiliriz. Ve hemen harekete geçebiliriz. İnsanın “yeni başlayan gezegen idarecisi olarak bu gücü kullanmaya ve onu iyi şekilde değerlendirmeye başlama” zamanı geldi. Güç üzerine düşünmek sarhoş edici bir şey, en azından Myers’i edebiliyor. “Antik Yunanlar, Rönesans toplulukları, Amerika’nın kurucuları, Viktorya dönemi insanları bu türden bir zorlukla karşılaşma keyfine varmadılar,” diyerek bayram ediyor. “Hayatta olmak için ne güzel bir zaman!” Meşhur fizikçi Lewis Thomas kitabın önsözünde, eğer görevimizde başarılı olursak, “dünya için ortak bir akıl yaratmış olacağız” diyor.

Bu küstahlıktır, ekolojik New Age düşünme tarzı kisvesi altında sürdürülen bir hâkimiyet kurma çabasıdır. Gezegen idarecilerinin çoğu önermesi oldukça mantıklı ve çevrecilerin zaten önerdiği şeyler. Bunlar, yarattığımız dünyada gerekli, elimizden gelen en iyi şeyler olabilir. Ağacı, kuşu sevseler de, bu “gezegen idarecileri” en çok insana saygı duyuyorlar. Mevcut hâkimiyet yöntemlerinin gezegeni fazla sıcak hale getireceğini anlıyorlar ama aynı zamanda geliştirilmiş yeni yöntemlere sahipler. Geleceğin ormanları, klonlanmış çamları ve çınarlarıyla “mantarlar gibi yayılacak”, daha düzgün büyüyüp “daha yoğun kereste”ler üretecek. Balıkçılar kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilgi ve beceriyle sürülerin beslenmek üzere nerelerde olduğunu anlarlar ama şimdi biz bu romantik ve verimsiz yöntemden vazgeçiyoruz ve yerine “kontrollü doğal deniz yaşamı çiftçiliği”ni getiriyoruz. Aslında vahşi doğanın neredeyse tamamı çiftliklerde tutulabilir, böylelikle “koruma ve kâr el ele” olur.

Makro düzeyde yönetimin en gelişmiş hali bile oldukça üstünkörü bir yöntem. Uydu vasıtasıyla balıkların izini sürebilirsiniz ama onlar sonuçta yabani hayvanlar, kendi hızlarında büyüyecekler. Bir sonraki adım –yani atmak üzere olduğumuz adım– ise daha da kapsamlı.

Biyoteknoloji ve genetik mühendisliğiyle ilk karşılaştığımda Massachusetts, Cambridge’de belediye meclisini izleyen genç bir gazeteciydim. Birkaç sene boyunca meclis üyeleri Harvard’da ve MIT’de sürdürülen genetik mühendisliği çalışmalarını nasıl düzenleyeceklerini tartıştılar. Senelerce bir sürü Nobel Ödülü sahibi kişi ve genç parlak araştırmacı, soruları cevaplamak üzere toplantılara katıldı. Şehrin varlıklı kısımlarından gelen liberal meclis üyelerinin birçoğu, bu bilim insanlarına şüpheyle yaklaşıyordu ama aralarındaki en büyük şüpheci Alfred E. Vellucci’ydi; Cambridge’in batısından, İtalyan ve Portekiz bölgesinden bir encümen üyesi olan Vellucci, eğer yerel yönetim dalında ödül verilseydi, çoktan Nobel Ödülü kazanmış olurdu. Hayal gücü çok gelişmiş olan Vellucci, sonsuz sayıda olası senaryoyla çıkagelmişti. Bilim insanlarının üzerinde oynadığı canlılar, yani “bu böcekler” kazara firar edebilir miydi? Kanalizasyondan kaçabilirler miydi? Peki ya havalandırmadan? İnsanların ayakkabılarının altındaki girintilere yapışırlar mıydı? Zamanla diğer üniversitelerden gelen tepkiyle birlikte meclis, bu tür canlıları “muhafaza etme” meselesiyle ilgili –kapı kalınlıkları ve benzeri şeylere yönelik– oldukça katı düzenlemelere gitti. Genleri birbirine eklemenin, nükleer silah gibi hem işe yarar hem de riskli bir şey olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Konuyla ilgili daha derinlemesine düşünüp, hem amaçları hem de araçları göz önünde bulundurmak aklıma gelmemişti.

