Dublinesk – Enrique Vila-Matas

 

“Dublinesk, emekli olmuş ünlü bir edebiyat yayıncısının rüyasıyla başlar: Daha önce hiç ziyaret etmediği bir şehir olan Dublin’dedir ve hava, tutku hatta umutsuzlukla ağırlaşmıştır… Uyandığında bu rüya onun için bir takıntı haline gelir ve yayıncılığını yaptığı üç yazarla birlikte James Joyce’un Ulysses’inde Paddy Dignam’ın gömüldüğü mezarlığa gidip orada “Gutenberg Çağı” için bir cenaze töreni düzenler. Fakat bu sırada Samuel Beckett’a tıpatıp benzeyen gizemli bir adamın onu takip ettiğini fark eder… Eşsiz edebiyat yolculuğu işte böyle başlar. Enrique Vila-Matas, kimi eleştirmenlere göre en iyi yapıtı olan bu dokunaklı romanda, Joyce ile Beckett’ın dünyalarının birleştiği sınırlarda dolaşıyor. Bu benzersiz kitap Vila-Matas’ın naif üslubuyla benzersiz bir okuma vadediyor.”

Mayıs

Giderek daha da az rastlanan entelektüel edebiyat editörlerindendir o. Bu yüzyılın başından beri her gün bu işi yapan asil azınlığın –edebiyata hep ilgi duymuş, hâlâ okuyan editörlerin– tükenmeye yüz tuttuğunu çaresizce gözlemişti. İki yıl önce sorunlar yaşamış, ancak yayınevini zamanında kapatmayı bilmişti; bir zamanlar dikkate değer bir saygınlığa erişmiş olsa da emin adımlarla iflasa yürüyordu en nihayetinde. Otuz yıllık bu bağımsız yayıncılık sürecinde her şeyi görmüş, büyük başarılar da başarısızlıklar da yaşamıştı. Sonunu hazırlayanın moda haline gelen gotik vampir hikâyeleri ve benzeri saçmalıkları yayımlamaya karşı direnmesi olduğunu düşünmüş, böylece gerçeği kısmen unutmuştu: Paranın idaresi konusunda asla başarılı değildi ve hatta edebiyata olan ölçüsüz tutkusu da muhtemelen zarar vericiydi. Herkesin Riba diye hitap ettiği Samuel Riba, döneminin büyük yazarlarından pek çoğunun eserlerini yayımlamıştı. Bazılarının yalnızca bir kitabını basmıştı, ancak bu yazarları yayın listesine dahil etmesine yetmişti. Bu şerefli mesleği hâlâ icra eden birkaç cesur Don Kişot’un varlığını yadsımasa da kendini son editör olarak görmek hoşuna giderdi bazen.

Kendini romantik bir açıdan görmeyi seviyordu, dönemin ve dünyanın sonunun geldiğini düşünerek yaşardı; bunda artık eskisi kadar aktif olmamasının da etkisi vardı kuşkusuz. Hayatını edebi bir metin gibi okumaya, yıllardır olduğu üzere müptela bir okur gibi anlamlandırmaya eğilimliydi. Ayrıca elindekileri yabancı bir yayınevine satmayı bekliyordu, ancak görüşmeler bir süredir gerçekleşemiyordu. Kısacası, kudretli ve üzücü bir psikoz halinde yaşamaktaydı. Yaşlanmanın da güzel yanları olduğu konusunda onu henüz kimse ikna edememişti. Yaşlanmanın güzel yanı var mıydı ki?

