Efendinin Güzeli – Albert Cohen

 

“Albert Cohen Efendinin Güzeli’ni 1930’larda yazmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın araya girmesiyle roman ancak 1968’te yayımlanabildi ve derhal Joseph Kessel, François Nourissier gibi isimler tarafından bir dilin bir asırda belki on tane çıkarabileceği türden, tartışmasız bir başyapıt olarak değerlendirildi. Nitekim aynı yıl Fransız Akademisi’nin Büyük Roman Ödülü’nü aldı. Efendinin Güzeli, edebiyat dünyasında önemli dönüm noktalarından biri. Bu, o günden beri konu olduğu tartışmalardan da anlaşılabilir. Albert Cohen, Solal, Mangeclous gibi başka romanlarında yarattığı, kendi hayatından izler taşıyan kahramanlarını yenileriyle beraber destansı bir romanda bir araya getirmişti: Kefalonya adasında doğmuş, ardından Fransız vatandaşlığına geçmiş, Cenevre’de, Milletler Cemiyeti’nde yüksek bir görev edinmiş olan Solal ve onun altında çalışan memurlardan Adrien Deume’ün karısı, evlenmeden önceki adıyla Ariane Corisande d’Auble. Solal ve Ariane adeta beden güzelliğinin simgesi, kusursuz aşkı taşımak için yaratılmış birer zarftır. Fakat Solal, aşkın kutsallığı denen olgunun, dış görünüşü bozacak en ufak bir ayrıntıya bile dayanamayacak kadar temelsiz olduğunu hisseder. Bir tabutta çürümeye mahkûm fani varlıklarıyla kutsiyetin bir araya gelemeyeceği fikri onda bir saplantıdır. Ariane ise Cenevre’nin köklü, Protestan ailelerinden birine mensuptur. Hayatla ilişkisi yüksek ahlak, yüksek değerler, yüksek sanat, asalet tarifleriyle kurulmuştur. Nihayet birbirlerine duydukları çekim bütün çekincelerin, yasakların üzerine çıkar; sonunda sadece aşklarını yaşayacakları, asalet taşımayan hiçbir davranışın, insani durumun kabul edilmediği, ötekinden özenle saklandığı bir dünya kurarlar. Onlar kozalarını örüp aşklarıyla beraber bir eve kapanırken Almanya’da Hitler yükseliştedir ve Avrupa’da Yahudilerin konumu hızla değişmektedir. Yahudi olan Solal için de bu bir devrin sonu, büyük ıstırapların, sorgulamaların kaynağıdır, ancak aşklarının devam edebilmesi için Ariane’ı bu dünyanın dışında tutmaya kararlıdır.” Efendinin Güzeli’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Atından inmiş, peşinde seyisin dizginlerinden tuttuğu iki atla, fındık ağaçlarının, yaban güllerinin arasından ilerliyordu. Öğle güneşi altında belden üstü çıplak, sessizliğin çıtırtıları içinde ilerliyordu, istediğini alacağından emin, tuhaf ve asil bir edayla ilerliyor, gülümsüyordu. Dün ve önceki gün iki kez korkaklığı tutmuş, tehlikeyi göze alamamıştı. Bugün, mayıs ayının bu ilk günü cesur davranacak, kadın da onu sevecekti.

Güneşin dağınık ışıklarına boğulmuş ormanda, kadim bir korkuyla taş kesilmiş ormanda, karmaşık bitki öbeklerinin arasından ilerlerken yakışıklı, en az atası Musa’nın ağabeyi Harun kadar asildi. Kâh dünyanın en deli insanı olup gülerek, göz alıcı bir gençlik ve aşkla gülerek ilerliyor, kâh bir çiçek koparıp ağzına atıyor, kâh birden raksa başlıyordu, uzun çizmeli, uzun boylu efendi raks ediyor, dalların arasından süzülen kör edici ışığa gülüyordu, peşi sıra yürüyen iki akıllı hayvanın önünde zarafetle, aşkın ve zaferin coşkusuyla raks ediyordu. Peşindeki maiyeti ve ormanın yaratıkları ise o sırada dünyadan habersiz, koşturup durmaktaydılar; büyük mantarların yapraklı gölgelerinde ömür tüketen sevimli kertenkeleler, geometrik şekiller çizen altın rengi sinekler, pembe süpürgeotu öbeklerinden fırlamış, tarih öncesinden kalma gövdeleriyle bitleri kollayan örümcekler, birbirlerine dokunarak birbirlerine geçiş parolalarını ilettikten sonra yeniden tek kişilik işlerinin başına dönen karıncalar, gagalarıyla etrafı yoklayan gezgin ağaçkakanlar, özlemlerini haykıran yalnız kalmış kurbağalar, her nedense uyanmış gürültücü gece kuşları.

