“Varolmayanlar’ın çıkış noktası, ‘Yazdıklarımız gerçekleşebilir mi?’ sorusuydu.”

 

Doğu Yücel, Düşler, Kâbuslar ve Gelecek Masalları isimli hikâye kitabı ve Hayalet Kitap adlı romanıyla Türkiye’de fantastik edebiyatın ilk popüler yazarlarından biri olmuştu. Uzun bir zamandır kitap yayımlamayan yazarın Varolmayanlar adlı yeni romanı Doğan Kitap’tan çıktı ve okurlarına ulaştı. Yeni hayalperest manifestosunda yazar, “kalemini, sinematografik bir hikâyeyle tekdüze gerçekliğin tam ortasına saplıyor, sihirli bir dünyanın kapısını aralıyor”…

Varolmayanlar gerçek bir fantastik edebiyat örneği, önceki iki kitabınızın son halkası. Kendi adıma, kitabın bana verdiği his, hayallerin aslında ne kadar önemli bir alternatif hayat yaratabildiği durumu oldu. Kitaptaki karakterin yazdıklarının gerçek olması durumu sanırım kitabın çıkış noktalarından biri. Varolmayanlar’ın bu anlamdaki hikâyesini sizden öğrenebilir miyiz?
Evet, kitabın çıkış noktası “Yazdıklarımız gerçekleşebilir mi?” sorusuydu. Hatta “Yazdıklarımız gerçekleşiyor olabilir de biz fark etmiyor muyuz?” sorusu da olabilir bu. Çünkü gerçekten de insanlık tarihine ve sanat tarihine baktığımız zaman yazarların hayal ettiği birçok şeyin gerçekleştiğini görüyoruz. Jules Verne’in Aya Seyahat kitabı buna çok sık örnek gösterilir. Ama mesela Martin Luther King’in o meşhur “bir hayalim var” konuşmasını düşünelim, o hayalin günümüzde, en azından belli bir çerçevede gerçekleştiğini görüyoruz. O bir konuşma olabilir ama sonuçta o konuşmadan önce Luther King onu kaleme aldı. Bunun dışında edebiyat ve özellikle de fantastik edebiyat yaşadığımız gerçekliği her zaman eğip bükmüş, ona yeni bir çehre kazandırmıştır. Boris Vian, Dostoyevski, Goethe okuyan birinin hayata daha önce baktığı gibi bakmayacağı ortadadır. O kişinin hayata bakış açısı değiştiğinde hayatın kendisi de biraz olsun değişmiş demektir. İşte tüm bu beyin fırtınasından Varolmayanlar çıktı diyebilirim. Genç bir işadamı bir gün babasından kalan antika bir kalemle bir hikâye yazar ve ertesi gün gazetede o hikâyenin bire bir gerçekleştiğini okur. Bu gizemi çözmeye çalışırken kendisini dünyanın kaderini elinde tutan bir komplonun parçası olarak bulacaktır…

Hayal ile gerçeğin birbirine geçtiği, okurken elinden düşüremediğin bir roman Varolmayanlar, hayal gücünüzü nasıl tazeliyorsunuz, romandaki gibi her gördüğünüz olayda-nesnede hikâyeler oluşuyor mu zihninizde? Biraz yazma sürecinizden bahseder misiniz?
Benim yazma sürecim masa başında olduğundan daha çok hayatın içinde oluyor. Önce temel bir fikir buluyorum, Varolmayanlar’da “yazılanların gerçekleşmesi”ydi bu. Sonra o temel fikri zenginleştirecek diğer fikirleri hayatın içinden topluyorum. Aklımdaki hikâyeyi daha inandırıcı, daha sürükleyici, daha zengin bir hale getirmek için kendimi hiç bitmeyen bir beyin fırtınasında buluyorum. Otobüsteyken, banka sırasındayken, arkadaşımı beklerken, film izlerken, kitap okurken, tuvaletteyken, yürürken aklımdan o an tamamlamaya çalıştığım hikâye geçip duruyor. O hikâyeye katabileceğim bir fikir, bir cümle hatta basit bir kelime aklıma geldiğinde ise onu ya kalemle bir deftere ya da cep telefonuma kaydediyorum. Sonra da yazma süreci başlıyor. Bir kere yazdığım şeyi asla öyle bırakmıyorum, yazıyorum, siliyorum, tekrar yazıyorum, bu böyle sürüyor, ta ki gerçekten içime sinen hale gelene kadar.

