Dune Mesihi – Frank Herbert

 

“Bir edebiyat klasiği olan, dünyanın en çok satan bilimkurgu serisi muhteşem Dune efsanesi, ikinci kitabı Dune Mesihi’yle macerasına devam ediyor. Paul Muad’dib, gezegenlerin hakimi, kutsal savaşın görkemli galibi, prensken devrimci olan bir lider, fanatik bir dini kardeşliğin mesihi… Fremenlerin başına geçip Dune adıyla bilinen Arrakis gezegenini kontrol etmeye başlamakla kalmayıp evrenin hükümdarı olan Paul, çağlar süren bir düzene son vermiş, bir halkın kurtuluşu olmuş ve bir gezegenin en büyük ütopyasını gerçekleştirmeye ant içmiştir. Ancak zaferinden on iki yıl sonra, tüm bu güçlere sahip olmasının sebebi olan etkenler onun için bir tehlikeye dönüşür. Paul ise öngörülerine rağmen, felaket getireceğini düşündüğü geleceği değiştirmeye kararlıdır.” Dune Mesihi’nden okuma parçası yayımlıyoruz.
 

Ixli Bronso ile İdam Hücresinde Yapılan Görüşmeden Alıntılar


S:
Seni Muad’Dib’in hayat öyküsüne farklı bir yorum ge­tirmeye iten neydi?

Y: Neden sorularına yanıt vereyim ki?

S: Çünkü sözlerini kaydedip geleceğe aktaracağım.

Y: Ahhh! Bir tarihçiyi ikna etmenin en iyi yoludur bu!

S: Yani sorularımı yanıtlayacak mısın?

Y: Neden olmasın? Ama sizler Tarihin Tahlili’nde nereden ilham aldığımı asla anlayamazsınız. Asla. Siz rahipler, kaybe­decek çok fazla şeyiniz olduğundan…

S: Bir dene.

Y: Deneyeyim mi? Eh. Yine… neden olmasın? Bu geze­genle ilgili genel kanıların yüzeyselliği(ki halk arasındaki ismi olan Dune’dan kaynaklanıyor) beni epey düşündürdü. Arrakis değil Dune diyorlar, dikkatini çekerim. Tarihçiler Dune’dan sadece bir çöl olarak, Fremenlerin doğum yeri olarak bahsetmeyi saplantı haline getirdi. Bu tarihçiler, su kıtlığından ve Fremenlerin vücut suyunun büyük kısmını toplayan damıtıcı-giysiler giyip yarı göçebe hayatı yaşamala­rından kaynaklanan geleneklere odaklanıyor.

S: İyi ama bunlar doğru değil mi?

Y: Doğru ama yüzeysel. Yüzeyin altında yatanları göz ardı edemeyiz… mesela doğduğum gezegen olan Ix’i anlamak için, ismini güneş sistemimizin dokuzuncu gezegeni olma­sından almasının sebebini araştırmak gerekir. Hayır… hayır. Dune’u korkunç fırtınaların estiği bir yer olarak görmek ye­terli değil. Dev kumsolucanlarının ne kadar tehlikeli oldu­ğundan bahsetmek yeterli değil.

S: Ama Arrakislilerin karakterini anlamak için bunları bilmek çok önemli!

Y: Çok mu önemli? Elbette. Ama bunlar o gezegenin yal­nızca tek bir açıdan ele alınmasına yol açıyor; bu tıpkı Dune’u, eşsiz melanj baharatının yetiştiği tek yer olduğu için, tek bir mahsul veren bir gezegen olarak görmek gibi bir şey.

S: Evet. Biraz da kutsal baharattan bahset.

Y: Kutsal mı! Kutsal olan her şey gibi melanj da bir eliyle verirken diğeriyle alır. Hayatı uzatır ve onu kullanmakta us­talaşanların kendi geleceklerini görmesini sağlar; ama aynı zamanda korkunç bir bağımlılık yaratır ve insanın gözlerine damgasını vurur: Tıpkı senin gözlerin gibi masmavi yapar onları, insanın gözünde ak bırakmaz. Gözler, görme organla­rı kontrastsız bir şeye, bir örnek görünüme döner.

S: İşte böyle sapkınca lafların yüzünden bu hücreye düş­tün!

Y: Beni bu hücreye senin Rahiplerin getirdi. Tüm rahipler gibi sen de gerçeğe sapkınlık demeyi çabuk öğrenmişsin.

S: Buraya getirildin, çünkü Paul Atreides’in Muad’Dib’e dönüşürken insanlığının özünden bir parça yitirdiğini söy­lemeye cüret ettin.

Y: Babasını burada, Harkonnenlarla savaşırken kaybetti­ğini söylediğim için değil yani? Veya Duncan Idaho’nun Paul ile Leydi Jessica kaçabilsin diye kendini feda etmesinden bahsettiğim için değil?

S: Alaycılığını fark etmiyorum sanma.

Y: Alaycılık ha! Bu sapkınlıktan da büyük bir suç olsa ge­rek. Ama ben aslında alaycı biri değilim. Gözlemci ve yorum­cuyum, o kadar. Hamile annesiyle birlikte çöle kaçan Paul’de gerçek asaleti gördüm. Annesi ona yük olmanın yanı sıra çok değerli niteliklere de sahipti elbette.

S: Siz tarihçilerin hatası şu ki, her şeyde bityeniği aramaya pek meraklısınız. Kutsal Muad’Dib’de gerçek asaleti gördü­ğünü söylüyor, ama alaycı bir dipnot eklemekten geri dur­muyorsun. Bene Gesseritlerin de seni itham etmesine şaş­mamalı.

Y: Siz Rahiplerin, Bene Gesserit Rahibeler Birliği’yle it­tifak yapmanız çok normal. Onlar da yaptıklarını gizledik­leri için varlıklarını sürdürebiliyorlar. Ama Leydi Jessica’nın Bene Gesseritler tarafından eğitilmiş bir usta olduğu ger­çeğini gizleyemiyorlar. Leydi Jessica, oğlunu Bene Gesserit yöntemiyle eğitmişti, biliyorsun. Benim suçum bunu bir olgu olarak ele alıp tartışmak ve Bene Gesseritlerin zihinsel sanat­ları ile genetik programları üstüne yorumlarda bulunmaktı. Muad’Dib’in sizin peygamberiniz olmadan önce Rahibeler Birliği’nin beklediği, kontrol edebileceklerini umduğu mesih olduğu, onların Kuisatz Haderah’ı olduğu gerçeğine dikkat çekilmesini istemiyorsunuz.

S: Aldığın idam cezasının uygunluğu konusunda içimde ufacık bir şüphe vardıysa bile, bu sözlerinle onu tamamen ortadan kaldırdın.

Y: Beni yalnızca bir kez öldürebilirsiniz.

S: Ölümden ölüme fark vardır.

Y: En azından dikkat edin de beni bir şehide dönüştür­meyin. Sanmıyorum ki Muad’Dib… baksana, Muad’Dib bu zindanlarda neler yaptığınızı biliyor mu?

S: Kutsal Aile’yi önemsiz şeylerle meşgul etmeyiz.