Durdu, ve evet, uşağını omzundan öptükten sonra bu yürek isteyen işte kullanacağı valizi aldı elinden, dizginleri şu dala bağlayıp kendisini beklemesini emretti, sonuna kadar, gerekirse akşama kadar, hatta daha fazla, ıslığını duyana dek. “Islığı duyar duymaz derhal atları getireceksin bana, sonra dile benden ne dilersen, şerefim üzerine yemin ederim! Çünkü benim kalkışacağım bu işe hiçbir âdemoğlu kalkışmadı, dünya dünya olalı hiçbir âdemoğlu, bunu böyle bilesin! Doğrudur kardeşim, istediğin kadar para sana!” Böyle söyledi, sonra hareket emri verir gibi kırbacını neşeyle çizmelerinde şaklatıp kaderine doğru, kadının yaşadığı eve doğru yola koyuldu.

Fazla cilalandığı için maundan yapılmış hissi veren İsviçre şaleleri tarzındaki kâşanenin önünde durdu, çatıdaki arduvazların tepesinde ağır ağır dönen anemometrenin kâseciklerine baktı, son kararını verdi. Elinde valizi, bahçe kapısını ihtiyatla itip içeri girdi. Ateşli başını yerlere eğmiş kayın ağacındaki yavru kuşlar aptalca bir yaygara tutturmuş, bu küçük, sevimli dünyayı selamlıyordu. Fazla ses çıkaran çakıllı yola basmamak için bir sıçrayışta dekoratif kayalarla kuşatılmış ortanca tarhlarının olduğu tarafa geçti. Büyük cam kapının önüne gelince sarmaşıkları siper ederek içeri baktı. Kırmızı kadifelerle, yaldızlı ahşaplarla dolu salonda, kadın oturmuş piyano çalıyordu. Çal güzelim, diye mırıldandı, başına geleceklerden hiç haberin yok.

Erik ağacına tırmanarak birinci kattaki balkonun hizasına ulaştı, ayağını köşe taşına basıp dışarı taşmış bir tahtaya tutundu, toparlandı; ikinci katın penceresinin pervazını yakaladı, aralık panjurları, sonra perdeleri aşıp bir sıçrayışta odaya daldı. Onun evindeydi işte, tıpkı dün ve önceki gün olduğu gibi, ama bugün kendini ona gösterecek, cesur davranacaktı. Çabuk, o büyük olayın hazırlığını yapmalı.

Çıplak gövdesiyle kapağı açık valize eğilip lime lime olmuş eski bir paltoyla güve yeniği, kürk bir takke çıkardı, rastgele eline takılan askeri bir madalya şaşırttı. Madem yanındaydı onu da takabilirdi; kıpkırmızı, güzel bir şey. Boynuna dolayıp boy aynasının karşısına geçti. Evet, insanı kusturacak kadar yakışıklıydı. Üst kısmı dağınık gölgelerle süslenmiş, soğuk bir yüz. Dar kalçalar, dümdüz bir karın, geniş bir göğüs ve bronz cildinin altında birbirine dolanmış esnek yılanlara benzeyen kaslar. Bunca güzellik gelecekte bir gün, bir kabirde, şurası biraz yeşermiş, burası biraz sararmış olarak, nemden dağılmış bir kutunun içinde, yapayalnız. O gün geldiğinde, onu sandukanın içinde sessizce, kaskatı yatarken gören kadınlar derhal cazibesine kapılacaktı. Sebepsizce gülümsedi, arada bir otomatik tabancasını eliyle tartarak tekrar rastgele yürümeye koyuldu.

Her an emrine amade bekleyen küçük, bodur yoldaşına bakmak için durdu. Kurşun zaten ağzındaydı, daha sonra, evet, daha sonra. Hayır, şakağa olmaz, sağ kalıp kör olma tehlikesi var. Yürek mi, o olur, ama fazla aşağı nişan almamak lazım. En iyisi iman tahtasıyla üçüncü kaburga boşluğunun kesiştiği köşeydi. Sehpanın üstüne, bir kolonya şişesinin yanına rastgele atılmış bir kalemle doğru yeri işaretledi, gülümsedi. İşte tam buraya açılacaktı siyah noktacıklarla çevrili, yıldız biçimli o küçük delik, nice peri kızının öptüğü meme ucunun birkaç santim ötesine. Bu angaryadan hemen şimdi kurtulsa mıydı? Kin tutmaya, dedikoduya fırsat kollayan insanlık denen o çeteyle hesabını kapatsa mıydı? Yeni yıkanıp paklanmış, tıraş edilmiş haliyle cesedi pek göz alıcı olurdu, hem de bir şövalye cesedi. Hayır, ilk önce bu duyulmamış işe girişmeliydi. Aşağıda piyano harikalar yaratmaya devam ederken, sandığım gibiysen Tanrı’nın rahmeti üzerine olsun, diye mırıldandı, sonra kendi elini öptü, bu yarı çıplak, abes şövalye burnuna tuttuğu kolonya şişesini derin derin koklayarak tekrar rastgele yürümeye koyuldu. Yatağın başucundaki sehpanın önünde durdu. Mermer tablada Bergson’un bir kitabı, çikolatalı fondanlar. Hayır, kalsın, canım istemiyor. Yatağın üstünde bir okul defteri. Defteri açtı, dudaklarına götürdü, okudu.