Bir önceki soruya ek olarak: Kitaplarınızı yazarken planlı mı çalışırsınız, çalışma ortamınız nasıldır, her an aklınıza gelenleri not mu alırsınız yoksa hikâyeleri yazıp sonra birleştirerek mi tüm resmi oluşturuyorsunuz?
Disiplinli ve düzenli bir insan değilim. Ama hikâye yazma aşamasında bir disiplin ve düzen şart. Dağınık biri olsam da yazma sürecindeyken mümkün olduğunca planlı davranmaya çalışıyorum. Özellikle Varolmayanlar gibi dev ve yüksek zorluk seviyesindeki bir yapbozu tamamlarken konsantrasyonumu kaybetmemem gerekiyordu. En ufak bir parçayı yanlış yere koyarsam tüm yapbozu bozmak zorunda kalabilirdim. Bu yüzden planlı çalıştığımı söyleyebilirim.

Romandaki ana karakterin uyanma ritüeli, evden çıkış dakikliği ve bunun tüm güne yansıması, mesela alarmın 6.50 değil 6.48 olması… Kendi yaşamınızda bunları yaşayan biri misiniz?
Maalesef az çok yaşıyorum. Her ne kadar bir müzik dergisinde çalışmak gibi özgür olabileceğim bir işte çalışıyor olsam da bu işin de çoğu masa başında ve zamana karşı yarışarak yapılıyor. Varolmayanlar’daki karakter ise bir finansçı. Onu yaratırken kendimi düşündüm, eğer iktisat bölümünden mezun olduktan sonra diplomam ekseninde çalışsaydım nasıl biri olurdu diyerek bir tip oluşturdum. Bu yüzden de kendi halimi daha da abarttım. Ben her dakikayı hesaplayan birine dönüşmüştüm, herhalde bir işadamı, daha da kötü, her saniyeyi hesaplar diye sonuca vardım. Maalesef iş hayatı tüm hayatımızı kaplayan bir şeye dönüştü. Aslında hepimiz iş hayatının köleleriyiz. Bu yüzden de iş sonrasındaki hayatımızda daha fazla “yaşamak” için böyle kestirme hareketler buluyoruz diye düşünüyorum. İş dışında aldığımız her nefes bir lütuf haline gelmeye başladı. Tüm bu hesapçılığımızın altında yatan sebep bence hafta içi denilen olgunun beş gün, mesainin ise 8-12 saat olmasıyla orantılı.

Kitabı okumaya başladıktan sonra işe giderken kendi hazırlanma halimi inceler oldum. İşe gidince masamda, etrafımda olan olaylara bakışlarımı kitabın etkisiyle gözlemler oldum. Sanırım romanın böyle bir etkisi var, her an bir yeni dünya keşfedebilir, ilginç bir tesadüfe denk gelebilirim merakı… Okurlarınız nasıl deneyimler yaşıyor, size gelen yorumlar nasıl?
Bu yorumu çok aldım. Gazeteci Gülüm Dağlı da bir tweet’inde bundan bahsetti. Kitabı okuyanlar artık evden çıkarken, tüm o yaptıkları ufak kestirme hareketleri, ritüelleri yaparken akıllarından Varolmayanlar’ı geçirmeden edemiyorlar. Bir yazar için çok sevindirici bir “geri dönüş” bu. Benim bir yazar olarak en büyük isteğim de insanların aklında hep yer edecek hikâyeler yazmak. Daha önce yazdığım kitaplarda da benzer etkiler yarattım, mesela “Bariyer” diye bir korku öyküm vardı, onu okuyanlardan “Otoparkta arabayla bariyerin altından geçerken hep korkuyorum” gibi yorumlar aldım. İnsanların hayatlarına müdahale edebilecek fikirleri yazmayı seviyorum. Ben mesela yüksek edebiyat peşinde değilim, “dili ustalıklı”, “tam bir laf cambazı”, “harika aforizmalar yazıyor” gibi övgülerin peşinde değilim. Tek amacım klasik öyküler tadında öyküler yazmak. Ancak o zaman insanların hayatının bir parçası olabiliyorsunuz çünkü. Öbür türlüsü bana virtüöz bir gitaristin saniyede 100 nota basması gibi gereksiz geliyor. Benim amacım okurların hayatları boyunca unutamayacakları melodileri bulmak. Buna benzer yorumlar alınca da bu hedefime yaklaştığımı düşünerek mutlu oluyorum.

