Dostum Pasifik – Gizem Altın Nance

 

““Bir Bilet Al” kitabında okuyucuyla birlikte sırt çantasıyla Avrupa’yı gezen Gizem Altın Nance, ikinci kitabı “Dostum Pasifik” ile bizi, doğanın unuttuğumuz dilini yeniden çözmeye çağırıyor. Interrail gezisinin hemen ardından Green Card piyangosunu kazanınca, yazarımız kendini “Melekler Şehri” Los Angeles’ta buluyor. Gizem bir yandan bir kafede latte yapıp yerleri silerek harçlığını çıkarır, bir yandan da okula giderken, her fırsatta Pasifik Okyanusu’nun çağrısına kulak vermeye başlar. Zamanla Gizem ve Pasifik ayrılmaz iki dost, hatta BİR olurlar. Dostum Pasifik, genç bir kadının çok uzak bir ülkede, tek başına gerçekleştirdiği yeni bir başlangıcın kitabı. Dostum Pasifik, Amerika’da sıfırdan başlayıp, iş, kariyer, güç edinmenin, sonra da doğanın çağrısını dinleyip hepsini elinin tersiyle itmenin hikâyesi… Korkularına değil, hayallerine teslim olmanın hikâyesi… Dostum Pasifik, “çalış-tüket” sistemine alternatif bir yaşamın hayalini kuranlar için cesaret ve ilham verici bir rehber.” Dostum Pasifik’ten okuma parçası yayımlıyoruz.

Dostum Pasifik

Los Angeles, dünyanın en büyük su kütlesi olan Pasifik Okyanusu kıyısında yer alıyor. Uzun ve geniş sahilleri, Akdeniz iklimine benzeyen ılık havası, palmiye ağaçları, üniforma gibi her daim şort, tişört ve parmak arası terliklerle dolaşan yanık tenli halkıyla Pasifik Okyanusu kıyısındaki şehirler insana tatil köylerini hatırlatıyor.

Pasifik’le ilk karşılaşmamı asla unutamam. Bir okyanusu ilk görüşümdü bu. Babası kaptan, çocukluğu uzak denizlerde geçmiş olan ben, hiç beklemediğim halde ürktüm bu haşin mi haşin, aksi mi aksi, astığım astık kestiğim kestik okyanustan! Bizim denizlerimiz gibi kumsalı sevgiyle hışır hışır okşamıyor, patır kütür dövüyordu bu okyanus! Rengi bizim bildiğimiz gözü okşayan mavi değil, kopkoyu bir lacivertti. Dalgaların şiddetiyle dipten kalkan kum yüzünden su, bulamaca benziyordu.

Kumsalın biraz açığında dalga sörfü yapan belki yüz kişi vardı. Suyun soğuğundan korunmak için giydikleri dalgıç kıyafetleriyle büyük bir penguen sürüsüne benziyorlardı. Kumsala oturup sörfçüleri seyrettim. Bu sarışın penguenler, sörf tahtalarının üstüne ata biner gibi oturup dalgaların kırıldığı noktanın biraz gerisinde bekliyorlar, irice bir dalga yaklaşınca, sörf tahtasını sahile doğru çevirip, üzerine boylu boyunca uzanıp ellerini bordun iki yanında kürek gibi kullanarak yüzmeye başlıyorlardı. Böylece sörf tahtalarının ivmesi dalganın ivmesine karşı koymuyor, dalgayla beraber hareket ediyordu. Dalga tam kırılmak üzereyken sörfçüler bir anda tahtanın üstüne zıplayıp dalgayı sürmeye başlıyorlardı. Pasifik’le insanın dansı, gerçekten görülmeye değerdi.

Kumsalda yürümeye başladım. Sahilde baldırlarına kadar suya girmiş balık tutan yaşlı amcaları, birbirlerinin gözünün içine bakmaktan önlerine bakmayıp sendeleye sendeleye yürüyen âşıkları, telaşlı adımlarla kumun altında börtü böcek arayan kuşları, kıyıda çığlık çığlığa dalgalarla oynayan Latin çocukları seyrettim. O gün Pasifik’le birbirimizi uzaktan tarttık; dost mu olacaktık, düşman mı? İlk günden söylemek güçtü.