Şu an yaşlı anne babasının evinde, hiç normal olmayan bir merakla tepeden tırnağa süzüyordu onları. Kısa süre önce gerçekleştirdiği Lyon seyahatinden bahsetmek için oradaydı. Düzenli görüşme günü olan çarşambalar dışında, seyahatten döndükten sonra da onları ziyarete giderdi. Son iki yıldır, önceden aldığı gezi davetlerinin onda birini bile almıyordu, ancak bu detayı ailesinden saklıyordu; yayınevini kapattığı bilgisini de saklıyordu çünkü böyle tatsız bir haberin verilemeyeceği kadar ileri yaşta olduklarını düşünüyordu. Ayrıca bu durumu iyi karşılamayacaklarından da emindi. Birileri onu bir yere davet ettiği zaman mutlu oluyordu çünkü bu, başka birçok şeyin yanında anne babasına karşı çok yönlü insan olma kurgusunu devam ettirmesini de sağlıyordu. Kısa süre içerisinde altmış yaşına girecek olmasına rağmen, anne babasıyla çok güçlü bir bağı vardı hâlâ; kim bilir, belki de sebebi çocuğunun olmamasıydı. Anne babasının da ondan başka kimsesi yoktu: Tek çocukları Riba’ydı. İstemediği yerlere seyahat ederken bunun tek sebebi sonrasında anne babasına gördüklerini anlatmak ve bu şekilde onları yayınevinin devam ettiğine, birçok yerde ilgi gördüğüne, yani işlerin yolunda gittiğine inandırmaktı; çünkü anne babası ne gazete okur ne de televizyon izlerdi. Gerçek böyle değildi tabii. Editörlük yaparken alıştığı o hareketli sosyal yaşamdan geriye çok az şey kalmıştı, kalanlara sosyal bir yaşam denebilirse tabii. Yalan yanlış arkadaşlıklarının kaybına iki sene önce içkiyi bırakmasıyla gelen tasa eklenmişti. İçmese yayımladığı kitaplar konusunda çok daha korkakça davranacağını ve sosyal yaşama olan bağlılığının belki de karmaşa ve yalnızlık korkusundan ileri gelen bir zorundalık olduğunu bilmenin çoğalttığı bir tasaydı bu. Yalnızlığa teslim olduğundan beri hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Boşluğa düşmemek için çabalarken evliliği de ara sıra sarsılıyordu çünkü ilişkileri inanılmaz bir mutluluk ve aşktan nefret ve felakete kadar türlü haller alabiliyordu. Her geçen gün dengesizleştiğini hissediyordu, her şeyden şikâyet eden bir tip haline geldi ve gün içinde gerçekleşen olayların çoğu onu mutsuz ediyordu. Yaşlanmak böyle bir şeydi galiba. Aslında bu dünyada olmaktan rahatsızlık duymaya başlamıştı ve altmış yaşına girmek boynunda ip varmış gibi bir his uyandırıyordu onda.

Yaşlı anne babası seyahat anılarını büyük bir merak ve dikkatle dinlerlerdi. Marco Polo’nun anlattığı hikâyeleri dinleyen Kubilay Han’ın iki replikasına benziyorlardı bazen. Oğullarının herhangi bir seyahati sonrasında gerçekleşen ziyaretler eğlenceli geliyordu onlara sanki, sıkıcı çarşamba buluşmalarından farklı bir kategoriye dahildiler. Bugünkü ziyaret de o olağandışı kategorideydi. Öte yandan, garip bir şeyler oluyordu bugün, uzun süredir evde olmasında rağmen Lyon konusu henüz açılmamıştı. Gerçi o şehirde geçirdiği zamanla ilgili hiçbir şey anlatamazdı onlara, oradayken dünyadan o kadar kopuktu ve seyahati öylesine düşünseldi ki en ufak bir insani tecrübe bile barındırmıyordu. Ayrıca o şehirde gerçekten yaşananlar oldukça sevimsizdi. Buz gibi, soğuk bir gezi olmuştu; son zamanlarda daha çok bilgisayarın başında gerçekleşen o hipnotize edici seyahatlerden biri gibiydi.

“Demek Lyon’a gittin,” dedi annesi; meraklanmışa benziyordu.

Babası da yavaşça piposunu yakarken bir yandan da şaşırmış gibi oğluna baktı, Lyon’a dair hiçbir şey anlatmamasının sebebini soruyordu sanki kendine. Ancak Lyon’da geçirdiği zaman konusunda ne söyleyebilirdi ki onlara? O şehirde bir otel odasında tek başına geliştirdiği roman teorisinden bahsedecek değildi ya… Bu teori üzerine düşünmesinin tarihçesi anne babasını asla ilgilendirmeyecekti, ayrıca “edebi teori”nin ne olduğunu bileceklerini sanmıyordu. Bilseler bile, bu konuşmanın onları fazlasıyla sıkacağından emindi. Hatta son zamanlarda devamlı yalnız gezdiğini, gerçek dünyadan tamamen koptuğunu ve bilgisayarın hâkimiyeti altına girdiğini, bilgisayarı olmadığı zamanlarda da (Lyon’da olduğu gibi) zihinsel seyahatlere çıktığını söylemeye kadar vardırabilirlerdi işi. Celia da aynı böyle diyordu.