Türkiye’nin en uzun soluklu müzik dergisi Blue Jean’de çalışıyorsunuz, müzikle ilgili bağınız tartışılmaz… Varolmayanlar’ı yazarken sizi etkileyen müzikler neler oldu? İlk akla gelen, sizi motive eden, bir şeyler yazmaya yönlendiren gruplar, şarkılar nelerdir, sanatçılar kimlerdir?
Iron Maiden bu konuda önde gelen grup. Beni etkilemeye ve beni yeni hikâyeler yazma konusunda motive etmeye devam ediyorlar. Son albümleri beni eskisi kadar etkilemese de halen daha bu yaşta müziğe, üretmeye ve kendilerini yeniden farklı şekillerde ifade etmeye devam etmelerini çok ilham verici buluyorum. Iron Maiden dışında romanda da bahsettiğim kayıp müzisyenlerin de hikâyelerimde rolleri büyük. Bir dönem başyapıt seviyesinde eserlere imza attıkları halde yeterince başarılı olamamış ve dağılmış gruplar ile Türkiye gibi müzisyenine yeterince değer vermeyen bir ülkede bir dönem harika albümlere imza atıp sonra müziği bırakanların hikâyesinde bir Yunan tragedyası hissiyatı görüyorum. Romanda da bu gruplara şapka çıkarma gereği duydum, bunlardan bazıları Galactic Cowboys, Depressive Age, Green Carnation, Türkiye’den de Dr. Skull, Cultus, Hazy Hill…

Kitabın içerdiği görsel detaylar çok yoğun, çeşitli söyleşilerinizden edindiğim bilgiye göre kitap senaryolaştırılıyor. Bununla ilgili neler söylersiniz, yakın gelecekte Varolmayanlar beyazperde de olacak mı?
Bunu çok istiyorum. Ama benim istememden daha çok yönetmenlerin veya yapımcıların istemesi gerekiyor çünkü tek başına benim altından kalkabileceğim bir şey değil sinema. Yine de içimden bir ses ve kitabı okuyanların çoğu bu romanın elbet bir şekilde filme dönüşeceğini söylüyor. Burada önemli olan hakkıyla filme dönüştürülüp dönüştürülmeyeceği. Eğer Hayalet Kitap’ın film uyarlaması Okul’da yaşadığım hayal kırıklığını yaşayacaksam hiç filme uyarlanmaması daha doğru olabilir.

Kitaptaki hikâyelerden birinde “Eğlenmeyen adamın eğlenenlere karşı duyduğu o saf, katıksız nefret, hayal dünyamda böyle bir hikâyenin peydahlanmasına sebep olmuştu” diyor romanın başkahramanı. Sizce hayal edebilmek için hayatta bir parça yalnız olmak, belki biraz asosyal olmak mı gerekir?
Karşılıklı bir durum oluyor aslında, siz etrafınızı dışlarken, etrafınız da sizi dışlıyor. Hislerimiz karşılıklı yani:) Bu biraz da çevrenizle alakalı. Ben zaten çoğu zaman hayal kurmayan, hayalleri aşağılayan düz insanlardan uzak durabilmişimdir. Kendim gibi arkadaşlarım olmuştur. Ama insan istemeden kendini tamamen “gerçekçi” insanların arasında da bulabiliyor. Ne de olsa onlar çoğunluk! Birçok hayalperestin yıllar içinde katı gerçekçiye dönüşmesinin, hayaller yerine parayı pulu koymasının nedeni de bu. Doğru olanın, insanı mutluluğa götürecek şeyin para, yaşam kalitesi, prestij gibi ıvır zıvırlar olduğuna inandırıyorlar. Ve maalesef çoğu insanın bizim gibi hayalci insanlarla karşılaşma olasılığı düşük. O yüzden gerçekçilerin manipülasyonuna maruz kalmamak için asosyal kalmanız gerekebiliyor. Biraz gaza geldim galiba ama gerçek hakikaten böyle:)