Y: (Kahkaha atıyor) Paul Atreides, Fremenler arasında bir mevki edinmeye bunun için uğraşmış demek! Kumsolucan­larını kontrol edip sürebilmeyi bunun için öğrenmiş! Sorula­rını yanıtlamakla hata etmişim.

S: Ama söylediklerini kayda geçirip muhafaza etmek ko­nusunda verdiğim sözü tutacağım.

Y: Sahi mi? Şimdi beni iyi dinle, seni yozlaşmış Fremen, seni kendinden başka tanrı tanımayan rahip bozuntusu! He­sabını vermeniz gereken çok şey var. Paul ilk kez bir Fremen ayininde yüksek dozda melanj kullanıp, muhtemel gelecek­lerini görebilmeye başladı. Yine bir Fremen ayininde Leydi Jessica’nın aldığı melanj, rahmindeki doğmamış Alia’yı uyan­dırdı. Alia’nın doğarken tamamen bilinçli olmasının, annesi­nin tüm anılarına ve bilgisine sahip olmasının ne demek ol­duğunu hiç düşündün mü? Hiçbir tecavüz bundan korkunç olamazdı.

S: Kutsal melanj olmasa, Muad’Dib tüm Fremenlerin lide­ri olamazdı. Alia o kutsal deneyimi yaşamasa, Alia olamazdı.

Y: Koşulsuz Fremen zalimliğiniz olmasa, sen de rahip ola­mazdın. Ahhh, siz Fremenleri iyi bilirim. Chani’yi eş olarak aldı ve Fremen adetlerini benimsedi diye Muad’Dib’i sahiple­niyorsunuz. Ama o her şeyden önce bir Atreides’ti ve usta bir Bene Gesserit tarafından eğitilmişti. Sizin hiç bilmediğiniz disiplinlerle yetiştirilmişti. Size yeni bir teşekkül ve misyon getirdiğini sanıyordunuz. Çöl gezegeninizi suyla dolu bir cennete dönüştüreceğini vaat etmişti. Oysa böyle vaatlerle gözünüzü boyarken, bekâretinizi bozdu!

S: Böyle sapkın sözler, Dune’un Ekolojik Dönüşümü pro­jesinin hızla ilerlediği gerçeğini değiştirmez.

Y: Ben bu dönüşümün kökenlerinin izini sürme ve so­nuçlarını araştırma sapkınlığında bulundum. Arrakeen Ovaları’nda yapılan savaş, Fremenlerin İmparatorluğun Sar­daukarlarını yenebileceğini evrene göstermiş olabilir, ama başka neler gösterdi acaba? Corrino Hanedanı’nın yıldızla­rarası İmparatorluğu, Muad’Dib’in hükmettiği bir Fremen İmparatorluğuna dönüştüğünde, İmparatorluk başka neye dönüştü? Cihadınız sadece on iki yıl sürdü, ama ne büyük bir ders oldu. İmparatorluk halkı, Muad’Dib’in Prenses Irulan ile evlenmesinin tam bir düzmece olduğunun artık farkında!

S: Muad’Dib’i sahtekârlıkla suçlamaya cüret mi ediyor­sun!

Y: Bu yüzden beni öldüreceksiniz, ama yine de bu söyle­diklerim sapkınlık sayılmaz. Prenses onun yalnızca sözde ka­rısı oldu. Asıl eşi ise o minik Fremen sevgilisi… Chani. Bunu herkes biliyor. Irulan, Muad’Dib’in tahta çıkmasını sağladı, o kadar.

S: Muad’Dib’e karşı komplo kuranların, senin Tarihin Tahlili’ni savlarına destek olarak kullanmasına şaşmamalı!

Y: Seni ikna edemeyeceğimi biliyorum. Ama komplocu­ları destekleyen bu iddialar ben Tahlil’imi yazmadan önce de vardı. Buna Muad’Dib’in on iki yıl süren cihadı yol açtı. Ka­dim güç odaklarını birleştiren ve Muad’Dib’e karşı kurulan komployu tetikleyen de buydu.

Mentat İmparator Paul Muad’Dib ile kız kardeşi Alia’ya dair öyle çok efsane vardır ki, onların gerçek kişiliklerini görebilmek güç­tür. Ama sonuçta Paul Atreides adıyla doğmuş bir erkek ve Alia adıyla doğmuş bir kadın vardı. Bedenleri zamana ve mekâna bağımlıydı. Her ne kadar kehanet güçleri onları zaman ile mekânın olağan sınırlarının ötesine taşısa da, insan soyundan geliyorlardı. Gerçek evrende gerçek izler bırakan gerçek olaylar yaşamışlardı. Onları anlamak için, başlarına gelen felaketin tüm insanlığın felaketi olduğunu görmek gerekir. Dolayısıyla bu eser Muad’Dib’e veya kız kardeşine değil, onların vârislerine… hepimize adanmıştır.

–Mehdi Ruh Tarikatı’na ait Bilge Kişinin Bellek Defteri’nden kopyalanmış Muad’Dib Dizini’ndeki ithaf yazısı

Muad’Dib’in hükümdarlığında, İmparatorluk’ta insanoğlu­nun geçmişindeki başka herhangi bir dönemdekinden daha fazla tarihçi yetişti. Bu tarihçilerin çoğu, belirli bir bakış açı­sını savunan, kıskanç ve fanatik tarikat mensuplarıydı; ama Muad’Dib’in farklı farklı dünyalarda yaşayan insanların tut­kularını öylesine harekete geçirebilmesi, tuhaf etkisinin bir göstergesidir.

O, bir ideal ve idealleştirilmiş biri olarak, tarih yazmak için gerekli her şeye sahipti elbette. Kadim Büyük Hanedan­lardan birinin mensubu olarak, Paul Atreides adıyla doğan bu adam, Bene Gesserit olan annesi Leydi Jessica’dan aldı­ğı ileri seviye prana-bindu eğitimi sayesinde kasları ile sinir sistemi üstünde mükemmel bir hâkimiyete sahip olmuştu. Dahası o bir mentattı, yani atalarımız tarafından kullanılan ve artık dinin yasakladığı mekanik bilgisayarlardan çok daha üstün kapasitede bir zihni vardı.

Hepsinden öte Muad’Dib, Rahibeler Birliği’nin binlerce nesildir uyguladığı dölleme programı yoluyla ulaşmaya çalış­tığı Kuisatz Haderah’tı.

Kuisatz Haderah, yani “aynı anda birçok yerde” olabilen kişi, bu peygamber, Bene Gesseritlerin insanoğlunun kaderi­ni kontrol etmekte kullanmayı umduğu bu adam… İmpara­tor Muad’Dib oldu ve yendiği Padişah İmparator’un kızların­dan biriyle mantık evliliği yaptı.

Buradaki paradoksu, bu anda aslında yaşanan başarısızlığı bir düşünün; diğer tarihçeleri okumuş ve yüzeysel gerçekleri biliyor olmalısınız. Muad’Dib’in vahşi Fremenleri gerçekten de Padişah IV. Shaddam’ı yenmişti. Sardaukar lejyonlarını, Büyük Hanedanların ittifak kuvvetlerini, Harkonnen ordu­larını ve Landsraad’ın oylamayla belirlediği miktarda parayla kiralanan askerleri yenmişlerdi. Muad’Dib, Uzay Loncası’na diz çöktürmüş ve Bene Gesseritlerin kendilerine ait olduğu­nu düşündüğü dini liderlik tahtına kız kardeşi Alia’yı oturt­muştu.

