Edebiyatın Haziran Mezarlığı – Engin Topuz

 

“Haziran ayının edebiyatımızdan çaldığı isimleri yâd ederek, okura bu yazarlarla yaşadığı içsel anıları anlatarak, edebiyat duyumuza, zihnimizde yer etmiş pek çok yazar ve şairle ilgili olarak hatıralarımıza katkı sağlayan yazar, bizi yazının büyülü dünyasında yeni bir keşif yolculuğuna çıkartıyor.Orhan Veli’den Borges’e, Zweig’den Kavafis’e zengin bir yazarlar geçidinde seyirci olarak bulunmanın keyfini okuruna vadeden yazarın, çoğu düşsel karşılaşmaları ve metinler üzerinden yarattığı hatıraları ile edebiyat zevkimizi körüklediği aşikâr. “İşbu kitap da, benim nezdime kıymetleri ölçüsüz, esinleri adeta sonsuz olan bir dizi önemli aydının biraz iç dünyalarına, biraz yaşamlarına, biraz düşüncelerine ışık tutuyor. Kitapların sayfalarında dağılmış halde duran tüm bu güzide yazılar, zihin melekeleri ve çok daha fazlası olan anılar, bir edebiyat adamı nezdinde paha biçilemez bir hazinedir.”” Edebiyatın Haziran Mezarlığı’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Bir edebiyat mezarlığında dolaşıyorum. Edebiyatın Haziran mezarlığında… Neden buradayım, buraya nasıl geldim bilmiyorum. Ya kitaplar getirdi beni buraya, ya şairlerin dizeleri…

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek

Attila İlhan bir Haziran ayında ölmemişti gerçi ama Haziran’da doğmuştu.

‘Hava kurşun gibi ağır’… Ölüm tarihlerine göre sıralanmış adlar, yalnızca Haziran ayında ölenler var burada ve yalnızca edebiyatçılar… Birçok isim; Amerika’dan, Arjantin’den, Fransa’dan, Rusya’dan, İngiltere’den ve Türkiye’den…

Borges isminin önünde duruyorum…

Jorge Louis Borges… 14 Haziran 1986…

Madem sürrealist bir yolculuktayım, ilk onun ismine rastlamam gayet doğal. Alçaklığın Evrensel Tarihi’ni yayımladığında 35 yaşındaydı ve henüz kalıtsal bir talihsizlikle görme yetisini kaybetmemişti. Gerçekle hikâyeyi ondan önce bu kadar güzel harmanlayan kimsenin olmadığını düşündüğümü anımsıyorum, kitaplarını okurken.

1955’de Arjantin Devlet Kütüphanesi müdürüyken görme yetisini tamamen kaybettiğinde bunu doğal bir gerçeklik olarak kabullendi. Kütüphanenin işgal ettiği bir evde büyüyen bir çocuk olarak hayal ettiği göreve ulaşmıştı ama hiçbir kitabı göremiyordu.

“Bana aynı anda hem 800.000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı’nın muhteşem ironisi” diye tanımlamıştı bu durumu.

Hemen yanındaki isim:

 Cemil Meriç. 13 Haziran 1987…

image

Borges’den bir Haziran sonra öldü. Görme yetisini ise ondan bir yıl önce kaybetti, 1954’te. Türk edebiyatının ve düşün dünyasının hak ettiği değeri hâlâ görmediğine inandığım büyük ismi, Borges kadar soğukkanlı karşılamadı kör olmasını. Belki de bunun sebebi, Borges’nin babasının da kör olması ve kalıtsal nedenlerle zaten gözlerinin yıllardır bozuk olması nedeniyle bu karanlığı bekliyor olmasındandı. Cemil Meriç, yıllardır yazın dünyasında anlaşılamamaktan doğan bir yalnızlık çekiyordu ve gözlerini kaybetmesi önce onu derin bir umutsuzluğa, hatta bunalıma sürükledi.

Gözlerini tamamen kaybettiği zamana götürüyorum zihnimi.

