Dönüşüm – Franz Kafka

 

“İlk olarak 1915 yılında yayımlanan Dönüşüm, Kafka’nın eserlerinden en ünlü olanıdır. Gezici bir pazarlamacı olarak ağır şartlarda çalışarak ailesinin geçimini sağlayan Gregor Samsa, bir sabah dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyandığında hikâye başlar, ailesinin ona karşı tutumu ve hayatındaki değişiklikler ile devam eder… Bütün Kafka eserleri gibi Dönüşüm de pek çok farklı şekillerde yorumlanmıştır. “Toplumun farklı olana yaptığı muamele”, “Yaşamdan kopmanın getirdiği yalnızlık ve gelecekten bir şey ummamak”, “İnsan varlığının saçmalığı”, bu uzun öykü hakkındaki yorumlardan sadece birkaçıdır.” Dönüşüm’den okuma parçası yayımlıyoruz.

“Bay Samsa!” diye seslendi Müdür Bey yüksek sesle. “Neler oluyor? Odanıza kendinizi hapsediyorsunuz, soruları evet ve hayırla yanıtlıyorsunuz, anne ve babanızı gereksiz yere çokça üzüyorsunuz ayrıca –şunu da yanı sıra söylemiş olayım– mesleki sorumluluğunuzu çirkin bir şekilde savsaklıyorsunuz. Burada ebeveyniniz ve patronunuz namına konuşuyor ve sizden ciddi olarak derhâl, açık ve net olarak duruma bir açıklık getirmenizi rica ediyorum. Şaşkınlık içindeyim, şaşıp kaldım. Ben sizi ağırbaşlı ve makul bir insan olarak bilirdim ama şimdi birden tuhaf kaprisler sergiliyorsunuz. Gerçi patron, bu sabah gelmeyişinize neden olabilecek bir hususa imada bulundu –kısa bir süre önce size emanet edilen tahsilat belgelerini kastetmişti– fakat ben gerçekten bu açıklamanın doğru olamayacağına dair neredeyse şeref sözü verdim. Şimdi ise akıl almaz dikkafalılığınıza şahit oluyor ve sizi savunma isteğimi büsbütün kaybediyorum. Ayrıca işinizdeki yeriniz de kesinlikle garanti altında sayılmaz. Bunların hepsini size esasen biz bizeyken anlatma niyetindeydim ama burada boşu boşuna zamanımı harcamama neden olduğunuz için, yani bilemiyorum, neden ebeveyniniz de öğrenmesin ki? Son zamanlarda performansınız oldukça yetersizdi; gerçi şu sıralar iyi bir iş çıkarmanın sezonu değil, bunu kabul ediyoruz ama hiç iş yapmamanın mevsimi de olmaz, olmamalıdır da Bay Samsa.” Gregor kendinden geçerek, “Fakat Müdür Bey!” diye seslendi ve heyecandan geri kalan her şeyi unuttu. “Kapıyı şimdi hemen açıyorum, hafif bir keyifsizlik ve baş dönmesi yüzünden yataktan kalkamadım. Hâlâ yatakta yatıyorum. Ama şimdi canlanıverdim. Kalkıyorum. Yalnız birazcık müsade! Düşündüğüm kadar iyileşememişim. Ama kendimi daha iyi hissediyorum. İnsanı nasıl da sarsıyor. Dün kendimi gayet iyi hissediyordum; ailem biliyor, hatta gayet iyi biliyor ki daha dünden biraz sezmiştim. Aslında yüzümden anlaşılırdı. İş yerine niye bildirmedim ki? İşte insan hep rahatsızlığı ayakta atlatabileceğini sanıyor. Müdür Bey, lütfen annemle babamı  esirgeyin! Şu an beni suçladığınız hususlar için hiçbir neden yok; bu konuyla ilgili tek bir kelime de edilmedi zaten. Son gönderdiğim siparişleri okumadınız herhâlde! Ayrıca sekiz treniyle yola çıkacağım; birkaç saat istirahat beni dinçleştirdi. Müdür Bey, burada artık beklemenize gerek yok; ben de hemen geleceğim iş yerine. Lütfen bir iyilik yapıp bunu patrona ileterek bana referans olur musunuz?”

