Doğru Ye Mutlu Ol İyi Yaşa – Patrick Holford & Liz Efiong

 

“Modern beslenme tarzının çağımızın en korkulan hastalıklarına davetiye çıkardığı, artık bilinen bir gerçek. Sağlıklı ve iyi bir yaşam için, tükettiğiniz gıdaları en güncel bilimsel bulgular ışığında gözden geçirmeye ve beslenme alışkanlıklarınızı yeniden düzenlemeye ne dersiniz? Sağlıklı beslenme üzerine bir kılavuz niteliğinde birçok pratik bilgi içeren bu değerli kitap; risklerinizi değerlendirmek, hastalıklardan korunmak, vücudunuzun direncini arttırmak ve sağlıklı bir yaşam sürmek üzere beslenmeye yönelik tavsiyeler sunuyor.” Doğru Ye Mutlu Ol İyi Yaşa’dan Giriş ve Birinci Bölüm’ü paylaşıyoruz.

 

Hastaların yüreğine, kanser tanısı konulmak kadar korku salan bir şey daha yoktur. Çoğunlukla amansız ve nedeni bilinmeyen bir hastalık olarak görülür ve birçok açıdan 17. yüzyılda vebanın yarattığı etkilerin aynısını yaratır: bu hastalığın korkusuyla yaşar ve hakkında konuşmaktan kaçınırız. Başımızı kuma gömdüğümüz zaman diliminde ise kanser, Batı’da erken ölümlerin en yaygın ikinci nedeni olacak kadar egemen hâle geldi ve 20 yıl içinde birinci ölüm nedeni olması bekleniyor. 50 yaşın altındakiler için ise çoktan birinci ölüm nedeni hâline gelmiş durumda. Bu kitap 1999 yılında ilk çıktığında 15 yıl içinde dört kişiden birine hayatının bir noktasında kanser tanısı konacağı öngörülüyordu. Ve şimdi, henüz on yıl sonra, durum çoktan üç kişiden biri olacak kadar değişti! Dahası, 2020 yılına kadar iki kişiden birine kanser tanısının konması bekleniyor. Kanser tedavisinde büyük adımlar atılsa da bize asıl gerekli olan, bu hastalığın oluşmasını ya da tekrarlamasını engelleyici bir yol bulmaktır.

Kanser büyük ölçüde 20. yüzyıla ait bir oluşum

Kanserin, büyük ölçüde bir 20. yüzyıl oluşumu olduğunu öğrenmek size şaşırtıcı gelebilir. En yaygın kanser türleri olan akciğer, meme, mide, kolorektal ve prostat kanserleri, 20. yüzyılın başına kadar hemen hemen hiç duyulmamıştır. Kanser vakalarının artması dünyamızın endüstrileşme ve kimyasallaşma aktiviteleriyle paralel gitmektedir: Bir ülke ne kadar gelişmişse kanser de o kadar sık görülür. Dahası, kişi başına düşen gelir arttıkça kanser vakaları da artmaktadır.

Çünkü çoğu kanserin oluşmasında başlıca etken, kimyasal çevremizin bütününde; yani yediklerimizde, içtiklerimizde ve soluduğumuz havada yaptığımız değişikliklerdir. Ekonomik olarak gelişmiş toplumlardaki kanser türlerinin farklılık göstermesi, kanser oranının çevresel etkenlerden fazlasıyla etkilendiğini göstermektedir. İngiltere’nin önde gelen tıp uzmanlarından Sör Richard Doll’a göre kanser vakalarının %90’ı bundan kaynaklanmaktadır. En muhafazakâr kanser uzmanları da kanser vakalarının %75’inin çevreden ve yaşam tarzından kaynaklandığı görüşündedir.

Ne var ki kanserlerin muhtemelen %85’i aslında önlenebilir. New England Journal Of Medicine dergisinde yayımlanan ve 45.000 çift ikizi içeren bir araştırma, beslenme ve yaşam tarzı ile ilgili tercihlerimizin (yani değiştirilebilir şeyler) kansere yol açma olasılığının, genlerimizin kansere neden olma olasılığından çok daha fazla olduğunu bulmuştur. Çalışmaya göre genetik açıdan aynı özelliklere sahip olan tek yumurta ikizlerinin aynı tür kansere yakalanma olasılığı %15’i geçmemektedir. Bu da çoğu kanserin yaklaşık %85 oranında çevresel etkenlerden; yani beslenme, yaşam tarzı ve toksik maddelere maruz kalmaktan kaynaklandığı anlamına gelmektedir. Bu çalışmada incelenen kanser vakalarının %58-82’sinin beslenme, sigara kullanımı ve egzersizle ilgili tercihlerden kaynaklandığı bulunmuştur.

İnsanoğlu iki nesillik zaman içinde on milyon yeni kimyasal üretmiş ve bunların binlercesini farkında olmayarak doğaya salmıştır. Bu kimyasal maddelerin çoğunun kanserojen olduğu (yani kansere yol açabildikleri) artık bilinmektedir. Ve biz bunları yediğimiz yiyecekler, soluduğumuz hava ve içtiğimiz suyla vücudumuza almaktayız. Bazıları hariç, bunların çoğundan kolayca kaçınılabilmektedir.