Ertesi gün kendimi yine Pasifik kıyısında buldum. Hava tam sevdiğim gibi karanlık ve soğuktu; halbuki Kaliforniya her daim pırıl pırıl güneşli havasıyla ünlüdür. Turistler otellerine, aileler evlerine kapanmışlar, Pasifik’i bana ve birkaç sörfçüye bırakmışlardı. Pasifik bir gün öncekinden de azgındı; eline babasının tabancasını almış, ne yapacağı belli olmayan küçük bir çocuk gibiydi.

Hava soğuk, dalgalar da büyük olduğu için okyanus sörf ustalarına kalmıştı, onlar da bütün okyanusun kendilerine kalmasının tadını çıkartıyorlardı. İçlerinde dalgaların üstünde uçanlar, metrelerce havalananlar vardı.

Kendimden geçmiş, ağzım bir karış açık, bu müthiş akrobasi ve doğa gösterisini seyrederken gözlerimin önünde küçük bir mucize gerçekleşti. Bir yunus ailesi, sörfçülerin arasına karıştı. Dalga bekleyen okyanus çocukları, bu tanrı misafirlerinin ziyaretini sevinç çığlıklarıyla karşıladılar. Beş-altı bireylik yunus ailesi, sörfçülerin hemen yanı başında suya dalıp çıkıyor, etraflarındaki insanoğullarından hiç de rahatsız olmuşa benzemiyorlardı. O sırada büyük bir dalga kırılmaya başladı. Gözlerimin önünde, bir yunus ve bir sörfçü, dalgayı yakalayıp birlikte sahile kadar sürdüler. Sörfçü çocuk, heyecandan avazı çıktığı kadar bağırıyordu. O kadar güzel bir görüntüydü ki, mutluluktan hüngür hüngür ağlamaya başladım.

O unutulmaz, mucizevi anı hemen paketleyip koruganıma koydum. Hayattaki ender mükemmel anlardan biriydi. O soğuk kış gününde Pasifik, sörfçüler, yunuslar ve ben tarif edilmesi zor, çok özel bir şey paylaştık. O kısa an içerisinde hepimiz olabildiğince güzel ve kusursuzduk.

Soğuktan el ve ayaklarımı hissetmemeye başlayınca ayağa kalktım. Ayakkabılarımı çıkardım ve hayatımda ilk defa ayaklarımı bir okyanusun sularına soktum. Buz gibi kumdan sonra sıcacık geldi Pasifik’in suyu. Koca dalgaların gücü inanılmazdı. Yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi diz boyu suda sendeleye sendeleye giderken, okyanustan çıkmakta olan bir sörfçü bana el salladı. “Hey! Harika bir gün, değil mi?” dedi, kocaman bir gülümsemeyle. Etrafıma baktım. Hava karanlık, okyanus gri, Pasifik buz gibiydi. Hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı. “Evet,” dedim ben de gülümseyerek, “gerçekten harika bir gün.”

Lattenizi Nasıl Alırsınız?

Kafedeki ilk günüm. Kapıdan içeri girer girmez elime, üzerinde kafenin armasını taşıyan bir tişört ve çuval gibi bir önlük tutuşturup, eğitim falan vermeden beni müşterilerin önüne kurbanlık koyun gibi atıverdiler! Bu alandaki kaç yıllık tecrübemden dolayı (!) işe müdür yardımcısı olarak başladığımdan, her şeyi bildiğimi varsaymışlardı haliyle. Anlaşılmıştı, attığım palavranın acısı şimdi çıkacaktı.

İlk olarak beni kasaya koydular. Kasa, bildiğimiz yazarkasalara benzemiyordu (bunda hayatım boyunca herhangi bir kasanın arkasında bulunmamış olmamın bir payı da olabilir tabii!). Benim bildiğim kasaya rakamı yazar, fişi kesersin. Ama bu kasada, kafede satılan her ürünün (yaklaşık elli farklı kahve, latte, cappucino çeşitleri, bir o kadar da pastane ürünleri) bir kodu var, o koda basınca fiyat otomatikman karşına çıkıyor. Tamam, onu anladık. Problem, bu kadar farklı içecek çeşidini hayatımda hiç görmemiş olmam! Ice blended mochasından chai lattesine kadar şimdiye kadar isimlerini bile duymadığım içecekler…

Müşteriler akın akın geliyor, siparişlerini verdiklerinde yüzlerine sanki Sanskritçeyi tersten okumuşlar gibi bakıyorum. Aklıma bir bara gidip barmene “Çivi var mi çivi?” diyen ördek fıkrası geliyor. Kapıdan içeri çivi isteyen bir ördek girse bundan daha şaşkın olamazdım herhalde! Güleriz ağlanacak halimize, gülmemek için dudaklarımı ısırıyorum. Bu da işe yaramayınca kendimi tuvalete atıp katıla katıla bir güzel gülüyorum. Bir süre sonra gülme krizim geçiyor geçmesine de, benim hiç tuvaletten çıkasım yok! Dışarıda, sabrı tükenmek üzere olan belki elli müşteri var, ne yapacağım ben şimdi?

