Düzülke – Edwin A. Abbott

 

“İngiliz dinadamı, eğitimci ve Shakespeare bilgini Edwin A. Abbott’un Düzülke’si 100 yıldan uzun bir süredir okurları etkilemeyi başarmış bir bilim ve matematik kurgusu, eğlenceli bir yergi. İki boyutlu Düzülke’de yaşayan bir Kare’nin günlük hayatı aracılığıyla iki boyutta yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğreniriz önce. Kadınları, erkekleri, sınıfları ve yöneticileri olan bir dünyadır burası. Sonra onunla birlikte çizgiülke, uzayülke ve noktaülkeyi keşfederiz. İki boyutlu bir dünya ve üç boyutlu dünyanın farklarını öğrenirken insan zihninin genel olarak daha büyük bir gerçekliği hayal edememesini öğreniriz aslında. Düzülke bizi yalnızca matematiksel ve fiziksel sınırlamalara değil, toplumsal sınırlamalar da dâhil olmak üzere genel olarak evrenimize koyduğumuz sınırlamalar sorununa yöneltir. 1884’te yayımlanmış ama dün yazılmış gibi okunan bir kitap olmasının sırrı, insanın düşünme alışkanlıklarına kök salmış algılamaları aşmasının zorluğunu vurgulamasıdır belki de.” Düzülke’den Kadınlar Üzerine başlıklı bölümü sunuyoruz.

Kadınlar Üzerine

 

Eğer Asker sınıfının sivri mi sivri uçlu Üçgenleri korkunçsa, Kadınlarımızın ne kadar korkunç olduğunu varın siz düşünün. Çünkü Asker kama ise, Kadın iğnedir; deyim yerindeyse tepeden tırnağa, hiç değilse her iki uçta birer noktadan ibarettir. Buna bir de, canı istediğinde kendisini neredeyse görünmez yapabilme gücünü ekleyin, Düzülke’de bir Kadının hiç de hafife alınacak bir yaratık olmadığını kavrarsınız.

Burada belki de genç Okurlarımdan bazıları bir kadının kendisini nasıl görünmez kılabildiğini soracaktır. Bunun, açıklama gerektirmeyecek kadar yalın olduğunu sanıyorum. Bununla birlikte, birkaç sözcük derin düşünemeyenler için aydınlatıcı olacaktır.

Bir masanın üzerine bir iğne koyun. Sonra gözlerinizi masanın yüzeyiyle aynı hizaya getirerek iğneye yan cephesinden bakın; onun bütün uzunluğunu görürsünüz. Ama iğneye tam ucundan baktığınızda, bir noktadan başka bir şey göremezsiniz; yok olup gitmiştir nerdeyse. Bizim Kadınlarımız için de durum işte böyledir. Yan tarafı bize dönükse, onu düz bir çizgi olarak görürüz; gözünün veya ağzının –bu iki organ bizde aynı şeydir– bulunduğu uç bize dönükse, oldukça parlak bir noktadan başka bir şey görmeyiz; ama arka ucu bize dönük olduğunda –parlaklığı çok az, neredeyse cansız bir nesneninki kadar olduğundan– bu uç onun için bir tür Görünmezlik Şapkası işlevi görür.

Kadınlar yüzünden karşı karşıya bulunduğumuz tehlikeleri, şimdi Uzayülkelilerin en mankafası bile anlamış olmalıdır. Eğer orta sınıftan saygıdeğer bir Üçgenin açısı bile tehlike yaratabiliyorsa; eğer bir işçiye çarpmak insanı yaralarsa; eğer asker sınıfından bir subayla çarpışmak ciddi yaralanmalara yol açarsa; eğer bir Neferin sivri tepesine dokunuvermek ölümcül olabiliyorsa –bir Kadına çarpmak, mutlak ve ani bir ölümden başka ne getirebilir? Ayrıca bir Kadın görünmez olduğunda ya da sadece donuk bir nokta olarak gözüktüğünde en dikkatli kişilerin bile kendilerini bir çarpışmadan her zaman sakınmaları nasıl da zor olmalı!