38 yaşında, merdivenden inerken yakaladı onu karanlık. “Fevziye, ışıklar mı söndü?” diyerek seslendi eşine. O ışıklar yanmayacaktı artık onun için.

Kitaplarını okşayarak kederlendiği günler geçirdi. Bir dizi ameliyatlar, sonuçsuz tedaviler. Ama yılmadı ve çok daha önemli eserlerini yazmaya devam etti. Tıpkı Borges’nin kitaplarını yazmasına yardım eden kadınla evlenmesi gibi onun da hayatına bir kadın girdi, Lamia… Bir yanda evlenmeden önceki her buluşmasına parasızlıktan evindeki bir-iki kitabı satarak gittiği hayat arkadaşı Fevziye Hanım, diğer yanda kalp gözüyle sevdiği, mektuplarında, “Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin” diyerek seslendiği Lamia Hanım. Jurnal 2’deki mektuplaşmalarını okuyunca daha iyi anlıyor insan Lamia’nın, Cemil Meriç’in ‘Beatrice’i olduğunu.

Cemil Meriç en önemli kitabını 1976’da yayınladı: “Bu Ülke”. Zaten kendisi de söylemişti; “Bana öyle geliyor ki, bu hayata bu kitabı yazmak için geldim.” Neden bu kadar değerbilmez bir toplumuz diye düşünüyorum ister istemez, Cemil Meriç’i andıkça… O ki, kendi hayatı olabilecek her türlü trajediyi barındırmışken, bu ülke ve insanları üzerine, edebiyatı üzerine kafa yormayı sürdürmüş, üretkenliğini hiçbir zaman yitirmemiş. Yolum oraya düşer düşmez, Hatay’daki müzeye dönüştürülen evini görmeliyim diye karar alıyorum.

Maksim Gorki. 18 Haziran 1936…

Bu ismi ne zaman ansam hemen “Ana” sözcüğünü de ardından söylemek geliyor içimden. Belki de okuduğum romanı olduğu içindir. Daha devrim nedir, Rus Devrimi nedir bilmediğimiz yaşlarımızda okuduğum için tabiii, kitabın tarihsel alt metni akılda kalmıyor ilk okuyuşta. Lenin ile de ne çatışmış yalnız ve Lenin dostluklarına zarar gelmesin diye mektupla ikna etmeye çalışmış yazarı.

Yandan Aytmatov adı göz kırpıyor, ‘onun adını taşıyan edebiyat enstitüsünde okudum’ dercesine.

Cengiz Aytmatov. 10 Haziran 2008…

‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ı kim bilir kaç kez izledim. Filmin bir kitaptan uyarlandığını öğrendiğimde hemen arayışa geçtiğimi hatırlıyorum. Aytmatov’un aynı adlı uzun öyküsünü bir çırpıda okumuştum. Okurken de şaşırmıştım. Filmdeki o iç sesleri, “sevgi neydi, sevgi emekti” sözlerini aramıştım heyecanla. Öyküyü bitirdiğimde bir burukluk vardı içimde. Tuhaf bir hoşnutsuzluk… Beğenmediğimi itiraf edememiştim kendime. Ne zamanki Aytmatov’un “film öyküden daha güzel ol-muş” dediğini okudum, o zaman rahatlamıştım. O sözün bir tevazu olmadığının farkındaydım. Hiçbir filmi de kitabından daha çok sevmedim bugüne değin, o filmden başka.

Kırgız yazarı sol yanımda bırakıp ilerliyorum. İki 7 Haziran tarihi karşılıyor beni yan yana.

Abdürrahim Karakoç. 7 Haziran 2012…

Bir ailenin neredeyse bütün fertleri mi şair olur diye soruyorum kendime. Olur, hem de her biri birbirinden değerli dizeler nakşederler şiir tutkunlarının yüreğine. İlk şiirlerini be- ğenmeyip yaktığını düşününce yine Attila İlhan düşüyor belleğime. O da ilk 10 romanını yayınlamadığını söylemişti bir söyleşisinde. Hayatı boyunca o kadar roman yazamamış insan varken onun bu tercihi hayrete düşürmüştü beni. “Yayınlamadım çünkü biliyordum ki, yazarlar ilk kitaplarında yalnızca kendilerini anlatırlar,” demişti. Belki Karakoç da böyle düşünmüştü kim bilir?

