Dünyanın Bütün Sabahları – Pascal Quignard

 

“Bir usta. Sainte Colombe. Çalgısıyla insan sesindeki tüm tınıları çıkarabildiği söyleniyor. Karısının ölümüyle iyiden iyiye içine, müziğine kapanan bu adam, köşesinde iki kızıyla birlikte yaşıyor. Bir öğrenci çalıyor bir gün kapısını. Öğrenci dediğimize bakmayın, adam Marin Marais, ama daha gencecik. Sainte Colombe’dan müziğinin gizini öğrenmek istiyor. Sainte Colombe onu yanına alacak. Büyük kızı da vurulacak çocuğa. Dünyanın Bütün Sabahları gölgelere övgüdür, gölgelere ağıt. Ulu bir dut ağacının dalları arasına kurulmuş, viyola sesinin eksik olmadığı derme çatma bir kulübenin altında biten, yaşayan, ölen ve dirilen gölgelere… Alain Corneau tarafından 1991’de filme uyarlanan, Jean-Pierre Marielle ve Gérard Dépardieu gibi usta oyuncular ve Jordi Savall’in ezgileriyle zenginleşen Dünyanın Bütün Sabahları çağdaş edebiyat kadar sinema tarihinin de unutulmazları arasındadır.” Dünyanın Bütün Sabahları’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

1650 ilkbaharında, Madam de Sainte Colombe öldü. Arkasında, biri iki, öteki altı yaşında, iki kız bıraktı. Mösyö de Sainte Colombe’u hiçbir şey avutamadı karısının ölümünden sonra. Onu seviyordu. Özlemlere Ağıt’ı bunun üstüne besteledi.

Bahçesi Bièvre Irmağı’na bakan bir evde iki kızıyla birlikte yaşıyordu. Dar, duvarla çevrili bahçe ırmağa dek uzanıyordu. Kıyıda söğütler vardı, bir de Sainte Colombe’un akşamları hava güzel olduğunda gidip içine oturduğu bir kayık. Varlıklı değildi ya, yoksulluktan da yakınmazdı. Berry’de kendisine küçük bir gelir getiren bir toprağı vardı, oradan gelen şarabı da yün kumaşla, kimileyin av etiyle değiş tokuş ederdi. Avda beceriksizdi, üstelik vadinin tepesindeki ormanlarda gezinmekten nefret ederdi. Öğrencilerinden sağladığı parayla da eksiği gediği kapanıyordu. Viyola dersleri veriyordu, o sıralar gerek Londra’nın, gerek Paris’in gözde çalgısıydı viyola. Ün salmış bir öğretmendi. Yanında iki uşak, bir de çocuklarla ilgilenen bir aşçı kadın çalıştırıyordu. Port-Royal kapısı aşındırmış dernekten bir adam, Mösyö de Bures çocuklara harfleri, rakamları, kutsal öyküleri, Latince anlamalarını sağlayacak temel bilgileri öğretmişti. Mösyö de Bures Saint-Dominique-d’Enfer Çıkmazı’nda oturuyordu. Mösyö de Bures’ü Sainte Colombe’a Madam de Pont-Carré salık vermişti. Sainte Colombe da kızlarına daha küçük yaşlarından başlayarak notaları, anahtarları belletmişti. Kızlar güzel şarkı söylüyorlardı, müziğe gerçekten yetenekliydiler. Toinette beş, Madeleine dokuz yaşına geldiğinde, babalarıyla birlikte birtakım güçlükler içeren üç sesli kısa parçaları söylemeye soyunmuşlardı da baba kızlarının o güçlüklerin altından kolaycacık kalkmalarına pek sevinmişti. O dönemde, ufaklıklar annelerinin yüz çizgilerini anımsattıklarından çok Sainte Colombe’a benziyorlardı; yine de annenin anısı capcanlıydı kocasının içinde. Üç yıl sonra, görüntüsü hâlâ gözlerinin önündeydi. Beş yıl sonra, sesi hâlâ kulaklarına bir şeyler fısıldıyordu. Genelde suskun bir adamdı, ne Paris’e giderdi ne Jouy’ye. Madam de Sainte Colombe’un ölümünden iki yıl sonra atını sattı. Karısı ruhunu teslim ederken yanında olmamanın acısına katlanamıyordu. O sırada, rahmetli Mösyö Vauquelin’in birazcık Puisey şarabıyla müzik eşliğinde ölmek isteyen bir arkadaşının başucundaydı. O arkadaş dünyaya öğle yemeğinden sonra gözlerini yummuştu. Mösyö de Sainte Colombe Mösyö de Savreux’nün arabasıyla eve vardığında saat geceyarısını geçmişti. Karısı çoktan giydirilmiş, mumlarla, gözyaşlarıyla sarılmıştı. Sainte Colombe ağzını açmadı ama bir daha kimseyle görüşmedi. Paris’e giden yol taşla döşenmediği için, kente varış yürüyerek en az iki saat sürüyordu. Sainte Colombe evine kapanıp, kendini müziğe verdi. Yıllar yılı viyola çalıştı, tanınan bir ustaya dönüştü. Karısının ölümünden sonraki iki mevsim boyunca, günde on beş saat alıştırma yaptığı bile oldu. Bahçeye, Mösyö de Sully’yle yaşıt ulu bir dutağacının dalları arasına bir kulübe yaptırmıştı. Dört basamak yetiyordu oraya çıkmak için. Böylece ders çalışırlarken olsun, oyun oynarlarken olsun ya da aşçı Guignotte onları yatırdıktan sonra, ufaklıkları rahatsız etmeden çalışabiliyordu. Müziğin uyumadan önce karanlıkta çene çalan iki küçük kızın konuşmasına engel olacağını düşünüyordu. Viyolayı farklı bir biçimde, dizlerin arasında, baldıra dayamadan tutmayı buldu. Çalgıya daha pes sesler çıkarabilsin, daha hüzünlü çalabilsin diye bir bas tel ekledi. Şaşırtıcı bir ustalıkla elin ağırlığını azaltıp, işaretparmağıyla ortaparmağını yalnızca kuyruk kıllarına bastırarak yay tekniğini iyice geliştirdi. Öğrencilerinden biri, Baba Côme Le Blanc onun insan sesinin tüm tonlarını çıkarabildiğini söylüyordu: genç bir kadının iç çekmesinden tutun da yaşlı bir adamın hıçkıra hıçkıra ağlayışına, Navarre’lı Henri’nin savaş çığlığından tutun da dikkat kesilip resim çizen bir çocuğun tatlı soluğuna, kimileyin hazzın yarattığı hırıltıdan tutun da duasına odaklanmış bir adamın çok az akorlu, az yoğunluklu, handiyse sessiz, pes tınısına dek.