Nükleer reaktörler elektrik üretmenin yeni bir yolu. Ama genetik mühendisliği yeni bir yaşam yaratmak üzere bulunan ilk yol. Bu sarsıcı bir düşünce; bir biyoloğun söylediği gibi “İkinci Büyük Patlama” gibi bir şey. Hem fiziksel hem de ticari anlamda en önemli bilimsel gelişmelerden biri. Yaşam tarzımızı, ekonomik büyümeyi sera etkisi tehlikesi altında sürdürebilmek için var olan en umut vaat eden şey. Daha az suyla büyüyen, ısıya dayanıklı mahsuller; henüz iyileştiremediğimiz eski hastalıklar kadar, yeni yarattığımız hastalıklara da çareler; yaratabileceğimiz neredeyse her çevrede hayatta kalma garantisi, yani tümden egemenlik vaat ediyor.

İşte bu sebeple hiç kuşku yok ki genetik mühendisliği, hem kavramsal, hem de etik açıdan gelmiş geçmiş en önemli bilimsel gelişme. “Etik” derken, öncelikli olarak bu tür bir teknolojinin ne amaçlarla –mesela soy ıslahı için– kullanılabileceğini kastetmiyorum. Teknolojinin ta kendisini kastediyorum. Bu araştırmaların en gayretli destekçilerinden Jeremy Rifkin (konuyla ilgili Algeny ve Declaration of Heretic [Kâfirliğin İlanı] isimli iki kitap yayınladı), binlerce yıldır insanların “payroteknik” olarak yaşadığını, kömür veya mesela demir gibi malzemeleri yakıp, eritip karıştırdıklarını söylüyor. Çevremizi dışarıdan değiştirmeye çalıştık. Şimdiyse içerden dışarı doğru çalışmaya başlıyoruz. Her şeyi değiştirecek bir şey bu. Tek bir şeyi değiştirmeyecek: gezegenimizi denetim altında tutma güdümüzü. Britanyalı yazar Brian Stableford’un şenlikli kitabı Future Man’de [Geleceğin İnsanı] ilan ettiği gibi, genetik mühendisliği sayesinde “dünyada yaşamakta olan tüm canlıları –biyosferin tamamını– kendi türümüzün iyiliği için dönüştürebileceğiz.” “Küstahlık” dediğim şeyin, bundan daha açık ve net bir tanımı olamaz.

Watson ve Crick, çift sarmalı 1953 yılında tanımladılar. Sadece yirmi yıl sonra, 1973’te, iki Amerikalı bilim insanı, Stanford’dan Stanley Cohen ve Kaliforniya Üniversitesi’nden Herbert Boyer, iki ayrı türden –doğal yollarla çiftleşemeyecek, bu yüzden kaderleri ebediyen apayrı yazılmış– canlının DNA’larından parçalar kesip, bu parçaları birbirine diktiler. İşi tamamladıklarında beş dakika öncesine dek var olmamış ve bu iki adam birtakım araç gereçlerle işi bitirene kadar da var olmayan yeni bir yaşam formu yarattılar.

Bir sonraki önemli gelişme Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin 1980 yılında General Electric araştırmacısı Ananda Chakrabarty’ye dair davası oldu. Chakrabarty, petroldeki dört bileşeni azaltabilecek bir bakteri türü geliştirmişti; bir petrol sızıntısı olduğunda atığı sindirebilecekti. 5’e 4 bir oylamayla, mevcut şartlar altında insan yapımı mikro canlılara patent verilebileceği kararı verildi. Yani, insan sadece yaşam üretmekle kalmayacaktı, bundan para da kazanabilecekti.

Bu destekle araştırmalar ivme kazandı. 1982’de Maine’de bulunan Bar Harbor’daki Jackson Laboratuvarı’ndan ve Ohio Üniversitesi’nden bilim insanları, tavşanlarda hemoglobin yapımının kontrolünü sağlayan genden bir parça alıp, ürettikleri bir fare embriyosuna zorla transfer ettiler. Fare, tam olarak fare değildi; tavşan geni taşıyordu ve gelecek kuşaklara da bu geni aktardı. Alakasız hayvanların genlerinin karıştırılabildiğini gösteren bu kanıtı kısa sürede diğerleri izledi. İngiliz araştırmacılar bir keçiyle koyunu, birbiriyle ahırda asla çiftleşmeyecek (çiftleşseler de sonucunda bir şey olmayacak) iki hayvanı karıştırdılar. Pensilvanya Üniversitesi’nden bir hoca, bir fare fetusuna insan büyüme geni eklemeyi başardı. Doğduğunda diğer farelere göre iki kat hızlı, iki kat daha fazla büyüyordu. Bu geni yavrularına geçirdi ve sonsuza kadar sürecek “fare mi, insan mı?” tartışmasını başlatmış oldu. Hem her ikisiydi, hem de hiçbiri.