Kitaptaki ilk aşk, baba-oğul ilişkisi bunların karaktere açtığı derin izler çok etkileyici. Genelde yazarlar romanlarında kendilerinden, kendi yaşamlarından parçalar yansıtırlar. Varolmayanlar’ın sizle örtüşen bir kısmı var mı?
Ben aslında çocukluk travmalarımı fantastik bir filtreden geçirip onların paralel evrendeki hallerini yansıttım diyebilirim bu romanda. 8 yaşımda babamı kaybettim. Kendisi dönemin önemli aktörlerinden Erkan Yücel. Bir film seti sırasında trafik kazasında vefat etti. Romanda bundan çok farklı bir durum var, ama bir açıdan da aynı bir durum var. Roman kahramanının doğumu sırasında annesi ölmüş. Bu psikolojiyi hep çok merak etmişimdir, filmlerde ve romanlarda da pek rastlamadım. Annenizin öldüğünü bilerek bir çocukluk geçiriyorsunuz ve sonra öğreniyorsunuz ki siz doğarken, doğum sırasındaki komplikasyonlardan anneniz ölmüş. Bir anlamda annenizin katilisiniz. Babanız size nasıl bakar, siz nasıl bir psikoloji içine girersiniz? Anne tarafından büyütülmemek ise ayrı bir travma. Benim travmam babasız büyümekti. Roman kahramanı ise gençlik yıllarında babasını kaybediyor, bir trafik kazasında. Romanın bir yerinde de roman kahramanı o kazayı tekrarlamak zorunda kalıyor. Yani en şiddetli travmasını bire bir yaşıyor. Romanın bu bölümleri bazı otobiyografik gerçeklerden yola çıkıyor ama dediğim gibi fantastik bir filtreden geçirip onları bozuyorum, çarpıtıyorum. Ve kendi hayatımı yansıtmak için değil, hikâyeyi gerçekten zenginleştireceği ve derinleştireceği için bu sahneleri kullandım.

Günlük tutmak aslında çok zor bir meziyettir, ama en azından herkesin küçükken denemiş olduğu bir şeydir. Sene başlarken hevesle birkaç gün yazılır sonra günbegün bu durum azalır ve günlük kitaplığa kalkar, sıradan bir ajanda olur. Siz Varolmayanlar’ı yazarken günlük tuttunuz mu? Şu sıralar günlük tutuyor musunuz?
Küçükken günlük tuttum. Liseden beri tutmuyorum. Blog gibi kullanabildiğim bir internet sitem var. Ben eskiden tuttuğum günlükleri bile bir gün birileri okur diye tutuyordum. Yani sadece kendimin bilmesi gereken bilgiler yazmıyordum. O yüzden blog sistemi tam bana göre. Mümkün olduğunca Twitter, Facebook ve internet sitemden düşüncelerimi, duygularımı paylaşıyorum. Bu da o zamanlardaki günlük alışkanlığımın bir sonucu diye düşünüyorum. Paylaşma güdüsü bende çok fazla. Sadece yakın çevremle izlediğim filmleri, okuduğum kitapları paylaşmak bana yetmiyor. Beni anlayabilecek herkesle paylaşmak istiyorum. Garip miyim neyim:)

Kitaptaki sözü geçen “kalem” gibi size özel gelen, sakladığınız, size uğur getiren ya da ilham veren bir nesneniz var mıdır?
Star Wars oyuncaklarım, Gremlin oyuncağım, sevdiğim birkaç kalem var. Bir de artık külüstür hale gelen 8 yıllık laptop’um var. Datron diye bilinmeyen bir markası var, wireless’ı yok, CD’si çalışmaz, tuşlarına zor basılır, çöker durur ama onunla yazmaya devam ediyorum, başka bir bilgisayarla yazamıyorum. Eskiden daktiloyla yazardım, daktilomla nasıl özdeşleştiysem o laptop’la da öyle özdeşleştim sanırım.