Bütün bunları ve daha da fazlasını yapmıştı.

Muad’Dib’in Vüzera misyonerleri dinsel savaşlarını, en şiddetli dönemi yalnızca on iki standart yıl süren bir cihat biçiminde uzayın dört bir yanına taşıdılar; ama bu süre için­de dinsel sömürgecilik, insanların yaşadığı evrenin ufak bir bölümü dışında tamamını tek bir hükümranlıkta toplamayı başardı.

Muad’Dib bunu yapabildi, çünkü Arrakis (yaygın ismiyle Dune) gezegenini ele geçirince, bu dünyanın mutlak parası… yani yaşlanmayı geciktirici baharat, melanj, hayat veren ze­hir üzerinde tekel sahibi oldu.

İşte ideal tarihin bir başka bileşeni de buydu: psişik kim­yası zamanın sırlarını sergileyen bir madde. Melanj olma­sa, Rahibeler Birliği’nin Rahibe Anaları gözlem ve insanları kontrol etme güçlerini yitirirdi. Melanj olmasa, Lonca Dü­mencileri uzayda yönlerini saptayamazdı. Melanj olmasa, İmparatorluk’ta yaşayan milyarlarca bağımlı vatandaş yok­sunluktan ölürdü.

Melanj olmasa, Paul Muad’Dib kehanette bulunamazdı.

Mutlak gücü ele geçirdiği o anda başarısız da olduğunu biliyoruz. Bunun tek bir açıklaması olabilir: Geleceği tama­men ve kusursuz bir şekilde görebilmek ölümcüldür.

Diğer tarihçelerde, Muad’Dib’in kimliği apaçık belli olan komplocular tarafından… yani Lonca, Rahibeler Birli­ği ve Bene Tleilax’ın bilimsel ahlakdışıcıları ile görünüşle­rini değiştirebilen Yüz Dansçıları tarafından yenildiği söy­lenir. Diğer tarihçeler, Muad’Dib’in sarayındaki casuslara dikkat çeker. Muad’Dib’in kehanet gücüne ket vuran Dune Tarotu’ndan abartıyla söz ederler. Bazılarında Muad’Dib’in bir gulâmı, yani diriltilmiş ve onu öldürmek üzere yetiştiril­miş birini hizmetine almaya nasıl yönlendirildiği anlatılır. Ama o kitapların yazarları bu gulâmın Duncan Idaho, yani genç Paul’ün hayatını kurtarmak için canını feda eden Atre­ides subayı olduğunu biliyor olmalılar.

Ayrıca Methiyeci Korba’nın liderliğindeki Vüzera komp­losundan bahsederler. Korba’nın Muad’Dib’i şehitlik merte­besine yükseltmek ve suçu onun Fremen odalığı Chani’nin üstüne atmak için yaptığı planı adım adım açıklarlar.

Bunlar tarihin gösterdiği şekliyle gerçekleri nasıl açıkla­yabilir? Açıklayamazlar. Öylesine muazzam ve uzağı göre­bilen bir gücün yenilgisini bizler ancak kehanetin ölümcül doğasıyla anlayabiliriz.

Umarım diğer tarihçiler bu yazdıklarımdan bir şeyler öğ­renir.

–Ixli Bronso

“Tarihin Tahlili: Muad’Dib”

Tanrılar ile insanları birbirinden ayıran hiçbir şey yoktur: Biri, diğerinin içine usulca karışabilir.

–“Muad’Dib’in Meselleri”

Tleilaxlı Yüz Dansçısı Scytale, kurmayı umduğu komplonun caniliğine karşın, içindeki pişmanlık ve merhamet hislerin­den bir türlü kurtulamıyordu.

Muad’Dib’e acı çektirmekten ve ölümüne yol açmaktan piş­manlık duyacağım, diye düşündü.

Diğer komploculardan özenle gizlediği bu merhamet hissinden öğrendiği bir şey vardı: Saldırganlardan çok kur­banlarla özdeşleşmeyi daha kolay buluyordu… Tleilaxlıların karakteristik özelliklerinden biriydi bu.

Scytale diğerlerinden biraz ayrı ve dalgın bir şekilde, hiç konuşmadan öylece duruyordu. Diğerleri bir süredir psişik zehir üstüne tartışmaktaydı. Hararet ve öfkeyle tartışmala­rına karşın kibarlığı elden bırakmıyorlardı; Büyük Okulların ustaları, benimsedikleri dogmalarla yakından ilişkili mesele­leri tartışırken nezaket kurallarına hep körü körüne, içgüdü­sel bir şekilde bağlı kalırdı.

“Onu yaraladığınızı sanırken, bir de bakacaksınız ki karşı­nızda sapasağlam duruyor!”

Bunu söyleyen, yaşlı Bene Gesserit Rahibe Anası Gaius Helen Mohiam’dı; burada, Wallach IX’da onun misafiriydi­ler. Siyah cüppe giymiş, zayıf bir kadındı; Scytale’in solunda­ki yüzer koltukta otururken yaşlı bir cadıya benziyordu. Aba­sının kukuletası geriye atılmış olduğundan, kır saçı ve kösele gibi yüzü meydandaydı. Gözleri iyice çukura kaçmıştı; yüzü, kafatasının üstüne geçirilmiş bir maske gibiydi.

Bir mirabhasa dilinde konuşuyorlardı. Ünsüz harflerin vurgulu söylenip ünlülerin birleştirildiği bu dil, duygusal in­celiklerin iletilmesine çok uygundu. Lonca Dümencisi Edric, Rahibe Ana’ya karşılık verdiğinde, sesinde reveransın yanı sıra alay tınısı da vardı… küçümseme ve kibarlığın mükem­mel bir bileşimiydi.

Scytale, Lonca temsilcisine baktı. Edric birkaç adım öte­de, turuncu gazla dolu bir tankın içinde yüzüyordu. Edric’in tankı, Bene Gesseritlerin bu toplantı için inşa ettiği saydam kubbeli yapının tam ortasında duruyordu. Lonca temsilcisi, uzamış bedeniyle insana pek de benzemeyen bir yaratık­tı; yüzgeçli ayakları ve yelpaze gibi açılan, perdeli, iri elleri vardı… tuhaf bir denizde yüzen bir balıktı. Tankındaki hava­landırma deliklerinden sızan soluk turuncu dumanlar, ömür uzatıcı baharatın, yani melanjın yoğun kokusunu taşıyordu.

“Böyle devam edersek aptallıktan ölürüz!”

Bunu söyleyen, odadaki dördüncü kişiydi; komploya katılmaya aday olan, ortak düşmanlarının karısı Prenses Irulan’dı (Scytale Ama sadece sözde karısı, diye düşündü). Iru­lan, Edric’in tankının bir köşesinde duruyordu; uzun boylu, güzel bir sarışındı. Üstündeki, mavi balina kürkünden yapıl­ma cüppe ve ona uygun şapka ile göz kamaştırıcıydı. Kulak­larında altın küpeler ışıldıyordu. Bir aristokratın azametiyle hareket etse de, pürüzsüz yüz hatlarındaki bir şeyler, aldığı Bene Gesserit eğitiminin etkisiyle kontrollü davrandığını ele veriyordu.