New York Times’ın tuttuğu çeteleye göre, 1988’in sonuna gelindiğinde, binden fazla bu tür “transgenik” fare cinsi, on iki domuz cinsi, birkaç çeşitli tavşan ve balık, “en az iki tür sıçan ve en az bir adet transgenik inekle hâlâ üzerinde çalışılmakta olan bir diğer inek” vardı. Çoğu bir deneyin parçasıydı; sonra 1988 baharında iki Harvardlı araştırmacı, başka bir fare geliştirmeyi başardı; bu farenin genetiğiyle oynanarak kanser olması sağlanmıştı ki onkolojistler bu hayvanlar üzerinde çalışarak yeni tedaviler geliştirebilsinler. Önceki buluşların aksine, bu fare ticari bir fırsattı. Ve ülkenin ilk hayvan patenti olma özelliğini kazandı. Patent, du Pont adına lisanslandı ve fare satışa çıktı. Tanesi elli dolar. Piyasa ismi OncoMouse oldu. Ardından da iki marka daha benzerini yaptı.

O fareler bile laboratuvara hapsolacaklar (tabii kaçamazlarsa). 1987’nin Nisan ayında Rifkin ve diğer muhaliflerin açacak davaları kalmadığında, İleri Genetik Bilimleri isminde bir şirketin çalışanları, genetiğiyle oynanmış ilk bakterileri Kaliforniya Brentwood’da bulunan bir çilek tarlasına yayınca, daha da büyük bir sınır aşılmış oldu. Modifiye edilmiş Pseudomonas Syringae ve Pseudomanas Fluorescens içeren ve Frostban olarak markalaşan bakteri, dona karşı mahsulleri korumak üzere tasarlanmıştı. Çevre aktivisitleri bu çilek ağaçlarının birçoğunu kopardılar ama bu beyhude bir çabaydı. Birkaç gün sonra Steven Lindow, bu “don-çekirdekleştirici” geni bulan kişi, hiçbir rahatsızlık duymadan Kaliforniya’da Tule Gölü çevresindeki patates bitkilerine Frostban’i sıkıverdi.

Bu devrimin hızı giderek artıyor. Piyasaya girmek için beklenenden daha fazla para gerektiği halde, sadece Birleşik Devletler’de üç yüzden fazla küçük şirket, bu ürünleri üretmeye ve pazarlamaya çalışıyor ve dört yüz kadar gen çoktan klonlanmış durumda. Daha önce bahsettiğim fikirlerin bir kısmı, mesela genetik olarak “değiştirilmiş” ağaçlar şimdiden mevcut. Seattlelı bir şirket, en “seçkin” kızılağaçları düzlük, yükseklik, kereste ağırlığı ve “düzgün dal geliştirebilme” özelliklerine göre doğadan topluyor. Ardından ağaçları ve bitkileri klonluyor ve mucizevi tohumlar elde etmiş oluyor; zaman içinde eğri büğrü ağaç kalmayacak. Bir araştırmacı, tohumları iyileştirmek adına uygulanan klasik yöntemler, “üstün kaliteli ağaçların hızla ulaşılabilir hale gelmesi kriterini yeteri kadar karşılamıyor,” diye bir açıklama yapmıştı. Noel ağacı yetiştiricileri “yapay” ağaçların yaygınlaşması karşısında düzgün 45 derecelik dalları olan, “kalın iğnelerini salonda yerlere dökmeyecek” ağaçlar klonluyorlar. Calgene isimli bir firma, tütün bitkilerini glifosat (Monsanto’nun çiftçilere yönelik Roundup isimli ürünü) herbisitinden koruyan bir gen buldu. Herbisit bitkilerde aromatik amino asitleri sentezleyen metabolik yolu tıkayarak işliyor; tütün bitkileri bir defa genetik olarak ayarlandığında, tarlaya zehir sıkılsa dahi bundan etkilenmiyor. (Bu örnek bana önemli geliyor – hem ürettiğimiz tütün hem de kullandığımız zehir artmış oluyor.) Floridalı bir araştırmacı, “Deniz yosunu üzerindeki genetik çalışmalar tamamlanmak üzere,” diye açıklama yapmıştı. Somon balığı ve alabalıktaki büyüme hormonu klonlandı; evimin önünden akan Mill Creek’te yakında Arnold-Schwarzenegger-alabalıkları yüzecek; Tanrı’yla Dow’un ortak ürünü.