Gregor, ne dediğinin bile farkında olmadan tüm bunları aceleyle söylerken, daha önce yatakta yaptığı alıştırmalar sonucu olacak ki kolayca sandığa yanaşmış ve şimdi ona tutunarak ayağa kalkmaya çabalıyordu. Gerçekten kapıyı açmak istiyordu, gerçekten kendini gösterip Müdür Bey’le konuşma niyetindeydi; kendisine ısrarla seslenenlerin, onu gördüklerinde, gösterecekleri tepkiyi çok merak ediyordu. Şayet korkarlarsa artık Gregor’un bir sorumluluğu kalmaz, böylece sakinleşebilirdi. Ama her şeyi kabullenirseler, Gregor’un da heyecanlanmasına gerek kalmazdı ve acele ederse gerçekten saat sekizde tren istasyonunda olabilirdi. İlk başta sandığın düz zemininden birkaç kez kaydı fakat giriştiği son hamleyle ayağa dimdik kalkabildi; ne kadar sızlasa da gövdesinin alt bölgesindeki ağrıları dikkate bile almıyordu. Yakınında duran bir sandalyenin arkalığına yaslanıp, arkalığın kenarlarına da küçük bacaklarıyla sıkıca tutundu. Tam da şimdi sakinleşmişti ve Müdür Bey’in söylediklerini dinleyebilmek için de hiç ses çıkarmadı.

“Siz de bir sözcük olsun anlayabildiniz mi?” diye sordu Müdür Bey annesiyle babasına. “Bizimle dalga geçmiyordur herhâlde, değil mi?” “Aman Tanrım!” diye ağlamaya başladı annesi. “Belki de ağır hasta ve eziyet ediyoruz ona. Grete, Grete!” diye seslendi sonra. “Efendim, anne!” Gregor’un odası arasından sesleniyorlardı birbirlerine. “Hemen doktoru çağırmalısın. Gregor hasta. Çabuk doktoru çağır! Gregor’u konuşurken duydun mu şimdi?” “Bu bir hayvan sesiydi,” dedi Müdür Bey, annesinin bağırtılarına kıyasla sesi dikkati çekecek kadar alçaktı. Babası antreden mutfağa doğru seslendi ve ellerini çırptı: “Anna, Anna! Hemen bir çilingir çağırın!” İki kız hışırdayan etekleriyle –kız kardeşi ne çabuk giyinmişti böyle? Hemen antreden geçip, dış kapıyı açtılar. Kapının kapandığı hiç duyulmadı; herhâlde büyük bir felakete maruz kalmış olan evlerde olduğu gibi açık bırakmışlardı.

image

Gregor şimdi çok daha sakinleşmişti. Gerçi konuştukları artık anlaşılmıyordu; hâlbuki kendisine gayet net gelmişti, belki de kulakları alıştığı için öncesinden de net gelmişti sesi. Hiç olmazsa şimdi durumunun iyi olmadığını anlamışlar ve yardım etmeye hazırlardı. Alınan ilk kararların iyimser ve güven verici olması Gregor’a iyi geldi. Kendisini yeniden insanların arasına katılmış hissetti ve doktorla çilingirden, ara larında ayırım yapmaksızın, büyük ve şaşırtıcı başarılar umuyordu. Birazdan yapılacak konuşmalarda sesinin elinden geldiğince anlaşılır olabilmesi için öksürdü, bunu da olabildi ğince sesini bastırarak yapmaya çalıştı çünkü muhtemelen bu ses de insan öksürüğünden başka her şeye benzeyecekti; Gregor’un artık bu konuda etkili olacağına dair kendine güveni kalmamıştı. Bu arada yan odada tam bir sessizlik hâkimdi. Belki annesiyle babası Müdür Bey’le masada oturmuş fısıldaşıyor, belki de hep beraber yaslanıp kapıyı dinliyorlardı.