Sainte Colombe’un evine giden yol havalar soğur soğumaz çamurla kaplanırdı. Sainte Colombe Paris’ten de, taşlı sokaklarda toynak takırtılarından da, mahmuz şıkırtılarından da, at arabalarının dingilleriyle çekçek demirlerinin çıkardığı gıcırtıdan da iğrenirdi. Manyağın tekiydi. Geyikböceklerini, mayısböceklerini şamdanın altıyla ezerdi: Çeneklerle üst kanatlar metalin altında ağır ağır ezilip çıtırdar, tuhaf bir ses çıkardı. Kızlar bunu izlemeyi sever, zevk alırlardı. Ona uğurböceği getirdikleri bile olurdu.

Adam gerçekte anlatıldığı denli soğuk biri değildi; duygularını belli etmede beceriksizdi; çocuklarının can attığı gönül okşayıcı davranışlar elinden gelmezdi; Mösyö Baugin ile Lancelot’yu saymazsak, kimseyle iki çift lakırdı edemezdi. Sainte Colombe okula Claude Lancelot’yla birlikte gitmişti, şimdilerde de arada sırada, Madam de Pont-Carré’nin günlerinde karşılaşıyordu onunla. Dış görünüşü bakımından, uzun boylu, somurtkan, pek sıska, teni kehribar sarısı, kaba saba bir adamdı. Bakışları sabit, dudakları büzük, şaşırtıcı biçimde dimdik dururdu. Tasası boldu ya, eğlendiği de olurdu.

Şarap içip kızlarıyla iskambil oynamayı severdi. O sıralar her akşam, Ardennes kilinden uzun bir pipo tüttürürdü. Öyle modayla ilgilenen biri değildi hiç. Kara saçlarını savaş zamanlarında olduğu gibi toplar, dışarı çıkarken de boynuna kırmalı yakalık takardı. Gençliğinde rahmetli kralla tanıştırılmıştı, o gün bugündür, nedendir bilinmez, ne Louvre’a ne de eski Saint-Germain şatosuna adım atmıştı. Karadan başka renk giymez oldu.

Sert, sinir küpü olabildiği gibi yumuşacık bir adam da olabiliyordu. Geceleri ağlama sesi duyunca, mum elinde üst kata çıkıp iki kızının arasına diz çöker, şarkı söylerdi kimileyin:

Sola vivebat in antris Magdalena
Lugens et suspirans die ac nocte…(1)

ya da:

Il est mort pauvre et moi je vis comme il est mort
Et l’or
Dort
Dans le palais de marbre où le roi joue encore.(2)

Kimileyin ufaklıklar, özellikle Toinette:

“Annem kimdi?” diye sorardı.

Sainte Colombe bunun üstüne kararır, ağzından çıt çıkmaz olurdu. Günün birinde, onlara:

“Uslu durun. Çalışkan olun. İkinizle de kıvanç duyuyorum, özellikle de Madeleine’le, o daha aklı başında. Annenizi özlüyorum. Karımdan aklımda kalan her anı bir daha yaşayamayacağım bir sevincin parçası,” dedi.