Abdurrahman Cahit Zarifoğlu. 7 Haziran 1987…

47 yaşında öldü Zarifoğlu. Genç ölen şairlere, edebiyatçılara hep üzülüyorum. En üretken çağlarında yitip gittiklerini düşünüyorum. Orhan Veli geliyor aklıma, Didem Madak, Nilgün Marmara… Sonra Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Virgina Woolf, Kafka ve diğerleri…

seçkin
bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
bağışlamanı dilerim.

Bir insan, üstelik bir şair daha ne kadar tevazu sahibi olabilir ki? Yakın yaşlarda ölmeleri dışında genelin aksine Rilke ile bir benzerliğini bulamadığım şairdir.

Bir 7 Haziran tarihi daha çıkıyor karşıma…

Henry Miller. 7 Haziran 1980…

‘Yengeç Dönencesi’nin yazarı… Sonra ‘Oğlak Dönencesi’ni de yazmıştı sanırım. Kitapları yasaklanınca birden üne kavuşuyor tabii ABD’de. Yasağın albeniliği evrensel sonuçta… Onun adını okuyunca Kavafis düşüyor aklıma. Hayır, Miller’ın da onun gibi, “Kent” şiirini doğrularcasına doğup büyüdüğü mahallede öldüğünden değil. Zaten doğduğu mahalle değil doğduğu kentte bile ölmemişti Miller. Yakın dostu Lawrence Durrell’den dolayı. Çünkü ne vakit Miller adı yazan bir kitap alsam elime Durrell, Durrell deyince doğal olarak o müthiş Justine’le başlayan “İskenderiye Dörtlüsü” romanları ve satırlarını okudukça “hah Kavafis’i anlatıyor burada” çağrışımı yaratan İskenderiyeli şair Kavafis’in izleri… Tutkunu olduğunuz bir şair algıda seçicilik yaratıyor ister istemez.

Charles Dickens. 9 Haziran 1870…

Yaşarken onun kadar şöhret sahibi olmuş başka bir yazar olduğunu sanmıyorum. Sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada müthiş bir üne sahipti. “İki Şehrin Hikayesi”, “Oliver Twist”, “Büyük Umutlar” en çok bilinen kitapları ama “en iyi” dediğimiz zaman “Müşterek Dostumuz” romanını okuduğumda fikrimin değiştiğini anımsıyorum. ‘Bir yazar bir romanda nasıl bu kadar çok karakter yaratabilir ve her birini nasıl bu derece derinliğine işleyebilir?’ sorusunu sormaktan alamıyor kendini insan. Kitabın önsöz bölümünde yazarı anlatırken, ABD’ye gidişinde nasıl bir coşkuyla karşılandığını anlatıyordu da edebiyatımız adına imrenmiştim gerçekten.

Ne kadardır yürüyorum, bilmiyorum. Kocaman ağaçların arasında ilerliyorum. Ne yorgunluk hissediyorum, ne korku, ne heyecan. Mutlak bir sessizlik hâkim, ayağımın toprakta ya da dökülmüş yaprakların üzerinde çıkardığı hışırtıları bile duymuyorum. Ay ışığı aydınlatıyor tüm isimleri ama hiç ışığa da gereksinimim yok gibi. Birkaç dize mırıldanıyorum istemsizce…

Gözlere inerken siyah örtüler,
Umardım ki artık ölenler güler,
Yoksa hayatında sevmiş ölüler,
Hâlâ servilerde ağlıyorlar mı?