Gregor koltukla beraber yavaşça kapıya doğru sürüklendi, koltuğu orada bıraktı, kendini kapıya doğru attı, kapıya tutunarak dimdik durdu –minik ayaklarının tabanlarında biraz yapışkan madde vardı– bu yorucu işten sonra, bulunduğu yerde biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Ne yazık ki görünüşe göre gerçek dişlere sahip değildi –anahtarı neyle tutacaktı şimdi? Ama onun yerine doğal olarak çene kemikleri oldukça güçlüydü ve bunların yardımıyla gerçekten de anahtarı harekete geçirdi; fakat kendisine kuşkusuz zarar verdiğinin bile farkında değildi; ağzından kahverengi bir sıvı geldi, anahtarın üzerinden akıp yere damlıyordu. “Dinleyin,” dedi Müdür Bey yan odadan. “Anahtarı çeviriyor.” Bu sözler Gregor’a cesaret verdi, ama hepsi onu teşvik etmeliydi, hatta babası ve annesi de. “Haydi, Gregor!” diye seslenmeliydiler. “Haydi devam, sıkıca kilide yapış!” Gayretini heyecanla takip ettiklerini düşünerek, Gregor kendinden geçmişçesine var olan tüm gücüyle anahtarı ısırıyordu. Anahtar döndükçe o da kilidin etrafında dans eder gibi dönüyordu. Şimdi kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyor ve duruma göre ya anahtara asılıyor ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla aşağıya bastırıyordu. Nihayet açılan kilidin şıngırtısı Gregor’u resmen kendine getirdi. Derin bir nefes alarak: “Çilingire ihtiyacım olmadı,” dedi ve kapıyı tamamen açmak için başını, kapının koluna koydu.

Kapıyı bu şekilde açmak zorunda kaldığı için aslında kapı iyice açık sayılırdı ama kendisi henüz görünmüyordu. İlk önce kapının kanatlarından birinin etrafından yavaşça dolanması gerekiyordu hatta odaya tam girerken sırtüstü hantalca düşmek istemiyorsa çok dikkatli davranması gerekirdi. Henüz bu zahmetli hareketi yerine getirmeye çabalarken başka şeylere dikkat edemiyordu ki Müdür Bey’in yüksek sesle “A, aa!” dediğini duydu –hızlıca esen rüzgârın uğultusu gibi geldi ona– ve nihayet Müdür Bey’in kendisini de gördü; kapıya en yakın duran o idi –şaşkınlıktan elini ağzına tutmuş, sanki aynı oranda çekme etkisine sahip görünmez bir güç tarafından sürüklenircesine yavaşça geri geri çekiliyordu. Annesi –Müdür Bey’in evde olmasına rağmen geceden çözdüğü ve kabarmış olan saçlarıyla duruyordu– ellerini kavuşturmuş olarak önce babasına baktı sonra Gregor’a doğru iki adım atıp etrafına yayılan eteklerinin ortasına çöktü; yüzü görülmeyecek şekilde göğsüne doğru aşağıya eğilmişti. Babası ise sanki Gregor’u tekrar odaya geriye itmek istercesine, düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıkıyordu, sonra oturma odasında şöyle bir etrafına bakınıp ellerini yüzüne kapayarak güçlü göğsü sarsılarak ağladı.