Bir kez de konuşma işinden anlamadığı için; oysa anneleri konuşmayı da, gülmeyi de bildiği için; kendisi dile hiç düşkün olmadığı için; ne insanların arkadaşlığından ne kitaplarınkinden ne de gevezelikten hoşlandığı için özür diledi kızlarından. Vauquelin des Yveteaux’nun olsun, eski arkadaşlarının olsun şiirleri bile asla tam gelmezdi gönlüne. Eskiden Kardinal muhafızıyken, sonrasında kendi köşesine çekilip, Baba Mösyö Marais yerine beylerin ayakkabıcısı olan Mösyö de La Petitière’le yakınlık kurmuştu. Resim için de aynı şey geçerliydi, Mösyö Baugin’i saymazsak tabii. Mösyö de Sainte Colombe o dönemde Mösyö de Champaigne’in yaptığı resmi övmezdi. Onun gözünde, ağırbaşlıdansa iç karartıcı, yalındansa yoksul bir resimdi o. Mimarlık için de, yontu için de, mekanik sanatlar için de, Madam de Pont-Carré olmasaydı din için de aynı şey geçerliydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Madam de Pont-Carré gerek lavtayı, gerek teorboyu çok iyi çalıyor, bu yeteneğini de bütünüyle Tanrı uğrunda harcamıyordu. Arada sırada, müzikten yoksun kalmaya dayanamaz olduğunda, Sainte Colombe’a arabasını yollayıp, onu konağına getirtiyor, gözleri bulanık görmeye başlayıncaya dek kendisine teorboyla eşlik ediyordu. Kadında Sainte Colombe’un bir Mısır putuymuşçasına eline aldığı, Kral I. François döneminden kalma, kara bir viyola vardı.

Sainte Colombe ara sıra nedensiz öfke nöbetlerine tutulur, o anlarda boğuluyormuşçasına “Ah! Ah!” diye bağırarak mobilyaları parçaladığı için çocuklarının ruhuna korku salardı. Kızlarından çok şey bekler, yalnız bir adamın onları iyi yetiştiremeyeceğinden korkardı. Sert biriydi, cezalandırmaktan geri durmazdı. Ne azarlama ne dayak ne de kamçı sallamayı bilirdi; onun için kızları kilere ya da mahzene kapatır, sonra da orada unuturdu. Aşçı Guignotte kurtarırdı onları.

Madeleine asla yakınmazdı. Babasının öfkesi ne zaman kabarsa, alabora olup ansızın batıveren bir gemiye dönerdi: Yemek yemez olur, sessizliğe gömülürdü. Toinette ise başkaldırır, babasına karşı durur, çemkirirdi. Büyüdükçe, karakter bakımından Madam de Sainte Colombe’a benziyordu. Korkuyla başını önüne eğen ablasıysa gık demez, bir kaşık çorba içmeye bile yanaşmazdı. Bununla birlikte, babalarını az görüyorlardı. Guignotte’la, Mösyö Pardoux’yla, bir de Mösyö de Bures’le geçiriyorlardı zamanlarının büyük bölümünü. Kimileyin de yontuları silmeye, örümcek ağlarını temizlemeye, çiçek yerleştirmeye şapele giderlerdi. Languedoc kökenli biri olan, saçlarını her zaman sırtında açık bırakmayı alışkanlık edinmiş Guignotte ağaçlardan dal koparıp olta yapmıştı onlara. Havalar güzelleşir güzelleşmez, üçü birlikte, yanlarına ip, iğne, bir de oltaya balık vurup vurmadığını anlamak için düğümlenmiş saç kıvırma kağıdı alıp, eteklerini sıvar, çıplak ayaklarını ırmağın dibindeki çamura daldırırlardı. Bièvre’den akşam kızartılacak balığı tutarlar, sonra onu tavada biraz buğday ununa, bir de Mösyö de Sainte Colombe’un bağının pek sıradan şarabından yapılma sirkeye bularlardı. O sırada, müzisyen saatlerce kulübesine kapanır, tabure tepesinde, kalçalarının aşındırdığı küçük bir yeşil Cenova kadifesi parçasının üstünde oturur dururdu. Mösyö de Sainte Colombe kulübesine “vorde’um” derdi. Vordes bir akarsuyun söğütler altındaki nemli kıyısını tanımlayan eski bir sözcüktür. Dutağacının üstünde, söğütlerin önünde, başı dik, dudakları büzülmüş, gövdesi çalgıya doğru eğik, eli perde demirlerinde gezinirken, çalışını geliştirmek için alıştırma yaptığı anlarda, parmaklarının altına ezgilerin ya da sızlanışların üşüştüğü olurdu. Bir daha ortaya çıktıklarında ya da takılıp da ıssız yatağında kafasından atamadığında, kırmızı müzik defterini açar, daha fazla uğraşmamak için çabucak kağıda dökerdi onları.

(…)

(1) Mecdelli tek başına yaşar yasını mağaralarda / Gece gündüz acı çeker… (ç.n.)
(2) Yoksul öldü, ben de öyle yaşıyorum o ölürken nasılsa / Altın da / Mermer sarayda / Uyuyor, kral oynarken hâlâ. (ç.n.)

Çeviren: Orçun Türkay

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Pascal Quignard (1948), çağdaş Fransız edebiyatının önde gelen yazarlarından. 2002’de Goncourt ödülü aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.