Düzülke’nin çeşitli eyaletlerinde çeşitli zamanlarda, bu tehlikeyi en aza indirmek için birçok yasa çıkarılmıştır; çekim gücünün daha fazla olduğu ve insanların istemsiz hareketlerle rastgele davranışlara daha eğilimli oldukları Güneydeki daha az ılıman iklimlerde Kadınlarla ilgili Yasalar doğal olarak daha sıkıdır. Aşağıdaki özetten, söz konusu Yasayla ilgili genel bir fikir elde edilebilir:

  1. Her evin Doğu tarafında, yalnızca Kadınların kullanacağı bir kapı bulunmalıdır; bütün kadınlar, Erkekler kapısından veya Batı kapısından değil, yalnızca bu kapıdan “saygılı ve yakışık alır” bir tarzda girmelidirler.
  2. Kamuya açık yerlerde sürekli olarak Barış-çığlığı atmadan dolaşan Kadın ölüm cezasıyla cezalandırılır.
  3. Kore, sara, şiddetli hapşırıkla birlikte seyreden soğuk algınlığı veya istemdışı hareketler doğuran herhangi bir hastalığı olduğu usulüne uygun olarak belgelendirilmiş her Kadın derhal yok edilecektir.

Bazı eyaletlerde, kamuya açık yerlerde Kadınların, arkalarında bulunanlara varlıklarını belli etmek amacıyla geri uçlarını sürekli olarak sağa sola sallamadan yürümelerini veya durmalarını ölümle cezalandıran ilave bir yasa daha vardır; başka bazı eyaletler Kadınların gezip dolaşmaya çıktıklarında oğullarından veya hizmetkârlarından biri ya da kocaları tarafından izlenmesini zorunlu kılmış, bazıları da dinsel bayramlar dışında Kadınları bütünüyle eve kapamıştır. Ama Dairelerimizden ya da Devlet Adamlarımızdan en bilge olanları, Kadınlara çok sayıda kısıtlama getirilmesinin, ırkımızın yalnızca kuvvetten düşmesine ve doğum oranlarının düşmesine yol açmakla kalmadığını, aynı zamanda aile içi cinayetleri de olağanüstü derecede artırdığını, böylece de devletin, oldukça sert hükümler taşıyan bir yasayla elde ettiğinden çok daha fazlasını yitirmesine neden olduğunu görmüşlerdir.

Zira eve kapatılmaktan ve ev dışındaki kısıtlayıcı kurallardan deliye dönen kadın, bütün hıncını kocasından ve çocuklarından çıkarmaya bakar; daha az ılıman iklimlerde bazen bir köyün tüm erkek nüfusu, birdenbire patlak veren bir kadın ayaklanması sonucu birkaç saat içerisinde yok olmuştur. Bu yüzden yukarıda sözü edilen Üç Yasa, iyi idare edilen eyaletler için yeterli sayılır ve bizim Kadın Yasamızı ana çizgileriyle yansıtan bir örnek olarak kabul edilebilir.

Ama sonuçta, can güvenliğimizi esas olarak Yasalar değil, Kadınların bizzat kendi çıkarları sağlar.

Çünkü Kadınlar, gerisingeri bir hareketle ani ölümlere yol açabilmekle birlikte, delici uçlarını can havliyle çırpınıp duran kurbanlarının gövdesinden hemen çıkarmazlarsa kendi kırılgan bedenleri de tuzla buz olur.