Ölüler ve ağaçlar arasında olmamdan dolayı bu mısraları hatırladığımı sanıyorum ama hayır o yüzden değil. Dizelerin Nazım’ın ilk şiirinden olduğunu fark edince bir ışık çakıyor beynimde. 3 Haziran’ı bulmalıyım. Her yan Haziran ama günler çoğunlukla karışık. Bir-iki adım atar atmaz 3 Haziran’ı buluyorum. Ama tarihin altındaki isim Nazım değil…

Franz Kafka. 3 Haziran 1924…

Ne vakit Kafka’dan söz açsam üniversite yıllarım gelir aklıma. Okuduğunu ve entelektüel olduğunu kanıtlamak isteyen her öğrencinin koltuğunun altında bir Kafka kitabı… Çoğunlukla “Dönüşüm”. Ya da “Dava” veya “Şato”. Zaten hepi topu 6-7 kitabı var sanırım. Bir kimlik, bir kültürel aidiyet belirtisiydi Kafka okumak. Belki hâlâ öyledir. Öğrencilerdeki bu edebi yapmacıklık bende Kafka’ya karşı önce iticilik yaratsa da okudum sonra. Çok da beğendim. Özellikle “Dönüşüm”ü. Ya da kimi baskılardaki adıyla “Değişim”. Aslında ikisi de yanlış bence. Özgün adı “Metamorfoz” olduğuna göre “Başkalaşım” olmalı bence çevirisi. Tabii Kafka’nın kitaplarını okumak yetmemişti bana, huyum kurusun, bir yazarı çok sevdim mi didik didik ederim tüm yaşamını. Biyografilerini, mektuplarını, her bir şeyini okurum. Okudukça gördüm ki, hiç de anlatıldığı gibi gizem dolu bir yazar değil. Yazdıklarının yakılmasını vasiyet etmesinden, babasıyla olan ilişkisine kadar aslında bilinen birçok şeyin kabullenildiği kadar gerçek olmadığını gördüm. Elbette bu onun edebi büyüklüğüne bakışımı değiştir- medi. Keşke o da kırk yaşında yitip gitmeseydi de bir yığın eser verseydi.

Kendime verdiğim sözü hatırlıyorum, bir gün ‘kasvetli’ Prag’a gidip, ‘gizemli’ Kafka’nın evini ziyaret edeceğim.

Tabii Prag’a gitmişken Cafe Slavia’ya gidip Nazım’ı da anacağım. Nazım Hikmet’in Prag günlerinde, bu kafede Prag şiirlerini yazarkenki halet-i ruhiyesini tasavvur edeceğim.

Nazım Hikmet Ran. 3 Haziran 1963…

image

Sonunda buldum aradığımı. Her ne kadar o gerçekte Novodeviçi mezarlığında Çehov, Gogol, Mayakovski gibi isimlerle yan yana yatıyorsa da şu an benim sürreel dünyamda burada yatıyor. Tepesinde de bir çınar ağacı…

“Bıraktım acının alkışlarına 3 Haziran 63’ü” sözlerini söylerdik gençliğimizde “Haziran’da Ölmek Zor” şarkısının. Hasan Hüseyin Korkmazgil aslında Nazım için yazmaya başlamış şiiri ama bir 2 Haziran günü Orhan Kemal de ölünce ona ithaf etmiş.

Bence Nazım en güzel şiirlerini ne davasına, ne memleketine, ne Vera’ya, ne Memet’e yazmıştır. En güzel şiirlerini Piraye’ye yazmıştır.

En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür.

“Bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta, okşar yanan alnını Nazım Usta’nın” diyerek ilerliyorum.

Orhan Kemal. 2 Haziran 1970…

Elbette Mehmet Raşit Öğütçü yazmalı biliyorum ama bu kadar edebiyatçı arasında edebi isminin yazması gayet doğal. Şiirle başladı edebiyata ama Nazım Hikmet’le tanışması onu öykücü ve romancı yaptı. Bursa hapishanesindeki halini düşlüyorum. Yazdığı şiirleri Nazım’a okutmaya çalışan bir delikanlı. Heyecan dolu. Ondan alacağı teşvikle yanıp tutuşuyor. Ama gel gör ki, Nazım şiirlerini beğenmediği gibi kötülüyor üstelik. Şevki kırılıyor. İhtimal uyku tutmuyor. Ne zaman ki Nazım onun bir düz yazısını tesadüfen okuyor, o vakit değişiyor hayatı. “Sen hikâye yazmalısın,” diyor ona Nazım ve üsteliyor, teşvik ediyor, yol gösteriyor. İyi de yapıyor. Hem bir Orhan Kemal doğuyor, hem de ölümünden sonra Orhan Kemal Roman Armağanı…