Ve bu sadece şimdiki durum. Gelecekte, hatta yakın gelecekte fazlası, daha da tuhafları gerçekleşecek. Mesela Brian Stableford gelecekte “kümes tavukları”nın, “ister yumurta için, ister et için üretilsinler” şimdiki kuşlardan çok farklı görüneceğinden emin. Aslında eşlik eden görselde daha ziyade, nasıl desem, iri kıyım et parçaları gibi görünüyorlar. Bunun sebebi, biyoteknoloji sayesinde tavukları gereksiz parçaları olmadan, başsız, kanatsız ve kuyruksuz üretebiliyor olmamız. “Besinler vücutlarından içeri pompalanırken, dışkıları da vücutlarına bağlı tüplerle dışarı atılabilir.” Belki de kuzu pirzolalarını sonsuz bir üretim bandında yetiştirebiliriz, diyor Stableford, “uzayıp giden bir omurgaya takılmış kırmızı et ve yağ ile.” Zaman içinde, tüm bitkiler “fuzuli hale gelebilir”, yerlerine güneşten aldığı ışığı kökleri için gereksizce harcamayarak hiç “israf” etmeyen ve “yakalanan enerjinin tamamını bizim kullanımımız için” değerlendiren yapay yapraklar gelebilir.

Harry Stine da “biyokozmetik”in çok uzakta olmadığını, “insanın fiziksel görüntüsünün, tüm çirkin özelliklerini veya izlerini bugünün kabul görmüş güzellik standartlarına uygun biçimde yok ederek değiştirilebilmesi” imkânını sunacağını iddia ediyor. Peki ya gece veya sualtı görüşü (Stableford sualtı görüşünün gerçekleşebilmesi için “kafaya tümden yeni bir anatomik yapı eklenmesi” gerektiğini ve günümüzde kabul gören güzellik anlayışının dışında kalabileceğini söylüyor), uzayda yaşamak için çift katmanlı gözler veya selülozu sindirebilmemizi sağlayacak “minik modifikasyonlar”? Kafasız tavuklar, ağaç yiyen insanlar; bunlar mümkün olsa bile çok yakın bir zamanda gerçekleşmeyecektir. Ama son yirmi yılda yapmaya başladığımız ve özellikle son iki yılda daha da fazla yaptığımız şeylerden kavramsal olarak çok da farklı değiller; yani, hayatı en temel seviyesinde değiştirmek. Çizgi uzak bir gelecekte değil, şimdi ve burada. Ve biz o çizgiyi geçmeye başladık ve kısa süre sonra da çizginin diğer tarafında olacağız. Tabii çoktan oraya varmadıysak.

Bravo bize. Güçlü akıllar sayesinde (tabii benim aklım değil –MIT, Oxford, Japonya ya da benzeri yerlerdeki insanların aklıyla) bir çıkış yolumuz olabilir. Tam zamanında –tam da karbondioksit atmosferi iyice ısıtıp bizi de muhtemelen aç bırakmak üzereyken– dünyaya daha fazla, daha kapsamlı ve bu yüzden kömür, petrol veya doğalgaz yakmaktan daha fazla gelecek vaat eden bir şekilde egemen olabilmenin yeni yollarını arıyoruz. Genetik mühendisliğinin ve dünya kaynaklarının makro düzeyde yönetilmesinin yeni bir bolluk yaratacağı kesin değil ama mümkün gibi duruyor. Biz becerikli bir türüz.

Peki, o zaman neden kulağa bu kadar berbat geliyor? Tabii ki doğanın ikinci sonu demek olduğu için. Zaten yanlışlıkla atmosferi o kadar çok değiştirdik ki, bildiğimiz doğa sona erdi. Ama bu seferki yanlışlıkla değil, bilerek olacak. Bir şeyler ters gidebilir. Mesela selüloz yemek üzere geliştirilmiş bir bakteri serbest kalır da önüne çıkan tüm ağaçları ve otları yerse doğanın sonunu getirmiş oluruz demiyorum. Ayrıca, çok ürkütücü ve garip olasılıkların –sualtı insanı veya yapay yapraklar– önüne geçmek için şu anda bu çalışmaları durdurmalıyız da demek istemiyorum. Bunlar, sadece çok daha önemli bir kararın olası sonuçları.

