Dünyanın Sefaleti – Pierre Bourdieu

 

“1990’lı yılların başlarından itibaren 3 yıl boyunca, Bourdieu’nün yönetiminde bir araştırma ekibi, toplumsal sefaletin çağdaş veçhelerinin izinde Fransa’yı boydan boya arşınlar. Amaç, neoliberal kasırga altında acı çeken Fransa’yı konuşturmak, şimdiye dek söz hakkı tanınmamışlara bu hakkı vermektir. Mekânlar, insanlar ve yaşam kesitleri, “dillendirilmemiş-dillendirilemeyen” ortak bir toplumsal ızdırabın tanıkları olarak arz-ı endam ederler: banliyöler, kenar mahalleler, göçmenler, gençler, işçiler, sendikalar, memurlar, esnaflar, polisler, öğretmenler, yargı mensupları, öğrenciler, emekliler, işsizler, çiftçiler… Sosyolog burada artık bir ebedir; ezilene giderek, onu dinleyerek toplumsal sefaleti doğurtacak ve bunu kolektif bir “yüzleşme” (acıyı kusturma) seansına tahvil edecek olan odur. Mülakatın kendisi, özellikle de yürütülüş biçimi, tüm bu tahakküm kırıcı “müşterek psikanalizin” merkezinde yer alır. Bourdieu, bilinen tüm standart yöntemleri, sosyoloji derslerinde anlatılabilecek türden yöntemsel “zırvaları”, sıradan yöntem kitaplarının kuru ve anlamsız tasniflerini unutun der gibidir: Yakın yöntem kitaplarını! Sanki bilimin o alışılagelen karmaşık ve mesafeli dili; sosyoloğun, sözcüsü olmaya soyunduğu o insanların ızdırabını içinde hissetmesinde ve bu duyguyu, öfke ve isyanı olabildiğince sadık biçimde aktarmasında yetersiz kalacakmış gibi… Yalın ve dolayımsız “gerçeklik”: Sefalet! Başka bir sosyoloji pratiği, başka bir Bourdieu…” Dünyanın Sefaleti’nden bir parça yayımlıyoruz.

Derkenar

 

Siyasi hayat peyderpey kendi içine dönmüş; iç çekişmelerine, kendine has sorunlara ve dertlere kapanmış vaziyette. Tıpkı Antik Roma’nın pleb liderleri [tribunes] gibi, seçmenlerinin beklentilerini ve taleplerini anlamaya kadir siyasetçilerin gitgide seyrekleşmesi bir yana, bu türden siyasetçilerin kendi örgütlerinin içerisindeki ağırlıkları zayıflıyor. Geleceğin yöneticileri televizyon tartışmalarında ya da parti aygıtlarının içerisinde belirleniyor. Ülke yöneticileri, yurttaşlarının günlük hayatlarına dair aşağı yukarı hiçbir fikri olmayan, hiç kimsenin de cehaletlerini yüzlerine vurmadığı güven verici genç bir teknokrat çevresinin esiri olmuş vaziyette. Başta rekabet ve onun sonucu olup, tefekkür açısından hiç verimli bir saha sunmayan acelecilik olmak üzere, içeriden ve dışarıdan güçlerin baskı ve sansürlerinden kaynaklanan baskı unsurlarına maruz kalan gazeteciler, çoğunlukla, gündemin en ateşli meselelerine dair, alelacele tarif ve analizler sunuyorlar. Birbirlerini karşılıklı olarak doğrulamaya ve rakip söylemlerin (mesela sosyal bilimlerinkinin) dolaşımını kontrol altında tutmaya kadir olmalarından ötürü, hem entelektüel evrendeki hem de siyasi evrendeki etkileri son derece menfi olabilmekte. Geriye kala kala sessizlikleri kınanan entelektüeller kalıyor. Onların bazıları da hiç durmadan konuşuyor, sıklıkla da “vaktinden önce” konuşuyor. Göçe dair, konut politikalarına dair, iş hayatındaki ilişkilere dair, bürokrasiye dair, siyasi dünyaya dair duymak istenmeyen şeyleri söylemek için, anlaşılmayan bir dilde konuşuyorlar. Genel olarak, yalan yanlış, kötü bir şekilde sorulmuş sorulara iyice düşünülmeden edilmiş sözlerin etkilerinden kaygılanmaksızın konuşanlara rastgele kulak vermek tercih ediliyor ve bir yandan onları hor görmekten de geri kalınmıyor.