Lyon’a varınca Villa Fondebrider’le, yani onu edebiyat editörlüğünün Avrupa’da geldiği durumun ciddiyeti konusunda bir konferans vermesi için davet eden kurumla iletişime geçmemeye karar verdi. Belki de ne havaalanında ne de otelde onu karşılayan biri olmayınca, organizatörler tarafından önemsenmediğine kanaat getiren Riba, buna karşılık olarak Lyon’daki otel odasına kapandı ve editörlük yaparken, hiçbir şeye vakit bulamazken yalnızca hayalini kurabildiği isteğini gerçekleştirdi: Romana dair genel bir teori geliştirdi.

Birçok önemli yazarın eserlerini yayımlamıştı, ancak yalnızca Julien Gracq’ın romanı Le Rivage des Syrtes’te1 geleceğin ruhunu algılayabilmişti. Lyon’daki o odada uzun saatler boyunca kapalı kaldıktan sonra, Le Rivage des Syrtes’in ilk sayfasından itibaren öğrendiklerini temel alarak geleceğin romanında olmazsa olmaz beş elementi açıkladığı genel roman teorisini geliştirmeye koyuldu. Bu beş temel element şunlardı: metinlerarasılık, şiirsellikle bağlantı, harabeye dönmüş ahlaki arka plana dair farkındalık, biçimi olay örgüsünden biraz daha önde tutma, bir saat gibi işleyen yazı.

Gracq’ın modası geçmiş olarak değerlendirilen romanını diğer tüm romanlardan daha öteye koyduğu düşünülürse, bu teorinin pek cesur olduğu söylenebilirdi. Geleceğin romanı tasarısında bulunması gereken beş elementten bahsederek bir sürü sayfa doldurdu. Ancak bu zorlu işi tamamladığında, en sevdiği yazarlardan bir diğeri olan ve Stoacının Eğitimi kitabının editörlüğünü yapma şerefine nail olduğu Pessoa’nın “teorilere teslim olmamayı söyleyen kutsal içgüdü” hakkında söylediklerini anımsadı. Bu içgüdüyü hatırladı ve bazen aptalca davrananların romancılar olduğunu düşündü; üzerinde düşünülmüş derin teorilerin dâhice bir ürünü olan hikâyelerini yayımladığı İspanyol yazarları hatırladı. Roman yazmak için teori üretmek ne büyük bir zaman kaybı, diye düşündü Riba. Sebep göstererek böyle söyleyebiliyordu artık, ne de olsa teorisini yazmayı henüz bitirmişti.

Göreceğiz bakalım, diye düşündü Riba, teorisi olan insan neden roman yazmak istermiş, göreceğiz. Kendisine bunu sorduğu anda, bu soruyu kendisine sorarken harcadığı vakit de dahil olmak üzere zaman kaybına dair büyük bir yokluk hissine kapılmamak için, otel odasında teorisini yazarak geçirdiği saatlerin aslında bu teoriden kurtulmasını sağladığını anladı. Bu tür bir gerçek küçümsenecek bir şey miydi? Tabii ki hayır. Teorisi net ve cesur olmaya devam edecekti, ancak yine de bu teoriyi odasındaki çöp kutusuna atarak yok edecekti.

Kendi teorisi ve gelmiş geçmiş diğer tüm teoriler için gizli ve özel bir cenaze düzenledi, sonra da onu edebiyat editörlüğünün Avrupa’daki durumunun ciddiyetini –belki de o kadar ciddi değildir, diye düşündü Riba seyahat boyunca– konuşmak üzere davet eden kimselerle hiçbir şekilde iletişim kurmadan Lyon’dan ayrıldı. Otelinden sessizce çıktı ve trene bindi, Lyon’a varışından yirmi dört saat sonra Barcelona’ya dönmüştü. Villa Fondebrider yetkililerine Lyon’daki görünmezliğini veya sonrasındaki kaçışını açıklayan bir mektup yazmadı. Tüm bu seyahatin amacının bir teoriyi ayaklandırmak, sonra da onun için mahrem bir cenaze düzenlemek olduğunu anladı. Roman ortaya çıkması beklentisiyle kaleme aldığı her şeyin, geliştirdiği o teorinin aslında içeriğinden kurtulmak amacıyla tutulmuş tutanaklardan ibaret olduğuna kanaat getirmiş bir şekilde ayrıldı oradan. Başka bir deyişle, dünyadaki en iyi şeyin seyahat edip teoriler kaybetmek, hepsinden kurtulmak olduğunu doğrulamak gibi özel bir amaca hizmet eden tutanaklar.