Modanın gücü de bizden yanadır. Daha az uygar bazı Eyaletlerde, Kadınların kamuya açık yerlerde arka uçlarını sağa sola sallamadan durmalarına izin verilmediğine daha önce işaret etmiştim. Anımsanamayacak kadar eski tarihlerden beri, yetiştirilme tarzları hakkındaki iddiaları ne olursa olsun, neredeyse bütün Kadınlar bütün iyi yönetilen eyaletlerde bu uygulamayı benimsemişlerdir. Her saygın kadında doğal bir içgüdü olan bir şeyi yasalarla zorlamak, bir devlet için utanç verici bir uygulama olarak görülür. Daire Sınıfımızdan kadınların arka taraflarını ritimle, deyim yerindeyse kıvır kıvır dalgalandırmaları, bir sarkacın tik tak hareketine benzeyen tekdüze bir salınımdan başka bir şeyi başaramayan Eşkenar Üçgen eşlerinde gıptayla karşılanmakta ve taklit arzusu doğurmaktadır; Eşkenar Üçgen eşlerinin düzenli tik takları da aynı şekilde, İkizkenar Üçgenlerin gelişmekte olan, gözü yukarıda eşleri tarafından ve “arka sallama hareketi” ailesi için henüz yaşamsal bir gereksinim haline gelmemiş kadınlar tarafından takdirle karşılanmakta ve taklit edilmektedir. Böylece saygınlığı ve toplumsal bir mevkii olan her ailede “arka sallama hareketi” anımsanmayacak kadar eski tarihlerden bu yana bir âdet hükmünde olup, bu ailelerin kocaları ve oğulları hiç değilse görünmez saldırılara karşı bağışıktırlar.

Kadınlarımızın sevecenlikten yoksun oldukları bir an için bile düşünülmemelidir. Ama ne yazık ki, anlık tutkular Cinsi Latifte diğer her türden düşüncenin önüne geçer. Bu, elbette onların talihsiz biçimlerinin bir gereğidir. Bir açıya sahip olup da caka satacak halleri yoktur, bu bakımdan İkizkenar Üçgenlerin en aşağı olanlarından bile daha aşağı bir konumdadırlar, dolayısıyla beyin gücünden tamamen yoksundurlar; ne düşünme ne yargılama ne öngörü yetenekleri ne de bellekleri vardır. Bu yüzden öfke nöbetine yakalandıklarında ne hak hukuk bilir ne de kimseyi tanırlar. Bir Kadının bütün ev halkını öldürüp yarım saat sonra öfkesi geçince, kırık parçaları süpürenlere kocasına ve çocuklarına ne olduğunu sorduğu bir olay biliyorum.

Geri dönebileceği bir durumdayken bir kadının kızdırılmaması gerektiği çok açıktır. Kadınlarımız, öldürücü güçlerini kullanamayacakları şekilde inşa edilmiş olan kendi odalarındayken, onlara ne istiyorsanız söyleyebilir ve yapabilirsiniz; çünkü o sırada aksi bir harekette bulunma gücünden bütünüyle yoksundurlar ve aradan birkaç dakika geçtikten sonra da ne sizi ölümle tehdit ettikleri olayı ne de öfkelerini yatıştırmak için sarf ettiğiniz sözleri anımsayacaklardır.

Asker Sınıfının alt tabakaları dışında, toplumumuzda aile içi ilişkiler genelde sorunsuzdur. Söz konusu sınıfta, kocaların nezaket ve incelikten yoksun oluşları, zaman zaman tarifsiz felaketlere yol açar. Sağduyu ve gerektiğinde yalana başvurmak gibi savunma araçlarına değil de dar açılı saldırı silahlarına aşırı derecede güvenen bu pervasız yaratıklar, kadınlar için kurallara uygun oda inşa etme işini çoğu kez savsaklar ya da eşleri dışarıdayken patavatsızlıklarıyla onları kızdırır ve sözlerini geri almaya hiç yanaşmazlar. Dahası, çıplak hakikate körü körüne ve duygusuzca bir bağlılık onları, akıllı bir Dairenin yaptığı gibi, eşini yatıştırmak için bol keseden vaatte bulunmaktan da alıkoyar. Sonuç tam bir katliamdır; ama bu cinayetlerin işe yaramadıkları da söylenemez, zira bu sayede İkizkenar Üçgenlerin en gaddar, en belalı olanları ortadan kalkar; Dairelerimizin çoğunluğu Narin Cinsin yok edici gücünü, nüfus artışının önünü kesme ve Devrimi daha filizlenmeden bastırma yolunda ilahi gücün o çok sayıdaki müdahalelerinden biri olarak görür.