Oysaki siyasal alanda meşru ifadelerini bulamadıkları için zaman zaman yabancı düşmanı ve ırkçı çılgınlıklar şeklinde tezahür edebilen rahatsızlıkların bütün işaretleri önümüzde. Ellerinde, üzerlerine düşünmek için sadece o eskimiş “toplumsal” kavramı bulunan siyasi örgütler, bu rahatsızlıkları algılayamamaktalar; üstlenmeye gelince, asla. Bunu yalnızca geçmişten devraldıkları sığ “siyaset” vizyonunu genişletmek ve yalnız (diğer öznelerin yanı sıra) çevreci, ırkçılık karşıtı veya feminist hareketler tarafından kamuoyuna taşınan başlıkları değil, ama aynı zamanda çoğun insanların kendi kimlikleri ve öz saygılarına temas ettiği için kişisel bir mesele addedilip meşru yoldan siyasi tartışma sahasının dışına çıkarılan çeşitli beklenti ve umutları da kapsamak suretiyle yapabilirler.

Gerçek anlamda demokratik olan bir siyaset, kendisini, kendilerine rağmen insanlara mutluluk götürme iddiasını taşıyan teknokratik kibir seçeneğinden ve piyasa araştırmalarında, izlenme oranlarında ya da siyasetçilerin sevilirliklerine dair derecelendirmelerde ortaya çıktığı hâliyle talebin kanununa teslim olan demagojik vazgeçmişlikten kurtaracak araçları geliştirmelidir. “Sosyal teknoloji” öyle bir noktaya ilerlemiş vaziyette ki, görünen (hâlihazırdaki yahut kolaylıkla gerçekleşebilecek olan) talebi bir anlamda fazla iyi biliyoruz. Ne var ki her türden hedefe hizmet eden basit bir araç olan ve akılcılaştırılmış bir demagojinin kör bir aracı hâline gelme riski taşıyan kamuoyu yoklaması gibi bir yöntemin sınırlarını hatırlatabilecek olsa da sosyal bilim, siyasetçilerin kendi başarılarını sağlama almak üzere, siyaseti, bu durumunu güç bela saklayabilen bir marketing türü hâline getirerek yüzeysel bir talebe cevap verme eğilimleriyle tek başına mücadele edemez.

image

Siyaset sıklıkla tıpla karşılaştırılmıştır. Başarılı siyasetin, aynen tıp gibi, birden fazla örnekte kendi etkilerinin bilinçsizce sorglanmasının ürünü olan ifadelerin kaydedilmesi sonucu ortaya çıkan bilgilerle yetinemeyeceğini görmek için, Emmanuel Terray’in yakınlarda yaptığı gibi, “Hipokratçı Külliyat”ı yeniden okumak yeterlidir: “Semptomları ve ifadeleri kör bir şekilde kaydetmek herkesin yapabileceği bir iştir: Eğer bu etkili bir müdahale için yeterli olsaydı, doktorlara gerek olmazdı.”  Doktor, aşikâr olmayan hastalıkları (àdèlà), yani pratisyenin “ne gözleriyle görebileceği ne kulaklarıyla işitebileceklerini” bulma gayretine sadık kalmalıdır. Hasta şikâyetleri geniş ve müphem; bedenin, anlamlarını ağır ağır ve genellikle darbeden sonra veren işaretleri de anlaşılmazdır. Bu demek oluyor ki, ifadelerin ve görünürdeki işaretlerin sadece ve sadece üzerlerini örterek ifşa ettikleri gerçek yapısal sebeplerin ifşası için muhakemeye (logismos) dönmeliyiz.

Modern epistemolojinin derslerini bu şekilde öngörmüş olan Yunan tıbbı, bilimin nesnesinin, Durkheim’in “ön kabuller” diye adlandırdığı, toplumsal faillerin kendi durumlarına dair temsillerinden koparak inşa edilmesi gerektiğini baştan ortaya koymuştu. Nasıl ki tıp erken evrelerinde kâhinlerin, büyücülerin, şarlatanların, “hipotez üreticilerinin” haksız rekabetiyle karşı karşıya idiyse, sosyal bilim de bugün, toplumsal rahatsızlığın en görünür işaretlerini yorumlama (mesela başa örtülen örtüyü hemen “İslami örtü” diye adlandırmak) hakkını kendinde görenlerle karşı karşıya. Bu “yarı-vasıflılar”, “sağduyuları” ve iddialı tavırlarıyla, ne bilmelerini ne de anlamalarını sağlayacak hiçbir etkili araca sahip olmadıkları bir toplumsal dünyanın ne hâlde olduğunu anlatmak üzere gazete sayfalarına ve kameraların önüne akın etmekteler.