Ne yediğimizin kanserle özellikle ilgisi vardır. Görünüşe göre resmen çatal ve bıçaklarımızla kendi mezarımızı kazıyoruz. Kimyasallarla dolu ve besleyici özelliklerden yoksun, işlenmiş gıdalardan ibaret günümüz beslenme şeklinin kanser riskini en çok artıran yegâne faktör olduğu düşünülmektedir.

Dünya Kanser Araştırma Fonuna göre, doğru beslenerek kanser riskinizi %40’a varan oranda azaltabilmeniz mümkündür. Avrupa Komisyonu ise yalnızca beslenmede değişikliğe giderek bile 27 üye ülkede her yıl çeyrek milyon insanın kansere yakalanmaktan kurtulabileceğini tahmin etmektedir. Cancer Research Campaign’e (İngiltere’nin önde gelen kanser vakfı) göre türü ne olursa olsun, kanser vakalarının en az dörtte üçü aslında önlenebilir; ancak bu yalnızca insanlar henüz gençken bilinçlendirilirse mümkün olabilmektedir.

Ne var ki kanser yalnızca beslenmeyle ilgili bir konu da değildir. Evimizde ve iş yerlerimizde bilmeden kendimizi kansere neden olan çok sayıda kimyasala maruz bırakıyoruz. Bu nedenle bu durumu en aza indirmek de kanser riskimizi büyük ölçüde düşürecektir.

Bağışıklık sistemini güçlendirme

Kansere neden olduğu bilinen kimyasallardan uzak durmak ya da bunları azaltmak, denklemin yalnızca bir tarafıdır. Diğeri ise kanseri destekleyen etkenleri engellemektir. Bunlar, kimyasallar, yiyecekler ve hatta dengeleri bozulduğu takdirde kanser hücrelerinin büyümesine neden olabilecek kendi hormonlarınızdır. Yapbozun diğer kritik parçası ise vücudunuzun savunmasını güçlendirmektir. Kanserojen maddeler yeni keşfedilen şeyler değildir. Doğada, hatta sağlığı destekleyen besinlerde bile bulunurlar ancak bu, mutlaka tehlike teşkil edecekleri anlamına gelmez. Çünkü vücut, kanserojenleri detoksifiye edecek biçimde tasarlanmıştır. Sorun asıl, vücudunuzun savunması güçten düştüğünde ve çok fazla kanserojene maruz kaldığınızda başlar.

Bu nedenle 6. ve 7. Bölümlerde göreceğiniz gibi bağışıklık sisteminizi güçlendirmek ve karaciğerinizin kanserojenleri detoksifiye işlevini geliştirmek, bariz önem taşımaktadır. Bunların hepsini yaparak kansere yakalanma olasılığınızın gerçekten de büyük oranda azalacağına ya da tamamıyla ortadan kalkabileceğine inanıyorum: bilinen kanserojenlerden kaçınmak, doğru beslenmek, hormonlarınızı dengede tutmak, karaciğerinizin detoksifikasyon potansiyelini geliştirmek ve bağışıklık sisteminizi güçlendirmek. Böyle bir önlem stratejisi, kanserin tekrarlamasını önlemek ve kanser hücrelerinin büyüme sürecini tersine çevirmek için esastır. Bu kitapta ortaya konulan güçlü bulgular, kansere gerçekten de hayır diyebileceğinizin göstergesidir.

Kanserle savaşı kazanıyor muyuz?

Kanser riskinin nasıl büyük oranda azaltılacağını bildiğimiz hâlde ne yazık ki eyleme geçmiyoruz. Sigara içenlerin sayısı gittikçe azaldığı için akciğer kanseri vakalarının birçok ülkede azalması, bu konudaki dikkate değer ancak yetersiz çabadan yalnızca biridir. Rahim ağzı kanseri ve mide kanseri de düşüşte olanlardandır. Buna rağmen, üç kişiden birini hedef alan ve dört vakadan birinin ölümüne neden olan kanserin genel oranı hâlâ yükseliştedir.

Asıl endişe verici şey ise hormonlarla ilişkili kanserlerin artışta olmasıdır. Hormonal olarak hassas dokuları hedef alan bu kanserler, erkeklerde prostat ve testis; kadınlarda ise meme, rahim ağzı, yumurtalık ve rahim (endometrium) kanseri olarak ortaya çıkmaktadır.

Örneğin meme kanserini ele alalım. Şu an ABD’de dokuz kadından biri, İngiltere’de ise sekiz kadından biri meme kanseridir. İngiltere’deki meme kanseri vakaları son 25 yılda %50’den daha fazla bir artış göstermiştir. Prostat kanseri ise son 30 yılda üç katına çıkmıştır. Aslına bakılırsa insanlar bu kanserlere, on yıl önce olduğundan daha erken yaşlarda ve daha sık yakalanmaktadır. Bunda büyük olasılıkla beslenme düzenindeki değişiklikler ve çevresel toksinlerin etkisi altında kalmamız büyük rol oynamaktadır.