Bizi tanrısal bir konuma getirerek dünyayı değiştirmemize neden olan şey şu: yeni yaşam formları oluşturma eylemi. Biz bir daha asla yaratılmış varlıklar olmayacağız; aksine yaratıcı olacağız. Rifkin’in de işaret ettiği gibi, biyoteknolojiciler canlılara “ayrı varlıklar” olarak değil, DNA denen bilgisayar programına işlenmiş bir dizi komut olarak bakıyor. Bu tür bir komut dizisine karşı saygı beslemek mümkün değil, sonuçta hepsi yeniden yazılabilir. Ve bu araştırmacılara göre mutlak bir verimlilik sağlayacak kadar geliştirilene dek yeniden yazılmaları gerekiyor. Verimliliğin tek ölçüsüyse tabii ki insan memnuniyeti. (Yaşam patent altına alınıp satılabilince tek gerçek ölçü piyasa faaliyetleri oluyor.) Bir tavuğun bakış açısına göre mutlak verimlilik kafa, kanat ve kuyruk gibi muhtemelen tavuğu tavuk yapan şeyleri içerebilirdi. Ama tavuklar bilim insanlarına kendilerini koruyacak parayı ödemiyor; eğer insanlar Frank Perdue gibi tavukların verimli –yani daha düşük maliyetli– olmasını daha önemli görürse, tavuk ürünlerinin boru takılı bir cesetten bile gelmesi sorun oluşturmuyor. Zamanla tamamı hazzımıza göre şekillenmiş bir alışveriş merkezinde yaşıyor olacağız.

Zaten gördük ki büyüme mevsimini havaya karbondioksit pompalayıp yapay bir şekilde uzatıyoruz; benzer şekilde, çileklere Frostban sıkıp, üstüne de büyüme mevsimini uzatınca, bir zamanlar elimize ne verildiyse onunla yetinirken, şimdi kendimizi kontrolü ele geçirmiş sayıyoruz. Muir “doğanın bitip tükenmez sayfaları”nın “sayılamayacak kez, her büyüklükte ve renkten karakterlerle, iç içe geçmiş cümlelerle, karakterlerin her parçası ayrı bir cümle olacak şekilde tekrar ve tekrar yazılmış” olduğunu söylemiş ve okumaya çalıştığımızda da doğal olarak, “sınırlı becerimiz yüzünden zihnimiz bulanıp, aşırı zorlanıyor” diye eklemişti. Artık bu geçerli olmayabilir. Doğal dünyanın akıllara durgunluk veren iç içe geçmiş karmaşıklığını hiçbir zaman anlayamayabiliriz. Ama anlamaya ihtiyaç duymayacağız. Tüm alfabeler haritalanmak üzere DNA dizisine indirgenebilir. Bu berraklıkta ve düzende sadece verimlilik değil, aynı zamanda adeta bir müzik parçasında olduğu gibi belli bir güzellik de olacak. Gene de muhtemelen doğanın kakafonisinde, “kozmik senfoni”sinde daha fazla güzellik var. Britanyalı filozof Thomas Reid’in zamanında sorduğu gibi: Tanrı’nın aklı Beethoven’ın aklıyla bile karşılaştırılamayacak kadar üstün değil midir?

Daha önce bahsettiğim Gaia atlası, “vahşi olana yönelik keyfî sömürü yerine daha rasyonel bir idareye dayanan yeni bir yaklaşım” çağrısında bulunuyordu; yani geyik gütmek, timsah yetiştirmek gibi. Ancak birkaç senelik “rasyonel idare”den sonra, vahşi olan evcilleştirilmiş olacak. Bu insanlar, gelip bana Orman Hizmetleri’nin önemli bir alanı vahşi doğa olarak korumamasının sebebinin, korunduğu takdirde yetkililerin gidip oradaki vahşi doğa habitatını “geliştirme” fırsatı bulamayacağı olduğunu ısrarla söyleyen Oregon ulusal ormanı halkla ilişkiler memuru gibi. “Mesela,” demişti, “şelalelerin olduğu yerleri patlatarak dereler açabilir, suyun daha sakin akmasını sağlayabilirsin, böylece balıklar daha yukarılara yüzebilir.” Yanıldığını söylemiyorum (gerçi dinamit icat edilmeden de balıklar gayet iyi durumdaydı). Demek istediğim şu ki, derdi doğa gibi görünse de aslında öyle değil.