Yine Hipokratçı geleneğe göre, gerçek tıp, görünmeyen rahatsızlıkları -yani hastanın bahsetmediği, bilincinde olmadığı ya da dile getirmeyi unuttuğu olguları- bilmekle başlar. Kendini çıplak gözlere, görünürde son derece aşikâr olmalarından ötürü yorumlanmaları zor olan toplumsal belirtilerle ifade eden rahatsızlığın gerçek sebeplerini bilmeyi ve anlamayı dert eden sosyal bilim için de aynısı geçerlidir. Spor karşılaşmalarında ya da başka ortamlarda yaşanan anlamsız şiddet patlamaları, ırkçı suçlar ya da felaket tellallarının seçim galibiyetleri var aklımda. Bu sonuncular, sefalet ve sosyo-ekonomik yapıların “pasif şiddeti” eliyle ve en önemlisi, bütün ufak mahrumiyetler ve gündelik sessiz şiddet eliyle üretilen manevi ızdırabın en ilkel ifadelerini sömürmeye ve güçlendirmeye çok heveslidirler.

Platon’un “doksozoflar” diye adlandırdığı “kendini-âlim-zanneden-kanaat-teknisyenlerini” veya “görünenin âlim görünenlerini” çok heyecanlandıran görünen tezahürlerin ötesine geçmek için, bugün şahısların özgürlüğüne ve mutlu olmak, kendini gerçekleştirmek yönündeki meşru beklentilerine sayısız saldırının (sadece iş ve konut piyasalarının acımasız baskı unsurları değil, aynı zamanda eğitim piyasasının hükümleri veya iş hayatının, açık yaptırımları ile sinsice saldırganlıkları) gerçek ekonomik ve toplumsal belirleyenlerine ulaşmak şarttır. Bunun için de rahatsızlığı ya da ızdırabı, kendilerini ifade ettikleri ölçüde maskeleyen çoğunlukla absürt, bazense tiksindirici yansıtmaların perdesini yırtmak zaruridir.

Hayatı eziyet hâline getiren, hatta yaşanmaz kılan bu mekanizmaları bilinç düzeyine eriştirmek onları etkisiz hâle getirmez; çelişkilere ışık tutmak onları çözmez. Ancak etkililiğine dair kuşku taşınabilecekse de sosyolojik mesajın, ızdıraplarının toplumsal sebeplere isnat edilebileceğini bilmelerini sağlayarak ızdırap çekenleri suçluluk hissinden kurtarmak ve en mahrem, en gizli olanı da dâhil, tüm biçimleriyle mutsuzluğun müştereken gizlenen toplumsal kökenini geniş kitlelerce bilinir kılmak suretiyle etki ettiğini kabul etmek gerekir.

Görüntünün aksine, bu gözlem, umutsuzluğa kapılmak için sebep değil: Toplumsal dünyanın yaptığını, bu bilgiyle donanmış olarak, yine o toplumsal dünya yıkabilir. Her durumda, kesin olan bir şey varsa o da hiçbir şeyin, akışına bırakmaktan daha az masum olmadığıdır. En korkunç ızdırapların altında yatan ekonomik ve toplumsal etmenlerin çoğunluğunu, özellikle de emek ve eğitim piyasalarını düzenleyenleri ortadan kaldırmanın hatta değiştirmenin hiç kolay olmadığı doğruysa da, eyleme geçmek için önlerinde olan ve bilimin üzerindeki örtüyü kaldırmaya yardımcı olabileceği tüm imkânları (minicik de olsa) kullanmayan tüm siyasi programlar, tehlikede olan insana yardım etmemekten ötürü suçlu addedilebilir.

Her ne kadar etki alanları ve dolayısıyla sorumluluk payları daha az, her durumda daha dolaylı olsa da aynısı, bilimsel aklın siyasete her türden müdahalesini (çoğunlukla, bilime ve akla atıfta bulunan zorbaca kullanımlara gönderme yaparak) geçersiz kılmak için uğraş gösteren ve çok revaçta olan tüm felsefeler için de geçerlidir. Bilim, ne bir uçtaki, dogmatik akılcılığın totalize edici aşırılıkları ne de diğer uçtaki, akıl dışı bir nihilizmin estetçe vazgeçmişliği arasında tercih kullanmak durumundadır. Bilim, yaygın görüşler ve entelektüel doksa karşısında kazanabileceği ve özgürlüğe, yani politik eyleme kalan manevra alanından en iyi şekilde istifade etmeyi sağlayacak yegâne akılcı yöntemleri ortaya koymaya mahir olan kısmi ve geçici hakikatlerle yetinir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Heretik Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.