1992’de, ABD’deki saygın 69 tıp uzmanı ve bilim adamının altına imza attığı bildiriye göre son on yılda beş milyona yakın Amerikalı kanser yüzünden hayatını kaybetti ve bu ölümlerin büyük kısmının aslında önlenebilir olduğuna dair bulgular artmakta. Bu bildirinin amacı, hükûmetin ve kanserle ilgili kurumların politikalarının başarısızlığını protesto etmektir. Mart 2010’da Amerikan Tıp Derneğinin verdiği bir brifingde, 1999 ile 2006 arasındaki yeni kanser teşhislerinin oranında yüzde 1’den daha az bir düşüş görüldüğü bildirilmiştir. Bu düşüşün neredeyse yarısını da muhtemelen sigara karşıtı kampanyalar sayesinde azalan akciğer kanseri teşhislerinin oluşturduğunu belirtmişlerdir. Bu yıl yaklaşık iki erkekten birine ve üç kadından en az birine kanser teşhisi konacağını da bildirmişlerdir. 2009’da Amerika’daki kanser vakaları 1,5 milyon, kanserden ölümler ise 560.000’den fazla olarak rapor edilmiştir. Amerikan hükûmetinin son kırk yıldır kanser araştırmalarına harcadığı 100 milyar dolar göz önüne alındığında bu sonucun pek de başarılı olduğu söylenemez.

Peki, hiç çabalıyor muyuz?

Peki, durumda değişen bir şey oldu mu? Araştırmaya ayrılan paranın çok az bir kısmı önlemeye yönelik harcanmakta; kaynağın çoğu, ameliyat, kemoterapi ya da radyoterapi kullanılan geleneksel tedaviye gitmektedir. Hatta kanser tedavisindeki gelişmeler sayesinde kanserden kaynaklanan ölümlerde de azalma olmuştur. Bugün bir meme kanseri hastası, 20 yıl öncekinden daha uzun süre hayatta kalabilmektedir. Ancak bu istatistiklerin hesaba katmadığı şey şu ki artık teşhisler daha erken konabildiğinden, insanlar da daha uzun süre yaşıyormuş gibi görünmektedir.

Kavram olarak fazlasıyla çağ dışı kalan (özünde kanserli kısmı kesip çıkarmak, yakmak ya da ilaç vermeyi içeren) geleneksel tedavi ise hücrelerin kanser hücrelerine dönüşmesinin altında yatan faktörlerin üstüne gerçek anlamda eğilmemektedir. Oysaki hedef alınacak ilk nokta bu olmalıdır.

Kanseri önlemek, tedavisinden açıkça daha iyi bir seçenek de olsa gerçek şu ki kanseri önlemek kâr sağlamamaktadır. İlginçtir ki ilaç şirketleri kanserle ilgili belli başlı hayır kurumlarına kaynak sağlamakta ve sağlanan kaynakları kanserin asıl nedenlerini (yani günümüz beslenme düzenini, yaşam tarzını ve kansere neden olan kimyasalların etkisi altında kalmamızı) ele almada kullanmaları için bu kurumları hemen hemen hiç teşvik etmemektedir. Bu tür kurumlara paranızı bağışlamadan önce, kaynağın gerçekten ne kadarının ilaç içermeyen önleme araştırmalarına aktarıldığını öğrenin.

Neyse ki işin iç açıcı bir tarafı da vardır; hepimizin kaçınmak için elimizden gelenin en iyisini yapabileceğimiz, kanser riskini arttırdığı bilinen faktörlerin listesi de mevcuttur. Bu kitapta bu faktörler ve bunlara yönelik yapmamız gerekenleri göreceksiniz.

Önleme yollarını uygulamaya koymak

Kanserin nasıl önlenebileceğini öğrenmek herkes için önem taşır. Kanserden korunmanın en kolay yolu, öncelikle doğru olan şeyleri yapmaktan geçer; erken teşhis konulan ya da geçmişte kansere yakalanmış olanlar, kanserin ilerlemesini ve tekrarlamasını genellikle önleyebilmektedir. Kanser ilk ortaya çıkışında çok nadiren hayatı tehdit eder; bu kadar çok kurbanı asıl ikinci, yani takip eden kanserlere vermekteyiz.

Kansere bütünsel olarak bakmamız gerektiğini ne kadar belirtsem azdır. Yani yalnızca kanserin etkilediği organ ya da vücut kesimi olarak değil, hem içten hem de dıştan etki eden tüm olası etkenleri ele almalıyız. Vücudumuz son derecede karmaşık ve uyum sağlama becerisi olan bir organizmadır ancak ne yazık ki çoğu kişi arabasına bile vücudundan daha iyi bakıyor! Çoğumuzun arabası yıllık bakıma (ya da en azından arada bir yağ değişimine) gider ancak iş detoksa gelince insanlar kaçacak yer arıyor.

Dolayısıyla teşhis konduğunda doğru beslenmek, hormonal dengesizlikleri düzeltmek, kanserojenlerden kaçınmak ve bağışıklık sistemini güçlendirmek kesinlikle gereklidir. Bu kitabın amacı gerekli olan bu şeylerin nasıl pratiğe döküldüğünü, uygulamada ne anlama geldiğini açıklamaktır. Ama önce, kansere neyin neden olduğuna ve vücudunuzun sağlıklı kalması için neler yapabileceğinize değinmekte fayda var.

Bu kitaptan nasıl yararlanacaksınız?

Kanser dallı budaklı bir konu olduğundan bu kitap riski azaltmanız için neler yapmanız gerektiğini kolayca anlayabileceğiniz biçimde düzenlenmiştir.