Hasan İzzettin Dinamo. 20 Haziran 1989…

İşte o Orhan Kemal Roman Armağanı’nı alanlardan biri. Onun da yolu Nazım’la kesişti ama ilk olarak hapishanede değil. “Resimli Ay” dergisinde. Serteller’in çıkardığı dergi ne çok şaire, yazara ev sahipliği yapmış. Dönemin en önemli dergilerinden…

Nazım’la tanışmasıyla şiir tarzı da değişiyor Dinamo’nun. Ve sadece şiir değil, bir dinamo gibi edebiyatın her alanında eser veriyor.

Peyami Safa. 15 Haziran 1961…

Merhaba Server Bedi… Ya da Yetim-i Safa…

“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu severek okumuştum ama “Fatih Harbiye” romanını daha çok sevmiştim. Doğu-Batı çatışmasını bu kadar etkileyici anlatan bir de Oblomov vardır İvan Gonçarov’un.

Peyami Safa ismi de beni çok eskilere götürüyor. Lise yıllarımda okuduğum o kitabı hiç unutamadım. Ergun Göze’nin “Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası”.

Türk edebiyat ve basın tarihinde onların yaşadığı polemiğin eşi benzeri yoktur. Aslında başlarda Peyami Safa bir Nazım hayranıdır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını Nazım Hikmet’e ithaf eder ve imzalayarak hediye eder. Ama sonrasında ideolojik ayrılıklar aralarında müthiş bir kalem kapışmasını doğurur. Tan gazetesinin ikinci sayfasında sol köşede Nazım, sağ köşede Peyami Safa yazar. Peyami Safa’nın köşesinin üst başlığı “Düşündükçe”, Nazım’ın köşesinin başlığı “Bu da benden” adlarını taşır ve üstelik Nazım Hikmet, ‘Orhan Selim’ takma adıyla yazar.

“Hey gidi hey!” dedim içimden, “Yalnızca bir haziran farkla ayrıldınız bu dünyadan…”

Ahmed Arif. 2 Haziran 1991…

image

“Yokluğun cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum kapama gözlerini”

Leyla Erbil’e mektuplarını okuyunca bu dizeleri ona yazdığını öğrenmiş ve şaşırmıştım. Şaşkınlıktan farklı, tuhaf bir duygu aslında… Edebiyatçıların mektuplarını okumak biraz onların odasına girip çekmecelerini karıştırmak gibi geliyor bazen. Ama öte yandan, şiirlerin veya romanların hangi koşullar altında yazıldığını öğrenmek okuru daha çok bağlıyor yazara ve daha iyi anlıyor sanki duygularını.

Ahmed Arif isminin etrafında dönen asılsız söylenti geliyor aklıma. Sadece bir kitap çıkardığı için şiirlerin aslında ona ait olmadığı dedikodusu. İşte mektuplar bu tip saçmalıklara da son veriyor bir bakıma.

Ahmed Arif adına bakarken Yılmaz Güney’i de anıyorum. Arkadaş filmi vizyona girdiğinde “Hasretinden Prangalar Eskittim” henüz yeni yayınlanmıştı. Ve bir film aracılığıyla belki de ilk kez bir kitabın reklamı yapıldı. Filmde Yılmaz Güney’in Melike Demirağ’a Ahmed Arif’in kitabını armağan edişini anımsıyorum. Sonra kitaptan bir şiir okuyuşunu…

Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni… 

Ray Bradbury. 6 Haziran 2012…

Fahrenheit 451’i okuduğumda beğenmiştim ama kitaptan çok kitabın başında yazarın kendini anlattığı bölüm ilgimi çekmişti. Kütüphanede geçirdiği zamanlar, yazdığı hikâyeler, hikâyelerine başka yazarları ve kahramanlarını katması, onlarla konuşması oldukça çekici gelmişti.