Scytale dikkatini konuşulan dilin ve çevresindeki yüzlerin nüanslarından bulundukları mekânın nüanslarına yöneltti. Kubbenin etrafındaki tepelerde eriyen karlar, ufkun hemen üstünde asılı duran küçük mavi-beyaz güneşin alacalı ıslak mavisini yansıtıyordu.

Scytale, Neden özellikle burası? diye merak etti. Bene Ges­seritler nadiren sebepsiz hareket ederdi. Örneğin kubbenin açık tasarımı: Daha klasik ve kapalı bir mekân, Lonca temsil­cisinin klostrofobiye kapılmasına yol açabilirdi. Zihnindeki engeller gezegen dışında, uzayda doğmuş ve yaşamış olma­sından kaynaklanıyordu.

Fakat buranın sırf Edric için inşa edilmiş olması, onun bu zayıflığını gözler önüne seriyordu.

Scytale, Burada beni hedef alan ne acaba? diye merak etti.

Rahibe Ana sert bir sesle, “Senin kendi adına söyleyecek bir sözün yok mu Scytale?” diye sordu.

Scytale, “Bu salakça tartışmaya beni de mi çekmek istiyor­sunuz?” diye sordu. “Pekâlâ. Karşımızda potansiyel bir mesih var. Böyle birine doğrudan saldıramayız. Onun şehit olması yenilmemize yol açar.”

Hepsi gözlerini dikmiş ona bakıyordu.

Rahibe Ana sert, hırıltılı sesiyle, “Sence tek tehlike bu mu?” diye sordu.

Scytale omuz silkti. Bu toplantı için sıradan ve toparlak bir yüz, neşeli bir ifade, dolgun ve cansız dudaklar, şişman bir gövde seçmişti. Diğer komploculara bakarken, bu seçimi­nin mükemmel olduğunu fark etti… belki de içgüdüsel bir seçimdi. Bu gruptakiler içinde sadece kendisi yüz hatlarını, bedenini çeşitli biçimlere sokabilirdi. O bir bukalemun in­sandı, Yüz Dansçısı’ydı ve şimdiki görünüşü, diğerlerini onu hafife almaya itecek türdendi.

Rahibe Ana, “Eee?” diye ısrar etti.

“Sessizliğin tadını çıkarıyordum,” dedi Scytale. “Aramız­daki husumetleri dillendirmesek daha iyi olacak.”

Rahibe Ana arkasına yaslandı. Scytale onun kendisini dikkatle incelediğini, yeniden değerlendirdiğini gördü. Tüm Bene Gesseritler ileri seviye prana-bindu eğitimi alır, böy­lece kasları ve sinir sistemleri üstünde pek az insanın sahip olabildiği bir hâkimiyet kurardı. Ama bir Yüz Dansçısı olan Scytale onlarda bulunmayan kasların ve sinir bağlantılarının yanı sıra bir taklitçi irfanı olan empatiko özelliğine de sahip­ti, yani başkalarının sadece dış görünüşüne değil karakterine de bürünebilirdi.

Scytale, Rahibe Ana’nın yeniden değerlendirme işini ta­mamlamasını bekledikten sonra, “Zehir ha!” dedi. Bunu, o sözcüğün gizli anlamını sadece kendisinin kavradığını belir­ten atonallerle söylemişti.

Lonca temsilcisi kımıldandı; tankının bir köşesinde, Irulan’ın hemen yukarısında dönüp duran parlak hoparlör küresinden sesi yükseldi: Fiziksel değil, psişik zehirden bah­sediyoruz.”

Scytale kahkaha attı. Mirabhasa kahkahası, karşıdaki ki­şiyi sertçe paylama etkisi yaratabilirdi; bunu bilen Scytale kendini tutmamıştı.

Irulan takdirle gülümsedi, ama Rahibe Ana’nın biraz si­nirlendiği göz kenarlarından anlaşılıyordu.

Mohiam hırıltılı sesiyle, “Yeter!” diyerek araya girdi.

Scytale sustu, ama artık herkesin dikkatini çekmeyi ba­şarmıştı; Edric suskun ve öfkeliydi, Rahibe Ana sinirli ve dik­katliydi, Irulan ise eğlenir gibi ama şaşkın görünüyordu.

“Dostumuz Edric, iki Bene Gesserit cadısının, aldıkları tüm o üst düzey eğitime karşın hilenin gerçek faydalarını öğrenemediklerini ima ediyor,” dedi Scytale.

Mohiam dönüp dışarıya, Bene Gesseritlerin gezegeninin soğuk tepelerine baktı. Scytale onun asıl önemli olan mese­leyi idrak etmeye başladığını fark etmişti. Bu iyiydi. Ama Iru­lan ayrı meseleydi.

Edric, “Bizimle misin, değil misin Scytale?” diye sordu. Minik kemirgen gözleriyle ona bakıyordu.

“Önemli olan benim sadakatim değil,” dedi Scytale. Göz­lerini hâlâ Irulan’dan ayırmıyordu. “Onca riske girip, onca parseği bunun için mi aştığınızı merak ediyorsunuz, değil mi Prenses?”

Prenses başıyla onayladı.

Scytale, “İnsansı bir balıkla ağız dalaşı yapmak veya şişko bir Tleilaxlı Yüz Dansçısı’yla tartışmak için mi geldiniz?” diye sordu.

Prenses, yoğun melanj kokusundan duyduğu rahatsızlık­la başını iki yana sallayarak Edric’in tankından uzaklaştı.

Edric tam o anda ağzına bir melanj hapı attı. Scytale onun baharatı yediğini, soluduğunu ve hiç şüphesiz sıvı olarak da tükettiğini aklına not etti. Bu anlaşılır bir şeydi, çünkü baha­rat bir Dümenci’nin ileri görüş yeteneğini artırarak, uzayın derinliklerinde ışıktan hızlı yolculuk eden Lonca büklümge­milerine kılavuzluk edebilmesini sağlardı. Dümenci, baha­ratın verdiği farkındalık sayesinde, geminin geleceğindeki tehlikesiz hattı bulurdu. Edric şimdi başka türlü bir tehlike­nin kokusunu alıyordu, ama ileri görüş yeteneği bu tehlikeyi bulamıyor olabilirdi.

“Buraya gelmekle hata ettiğimi düşünüyorum,” dedi Iru­lan.

Rahibe Ana dönüp gözlerini kırpıştırdı; bunu yaparken, tuhaf bir şekilde kertenkeleye benzemişti.

Scytale bakışlarını Irulan’dan tanka çevirerek, Prenses’i aynı şeyi yapmaya teşvik etti. Prenses’in Edric’i itici bir figür olarak göreceğini, onun küstah bakışlarından, gazın içinde yavaşça salınan iri elleri ve ayaklarından, etrafında girdap şeklinde dönen turuncu dumandan tiksineceğini biliyordu. Prenses, Edric’in cinsel hayatını merak edecek, öyle biriyle seks yapmanın tuhaf olacağını düşünecekti. Edric için uza­yın ağırlıksız ortamını yapay olarak oluşturan alan-güç jene­ratörü bile, Irulan’ı ona yabancılaştıracaktı.