“Demek Lyon’a gittin,” diye ısrar etti annesi. Mayıs ayının sonlarıydı ve hava bir garipti; Barcelona şaşırtıcı bir şekilde yağmurluydu. Gün soğuk, gri ve hüzünlü… Bir an, New York’ta, Holland Tüneli yönündeki trafiğin sesinin duyulduğu bir evde olduğunu hayal etti: Otomobil nehirleri iş sonrası eve dönüyordu. Her şey tam anlamıyla hayal ürünüydü. Holland Tüneli’nin sesini hiç duymamıştı ki… Hemen gerçekliğe döndü, Barcelona’ya ve bugünün o iç karartıcı kül rengi ışığına. Karısı Celia akşam altı civarında eve bekliyordu onu. Lyon hakkında hiçbir yorum yapmaması karşısında anne babasının gösterdiği endişe dışında her şey normal seyrinde devam ediyordu.

Ancak orada olanların nesini anlatabilirdi ki onlara? Ne diyebilirdi? Gayet iyi bildikleri üzere, böbrekleri zarar gördüğü için iki yıl önce hastaneye kaldırıldığından beri alkol almadığını, bu durumun da edebi teoriler üzerinde detaylı çalışmalar yürütüp onu oraya davet edenlerle tanışmak için bile odadan çıkmamak gibi abartılı eylemlere sebep olan sürekli bir ayıklık haline yol açtığını mı söyleseydi? Lyon’da kimseyle konuşmadığını ve işin özü editörlük yapmayı bıraktığından beri her gün Barcelona’da bilgisayar başında geçirdiği onca saatte de bunları yaptığını mı anlatsaydı? En çok pişmanlık duyduğu, en çok üzüldüğü konunun henüz kimselerin tanımadığı, ancak zamanla dâhi bir yazar olarak anılacak bir yazar keşfedemeden editörlüğü bırakmak olduğunu mu açıklasaydı? Eski işindeki yazar aramak zorunda olma kadersizliği, bu işin o antipatik varlıklar olmadan yürümeyeceğinin bilinci yüzünden yaşadığı travmadan hâlâ kurtulamadığını mı anlatsaydı? Son haftalarda sağ dizinin ağrıdığını, sebebin ürik asit yüksekliği veya romatizma olduğunu mu söyleseydi, bu ikisi birbirinden farklı şeyler olduğunu varsayarak? Önceden alkol nedeniyle konuşkan olduğunu, artık melankolik bir havaya büründüğünü ve doğal halinin de bu olduğundan şüphe duymadığını mı dile getirseydi? Ne anlatabilirdi ki anne babasına? Her şeyin bittiğini mi?

Bu ziyaret öyle monoton bir hal aldı ki anne babası sıkıntıdan General Eisenhower’ın İspanya’yı ziyarete geldiği 1959 yılını ve diktatör Franco rejiminin uluslararası arenada dışlanmasına sebep oluşunu anımsadılar. O gün babası tarifsiz bir coşku duymuştu ve sebebi diplomatik savaşın Galiçyalı o lanet general tarafından kazanılması değil, Nazileri alt eden Amerika Birleşik Devletleri’nin umutsuz vaka İspanya’ya nihayet yaklaşmış olmasıydı. Riba’nın hayatının en önemli anılarından biriydi bu. O güne dair en iyi hatırladığı anlardan biri de annesinin babasına Amerikalı başkanın ziyaretine dair bu “abartılı coşkunun” sebebini sormasıydı. “Coşku ne demek?” diye sormuştu Riba anne babasına. Tam olarak böyle sorduğu bu soruyu sonsuza dek hatırlayacaktı çünkü o yaşlarda çekingen olan çocuğun sorduğu ilk soruydu bu. Hayatının ikinci sorusunu da hatırlıyordu, ancak hangi kelimelerle, nasıl sorduğu konusunda pek emin değildi. Yine de adının Samuel olmasıyla, okuldaki öğretmenlerinin ve çocukların ona söyledikleriyle ilgili olduğunu biliyordu. Babası yalnızca anne tarafından Yahudi olduğunu ve annesinin o doğduktan birkaç ay sonra Katolik olmayı seçtiğini, sakin olmasını –evet tam olarak böyle söylemişti, sakin ol demişti– ve kendisini Katoliklerin çocuğu olarak görmesi gerektiğini söylemişti.