  1. Kısım kanserin ne olduğunu, normal hücreleri kanserli hücrelere dönüştüren ve büyümelerini teşvik eden etkenleri açıklar ve bu kitaptaki tavsiyelere uyarak neden neredeyse tam koruma bekleyebileceğinizi anlatır.
  2. Kısım belli başlı yiyecekler ile kanserin gelişimi ve kanseri önleme arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarır. Bu bölüm, kitabın sonraki kısımlarında yer alan pratik tavsiyelerin esasını anlamanıza yardım edecektir.
  3. Kısım kansere yol açan çevresel ve yaşam tarzından kaynaklanan risk faktörlerini açıklar ve riskinizi azaltmak için çeşitli yollar sunar.
  4. Kısım besinlerin ve diğer doğal yöntemlerin kanserden korunmanıza nasıl yardımcı olduğu hakkında bulgular içerir ve kanserli kişilerin işine yarayabilecek birkaç tanesini özetler.
  5. Kısım kansere yakalanmamak için net ve pratik öneriler sunar. Diğer bölümleri okumasanız da bu bölümü mutlaka okuyun. Kansersiz bir beslenme düzeni ve yaşam tarzı oluşturmanız için eylem listesini göreceksiniz.
  6. Kısım kansere yakalandıysanız ne yapacağınızı anlatır. Kemoterapi, radyasyon ve ameliyat sonrasında en iyi şekilde toparlanmak için geleneksel tedavinin yanı sıra doğal yaklaşımlardan nasıl yararlanacağınıza ve tekrarlama riskini nasıl azaltacağınıza değinir. En sık görülen iki kanser çeşidi olan meme ve prostat kanserlerine özel tavsiyeler de içerir.
  7. Kısım her bir kanser türü için risk faktörleri, önleme ve besin takviyesi konularında tavsiyeler verir.

Kansere neden olan nedir?

Kanser Nedir?

Hepimizin vücudunda kanser hücrelerinin olduğunu öğrenmek size şaşırtıcı gelebilir. Kanser, hücreler normalden farklı davranmaya; yani büyümeye, çoğalmaya ve yayılmaya başladıklarında oluşur. Bu durum vücut içindeki bir devrimi andırır; bir grup hücre organizmanın kalanıyla uyum içinde çalışmayı bırakıp peş peşe isyan çıkarır. Hepimiz kanser hücresi üretiriz ve arada tek tük isyankâr hücrelerin çıkması da olağandır. Sağlıklı bir bireyin bağışıklık sisteminin yaptığı şey, böyle suçluları bir kitle ya da tümör oluşturmadan izole edip ortadan kaldırmaktır. Kanserde ise bağışıklık sistemi yenik düşer ve kanser yayılır. Bunun nasıl ve neden oluştuğunu anlamak, kanseri önlemenin anahtarıdır.

Bir embriyo bebeğe, bebek de gelişimini tamamlamış bir insana dönüşür, çünkü hücrelerimiz, 2, 4, 8, 16… şeklinde bölünerek bir yetişkini oluşturan yaklaşık 30 trilyon hücre oluncaya kadar çoğalmaya programlanmıştır. İlk hücreler birbirlerine benzerken sonradan oluşanlar farklı görünmeye ve vücutta belli görevler üstlenmeye başlarlar. Yaşamımız boyunca çoğu hücrenin yerini yenileri alsa da bir noktadan sonra genellikle büyümeleri ve çoğalmaları durur ve ortama yerleşerek (tıpkı düzgün vatandaşlar gibi) komşularıyla iyi ilişkiler içinde kendilerine verilen görevleri yerine getirirler.

Değişen hücreler

Ancak hücre bir şekilde zarar görmüşse daha ilkel davranmaya başlayabilir. Komşularına saygısızlık ederek büyüyebilir, çoğalabilir ve kendi görevlerini yerine getirmeyebilir. İşte bu bir kanser hücresidir. Çoğu kanser hücresi, bağışıklık sistemi tarafından tespit edilip ayıklanacaktır. Fakat bazıları daha dirençli çıkar ve bağışıklık sistemini güçsüz bulunca daha da gelişir.

Gelişenler daha sonra toplaşarak farklılaşmamış hücre gruplarını oluştururlar. Hücreler çoğalmıyorsa ve ani bir risk teşkil etmiyorsa bu oluşuma iyi huylu tümör denir. Ancak hücreler çoğalıyorsa kötü huylu tümör adını alır.

Çoğalan kanser hücreleri zamanla bir kanser kitlesi hâline gelir. Çalışmaya devam edebilmek için diğer hücreler gibi besine ihtiyaç duyduklarından kitle, bu besini sağlamak için kendine damar ağı oluşturur. Buna anjiyogenez denir. Semptomlar, kitlenin boyutuna ve nerede geliştiğine bağlı olarak kendilerini belli edebilir. Kanserden başka bir nedenden ötürü ölen birçok kişinin otopsisinde, kendilerinin hayattayken hiç haberi olmadığı kanser kitleleri bulunabilmektedir.