“Prenses, Edric’in buradaki varlığı, kocanızın kâhinlik gü­cünü kullanarak bu toplantı da dahil olmak üzere birtakım olayları görmesini engelliyor… muhtemelen,” dedi Scytale.

“Muhtemelen,” dedi Irulan.

Gözleri kapalı olan Rahibe Ana başıyla onayladı. “İleri gö­rüş olgusu, kâhinler tarafından bile tam olarak anlaşılmaz,” dedi.

“Ben usta bir Lonca Seyrüsefercisi’yim ve Güç’e sahibim,” dedi Edric.

Rahibe Ana gözlerini yeniden açtı. Bu kez Yüz Dansçısı’na diktiği gözlerinde, Bene Gesseritlere özgü tuhaf dikkat vardı. Yüz Dansçısı’nı en ufak ayrıntısına dek inceliyordu.

Scytale, “Hayır Rahibe Ana, göründüğüm kadar sıradan biri değilim,” diye mırıldandı.

“Bu durugörü gücü hakkında çok az şey biliyoruz,” dedi Irulan. “İşte bütün sorun bu. Edric, bir seyrüsefercinin etki alanı içinde olup bitenleri kocamın göremeyeceğini, bile­meyeceğini, tahmin edemeyeceğini söylüyor. Ama bu alanın büyüklüğü ne kadar?”

“Evrenimizdeki bazı insanları ve şeyleri, ancak yarattıkla­rı etkiler sayesinde biliyorum,” dedi Edric; balık ağzı gerilip düz bir çizgi haline gelmişti. “Burada… orada… bir yerlerde olduklarını biliyorum. Nasıl su canlıları yüzerken dalgalar oluşturup akıntıları karıştırırsa, geleceği görenler de zamanı dalgalandırır. Kocanızın gittiği yerleri gördüm, ama ne onu ne de onun sadakatini ve emellerini gerçekten paylaşan in­sanları görebildim. Usta bir kâhin, yakın çevresindeki insan­ları bu şekilde gizler.”

Scytale, “Irulan senin yakın çevrenden değil,” dedi. Prenses’e yan gözle baktı.

“Hepimiz biliyoruz ki, ben olmazsam komplo da olmaz,” dedi Edric.

Irulan bir makineyi tanımlarken kullanılan ses tonuyla, “Faydalı olduğun ortada,” dedi.

Scytale, Prenses artık onun ne olduğunu anlıyor! diye dü­şündü. Güzel!

“Gelecek şekillendirilebilen bir şeydir,” dedi Scytale. “Bunu unutmayın Prenses.”

Irulan, Yüz Dansçısı’na baktı.

“Paul’ün sadakatini ve emellerini paylaşan insanlar,” dedi. “Demek ki Fremen lejyonerlerinden bazıları, onun pelerini altında gizleniyor. Onlar için kehanetlerde bulunduğunu gördüm; onların mehdilerine, Muad’Dib’lerine haykırarak yağdırdığı övgüleri de duydum.”

Scytale, Prenses burada yargılandığını fark etti; onun korun­masına veya ortadan kaldırılmasına karar verileceğini anladı, diye düşündü. Ona kurduğumuz tuzağı gördü.

Scytale bir an için Rahibe Ana’yla göz göze gelince tuhaf biçimde, onun da Irulan hakkında aynı şeyi düşündüğü his­sine kapıldı. Bene Gesseritler elbette ki Prenseslerine birta­kım bilgiler vermiş, iyi yalan söylemeyi öğretmişlerdi. Ama bir Bene Gesserit’in kendi içgüdülerine ve aldığı eğitime güven­mek zorunda kalacağı an eninde sonunda gelirdi.

“Prenses, sizin İmparator’dan en çok ne istediğinizi bili­yorum,” dedi Edric.

Irulan, “Bilmeyen var mı ki?” diye sordu.

Edric onu duymazdan gelerek, “Kraliyet hanedanının ku­rucu anası olmak istiyorsunuz,” dedi. “Bize katılmazsanız, bu asla gerçekleşmez. Bir kâhin olarak sözüme güvenin. İmpa­rator sizinle siyasi sebeplerden dolayı evlendi, ama yatağını asla sizinle paylaşmayacak.”

Irulan, “Demek kâhin olduğun kadar röntgencisin de,” diye alay etti.

Edric sert bir sesle, “İmparator, Fremen odalığına, size ol­duğundan çok daha düşkün!” dedi.

“Ama odalığı ona bir veliaht veremiyor,” dedi Irulan.

Scytale, “Yoğun hislerin ilk kurbanı mantıktır,” diye mı­rıldandı. Irulan’ın iyice sinirlenmeye başladığını hissetmişti; kadının uyarıyı dikkate alıp sakinleştiğini gördü.

Irulan sakin ve kontrollü bir sesle, “Ona bir veliaht vere­miyor, çünkü odalığa gizli gizli gebelik önleyici ilaç veriyo­rum,” dedi. “Benden beklediğiniz itiraf bu muydu?”

Edric gülümseyerek, “İmparator’un bunu öğrenmesi hiç hoş olmaz,” dedi.

“Bana sorarsa yalanlarım hazır,” dedi Irulan. “Paul gerçeği anlama yeteneğine sahip olsa da, bazen yalanlara inanmak gerçeği kabullenmekten daha kolaydır.”

“Bir seçim yapmalısınız Prenses, ama sizi neyin korudu­ğunu anlayın lütfen,” dedi Scytale.

“Paul bana karşı adil davranıyor,” dedi Irulan. “Onun Konsey’inin bir üyesiyim.”

Edric, “Prenses Zevce olduğunuz on iki yıl içinde, size en ufak bir yakınlık gösterdi mi?” diye sordu.

Irulan başını iki yana salladı.

“O korkunç Fremen güruhunun başına geçerek babanı­zı tahtından indirdi ve tahta çıkabilmek için sizinle evlendi, ama sizi asla İmparatoriçe ilan etmedi,” dedi Edric.

“Edric sizi duygusal açıdan sarsmaya çalışıyor Prenses,” dedi Scytale. “Ne ilginç, değil mi?”

Irulan Yüz Dansçısı’na baktı; onun yüzünde gördüğü cüretkâr gülümsemeye kaşlarını kaldırarak karşılık verdi. Scytale, Prenses’in durumu artık tamamen kavradığını görü­yordu. Prenses bu toplantıdan komplonun bir parçası olarak, Edric’in emrine girerek ayrılırsa, bu anlar Paul’ün kâhin gö­zünden gizlenebilirdi. Ama teslimiyeti reddederse…

Scytale, “Size de Edric komplomuzda biraz fazla ön plana çıkıyormuş gibi gelmiyor mu Prenses?” diye sordu.

“Toplantılarımızda alınacak en iyi kararlara uyacağımı söyledim,” dedi Edric.

Scytale, “En iyi kararın hangisi olduğuna kim karar vere­cek peki?” diye sordu.

Edric, “Prenses’in aramıza katılmadan gitmesini mi isti­yorsun?” diye sordu.