image

“Kalemi kuvvetli bir roman yazarı olmaya karar verdim. Fakat yazarlığa henüz yeni adım atıyorum ve çalışmam lazım. Ailem ve kendimle ilgili kafamdan geçen her şeyi bu deftere yazmak işe yarayabilir. Daha sonra, anlatacağım gerçek olaylar yüz sayfayı bulunca bu sefer yazdıklarımı gözden geçirip romanımın başlangıcını bunların içinden çıkarırım, ama isimleri değiştirerek.”

“İlk adımı atarken heyecan içindeyim. O ulvi yaratıcılık hasletinden bende olabilir, en azından öyle olduğunu umuyorum. Demek ki her gün en az on sayfa yazmak lazım. Bir cümlenin içinden çıkamazsam ya da kafam karışırsa telgraf üslubuna dönerim. Ama romanıma sadece sahici cümleler koyacağım elbette. Öyleyse, ileri!”

“Fakat başlamazdan önce Spot adındaki köpeğin hikâyesini anlatmalıyım. Gerçi ailemle hiçbir ilgisi yok ama güzel bir hikâye, ayrıca gerek köpeğin, gerekse onunla ilgilenen İngilizlerin yüksek ahlakını gözler önüne seriyor. Hem romanıma da yakışabilir. Birkaç gün önce Daily Telegraph’ta okuduğuma göre (İngiltere’yle bağımı koparmamak için arada bir alırım) Spot diye siyah beyaz kırma bir köpek Sevenoaks’ta, otobüs durağında, her akşam saat altıda sahibini beklemeyi adet edinmiş. (Çok fazla de, da oldu. Cümlenin üzerinden geçilecek) Gelgelelim bir çarşamba akşamı sahibi otobüsten inmemiş, Spot duraktan ayrılmayıp bütün gece yolun ortasında, soğuğun, sisin içinde onu beklemiş. Köpeği iyi tanıyan, bir önceki gün de saat altıya doğru görmüş olan bisikletli bir adam Spot’u ertesi sabah sekizde aynı yerde otururken bulmuş, zavallıcık hâlâ sabırla sahibini bekliyormuş. Bisikletli o kadar duygulanmış ki Spot’a sandviç vermiş, sonra Sevenoaks Hayvanları Esirgeme Cemiyeti (R.S.P.C.A.) müfettişine koşmuş. Bunun üzerine bir araştırma yapıldığında Spot’un sahibinin önceki gün Londra’da kalp krizinden aniden öldüğü anlaşılmış. Gazetede başka ayrıntı yoktu.”

“Tam on dört saat sahibini beklemiş olan bu bahtsız yavrucağın ıstırabı öyle yüreğime dokundu ki (destekçi üyelerinden olduğum) Sevenoaks Hayvanları Koruma Cemiyeti’ne telgraf çekerek Spot’u yanıma almaya hazır olduğumu haber verdim, ayrıca masrafları tarafımdan karşılanmak üzere onu bana uçakla göndermelerini rica ettim. Cevap aynı gün geldi: “Spot sahiplenildi.” Ben de telgraf çektim: “Spot’u güvenilir biri mi aldı? Bütün ayrıntıları bildirin.” Cevaben gelen mektup mükemmeldi. İngilizlerin ne kadar harika insanlar olduğunu göstermek için olduğu gibi buraya alacağım. Tercüme ediyorum: ‘Sevgili Hanımefendi, sorunuza cevap olarak Spot’un, kanımızca bir ahlak timsali olan İngiltere Başpiskoposu, Canterbury Piskoposu Hazretleri tarafından sahiplenildiğini bildirmekten büyük mutluluk duyarız. Spot ilk yemeğini başpiskoposluk sarayında büyük bir iştahla yemiştir. Hürmetlerimizle.’”