Babası, Eisenhower’ın ziyaretinden bahsettikleri diğer anlarda yaptığı gibi şimdi de o gün inanılmaz bir şekilde coşkulu olduğunu kabul etmiyordu; bunun kocasının Amerikan başkanının ziyareti nedeniyle büyük bir coşku duyduğunu düşünen annesinden kaynaklanan bir yanlış anlama olduğunu söylüyordu. Bir dönem en sevdiği filmin Charles Walters’ın yönettiği, Bing Crosby, Grace Kelly ve Frank Sinatra’nın başrollerini paylaştığı Yüksek Sosyete olduğunu da inkâr ediyordu. Ellili yılların sonlarında bu filmi en az üç kez seyretmişlerdi. Filmin babasının keyfini her defasında fazlasıyla yerine getirdiğini hatırlıyordu: Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen her şeyi çılgınca seviyordu adam, oradan gelen sinema ve görüntülerin gösterişi onu büyülüyordu, ulaşılmaz olduğu kadar uzak gözüken o yerdeki insanların yaşadığı hayat onu çekiyordu. Yeni Dünya için, o zamanlar ulaşılmaz gözüken o uzak yerler için duyduğu bu hayranlık ona muhtemelen babasından miras kalmıştı, kim bilir, belki de sebep o topraklarda yaşayan insanların daha mutlu görünmesiydi.

Bugün yine Eisenhower’ın ziyaretinden, Yüksek Sosyete filminden, Normandiya çıkarmasından bahsettiler, ancak babası bir kez daha en ufak bir coşku hissetmediğini iddia etti. Annesi babası bu konuya takılıp kalmamak için Lyon konusuna dönecek gibi olunca, Barcelona’ya hızla karanlık çöktü; hava karardı ve şimşekler eşliğinde şaşırtıcı bir sağanak başladı. Yağmur o tam da evden çıkmak üzereyken başlamıştı.

Tek bir gök gürültüsünün korkunç sesi duyuldu. Yağmur görülmemiş bir öfke ve güçle yağıyordu Barcelona’ya. Riba aniden kapalı bir yerde hapsedildiğini duyumsarken bir yandan da duvarlardan geçebilecekmiş gibi hissediyordu kendini. Bir yerlerde, düşüncelerinden birinin kenarında, kemiklerine işleyen bir karanlık keşfetti. Çok da garip gelmedi bu ona, anne babasının evinde böyle durumlar yaşamaya alışkındı. En olası açıklama birkaç dakika önce sayısız ıslak hayaletten birinin –muhtemelen atalarının ya da başka birinin bu karanlık asmakatta yaşayan huzurlu hayaletininRiba’nın içine girmiş olmasıydı.

Kemiklerine işleyen bu evcil hayaleti unutmak istedi ve pencereye yaklaştı, o an yağmurun altında şemsiyesiz bir genç gördü, Aribau Caddesi’nin ortasında öylece duran bu genç evi gözlüyordu sanki. Üst düzey bir hayalet olabilirdi bu. Her halükârda, bu dışarıdan bir hayaletti ve hiç tanıdık gelmiyordu. Riba onunla birkaç kez bakıştı. Çocuk Hintli gibi duruyordu, elektrik mavisi Nehru bir ceket var üzerinde, göğüs kısmı altın rengi düğmelerle dolu. Orada ne yapıyordu, neden öyle giyinmişti? Trafik ışıklarının yeşile dönmesiyle arabalar yeniden Aribau Cadde’sini tırmanmaya başladılar, yabancı da caddeyi geçip karşı kaldırıma çıktı. O üzerindeki gerçekten Nehru ceket miydi? Belki de moda ceketlerdendi, tam anlaşılmıyordu. Sadece onun gibi biri, yani gazeteleri hep dikkatle okumuş ve belli bir yaşa gelmiş bir adam, bir zamanların ünlü politikacısı, kırk yıl önce adı sıkça duyulan ve bugün pek hatırlanmayan Hintli lider Srî Pandit Jawâharlâl Nehru’yu hatırlayabilirdi.