Baktılar bu iş olmayacak, beni kasadan alıp yiyeceklerin olduğu bölüme koyuyorlar. İşim, müşterilerin istediği kekleri, börekleri poşete koyup vermek. Kulağa kolay geliyor, değil mi? Değil! Bear claw nedir, scone neyin nesidir, muffin neye benzer hiçbir fikrim yok!

Bütün bunlar yetmezmiş gibi hepsinin de yok üzümlüsü, sadesi, unlusu, unsuzu, az tatlısı, çok şekerlisi, yağlısı, yağsızı var. Gülme krizim geçti, bu sefer ağlamak üzereyim! Mağaza müdürü olacağım sözde, hiçbir işe yaramadan kafası kesik tavuk gibi bir oraya bir buraya koşturduğum yetmezmiş gibi, bir de işini yapmaya çalışanların ayağına takılıyorum. Tepsileri deviriyor, kaynar kahveleri elime döküp çığlık atıyor, paspasların kenarına takılıp yerleri öpüyorum! Hayatımda bu kadar işte çalıştım, hiçbiri bir kafede çalışmak kadar zor değildi!

Baktılar olmayacak, “Bari masalari sil” diyorlar. Elimde bir temizlik bezi, masaları siliyorum, çöpleri dışarı çıkartıyorum, bulaşıkları yıkıyorum. Bir yandan müşterilerle ilgilenmek zorunda kalmadığım, daha fazla aptal konumuna düşmediğim için memnunum, bir yandan da gururum kırılıyor. Türkiye’de orta halli bir burjuva ailenin burjuva çocuğu olarak el bebek gül bebek yetişmiş birine zor geliyor masa silmek, milletin bulaşıklarını yıkamak. Elimdeki süngeri fırlatıp ilk uçakla Türkiye’ye, adam yerine konduğum yere dönmek geliyor içimden.

Mola verdiğimde bir masaya oturup kafede çalışan diğer insanlara bakıyorum. Bir kısmı kırık dökük bir İngilizce konuşan, son derece güler yüzlü göçmen Meksikalılar. Çoğunluksa, UCLA’da tıp, finans okuyan, Amerika’nın kalburüstü ailelerinden gelmiş genç çocuklar. Hepsi bana gayet haklı olarak “Hiçbir şey bilmeyen sen, nereden geldin de başımıza patron kesildin?” der gibi bakıyorlar. Ancak zaman içerisinde hepsiyle arkadaş olunca öğreniyorum ki, Amerika’daki öğrencilerin çoğu, babaları ne kadar zengin olursa olsun, cep harçlıklarını kazanmak için kafelerde, restoranlarda çalışıyorlar. Aileler, çocukları hayatı öğrensin diye cep harçlığı vermeyerek, bir yandan okuyup bir yandan da kendi başlarının çaresine bakmalarını istiyorlar. Onların durumu bana ne kadar garip geliyorsa, benim üniversiteye giderken çalışmamış, ailemin yanında ekmek elden su gölden yaşamış olmam da onlara o kadar garip geliyor.

Kafedeki ilk günümü kapının önüne konmadan, Türkiye’ye giden ilk uçağa binmeden atlatmayı başardım. Sonrasında günler, yaramaz bir kedinin oynadığı yün yumağından çıkan ipler gibi çabucak geçmeye başladı. Bear claw, muffin, scone nedir öğrendim. Kafeye gelip çift espressolu, soya sütlü, şekeri alınmış mochalı, sakarinli, kafeinsiz, ekstra sıcak mocha latte isteyen müşterilere uzaydan gelmişler gibi bakmayı bıraktım. İnanması güç; ama artık dandik de olsa bir işim, okulum ve evim vardı! Sabahın altısında bisikletle işe gidiyor, yedi saat çalıştıktan sonra bisikletle okula gidiyor, okuldan çıktıktan sonra bisikletle eve gidip ertesi günün ödevini yapıp uyuyordum. Yorgundum, bazen saçımı tarayacak, tırnaklarımı kesecek vaktim bile kalmıyordu; ama telefonda aileme “Artık bana para göndermenize gerek yok,” dediğim an, hiç şüphesiz hayatımdaki en gururlu andı.