Bu birincil kanserler, içinde oluştukları dokunun türüne ya da yerine göre farklı adlar alabilir. İnsanlarda görülen kanserlerin çoğu, epitelyal hücrelerden (vücut yüzeyinin bir kısmını oluşturan hücreler) kaynaklanan karsinomalardır (kars = kanser; oma = tümör). Melanomlar (melano = siyah) ise melanin pigmentini üreten cilt hücreleri olan melanositlerin meydana getirdiği kanserli oluşumlardır. Kas hücrelerinden ya da bağ dokulardan kaynaklanan tüm kanserler için kullanılan genel terim ise sarkomadır. Örneğin çocuklarda en sık görülen kanser tipi olan osteojenik sarkoma (osteo = kemik; genic = köken), kemik dokusunu (bağ dokusu) yok eder ve son olarak vücudun diğer bölgelerine yayılır. Lösemi, kan yapıcı organları etkileyen bir kanser türü olup lökositlerin (akyuvarlar) ve öncülerinin hızlı büyümesi ve kontrolsüz gelişimi ile karakterizedir. Lenfoma ise lenfatik dokuları, örneğin lenf nodüllerini etkileyen malignan bir hastalıktır. Hodgkin hastalığı buna örnek gösterilebilir.

Birincil ve ikincil kanserler

Birincil kanserler nadiren ölümcül olur. Ancak bir noktadan sonra daha gezici özellikte bir metastatik kanser gelişebilir. Bu metastatik hücreler, ilk kanser kitlesinden ayrılıp kan dolaşımı ve lenf damarlarıyla tüm vücuda yayılabilir. Sonra vücudun farklı kısımlarına yerleşip orada çoğalmaya başlayabilirler; bu da bizim ikincil tümörler diye bildiğimiz oluşumların ortaya çıkması ile sonuçlanır.

İkincil olanlar daha sinsi, tedavisi çok daha zor tümörlerdir ve daha çabuk yayılıp büyürler. Sonuç olarak da ikincil tümörler bir kere ortaya çıktığında ortalama sağ kalım oranı çok daha düşüktür.

Geleneksel tedavinin amacı nedir?

Geleneksel kanser tedavisinin odak noktası tümörün erken saptanması ve akabinde yok edilmesidir. Bir kanser ne kadar erken tespit edilirse birincil tümörü metastaza (yayılmaya) ve ikincil tümörler üretmesine fırsat vermeden yok etme şansı o kadar yüksektir.

Ancak erken teşhisin de getirdiği problemler vardır. Meme tümörlerini saptamaya yarayan mamogramlar, normalde hiç hissedilmeyen mikrokalsifikasyonları da (küçük kalsiyum depoları) ortaya çıkarabilir. Bu mikrokalsifikasyonlar kanser anlamına gelmeyebilir; ancak tedavi gerektirip gerektirmedikleri de tartışma konusudur.

Mamogramlar aynı zamanda kadınları radyasyona maruz bıraktığından kanser riskini artırmaktadır. Bu yüzden bazı bilim adamları, 50 yaşın altında olup da herhangi bir semptom göstermeyen kadınlarda rutin mamografinin yersiz olduğu görüşündedir. Hatta yeni yapılan bir çalışma, mamogram ile teşhis edilen üç meme kanseri vakasından birinin aslında zararsız olabileceği görüşünü ortaya atmıştır. Danimarka Nordic Cochrane Centre’dan araştırmacılar, aralarında İngiltere’nin de bulunduğu, tarama programı yapmış olan beş ülkenin 1971 ve 1999 yılları arasına ait istatistiklerini incelemiştir. İncelemenin sonuçları bazı kadınların aslında onları öldürmeyecek ya da yayılmayacak kanserler için tedavi gördüklerini göstermiştir.

Kitle ameliyatla alındıktan sonra, meme kanseri için en sık uygulanan takip tedavisi Tamoksifen ilacının alınmasını içerir. Ancak bu ilacı almayan çoğu kişinin durumu, alanlarınki kadar iyidir. Genel olarak ölüm oranını yüzde 10’dan daha az bir miktarda azaltmaktadır.

Seçenekler

Bir tümörü yok etmenin üç yolu vardır: ameliyat, radyasyon ya da kemoterapi. Bazı kanser türleri ameliyata müsait değildir (örneğin, karaciğer, beyin, kemik ve kan); böyle durumlarda kanser hücreleri için zehirli olan ilaçlar kullanmak suretiyle kemoterapi uygulanır. Bu tedaviler hayat kurtarabilir, hatta kurtarır da. Ancak bunun bedelini ağır ödetirler: Her tedaviyle travma yaşayan vücut da bundan payını alarak hasar görür. Kemoterapideki son gelişmelerle bu hasarın en aza indirilmesine çalışılmış; mesela sağlıklı hücrelere dokunmayıp yalnızca kanserli olanları hedef alan kemoterapötik ilaçlar geliştirilmiştir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde tam olarak bu işi yapan besin maddelerinden bahsedeceğim.

Her hâlükârda, yan etkileri azaltması ve toparlanmayı hızlandırması açısından bu tedaviler esnasında besin takviyesi almak son derece önemlidir.

Geleneksel tedavilerin daha en baştan eksik kaldığı nokta ise kansere neden olan etkenleri ortadan kaldırmanın ya da vücudun doğal savunma sistemini savaşması ve sağlıklı hücreleri yenilemesi için güçlendirmenin üzerinde çok az durmalarıdır.