Rahibe Ana, “Sadakatinin gerçek olmasını istiyor, o ka­dar,” diye homurdandı. “Aramızda yalan dolan olmamalı.”

Scytale, Irulan’ın gevşeyip düşüncelere daldığını gördü; Prenses ellerini cüppesinin yenlerine gizlemişti. Edric’in at­tığı yemi düşünüyor olmalıydı: Bir kraliyet hanedanlığı kur­mak! Komplocuların ondan korunmak için nasıl bir plan yaptığını da merak ediyor olmalıydı. Birçok şeyi tartıyor ol­malıydı.

Irulan sonunda, “Scytale, siz Tleilaxlıların tuhaf bir onur anlayışınız olduğu söylenir,” dedi. “Kurbanlarınıza hep bir kaçış yolu bırakırmışsınız.”

“Bulmak onlara kalır,” dedi Scytale.

Irulan, “Ben bir kurban mıyım?” diye sordu.

Scytale kendini tutamayıp kahkaha attı.

Rahibe Ana homurdandı.

Edric yumuşak ve ikna edici bir sesle, “Prenses, artık biz­den birisiniz, endişeniz olmasın,” dedi. “Bene Gesserit Ra­hibeler Birliği adına Kraliyet Sarayı’nda casusluk yapmıyor musunuz zaten?”

“Paul öğretmenlerime rapor verdiğimi biliyor,” dedi Iru­lan.

Edric, “Ama onlara İmparator’unuzun aleyhine güçlü propaganda malzemeleri vermiyor musunuz?” diye sordu.

Scytale, İmparator’umuzun değil, İmparator’unuzun dedi, diye düşündü. Irulan bir Bene Gesserit; bu dil sürçmesine mut­laka dikkat etmiştir.

Lonca görevlisinin tankına yaklaşarak, “Bütün mesele güçler ve onların nasıl kullanılacağı,” dedi. “Biz Tleilaxlılar tüm evrende sadece maddenin doymak bilmez iştahının var olduğuna, tek gerçek katı cismin enerji olduğuna inanırız. Ve enerji öğrenebilir. Beni iyi dinleyin Prenses: Enerji öğrenebi­lir. Biz buna güç deriz.”

“İmparator’u yenebileceğimize beni ikna edemediniz,” dedi Irulan.

“Kendimizi bile ikna edemedik,” dedi Scytale.

“Her yerde karşımıza onun gücü çıkıyor,” dedi Irulan. “O, Kuisatz Haderah, yani aynı anda birçok yerde olabilen kişi. O, en ufak arzusu bile Vüzera misyonerleri için mutlak emir olan Mehdi. O, bilişimsel zihni en büyük kadim bilgisayarları bile aşan bir mentat. O, emrindeki Fremen lejyonlarıyla ge­zegenlerin nüfusunu azaltabilen Muad’Dib. O, geleceği gör­me gücüyle donatılmış bir kâhin. O, biz Bene Gesseritlerin peşinde koştuğu gen yapısına sahip…”

Rahibe Ana, “Niteliklerini biliyoruz,” diye sözünü kesti. “O hilkat garibesi kız kardeşi Alia’nın da aynı genlere sahip olduğunu da biliyoruz. Ama aynı zamanda ikisi de insan, do­layısıyla zayıf yönleri de var.”

Yüz Dansçısı, “Bu insani zayıf yönler nerede peki?” diye sordu. “Onları Muad’Dib’in cihadının dini kolunda mı ara­sak? İmparator’un Vüzeralarını kendisine karşı ayaklandı­rabilir miyiz? Peki ya Büyük Hanedanların sivil otoritesi? Landsraad Meclisi ona karşı sözlü sataşmalardan fazlasını yapabilir mi?”

Edric tankının içinde dönerek, “Ben Combine Honnete Ober Advancer Mercantiles’ı öneriyorum,” dedi. “CHOAM iş hayatıyla ilgilenir; iş hayatı, kâr peşinde koşmak demektir.”

“Veya belki İmparator’un annesi işimize yarayabilir,” dedi Scytale. “Anladığım kadarıyla Leydi Jessica hâlâ Caladan’da yaşamasına karşın oğluyla sık sık haberleşiyor.”

Mohiam düz bir sesle, “O hain kaltak,” dedi Mohiam. “El­lerim kopsaydı da onu eğitmeseydim.”

“Komplomuzun bir kaldıraca ihtiyacı var,” dedi Scytale.

Rahibe Ana, “Biz sadece komplocu değiliz,” diye karşılık verdi.

Scytale, “Ah, evet,” diye onayladı. “Bizler enerjiğiz ve ça­buk öğreniriz. Dolayısıyla da insanoğlunun tek gerçek umu­du, mutlak kurtuluşuyuz.” Mutlak ikna tonuyla konuşu­yordu; Tleilaxlı olduğu göz önüne alındığında, bu belki de alayların en büyüğüydü.

Bu ince alayı sadece Rahibe Ana fark etmiş gibiydi. Scytale’e, “Neden?” diye sordu.

Ama Yüz Dansçısı yanıt veremeden, Edric genzini temiz­leyip konuştu: “Felsefi lakırdılarla zaman harcamayalım. Her sorunun kökeninde tek bir soru yatar: ‘Herhangi bir şey neden vardır?’ Din, ticaret ve siyaset alanlarına dair tüm so­ruların kökeni ise şudur: ‘Güce kim sahip olacak?’ İttifaklar, kuruluşlar, şirketler güç peşinde koşmazlarsa serap peşinde koşuyorlar demektir. Düşünebilen neredeyse tüm canlıların er geç kavradığı gibi, güç dışında her şey saçmalıktır.”

Scytale omuz silkti; bu yalnızca Rahibe Ana’ya yönelik bir hareketti. Rahibe Ana’nın sorusunun yanıtını Edric vermişti. Tumturaklı laflar etmeye bayılan o salak, en zayıf halkaydı. Scytale, Rahibe Ana’nın bunu anladığına emin olmak için, “İnsan öğretmenini iyi dinlerse öğrenir,” dedi.

Rahibe Ana başıyla yavaşça onayladı.

“Prenses, seçiminizi yapın,” dedi Edric. “Kaderin bir aracı olarak seçildiniz; en mükemmel…”

“İltifatlarını başını döndürebileceğin kişilere sakla,” dedi Irulan. “Az önce bir hayaletten, İmparator’un başına musal­lat edebileceğimiz bir hortlaktan bahsetmiştin. Açıkla.”

Edric, “Atreides kendi kendini yenecek!” diye övündü.

Irulan öfkeyle, “İmalı konuşmayı kes!” dedi. “Nedir bu ha­yalet?”

“Son derece sıradışı bir hayalet,” dedi Edric. “Bedeni ve ismi var. Bedeni… Duncan Idaho adlı ünlü kılıçustasının be­deni. İsmiyse…”

“Idaho öldü,” dedi Irulan. “Paul yanımda defalarca yasını tuttu. Idaho’nun babamın Sardaukarları tarafından öldürül­düğünü bizzat görmüş.”