Gregor bunun üzerine odaya hiç girmedi, sıkıca sürgülenmiş kapının kanadına yaslandı; bu şekilde yalnızca gövdesinin yarısı ve diğerlerine dikkatlice bakmak için yana eğmiş olduğu başı görünüyordu. Bu arada hava epeyce aydınlanmıştı; sokağın karşısında ucu bucağı görünmeyen koyu gri renkli binanın bir kesiti –bu bir hastaneydi– ön cephesini sert biçimde kesen düzenli pencereleriyle, çok net olarak görünüyordu. Yağmur hâlâ devam ediyordu ama tek tek inen iri damlalar hâlinde yere düşüyordu. Kahvaltı tabakları masada bolca seriliydi, çünkü babası için en önemli öğün kahvaltıydı ve eşliğinde çeşitli gazeteler okuyarak bu sofrayı saatlerce uzatırdı. Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik fotoğrafı asılıydı; elini kılıcına dayamış, duruşuna ve üniformasına saygı bekleyen bir teğmen olarak kaygısızca gülümsüyordu. Antreye açılan kapı açıktı; buradan dış kapı açık olduğundan evin girişi ve aşağıya inen merdivenin başı gözüküyordu.

“Şimdi,” dedi Gregor, sakin kalabilmiş tek kişi olduğunun bilincindeydi. “Hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp hemen yola koyulacağım. İstiyor musunuz, gitmeme müsaade edecek misiniz? Bu durumda Müdür Bey, gördüğünüz gibi ben inatçı değilim, çalışmayı da severim; yolculuk etmek zahmetli olsa da ben yolculuk olmadan yaşayamazdım. Müdür Bey nereye gidiyorsunuz, Müdür Bey? Mağazaya mı? Her şeyi doğrudan olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan gerçi şu an çalışmaya elverişli olmayabilir ama işte şimdi, o insanın geçmişteki hizmetlerini göz önünde bulundurmanın ve engel ortadan kalktığında şüphesiz daha da çalışkan ve toparlanmış olarak çalışacağını düşünmenin tam da zamanıdır. Patron Bey’e çok minnettarım, bunu siz de biliyorsunuz. Öte yandan annemle babam ve kız kardeşimden ben sorumluyum. Şu an zor bir durumdayım ama bunun üstesinden gelirim. Ama siz de işi olduğundan daha da zorlaştırmayın. İş yerinde benden yana olun. Biliyorum, gezici pazarlamacıları pek sevmiyorlar. Çok para kazanıp yanı sıra da güzel bir hayat sürdükleri zannedilir. Bu ön yargıyı iyiye yormak için daha iyi bir bahane yok işte. Ama Müdür Bey, siz şartları diğer personelden daha iyi biliyorsunuz, hatta aramızda kalsın, Patron Bey’den de daha iyi bilirsiniz ki kendisi işletme sahibi olarak bazen çalışanları hakkında yanılgıya dahi düşebiliyor. Ayrıca, yılın neredeyse tamamını seyahatte geçiren gezici pazarlamacıların dedikodulara, tesadüflere ve sebepsiz şikâyetlere kurban gittiklerini de iyi bilirsiniz; bunlardan haberdar olamadığı için de kendini savunamaz ancak gezisini tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde artık bunların nedenlerine inemeden kötü sonuçlarına maruz kalır. Sayın Müdür Bey, lütfen bana bir nebze olsun hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin!”

Fakat Müdür Bey daha Gregor’un ilk sözlerinde yüzünü çevirmiş, titreyen omuzları üzerinden, ağzı açık olarak Gregor’a doğru bakmaktaydı. Gregor’un konuşması sırasında bir an bile sakin durmuyor, Gregor’u gözlerinden ayırmadan kendini kapıya doğru çekiyordu, fakat odadan çıkması gizli bir emirle yasaklanmış gibi yavaş yavaş geri çekiliyordu. Artık antreye varmıştı, ani bir hareketle ayağını oturma odasından çekti; bunu gören tabanını yakmış olduğunu düşünürdü. Antrede, sanki kurtuluş için insanüstü bir güç onu bekliyormuş gibi sağ elini merdivene doğru uzatmıştı.