Yine de bizdeki en düzenli ve neredeyse Daire ailelerde bile, ideal aile hayatının sizin Uzayülke’nizdeki kadar ileri düzeyde olduğunu söyleyemem. Aile içinde, eğer kanlı boğazlaşmaların olmayışına huzur denebilirse huzur vardır, ama zevklerde ve güdülen amaçlarda pek fazla uyum olduğu söylenemez; Dairelerin ihtiyatlı akıllılığı güvenliği sağlamaktadır, ama bu arada feda edilen şey de evdeki rahat olmaktadır. Daire veya Çokgen her ailede, çok eski zamanlardan beri annelerin ve kızların sürekli olarak ağız ve gözlerini evin erkeğine ve onların erkek cinsten arkadaşlarına dönük tutmaları –şimdi artık yüksek sınıftan kadınlarımızda bir içgüdü halini alan– bir âdet olmuştur. Seçkin bir ailede bir hanımefendinin kocasına arkasını dönmesine, statü kaybı dahil, birtakım kötü olayların habercisi gözüyle bakılır. Ama birazdan göstereceğim gibi, bu âdetin güvenliği sağlamak gibi bir yararı olmasına karşın kötü tarafları da yok değil.

Kadınların, ev işlerini yaparken, arkalarını kocalarına dönmelerine izin verilen İşçi veya saygın Tüccar evlerinde, hiç değilse eşin görülmediği veya işitilmediği anlarda, Barış çığlığının sürekli mırıltısı dışında herhangi bir sesin duyulmadığı bazı sessizlik anları vardır; oysa üst sınıfların evlerinde genellikle huzurun zerresi bulunmaz. Buralarda konuşkan bir ağız ve parlak delici bir göz sürekli olarak evin Efendisinin üzerine çevrilmiştir; ışığın kendisi bile kadınların ağzından taşkın bir su gibi dökülen sözlerden daha sürekli değildir. Bir Kadının sokmasından kaçınmaya yeten incelik ve ustalık, onun çenesini kapatmaya yetmez; bir erkeğin karısının söyleyeceği hiçbir şey olmamasına karşın, ağzından dökülecek sözleri hiçbir zekânın, sağduyunun veya aklın önlemesine asla olanak bulunmadığından, kadınların ölüm saçan ama işitilmeyen iğnesini, onun güvenli sesliliğine yeğleyeceklerini söyleyenler hiç de birkaç kinikle sınırlı değildir.

Uzayülke’deki okurlarıma Kadınlarımızın durumu çok acınası gözükecektir ki, öyledir. En aşağı tipteki erkek İkizkenar Üçgen bile ileriye umutla bakabilir ve haysiyet kırıcı kendi kastından daha yukarı bir sınıfa yükselmeyi umabilir, ama hiçbir kadın kendi cinsi için böyle bir umut besleyemez. “Bir kez Kadın doğan, her zaman Kadın kalır,” bu bir Doğa Buyruğudur ve Evrim Yasasının Kadınların aleyhine olarak hükümsüz kaldığı görülmektedir. Yine de, en azından, umut beslemedikleri için anımsamalarına yarayacak bir bellekleri de olmayan ve olacakları önceden kestirecek basiretten yoksun olan Kadınlarımızın yaşadıkları ıstırap ve aşağılanmaların kendi varoluşlarının ve Düzülke’nin anayasal temelinin bir gereği olmasını emreden bu ferasetli Öndüzenlemeye hayranlık duyabiliriz.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Alfa Kitap’a teşekkür ederiz.

*Kitabın bu kısmında geçen dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.