Kahve Adabı

Kulağa garip gelecek ama Amerikalıların kahve tutkunluğuyla bizim kahve adabımız arasındaki fark, Amerikalıların yaşam ve düşünce yapılarını anlamama yardımcı oldu. Amerikalılar kahveyi çok seviyorlar; ancak kahveyi de, hayatta keyif alınacak diğer şeyler gibi aceleyle, fast food gibi tüketiyorlar. Oysa bizde kahve demek, mola demektir. Hayata, “Dur kardeşim, akma bu kadar hızlı, ne acelen var?” demektir.

Bizde kahve dostlarla içilir, fincanların üzerinden dünyanın en keyifli dedikoduları yapılır. Kahveyi höpürdeterek, yavaş yavaş içer, şapırdata şapırdata yudumlarız. Bardaklarımız çinidir, plastik değil. Kahve ciddi iştir, aceleye gelmez. Kahve, acele kelimesinin zıt anlamlısıdır. Kahve bitse bile, merasimi bitmez, fincan ters çevrilir, soğuması beklenir, fala bakılır. Kahve, hakkı verilerek içildikten sonra dönülür hayatın karmaşasına. Kahvenin bir adabı vardır. “Hadi bir Türk kahvesi içelim,” demek, aslında “Seni çok özledim, bir uğrasan da yüzünü görsem,” veya “Anlatsana bana, Aysel’le Selim neden ayrılmış?” veya “Sabahtan beri bilgisayarın başında beynim uyuştu, bir mola vermezsem ekrana kafa atacağım,” demenin başka bir yoludur.

Oysa Amerika’da kahve, bir koşturmadır giden hayata ayak uydurmuş. Aceleyle alınıp aceleyle arabada veya bilgisayarların önünde tüketilen sıcak bir içecek haline gelmiş. Bana soracak olursanız, kahve içmenin bütün tadı tuzu kaçmış.

Amerika’da kahve o kadar fast food olmuştur ki, birçok kafenin müşterilere arabalarından çıkmadan kahvelerini alabilme imkânı veren drive throughları vardır. Sabahları bu araba kuyrukları o kadar uzun olur ki, arabalar otoparklardan taşar, caddelerde trafiği tıkar. Amerikalılara, bir kafeye girip insanlarla basit de olsa bir ilişki kurmaktansa sesin sahibini görmedikleri bir kutuya sipariş vermek daha cazip gelir. Bir Amerikalının McDonalds’tan aldığı kahveyi arabada içerken üstüne döküp hafifçe yanması, daha sonra McDonalds’ı “Bardağın üzerinde kahvenin sıcak olduğu yazmıyor” diye mahkemeye verip, bir güzel davayı kazanarak birkaç milyon doları cebe atması hikâye değil gerçektir. Bir yandan araba kullanırken kahve içmek, üstüne üstlük kahveyi üstüne dökünce de kahveyi aldığı şirketi dava etmek bir Türk’ün aklının köşesinden geçer mi? Tabii geçmez; çünkü adamı yanığının üstüne bir güzel pataklarlar! Haklıdırlar da!

Türk kahvesi faslı nasıl fal bakmadan tam olmazsa, ben de bir mocha lattede Amerikalıların falına baktım. Sorsalardı ne gördüğümü, “Sayın Amerikalılar, sizin feci şekilde içiniz kabarmış. İki vakte kadar bir tatile çıkın, atın kendinizi Pasifik’in sularına, rahatlayın,” derdim.

Sevgililer Günü Sürprizi

Amerika’daki sevgililer gününün sabahında, sevgilisi olmayan tüm kadınlar gibi bir yandan “Bu sevgililer günü de ne saçma şey, tüketimi arttırmaktan başka bir anlamı yok” diye kendimi avutarak, bir yandan da sevgilim olmadığı için kendime acıyarak kalktım yataktan. Terliklerimi giydim, ayaklarımı sürüyerek kapıya seğirttim.