Gregor, işini hiçbir şekilde tehlikeye atmamak için, Müdür Bey’i kesinlikle bu şekilde göndermemesi gerektiğini anlamıştı. Annesiyle babası tüm bunları pek anlayamıyorlardı; uzun yıllar boyunca, Gregor’un bu işte ömür boyu geçimini sağlayacağına emin olmuşlardı ve ayrıca şu anlık sıkıntılarla o kadar meşgullerdi ki her tür öngörüye basiretleri bağlanmıştı. Fakat Gregor ilerisini görebiliyordu. Müdür Bey’in gitmesine engel olunmalı, sakinleştirilmeli, ikna edilmeli ve sonra da onu kazanmak gerekirdi; Gregor’un ve ailesinin geleceği buna bağlıydı! Kız kardeşi keşke burada olsaydı! O akıllıydı; daha Gregor sakince sırtüstü yatarken, ağlamaya başla mıştı. Bayanlardan hoşlanan Müdür Bey, şüphesiz kız kardeşi tarafından ikna edilirdi; kız kardeşi evin dış kapısını örter ve antrede Müdür Bey’in korkusunu yatıştırırdı. Fakat kız kardeşi burada değildi işte! Gregor kendisi harekete geçmeliydi. Hareket edebilmek için şu anda sahip olduğu becerilerini henüz tanımadığını bile düşünmeden hatta biraz önce yaptığı konuşmasının muhtemelen hatta büyük bir olasılıkla anlaşılmadığını bile düşünmeden kapının kanadından uzaklaştı; boşluktan doğru kendini itti; gülünç bir vaziyette girişteki parmaklıklara iki eliyle sıkıca sarılmış olan Müdür Bey’in yanına gitmek istiyordu; fakat tutunacak yer ararken, anında ufak bir çığlıkla minik ayaklarının üstüne düşüverdi. Düşer düşmez sabahtan beridir ilk kez bir rahatlık hissetti; küçük bacakları yere sağlam basmıştı; sonra bacaklarının kendi kontrolünde olduğunu sevinçle fark etti; hatta istediği yöne doğru onu taşımaya çabalamaktaydılar ve tüm ızdırapların hemen dineceğine inanmıştı bile. Fakat tam o sırada, ölçülü hareket etmeye çalışırken yalpalayarak annesinin yakınında, tam karşısında yerde yatarken, çok dalgın görünen kadıncağız birden havaya sıçradı, kolları iki yana açılmış, parmakları gerilmiş vaziyette haykırdı: “İmdat! Tanrı aşkına, imdat!” Gregor’u daha iyi görmek istercesine başını yana eğmişti, fakat sonra anlamsız bir çelişkiyle geriye doğru çekildi; arkasında duran kurulu sofrayı unutmuştu ve yanına geldiğinde şaşkın gibi aceleyle üstüne oturdu ve yanı başında devrilmiş olan büyük kahvedanlıkta bulunan kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü bile fark etmemişti. Gregor, “Anne, Anne!” diye sessizce ona yukarıya doğru seslendi. Bir an için Müdür Bey aklından çıkmıştı; diğer taraftan akan kahvenin görüntüsü karşısında defalarca çenesinin havaya doğru açılıp kapanmasından kendini alamadı. Bunun üzerine annesi yeniden çığlık attı, masadan kaçtı ve kendisine doğru aceleyle gelen babasının kollarına düştü. Ama şimdi Gregor’un anne babasıyla ilgilenecek vakti yoktu; Müdür Bey çoktan merdivendeydi; çenesi parmaklıklarda, son bir kez arkasına baktı. Gregor, Müdür Bey’in mümkün mertebe önüne geçebilmek için hızlandı fakat Müdür Bey bunu sezmiş olmalı ki bir atlayışta birkaç basamağın üzerinden geçti ve gözden kayboldu. Bu arada, “Huh!” diye bağırdı; sesi merdiven boşluğunda yankılanıyordu. Maalesef bu kaçış, şu âna kadar sükûnetini koruyan babayı da çileden çıkardı; çünkü Müdür Bey’in peşine koşmak veya en azından Gergor’a engel