Babası sandalyesinde aniden hareketlendi ve hummalı bir melankoli tarafından ele geçirilmiş gibi kasvetli bir ses tonuyla, birinin açıklama yapmasını istediğini söyledi. Bunu rahatsızca iki kez tekrarladı, Riba babasını hiç böyle sıkıntılı görmemişti: Birinin açıklama yapmasını istiyordu.

“Neyi, baba?”

Riba babasının bitmek bilmeyen gök gürültülerinden bahsettiğini sandı ve bazı fırtınaların sebeplerini açıklamaya koyuldu sabırla. Ancak kısa süre sonra söylediklerinin gülünç olduğunu fark etti ve babasının ona salağa bakarmış gibi baktığını gördü. Aniden duraksadı ve bu duraksama sonsuzlaştı, konuşmaya devam edemedi. Belki de Lyon’dan bahsetmeye başlayabilirdi şimdi. Şu anki durum göz önünde bulundurulduğunda, uydurduğu edebi teoriyi anlatması, biraz da süsleyerek teoriyi sigara kâğıdına yazdığını ve sonra o kâğıttan sigara yapıp içtiğini söylemesi dikkatlerin başka tarafa kaymasını sağlayabilirdi. Evet, onlara böyle şeyler anlatacaktı. Ya da her şeyi daha da karmaşıklaştırmak için yıllardır sormadığı bir soruyu sorabilirdi onlara: “Annem neden Katolik olmayı seçti? Bir açıklama istiyorum.”

Bunun işe yaramayacağını biliyordu, bu soruya asla cevap vermezlerdi.

Onlara Julien Gracq’tan, onu ziyarete gittiği o günden, yazarla Sion’daki evinin balkonuna çıktıklarından ve adamın yanlış enerjinin salınımı adını verdiği ışın huzmelerini dikkatle izlemeye koyulduğundan da bahsedebilirdi.

Babası bu uzun duraksamayı sonlandırıp kendinden memnun bir gülümsemeyle altokümülüs bulutları ve diğer şeylerle ilgili yeterince bilgilendiğini söyledi, ancak artık çok uzakta kalan öğrencilik yıllarında öğrendiği bu konuları anlatmasını istemediğini de ekledi.

Yeni bir sessizlik başladı, bu kez daha da uzun sürdü. Zaman olağanüstü bir yavaşlıkta seyrediyordu. Yağmur ve “yanlış enerjinin salınımı” birbirine karışırken, duvar saatinin tiktaklarını net bir şekilde duyabiliyorlardı; yaklaşık altmış yıl önce evin başka bir odasında duran bu saat Riba’nın doğumuna tanık olmuştu. Aniden hareketsiz kaldılar, kaskatı kesildiler sanki. Âdet olduğu üzere, hiçbir coşku emaresi göstermeden, oldukça Katalan bir tavırla, neyi beklediklerini bilmeden, öylece beklediler. Hayatlarının en yoğun beklentisine girmiş durumdaydılar, gelecek gök gürültüsünü bekliyorlardı sanki. Birden üçü de hareketsiz kalıverdi, beklentileri her zamankinden yüksekti. Anne babası, görünenden de yaşlıydı. Artık bir yayınevi olmadığını ve insanların ona eskisinden çok daha az ilgi gösterdiğini anlamamaları normaldi.

“Ben gizemden bahsediyordum,” dedi babası.

Uzun bir sessizlik daha.

“Akıl almaz boyutun gizeminden.”

(…)

İspanyolcadan çeviren: Pınar Aslan

Enrique Vila-Matas: 31 Mart 1948’de Barselona’da doğdu. Üniversitede hukuk ve gazetecilik okuyan Vila-Matas, sırasıyla editörlük ve iki kısa filmde yönetmenlik yaptı, ardından ilk romanı Mujer en el espejo contemplando el paisaje’yi kaleme aldı. Yapıtları birçok dile çevrilen ve çağdaş İspanyol edebiyatının önde gelen isimlerinden biri sayılan Vila-Matas, Dublinesk için aldığı Leto Ödülü de dahil olmak üzere, on dokuz ödül kazanmıştır. Vila-Matas’ın Bartleby ve Şürekâsı isimli yapıtı 2005 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlanmıştır.

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.