“Babanızın Sardaukarları yenilirken bile sağduyuyu elden bırakmadılar,” dedi Edric. “Diyelim ki akıllı bir Sardaukar kumandanı, adamlarının öldürdüğü kişilerin cesetleri ara­sında o ünlü kılıçustasınınkini tanıdı. Sizce ne yapardı? Ça­buk harekete geçilirse… Duncan Idaho’nun vücudu ve aldığı eğitim kullanılabilirdi.”

Irulan yan gözle Scytale’e bakarak, “Bir Tleilax gulâmı,” diye fısıldadı.

Scytale, Prenses’in kendisine baktığını görünce yüz dans­çılığı yetisini kullanarak vücudunu değiştirmeye başladı… görünüşü değişiyor, bedeni dalgalanarak kendini yeniden biçimlendiriyordu. Az sonra, Prenses’in karşısında zayıf bir adam duruyordu. Yüzü hâlâ az çok toparlaktı, ama şimdi daha esmer ve biraz da basıktı. Çıkık elmacık kemikleri, bu­runa yakın kısımdan katlanmış üst göz kapakları için çıkın­tılar oluşturuyordu. Siyah saçı dağınıktı.

Edric, Scytale’i göstererek, “İşte böyle görünen bir gulâm,” dedi.

Irulan, “O da Yüz Dansçısı olabilir mi?” diye sordu.

“Hayır, Yüz Dansçısı değil,” dedi Edric. “Bir Yüz Dansçısı uzun süre göz önünde tutulursa kendini ele verebilir. Hayır, diyelim ki o akıllı Sardaukar kumandanımız, Idaho’nun ce­sedini aksolotl tanklarında muhafaza etti. Neden olmasın? O cesette gelmiş geçmiş en büyük kılıçustalarından birinin, Atreideslerin danışmanının, bir askeri dehanın eti ve sinirle­ri vardı. Diriltilip Sardaukarlara öğretmen yapılabilecekken, böylesine eğitimli ve kabiliyetli birini yitirmek ne büyük bir kayıp olurdu.”

“Babamın en güvendiği kişilerden biri olmama karşın, böyle bir şeyden bahsedildiğini hiç duymadım,” dedi Irulan.

“Ahh, ama babanız yenilmiş bir adamdı, siz de onun tah­tını kaybetmesinden birkaç saat sonra yeni İmparator’a satıl­dınız,” dedi Edric.

Irulan, “Yaptınız mı?” diye sordu.

Edric çıldırtıcı bir kendini beğenmişlikle söze devam etti: “Diyelim ki akıllı Sardaukar kumandanımız çok çabuk dav­ranmak gerektiğini bildiğinden, Idaho’nun muhafaza edilen cesedini hemen Bene Tleilax’a gönderdi. Yine diyelim ki, bu kumandan ile adamları durumu babanıza bildiremeden önce öldüler… ki bilse bile işine yaramazdı. Şimdi, bu durumda or­tada fiziksel bir kanıt, yani Tleilaxlılara gönderilen ceset var­dı. Bu ceset oraya ancak bir büklümgemisiyle gönderilebi­lirdi elbette. Biz Lonca görevlileri, taşıdığımız her kargonun ne olduğunu elbette ki biliriz. Bu seferkinin ne olduğunu öğrenince, o gulâmı İmparator’a armağan etmek için satın almanın akıllıca olacağını düşünmüş olamaz mıyız?”

“Bunu yaptınız demek,” dedi Irulan.

İlk baştaki şişman görünüşüne geri dönmüş olan Scytale, “Geveze dostumuzun ima ettiği gibi evet, yaptık,” dedi.

Irulan, “Idaho nasıl koşullandırıldı?” diye sordu.

Edric, Tleilaxlı’ya bakarak, “Idaho mu?” diye sordu. “Ida­ho diye birini tanıyor musun Scytale?”

“Size Hayt adlı bir yaratığı sattık,” dedi Scytale.

“Ha, evet… Hayt,” dedi Edric. “Onu bize niye sattınız peki?”

“Çünkü bir zamanlar biz de kendi Kuisatz Haderah’ımızı üretmiştik,” dedi Scytale.

Yaşlı Rahibe Ana birden başını kaldırıp ona baktı. “Bunu bize hiç söylemediniz!” diye suçladı.

“Hiç sormadınız ki,” dedi Scytale.

Irulan, “Kendi Kuisatz Haderah’ınızı nasıl yendiniz peki?” diye sordu.

“Yaşamını kendi benliğinin belirli bir suretini yaratmaya çalışmakla geçiren bir yaratık, o suretin antitezi haline gel­mektense ölmeyi yeğler,” dedi Scytale.

Edric, “Hiçbir şey anlamadım,” demeye cesaret etti.

Rahibe Ana, “İntihar etmiş,” diye homurdandı.

Scytale, “Beni iyi dinle Rahibe Ana,” diye uyardı; ses to­nuyla şöyle diyordu: Seks objesi değilsin, asla seks objesi ol­madın, asla seks objesi olamazsın.

Tleilaxlı, yaptığı bu kaba vurgunun Rahibe Ana’nın içine işlemesini bekledi. Rahibe Ana onun niyetini yanlış anlama­malıydı. Yapılan imayı anlayınca önce sinirlenecek, sonra da Tleilaxlı’nın böyle bir suçlamada bulunamayacağını çünkü Rahibeler Birliği’nin üreme kurallarını mutlaka bildiğini dü­şünecekti. Oysa Scytale’in sözleri bir Tleilaxlıdan hiç beklen­meyecek kadar hakaretamizdi.

Edric ortamı yumuşatmak için, yatıştırıcı mirabhasa ses tonuyla konuştu: “Scytale, Hayt’ın nasıl kullanılacağına dair arzumuzu paylaştığınız için onu bize sattığınızı söylemişti­niz.”

“Edric, ben izin verene kadar konuşma,” dedi Scytale. Lonca görevlisi tam itiraz edecekken Rahibe Ana, “Kapa çe­neni Edric!” diye bağırdı.

Lonca görevlisi tankında kaygıyla geriledi.

“Geçici hislerimiz, ortak sorunumuzun çözümüne katkı­da bulunamaz,” dedi Scytale. “Aksine zihnimizi bulandırır; çünkü konuyla ilgili tek duygumuz, bizi bu toplantıya getir­miş olan temel korku.”

Irulan, Rahibe Ana’ya göz atarak, “Anlıyoruz,” dedi.

“Koruma kalkanımızın tehlikeli kısıtlamalarını görmelisi­niz,” dedi Scytale. “Kâhin anlayamadığı şeyleri tesadüfen bile olsa keşfedemez.”

“Çok kurnazsın Scytale,” dedi Irulan.

Scytale, Ne kadar kurnaz olduğumu tahmin bile edememeli, diye düşündü. Bu iş bitince, elimizde kontrol edebileceğimiz bir Kuisatz Haderah olacak. Diğerleriyse avuçlarını yalayacak.

Rahibe Ana, “Kuisatz Haderah’ınızın kökeni neydi?” diye sordu.

“Çeşitli saf özleri bir arada kullanmayı denedik,” dedi Scytale. “Saf iyiyi ve saf kötüyü. Sadece acı vermek ve deh­şet saçmaktan haz alan, safi kötü bir adam son derece eğitici olabilir.”