Kapıyı açınca gözlerime inanamadım. Hayatın muhteşem mucizelerinden biri tam karşımda duruyordu! Ev arkadaşlarımdan Christina, bana koskocaman bir sevgililer günü sepeti hazırlamış, üzerine koskocaman bir kurdele takmış, sabah kalktığımda görmem için kapımın önüne koymuştu! Heyecanla sepeti odama taşıdım. Bu mis kokulu sepette en sevdiğim hamur işleri, tereyağlı kruvasanlar, reçelli börekler, çikolatalı kurabiyeler vardı. Christina, bunları kuru kuru yemeyeyim diye, bir de kahve makinesi yerleştirmişti sepete. Kahve makinesinin içine benim en sevdiğim kahve türünü koymuştu. Sepetin üzerindeki kartı titreyen ellerle açtım.

“Amerika’daki ilk sevgililer günün kutlu olsun! Kruvasanları pastaneden yeni aldım, kahve içinse makineyi fişe takman yeterli.”

Sepetin içindekileri bir güzel mideye indirdikten sonra, hayat artık çok da berbat gözükmüyordu gözüme.

Müşteri Her Zaman Haklı (Mı)dır

Kafede kanımı en çok kaynatan olay, “Müşteri her zaman haklıdır” lafına güvenip bizimle aşağılayıcı bir tavırla konuşan insanlardı. Bazıları o kadar saçma sapan şeylere sinirlenip olay çıkartırlardı ki, kafeye karısıyla, çocuklarıyla, patronuyla kavga ettikten sonra sırf deşarj olmak için geldiklerine karar vermiştik. Bu tip tatsız olaylar ne yazık ki daha çok Meksikalı arkadaşların başına gelirdi. Bu insan müsveddelerinin güçleri, dil yetersizliği veya işlerini kaybetme korkusundan kendilerini savunamayan Meksikalılara yetiyordu.

Bu gizli ırkçılığın ayyuka çıktığı zamanlardan birini asla unutamam. Adamın teki, kahvesini alıp çıktıktan beş dakika sonra geri döndü. “Bu ne rezalet? Sen buna kahve mi diyorsun?” diye çıkıştı kahvesini veren Meksikalı Arturo’ya. İşini kaybetmekten ödü kopan Arturo sindi, binlerce özür dileyip adama yeni bir bardak kahve verdi. Kahve yine beğenilmemişti, aynı olay birkaç defa daha tekrarlandı. Adam her seferinde daha da kabalaşıyor, artık Arturo’ya hakaretler yağdırıyor, ağır Meksika aksanlı şivesiyle dalga geçiyordu.

Adamın yanına gittim, nasıl yardım edebileceğimi sordum. Adam, yakamdaki isim kartıma bakıp benim de yabancı olduğumu anlayınca dudağını büktü. “Burada doğru düzgün konuşabileceğim bir Amerikalı yok mu?” Adamın kafasını espresso makinesinin içine sokmamak için kendimi zor tutarak elinden kahveleri aldım, parasını geri uzattım.

“İşte paranız. Şimdi hemen burayı terk edin lütfen.”

“Sen kim oluyorsun da beni buradan atıyorsun? Seni şikâyet edeceğim, işinden attıracağım!” dedi bana, işaret parmağını neredeyse gözümün içine sokarak.

Adamın dikkate almadığı nokta, konuştuğu kişinin damarlarında deli Laz kanının aktığıydı. Annemin hiç tasvip etmeyeceği şekilde ellerimi belime koyup savaş pozisyonu aldım: “Bana baksana sen! Hemen defol git, arkandan kapıyı çekmeyi de unutma!”

Bunun üzerine adam, kendini kaybedip üstüme yürümeye başladı. Durur muyum, ben de adamın üstüne yürüdüm. Ne yazık ki biz kozlarımızı paylaşamadan kafede çalışan arkadaşlardan iki metrelik siyahi Marcus, tezgâhın üzerinden atladığı gibi adamı kollarından sinek tutarcasına yakaladı. Marcus’un kollarında cüce gibi kalan adam kendini kurtarmak için çırpınıyor, havaya tekmeler savuruyordu. Sinirden köpürüyor olmasam çok komik bir görüntüydü aslında. Sonunda kafede olup bitene tanık olan müşteriler de araya girdi ve hep beraber hâlâ ağız dolusu küfreden müşteriyi sürükleyerek kapının önüne koydular.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Esen Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.