Kanseri başlatan nedir?

Kanser, hücrelerin kontrol dışı çoğalmasıdır. Burada sorulacak kilit soru, “Hücreler neden birdenbire büyümeye ve çoğalmaya başlıyor?” sorusudur. Çok sayıda farklı kanser türü olduğu gibi şüphesiz bu sorunun da çok sayıda cevabı vardır. Ancak çoğu vakada görülen başlatıcı ana etken, hücrenin zarar görmesidir.

Her hücrenin dış çeperinde (ya da derisi) ona ne zaman büyüyeceğini ya da çoğalacağını söyleyen sensörler bulunur. Bu sensörler istenmeyen bir kimyasal tarafından zarar gördüğünde sonuç kanser olabilir. Bir hücrede ayrıca nasıl davranacağına ve sonraki hücrelerin nasıl davranması gerektiğine ilişkin talimatlar da bulunur. Bu talimatlar, DNA’da (her hücrede bulunan ayrıntılı genetik bilgi) yazılı olan genlerin içinde yer alır. Bir kimyasal vücuda girip DNA’ya zarar verdiğinde hücre bölünür ve başıboş hücreler üreterek yaramazlık yapmaya başlar.

Bazılarımızda, belli bir uyaran tarafından uyandırıldığında kanseri tetikleyebilen ama normalde faal olmayan genler vardır.

Kanserin Başlayışı:

NORMAL HÜCRE: Hücreye nasıl davranacağını söyleyen genleri içerir.
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ HÜCRELERİ: Örneğin doğal öldürücü hücreler çoğu kanser hücresini öldürür.
KÖTÜ HUYLU TÜMÖR: Bağışıklık sistemi yeterince güçlü değilse kanser hücreleri, kötü huylu tümör denen kitleyi oluşturur.
KANSER HÜCRESİ: Hasarlı genler ya da aktif hâle gelen onkogenler normal hücre işleyişini bozar.
KROMOZOMLAR: Hücre çekirdeğinin içinde tüm genetik materyali içerirler.

ONKOGENLER
TÜMÖR BASKILAYICI GENLER: DNA’nın içinde büyümeyi teşvik eden onkogenler ile büyümeyi bastıran tümör baskılayıcı genler vardır. Normal bir hücrede bu ikisi hücre büyümesini kontrol altında tutmak için birlikte çalışır. Kanserojenler onkogenleri uyarıp hücrenin aşırı büyümesine neden olabilir.
HASARLI GEN: Hasar görmüş DNA ve genler onarılabilir. Onarılmazlarsa hücreler dengesizleşir ve davranışları bozulur.
MUTASYON: Genler, oksidanlar gibi ‘kanserojenler’ tarafından zarar görür.

Onkogen adı verilen bu genler, birtakım sakıncalı kimyasallar tarafından aktif hâle getirilebilir. Kanseri tetikleyen etkenlere kanserojen denir. Kanserojenler 4. Bölümde ve 3. Kısımda bütünüyle ele alınmaktadır.

Kanseri teşvik eden nedir?

Sakıncalı kimyasalların hücrenin işleyişini değiştirmesi kanser sürecini başlatsa da kötü huylu bir tümörün gelişmesi için salt bu yeterli değildir. Bu türlü hücresel değişiklikler içimizde zaten her zaman olur; üreyen tek tük prekanseröz hücreler bağışıklık sistemimizce bulunup yok edilir.

Kanser hücrelerinin hayatta kalıp dizginleri ele alabilmesi için çoğalmaları ve çevre dokuları işgal etmeleri gerekir. Kitlenin sonraki adımı ise kendi savunma gücünü oluşturmak ve besin için kan sağlamaktır. Birtakım maddeler ve şartlar, kanserin bu aşamaya geçmesine yardım edebilmekte ya da bunu engelleyebilmektedir. Örneğin bazı kimyasallar kanseri başlatmasa da ilerlemesine önayak olur. Östrojen, insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) gibi belli hormonların yüksek düzeylerde seyretmesi, kanser hücrelerinin büyümesini teşvik eder.

Bu türlü hormonal dengesizlikler en sık olarak aşırı kilolu insanlarda görülür.

Bağışıklık sistemi neden saldırıya geçmez?

Bir kanser kitlesi sakıncalı kimyasallara maruz kalma yoluyla büyüse bile, vücudun bağışıklık sistemine kafa tutacak kuvvete erişebilmesi için biraz daha gelişmesi gerekir. Bağışıklık sistemi, çoğu kanser hücresini öldürebilme özelliği olan doğal öldürücü (NK) hücrelerden çok sayıda üretir. Ancak örneğin bir kişi fazla miktarda alkol alırsa bağışıklık sisteminin NK hücresi üretimini baskılamış olacağından kanserin ilerlemesi olasılığını da artırmış olur. Aşırı kilo, sigara ve alkol üçlüsünün kombinasyonu ise özellikle kötü haberdir:

Tütün dumanındaki kanserojenler kanseri başlatabilir diğer yandan obeziteyle bağlantılı hormonal dengesizlikler, kanser hücrelerinin büyümesini destekler ve alkol de bağışıklık sisteminin elini kolunu bağlayarak savaşmasını engeller.