Irulan, “İmparator’umuzun dedesi Baron Harkonnen’ı Tleilaxlılar mı yarattı?” diye sordu.

“O bizim eserimiz değildi,” dedi Scytale. “Ama doğa da çoğu kez bizimkiler kadar ölümcül şeyler yaratır. Biz onları sadece inceleyebileceğimiz koşullar altında yaratırız.”

Edric, “Beni hiçe sayamazsınız, bana böyle davranamaz­sınız!” diye itiraz etti. “Bu toplantıyı gizleyenin kim olduğu­nu…”

Scytale, “Görüyor musunuz?” diye sordu. “Bizi kimin en iyi kararının gizlediğini? Hangi kararın gizlediğini?”

Edric ısrarla, “Hayt’ı İmparator’a nasıl vereceğimiz me­selesini konuşmak istiyorum,” dedi. “Anladığım kadarıyla Hayt, Atreides’in doğduğu gezegende öğrendiği eski ahlak kurallarını yansıtıyor. Hayt’ın görevi, İmparator’un ahlakını geliştirmesini, hayatın ve dinin olumlu ve olumsuz yönlerini tasvir etmesini kolaylaştırmak.”

Scytale diğerlerini müşfik bir ifadeyle süzüp gülümsedi. Hepsi de tam beklediği şekilde davranıyorlardı. Yaşlı Rahibe Ana hislerini tırpan gibi kullanıyordu. Irulan bir görev için mükemmel bir eğitim almış, ama görevinde başarısız olmuş kusurlu bir Bene Gesserit yaratısıydı. Edric ise bir sihirbazın elinden ne azı ne de fazlasıydı; onları gizlemeye ve dikkat da­ğıtmaya yarıyordu, o kadar. Kimsenin kendisini dinlemediği­ni görünce, somurtarak susmaya geri dönmüştü.

Irulan, “Anladığım kadarıyla bu Hayt’ın, Paul’ün ruhunu zehirlemesi hedefleniyor, doğru mu?” diye sordu.

“Aşağı yukarı,” dedi Scytale.

Irulan, “Vüzeralar ne olacak?” diye sordu.

“Kıskançlığı düşmanlığa dönüştürmek çok kolaydır; bu­nun için yalnızca hafif bir vurgu değişimi, hisler üstünde bi­razcık oynamak yeterlidir,” dedi Scytale.

Irulan, “Peki ya CHOAM?” diye sordu.

“Kendi çıkarlarının peşinde koşmayı sürdürecekler,” dedi Scytale.

“Ya diğer güç odakları?”

“Hükümeti kastediyor,” dedi Scytale. “Bizden daha güç­süz olanları, ahlak ve ilerleme adına zorla aramıza katacağız. Bize karşı çıkanlar da engellerle boğuşarak helak olacak.”

“Alia da mı?”

“Hayt farklı farklı işlevleri olan bir gulâm,” dedi Scytale. “İmparator’un kız kardeşi, bu amaç için tasarlanmış çekici bir erkek tarafından baştan çıkarılabilecek yaşa geldi. Hayt’ın erkeksiliğini ve mentatlık yeteneğini çekici bulacak.”

Yaşlı Mohiam’ın gözleri hayretle, fal taşı gibi açıldı. “O gulâm, mentat mı? Bu tehlikeli bir hamle.”

“Bir mentatın kusursuz çalışması için, kusursuz verilere sahip olması gerekir,” dedi Irulan. “Paul ona, kendisini niçin armağan ettiğimizi sorarsa ne olacak?”

“Hayt gerçeği söyleyecek,” dedi Scytale. “Hiç fark etmez.”

“Yani Paul için bir kaçış yolu bırakıyorsunuz,” dedi Irulan.

Mohiam, “Mentat ha!” diye mırıldandı.

Yaşlı Rahibe Ana’ya bakan Scytale, kadının tepkilerini etkileyen kadim nefretleri gördü. Butleryan Cihadı’ndan, “düşünen makinelerin” evrenin büyük bölümünde tamamen yok edildiği zamandan beri bilgisayarlara güvenilmezdi. Eski hisler yüzünden, insan bilgisayarlara da şüpheyle bakılırdı.

Mohiam birden gözlerini kaldırıp Scytale’e dik dik baka­rak, içtenlik tonuyla, “Suratındaki o sırıtmayı hiç beğenme­dim,” dedi.

Scytale aynı ses tonuyla karşılık verdi: “Seni memnun et­mek gibi bir kaygım yok. Ama işbirliği yapmak zorundayız. Bunu hepimiz anlıyoruz.” Lonca görevlisine göz attı. “Değil mi Edric?”

“Acı dersler veriyorsun,” dedi Edric. “Komplocu dostları­mın aldığı ortak kararlara karşı çıkmamam gerektiğini öğ­retmek istedin galiba.”

“Görüyorsunuz ya, onu eğitmek mümkün,” dedi Scytale.

Edric, “Anladığım başka şeyler de var,” diye homurdandı. “Atreides, baharat tekelini elinde tutuyor. Baharat olmadan geleceği göremem. Bene Gesseritler de gerçeği anlama yete­neğini yitirir. Baharat stoklarımız var, ama sınırlı. Melanj çok güçlü bir para birimi.”

“Uygarlığımızda geçerli başka para birimleri de var,” dedi Scytale. “Dolayısıyla da arz-talep kanunu geçersizleşiyor.”

Mohiam hırıltılı sesiyle, “Baharatın sırrını çalmak istiyor­sunuz,” dedi. “Karşınızda ise deli Fremenlerinin koruduğu gezegeniyle Atreides var!”

“Fremenler uygar, eğitimli ve cahil insanlar,” dedi Scyta­le. “Deli değiller. Bilmek değil inanmak üzere eğitiliyorlar, o kadar. İnanç yönlendirilebilen bir şeydir. Tehlikeli olan tek şey bilgidir.”

Irulan, “Bana kraliyet hanedanına babalık edecek bir şey kalacak mı?” diye sordu.

Bu yola baş koymaya hazır olduğunu hepsi sesinden anla­mıştı, ama sadece Edric gülümsedi.

“Bir şey,” dedi Scytale. “Bir şey.”

“Atreides’in egemenliği sona erecek,” dedi Edric.

“Sanırım kehanet yetenekleri daha zayıf olanların bir ön­görüsü bu,” dedi Scytale. “Onlara göre, Fremenlerin dediği gibi, bu mektubü’l-milâh.

Irulan, “Tuzla yazıldı,” diye tercüme etti.

O konuşurken Scytale, Bene Gesseritlerin burada kendi­sine ne sergilediklerini anladı… asla sahip olamayacağı, güzel ve zeki bir kadın. Neyse, belki de bir başkası için bu kadının suretine bürünürüm, diye düşündü.

(…)

Çevirmen: Dost Körpe
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

1920’de ABD’de doğan Frank Herbert, altı kitaplık, efsanevi Dune serisinin başı çektiği birçok bilimkurgu romanının yazarıdır. Tarihte verilen ilk Nebula Ödülü’nü kazanan yazarın Dune ile kazandığı bir de Hugo Ödülü bulunmaktadır. Yazar 1986’da hayata gözlerini kapamıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.