Çok önemli yol ayrımlarına gelindiğinde böyle bir yol ayrımı yokmuş gibi davranma eğilimi doğuyor. Bir eşiği ya çoktan geçtiğimizi ya da henüz ona ulaşmamış olduğumuzu düşünmeyi tercih ediyoruz. Mesela bazı insanlar genetik mühendisliğiyle ilgili çok da endişe duymuyorlar çünkü onu seçici çiftleştirme gibi geleneksel bir uygulamanın bir uzantısı olarak görüyorlar. Ancak doğa bu ikisi arasında ciddi bir fark gözetiyor: Mendel iki bezelyeyi dölleyebiliyordu ama bir bezelyeyle bir çamı dölleyemezdi; bir domuzla ya da bir insanla bunu hiç başaramazdı. Tavukları gaddarca kafeslere kapatabiliyorduk ama yine de kafaları oluyordu. Bir başka deyişle, bazı kısıtlamalar, bazı sınırlar vardı. Ve zihnimizde doğayı o sınırlarla tanımlıyorduk. Yakında, doğa düşüncesinin –hatta herhangi bir şeyin– tanımlanabilir olması söz konusu olmayacak. Çünkü her şey değiştirilebiliyor. Bir tavşan şu an için bir tavşan olabilir ama yarın “tavşan” denen şeyin bir anlamı olmayacak. “Tavşan” 1940 model Ford planlarından daha önemli olmayan birkaç dizi kod anlamına gelecek. Neden tavşanı köpeğe veya ördeğe benzetmiyoruz? Ne istiyorsak o. “Çocuklarımız,” diyor Rifkin, “yarattıkları şeylerin kopyaladıklarından daha üstün olduğunu düşünecekler… Doğayı hesaplanabilir bir şey olarak görecekler. Canlıları düzeltilebilecek, revize edilebilecek ve yeniden planlanabilecek gelip geçici programlar olarak görecekler.”

Böyle –sorumluluk veya etik bir merkez olmadan savrulan, tek başımıza kaldığımız– bir dünyada her şey mümkün olacak. Muhtemelen zaman içinde ölümsüzlük de eklenecek. Neden ölelim? Ölmek için ne gibi bir sebep olabilir? Neden yaşlanalım? Neden yüz yaşımızda yavru bir kedi gibi olup, gezegenler arası beyzbol turnuvasına katılmayalım? Bu yönde ilerlemek için bu kadar çaba sarf etmemizin sebebi bu olmalı. Sonsuza kadar yaşamanın nasıl bir anlamı olacağı başka bir mesele. “Zaman içinde,” diyor Stableford, “canlı ve cansız arasındaki ayrım bile kaybolabilir; ikisi arasındaki sınırlar, hem hayatın kendisinin makineleşmesi, hem de metal, plastik ve cam makinelerle bulanıklaştırılıp, ortadan kaldırılabilir.”

Bir kısmı sadece spekülasyon elbette; genlerin çözülmesi kadar acayip bir gelişme üzerine tam olarak neler olacağını kimse bilemez. Ancak gen teknolojisi duraklasa bile, ortaya başka bir teknoloji çıkabilir. Küstah inancımızdan çıkan mantık, geçen yüzyılda olduğu gibi, kendi yararımız çerçevesinde dünyaya mümkün olduğunca hâkim olmaktır. Eğer giderek çoğalacaksak, daha fazla mülk sahibi olacaksak, daha fazla kaynak kullanacaksak, o zaman yeni yollar bulmalıyız ve genetik mühendisliği ve makro düzeyde yönetim bu yollardan en umut vaat edici olanları.

Başka bir deyişle, sorun yanan petrolün, moleküler yapısı nedeniyle güneşin ısısını dünyaya hapseden karbondioksiti ortaya çıkarması değil. Sorun, doğanın, ilk günden beri bizi sarmalayan bu bağımsız gücün, mevcut nüfusumuz ve alışkanlıklarımızla birlikte var olamaması. Nüfus ve alışkanlıklarımızı kaldırabilecek bir dünya yaratabiliriz ama bu ancak yapay bir dünya, bir tür uzay istasyonu olacaktır.

Veya, bir ihtimal, alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz.

(…)

Çevirmen: Berna Göl – H. İlksen Mavituna

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.