Bir kanser kitlesinin kendi savunma gücünü ve kan kaynağını oluşturmuş hâli bile tek başına nadiren ölümcüldür. Böyle bir kitlenin metastaz aşamasına geçmesi, yine kişinin kendi kimyasına kalmış bir durumdur. Bazı besin maddeleri metastaz riskini azaltırken diğer kimyasallar aksine bunu teşvik eder.

Bu kitapta hangi besin maddelerinin, yiyeceklerin, yaşam tarzı etkenlerinin ve hatta nasıl bir zihniyetin sizi tüm aşamalarda kanserden koruyabileceğini; kaçınmanız gereken kimyasalları ve yaşam tarzıyla ilgili alışkanlıkları öğreneceksiniz. Ayrıca vücudunuzun kanser hücrelerini yok etmede ve bütünün, yani sizin iyiliğiniz için birlikte çalışacak sağlıklı hücreleri desteklemede nasıl bir güce sahip olduğunu öğreneceksiniz.

Oksidan Etkeni

Kanser denkleminin önemli bir bileşeni ve kanserin 20. Yüzyılda bu kadar hızlı yaygınlaşmasının nedenlerinden biri, kansere neden olan etkenlerin ve özellikle de doğrudan genlerimize zarar verenlerinin etkisi altında gittikçe daha fazla kalmamızdır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

  • Tütün dumanı
  • Egzoz gazları
  • Endüstriyel kirlilik
  • Gıda kimyasalları ve tarımsal kimyasallar
  • Yanmış, kavrulmaktan kahverengileşmiş ya da kızartılmış yiyecekler
  • Güneşe fazla maruz kalma
  • Radyasyon

Bunlar ve diğer birçok etken, oksidan (serbest radikal ya da serbest oksitleyici radikaller) dediğimiz kimyasallar üretirler. Oksidanlar, oksijenli bir yanma süreci sonunda çıkan toksik egzoz gazı gibidirler. Hatta bunları kendi vücudumuzda; yediğimiz karbonhidratlar, soluduğumuz oksijenle reaksiyona girip yandığında da (enerji üretmek için) üretmiş oluruz.

Yani kanser riskinizi artırmak isterseniz sıcak, güneşli bir günde hava kirliliği olan bir şehrin en işlek caddesinde durun; cildiniz yansın, bu esnada egzoz gazlarını içinize çekerken diğer yandan sigaranızı için, tabii patates kızartmanızdan atıştırmayı da unutmayın. Bunların hepsini aynı anda yapan pek insan yoktur ama çoğumuz yaşam tarzımız nedeniyle oksidanlara fazlasıyla maruz kalırız.

Bunların tersine yanmış, kahverengileşmiş ya da kızarmış yiyecekleri nadiren yerseniz, trafikte az zaman geçirirseniz, kirlenmemiş bir çevrede yaşarsanız, sigara içmezseniz ve güçlü güneş ışınları altında fazla kalmaktan kaçınırsanız kanser riskiniz daha düşük olacaktır. 

Antioksidan Koruması

Oksidan denkleminin iki bileşeni vardır. Bir tarafta oksidanlar varken diğer tarafta antioksidanlar, yani zararlı oksidanları etkisiz hâle getiren kimyasallar bulunur. Abartısız yüzlerce sayıdaki antioksidan içinde bize en tanıdık gelenler A, C ve E vitaminleridir. Ancak meyve ve sebzelerde bulunun polifenol ve salvestrol gibi adını daha önce hiç duymadığımız birçok antioksidan da vardır. Bu kanser karşıtı besin maddelerinin en uygun miktarlarda tüketiminin koruyucu etkisi olduğuna dair sağlam bulgular vardır.

Antioksidanların sahip olduğu güç 30 yıldır bilinmektedir. Lancet tıp dergisinde 1981’de yayımlanan bir araştırmada beta-karoten düzeyi ile sigara kullanımı arasındaki ilişki incelenmiştir (Beta-karoten, A vitamininin sebze içindeki hâlidir). Araştırmacılar betakaroten düzeyi düşük olan tiryakilerin akciğer kanserine yakalanma olasılığının yüzde 6,5 olduğunu bulmuştur. Yüksek beta-karoten düzeyi olan tiryakilerin risk yüzdesinin ise yalnızca 0,8 olduğunu tespit etmişlerdir ki bu da sigara içmeyip de beta-karoteni düşük olanlarla aynı orandır. Son olarak beta-karoten düzeyi yüksek olan ve sigara da içmeyen kişilerin, böyle bir risk altında olmadığı görülmüştür. Bu çalışma, belli kanser karşıtı besin maddelerini beslenme düzeninize dâhil etmenizin, kanserojen alımınızı kısıtlamanız kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Bu besin maddeleri 4. Kısımda ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

Sigara içen sayısı azalsa da kirlilik artıyor

Sigara kullanımının düşüşte olduğu ülkelerde akciğer kanseri vakaları azalıyor olsa da sigara içmeyenler arasında bir artış söz konusudur.  Toksikolog Prof. Simon Wolf, bunun sebebinin neredeyse kesinlikle dizel yakıttan dolayı artan hava kirliliği olduğunu belirtiyor. “Sigara kullanımının çok fazla, hava kirliliğininse çok daha az olduğu Çin kırsalında, sigara içenler ile içmeyenler arasındaki akciğer kanseri görülme oranı farkının çok az olduğunu; ayrıca akciğer kanseri vakalarının sanayileşmiş ülkelerdekinin onda biri oranında görüldüğüne” dikkat çekiyor. Çin kırsalındaki geleneksel beslenme biçimi, sanayileşmiş ülkelerdeki tipik beslenme düzeninden önemli miktarda daha fazla antioksidan içeriyor.