Varolmayanlar’ın diğer dillere çevirisi söz konusu mu, kitabın yurtdışındaki pazarlama süreci var mı? Biraz bizi bilgilendirebilir misiniz?
En büyük hayalim bu. Bu konuda bazı girişimlerimiz olacak. Ama henüz erken.

Masalsı dünyaları yazan bir yazar olarak, çocuğunuz olsa ilk okutmak istediğiniz hikâye-kitap nedir?
Red Kid çizgi romanları, Macera Tüneli serisi olabilir. Ama ona asıl okutmak istediğim kendimin yazacağı bir çocuk romanı olur herhalde:)

Referans niteliğinde olmasa bile, başucu kitabı olarak sakladığınız, ara ara dönüp okuduğunuz kitaplarınız var mıdır?
Bir kitabı ikinci defa okumayı sevmem ama ara ara sayfalarına dönüp baktığım bazı kitaplar var. Hepsi de bende çocukluk anısı olan kitaplar. Lovecraft – Gotik Öyküler, Boris Vian – Kırmızı Ot, Asimov – Jüpiter’i Satıyorum, Jules Verne – 15 Yaşında Kaptan.

Bir röportajınızda denk gelmiştim. “Fantezi ve Bilimkurgu Sanatlar Derneği” diye bir dernek kurmak üzere olduğunuzu söylemiştiniz. Sizi takip edenler, bu türleri merakla takip edenler için haber vermiş olalım, nedir “Fabisad’la ilgili son durum?
Resmen kurulmak üzere, son bürokratik pürüzler kaldı. Amacımız fantastik türlere dahil her sanat alanında icraat gösteren insanları tek bir çatı altında toplamak. Giovanni Scognamillo’nun ruhani liderliğinde Sadık Yemni’den Sevin Okyay’a birçok önemli ismi bir araya getirdik. Yıldıray Çınar, Kenan Yarar gibi çizerler, Barış Müstecaplıoğlu gibi yazarlar, Taylan Biraderler gibi yönetmenler ilk üyelerimiz arasında. Ve bu henüz başlangıç. Zamanla büyüyeceğiz ve fantastik türlerin Türkiye’de hakkıyla üretilmesini ve temsil edilmesini sağlamaya çalışacağız.

Belki henüz çok erken olabilir ama yazarların çekmecesi hep doludur, yeni bir roman üzerinde çalışıyor musunuz?
Roman yazmayı hak edecek bir fikrim yok henüz. Bir sonraki kitabım öykü kitabı olacak. Şimdiden iki üç öyküyü bitirdim. Türkiye’de okurlar hep roman istiyorlar ve romana daha çok talep gösteriyorlar. Ve aldıkları çoğu romanı da okumayıp dekoratif bir eşya olarak kütüphanelerine koyuyorlar. Oysa öykü kitabı okumak hem çok kolaydır hem çok zevklidir hem de insana çok şey katar. Öykü kitabımda kısa öykü alışkanlığını hatırlatmaya çalışacağım. Çok mu iddialı oldu? Yazmak da zaten böyle bir iddia taşımadan kolay olmuyor sanki:)

Doğu Yücel; 1977 İstanbul doğumlu. 1997’de Gençlik Kitabevi Öykü Yarışması’nda, 1999’da Nostromo Kısa Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda başarı ödülleri kazandı. 2001’de Düşler, Kâbuslar ve Gelecek Masalları isimli hikâye kitabı, 2003’te ise Hayalet Kitap isimli romanı yayınlandı. Blue Jean dergisinde çalışan Doğu Yücel, Okul ve Küçük Kıyamet filmlerinin senaryosuna imza attı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.