Distopik edebiyat denince akla ilk gelen kitaplardan Fahrenheit 451… Kitapların yakıldığı ve bunun günlük hayatın akışında doğal karşılandığı bir dünya. George Orwell’la tanışıp tanışmadıklarını merak ettim açıkçası. Aynı dönemde yaşamışlar sonuçta ve geleceğin ürkütücü dünyasına odaklan- mışlar. Bu konuyu araştırmalıyım…

William Golding. 19 Haziran 1993…

Sonunda bir Nobelli yazara denk geldim Haziran mezarlığında… Sineklerin Tanrısı’nın yazarı… O da Orwell ve Bradbury gibi distopik romanlar yazmış. En az onlar kadar sıra dışı… John Fowles onun için “en iyi İngiliz yazar” diyor ama ben Fowles’un ‘Koleksiyoncu’sunu ‘Sineklerin Tanrısı’na tercih ederim açıkçası…

Dolaştıkça düşünüp duruyorum, nedir bu Haziran’ın hikmeti? Şairlerin ve yazarların en çok yitip gittikleri ay olması nasıl bir rastlantıdır? Hasan Hüseyin  “Haziran’da Ölmek Zor” derken bu ayda ölen diğer edebiyatçıları da biliyor muydu acaba?

Artık buradan ayrılmalıyım diye düşünüyorum, bir-iki isim daha görüyorum, onlara da bakıp çıkmaya karar veriyorum.

Ahmet Muhip Dıranas. 21 Haziran 1980…

Hiçbir şeyden çekmedi “Fahriye Abla” şiirinden çektiği kadar. Ve bir de adının doğru yazılamayışından…

Bir şiir ancak bu kadar önüne geçer herhalde şairin. Hayatı boyunca bundan rahatsızlık duydu. Hatta “keşke yazmasaydım” dediği söylenir. Gerçekten diğer şiirleri hep gölgede kalmıştır ne yazık ki…

Sen böyle kederden taştığın akşam
Derim dudağında şarkı ben olsam
Gözlerinde damla, içinde gam
Eriyen renk olsam ayaklarında

Ahmet Haşim. 4 Haziran 1933…

Kendisi Ahmet Muhip Dıranas’ın ustası. Ama yine Nazım geliyor aklıma. Nazım’ın şiirlerini küçümseyip “köhne bir romantizmin bayat hassasiyeti” diye tanımlayınca, üstelik “külhanbeyi lehçesiyle şiir yazmayı ilk düşünüp yazan Mayakovski’nin taklidi” deyince, Nazım bir köpürüyor ki sorma gitsin! Cevap No.2 adında bir şiir yazıyor…

Neyse, Ahmet Haşim ustayı rahatsız etmeyelim şimdi. Bizim için şiir ve sanattır asıl olan. Her görüşten, her tarzdan olsun, yeter ki ruhumuza dokunsun…’Ağır ağır çıkalım sanatın merdivenlerini…’

Cahit Külebi. 20 Haziran 1997…

Son durağım Cahit Külebi olsun ve onun Anadolu’nun çoğu yerinden bahsettiği “Atatürk’e Ağıt” şiirinin İzmir dizeleri…

Savaştepe köprüsünden geçen trenler
Sel olur İzmir’e akar.
İzmir’in denizi kız, kızı deniz
Sokakları hem kız hem deniz kokar.

Bir edebiyat mezarlığında dolaştım. Edebiyatın Haziran mezarlığında… Neden buradaydım, nasıl geldim bilmiyorum. Ya kitaplar getirdi beni buraya, ya şairlerin dizeleri… Attila İlhan’ın dizelerini mırıldanarak ayrılıyorum buradan…

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa/korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.