Oksidanın Verdiği Zarar

Kendimizi kanserden korumak için oksidanların nasıl zarar verdiğini anlamamız gerekir. Oksidanlar, dengesiz bir elektrik yüküne (Bir kimyasal, normalde dengeli elektrik yüküne sahiptir) sahip olduğu için kararsız ve tehlikelidirler. Kendine eş arayan, gözünü aşk bürümüş bekârları andırırlar. Kendilerini, yani eksik yüklerini tamamlamak amacıyla hücrelerden elektron çalmak için ya hücre zarına ya da DNA’ya yöneltirler. Çünkü çift bağlar (iki bağ ile birbirine bağlı atomlar) en çok burada bulunur. Bu çift bağlar, oksidandan kaynaklanan zarara karşı özellikle hassastır.

Çift bağın başka bir kaynağı da yağdır. Bir yağ ne kadar doymamışsa o kadar çok çift bağ içerir. Ayçiçeği gibi çoklu doymamış yağlarda bol miktarda çift bağ vardır ve bu yağları kızartma için kullandığınızda yüksek ısı oluştuğundan bağlar zarar görebilir. Bu nedenle kızarmış yiyecekler tüketmeniz vücudunuza giren oksidan miktarını arttırır ve sonuç olarak hücrelerinize zarar vermeye başlayabilir.

Antioksidan yardımı

Antioksidanlar vücudun gerçek kahramanlarıdır. Tehlikeli oksidan kıvılcımlarını temizlerler, ancak bu süreçte kendileri de oksitlenir ve dengeleri bozulur. Fakat yeniden bir oksidanla karşılaştıklarında tekrar yüklü hâle gelirler. Tıpkı bir bomba imha ekibi gibi, oksidan adı verilen tehlikeli kıvılcımları etkisiz hâle getirmek için birlikte çalışırlar.

Antioksidanlar arasındaki iş birliğine dayanan bu ortaklık, sonraki sayfada göreceğiniz üzere önem taşır. Farklı antioksidanlar arasında kritik ortaklıklar vardır ve bu ortaklık ilişkisi bir oksidanı etkisiz hâle getirdiklerinde sona erer. Örneğin:

  • E vitamini, C vitamini ve koenzim Q10 tarafından geri dönüştürülür.
  • C vitamini, glutatyon (en önemli antioksidanlardan biri; bu konuda daha fazla bilgi 6. ve 7. Bölümlerde mevcut), karotenoidler (havuçta) ve lipoik asit tarafından geri dönüştürülür.
  • Glutatyon ise antosiyanidinler (küçük taneli meyvelerde) ve resveratrol tarafından geri dönüştürülür (bkz: 25. Bölüm).

(Serbest Radikaller)

E vitamini, serbest radikalleri zararsız hâle getirir ancak bu süreçte kendi de bir radikale dönüşür. CoQ10 tarafından geri dönüştürülerek tekrar antioksidan hâline gelir. Daha sonra C vitamini serbest radikali glutatyona ileterek zararsız hâle getirir, güvenliği sağlar. C vitamini ve glutatyonu geri dönüştürenler, beta-karoten, lipoik asit, antosiyanidinler ve resveratroldür.

Birlikten kuvvet doğacağı için E ve C vitaminlerinden olduğu kadar glutatyon ve antosiyanidinlerden de bolca almak, yalnızca birinden çok miktarda almaktan daha koruyucu olacaktır. Vücudun, çok sayıdaki zararlı ve kanser oluşturma potansiyeli olan maddeleri tamamen detoksifiye edebilmesi için bu besin maddelerinin hepsinin doğru miktarlarda bulunması gereklidir.

Bu besin maddelerinin hepsinin birlikte var olması da son derece önemlidir çünkü oksidanlar çeşit çeşittir ve her birini farklı bir antioksidan zararsız hâle getirir. Bu da demek oluyor ki karşınıza hangi oksidan çıkarsa çıksın kapsamlı koruma için tüm antioksidan ekibini hazırda bulundurmalısınız:

A vitamini                           karotenoidler

C vitamini                           koenzim Q10

E vitamini                            lipoik asit

selenyum                           polifenoller

glutatyon                            salvestrol

antosiyanidinler               resveratrol

Bu besin maddeleri yiyeceklerde bulunur ve konsantre besin takviyesi olarak dışarıdan da alınabilir. Ancak ne yazık ki iş bununla bitmiyor.

Özet olarak: Oksidasyona yol açmayan, ancak kansere yol açan birçok kimyasal vardır. Bu nedenle yalnızca oksidanlardan kaçınmak ve antioksidan alımınızı arttırmak size ancak kısmen koruma sağlar.

(…)

Çevirmen: Hande Yorgancıoğlu

*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.