olmamak yerine Müdür Bey’in palto ve şapkasıyla beraber koltuk üzerinde unuttuğu bastonunu kaptı, sol eliyle de büyük bir gazete alarak ayaklarını yere vura vura bastonu ve gazeteyi sallayıp Gregor’u kovalamaya ve tekrar odasına sokmaya çalıştı. Gregor’un hiçbir yalvarması fayda vermedi, hiçbir yakarışı da anlaşılmadı; başını alçak gönüllülükle bükse de babasının ayak vuruşları daha da sert yere iniyordu. Diğer tarafta annesi soğuk havaya rağmen pencereyi açmış ve ellerini yüzüne gömmüş vaziyette dışarıya sarkıyordu. Sokakla merdiven boşluğu arasında hava cereyanı oluşmuştu, perdeler havalanıyor, masadaki gazeteler hışırdıyor ve bazı sayfalar yerde uçuşuyordu. Baba acımasızca sıkıştırmaya devam ediyor ve bir vahşi gibi, öfkeli ıslık sesleri çıkarıyordu. Gregor’un ise henüz geriye doğru gitmede deneyimi olmadığı için cidden yavaş hareket ediyordu. Bir dönebilseydi zaten hemen odasına çekilirdi, neticede geriye dönmesi zaman alacağından dolayı babasını sabırsızlandırmaktan korkuyordu ve her an babasının elindeki bastondan ya başına ya da sırtına ölümcül bir darbe alma tehdidi ile karşı karşıyaydı. Nihayetinde Gregor’un yapabileceği hiçbir şey yoktu, çünkü geriye doğru yürüyüşünde yönünü bile tayin edemediğini dehşetle fark etmişti; bu yüzden babasına aralıksız olarak korkuyla yan yan bakarak ve elinden geldiğince çabucak, gerçekte ise gayet yavaş hareket ederek geriye doğru dönmeye başladı. Belki babası iyi niyetini anlamıştı, çünkü onu bu noktada rahatsız etmiyor, hatta uzaktan beri bastonun ucuyla dönüş hareketini orada burada yönlendiriyordu. Ah, bir de babasının şu tahammül edilemez tıslaması olmasaydı! Bu ses yüzünden Gregor’un kafası allak bullak olmuştu. Tıslamaya kulak verdiği için yönünü şaşırıp biraz geriye doğru gitse de neredeyse tümüyle dönmüş sayılırdı. Sonunda kafası başarıyla kapı girişine vardığında, kolayca geçebilmesi için vücudunun çok geniş olduğu anlaşıldı. Tabii babası da içinde bulunduğu ruh hâlinden dolayı Gregor’un rahatça geçebilmesi için kapının diğer kanadını açmayı akıl edemedi. Babasının tek düşündüğü, Gregor’un olabildiğince çabuk odasına dönmesiydi. Gregor’un ayağa kalkıp bu şekilde kapıdan geçebilmesi için ihtiyaç duyduğu ayrıntılı hazırlıklara babası asla müsaade etmezdi. Şimdi hiçbir engel yokmuş gibi gürültü eşliğinde Gregor’u ileri doğru itiyordu; artık Gregor’un arkasından yalnızca tek bir babanın sesi değil, birçok kişinin gürültüsü gibi geliyordu; artık iş şakayı aşmıştı ve Gregor, ne pahasına olursa olsun, kapıya abandı. Gövdesinin bir yanı havaya kalktı; kapı aralığında yatık duruyordu, böğrünün bir tarafı tamamen sıyrılarak yaralanmıştı, beyaz kapının üstünde çirkin lekeler kalmıştı, şimdi kapıya sıkışmış ve tek başına kımıldayamayacak durumdaydı. Bir tarafındaki küçük bacakları titreyerek havada asılı kalmıştı, diğer taraftakiler de acıyla yere bastırılmıştı –tam o sırada babası hakikaten öyle bir itti ki Gregor sıkıştığı yerden kurtulup, gövdesi kanlar içinde, odanın ortasın doğru uçtu. Son olarak kapı bastonla kapatıldı, sonra nihayet sessizlik oldu.

(…)

Çevirmen: Nurten Kutsal

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.