“Şimdi gelelim aileme ve bana. Kızlık adım Ariane Cassandre Corisande d’Auble. Cenevre’de Aubleların üstüne yoktur. Kökleri Fransa’ya dayanan Aublelar 1560’da Calvin’e katılmak üzere buraya gelmişlerdir. Ailemiz Cenevre’ye alimler, ahlakiyatçılar, birbirinden kıymetli ve ağzı sıkı bankerler, ayrıca Muhterem Compagnie tarikatına sayısız din adamları ve idareciler yetiştirmiştir. Bir ceddimiz de Pascal’le birtakım ilmi işler yapmıştır. İngiliz aristokrasisi hariç, Cenevre aristokrasisinin eline kimse su dökemez. Büyükannem Armiot-Idiotlardandı. Esasen bir Armiot-Idiotlar vardır, ki gayet oturaklı insanlardır, bir de Armyau-Boyaular vardır ki onların pek esamesi okunmaz. Tabii ikinci isimler, yani Idiot ve Boyau aslında yok, bunları sırf ilk isimlerin sonunun hangi harflerle yazıldığı anlaşılsın diye kullanıyoruz. Ne yazık ki bizim adımız yakında silinip gidecek. Bekâr, dolayısıyla çocuksuz olan Agrippa Amca hariç bütün Aublelar öbür dünyayı boyladı. Bana gelince, günün birinde çocuklarım olursa ancak Deume ismini taşıyabilecekler.”

“Şimdi babamdan, annemden, ağabeyim Jacques’tan ve kız kardeşim Eliane’dan bahsetmeliyim. Annem, Eliane’ı dünyaya getirirken ölmüş. Romanda bu cümleyi değiştireyim, çok aptalca duruyor. Annemi hiç hatırlamıyorum. Fotoğraflarında pek sevimli görünmüyor, sert bir yüzü var. Babam papaz ve İlahiyat Fakültesi’nde hocaydı. Babam öldüğünde biz henüz çok küçüktük; Eliane beş, ben altı, Jacques ise yedi yaşındaydı. Hizmetçi, babamın göğe çıktığını söyleyince ödüm patlamıştı. Babam çok iyi, çok oturaklı bir insandı, ona hayrandım. Agrippa Amca’mın dediğine göre utangaçlığı yüzünden dışarıdan soğuk sanılan, titiz, namuslu biriymiş, Cenevre Protestanlığının en büyük eseri olan o namus anlayışından bol bol nasiplenmiş. Ne çok ölen oldu ailemizde! Eliane ve Jacques bir otomobil kazasında can verdiler. Ne Jacques’ın adını anmaya dilim varır ne Eliane’ımın. Onları anlatmaya kalkarsam gözyaşlarımı tutamam, o zaman da devam edemem.”

“Şu anda radyoda Rossini’nin o tüyler ürpertici Cenerentola’sından ‘Zitto, zitto’ çalıyor. Rossini kendi yaptığı cannelloni makarnalarından gayrısını gözü görmeyen eşeğin tekiydi. Az önce Saint-Saëns’den Samson ve Dalila çalıyordu. O daha da beter. Radyo demişken, geçen akşam Sardou diye birinin “Madame Sans-Gêne” [Fütursuz Hanım] diye bir oyununu tekrar verdiler. Korkunç! Seyircinin o kahkahalarını, alkışlarını duyduktan sonra insan demokrat olabilir mi hiç? Dantzig Düşesi olan Fütursuz Hanım’ın bazı laflarına o aptalların sevinmesi yok mu… Mesela saraydaki bir davette tam ayaktakımı ağzıyla “Geldim ayol!” demesi. Düşünsenize bir, çamaşırcı eskisi bir düşes, üstelik bununla gurur duyuyor! Hele Napolyon’un karşısındaki o tiradı! Mösyö Sardou nazarımda beş para etmez. Deume anne haliyle oyunu pek sevdi. Futbol seyircisinin radyodaki kaba saba bağırışları da çok iğrenç. Gel de bu insanları hakir görme.”

“Babam öldükten sonra üçümüz, kısaca Haleri dediğimiz Valérie halamızın yanına taşındık. Romanda halamın Champel’deki müstakil evini iyi anlatmak lazım, dedelerimize ait bir yığın berbat portreyle, kutsal kitaptan ayetlerle ve eski Cenevre manzaralarıyla doluydu. Champel’de Haleri’nin erkek kardeşi, benim Gri Amca dediğim Agrippa d’Auble vardı bir de. Çok ilginç biridir, ama onu başka bir sefer anlatırım. Şimdilik sadece Haleri’den bahsedeceğim. Romanımda kesinlikle kullanacağım bir karakterdir. O derin sevgisini bana zerre kadar belli etmemek için ömür boyu elinden ne gelirse yapmıştır. Adeta romanımın giriş kısmını yazarmış gibi ciddiyetle tasvir etmeye çalışacağım onu.”

“Valérie d’Auble Cenevre aristokrasisine mensup olduğunun sapına kadar bilincindeydi. Doğruyu söylemek gerekirse Auble sülalesinin ilk ferdi Calvin zamanında çuhacılıkla uğraşırmış, ama üzerinden çok zaman geçti, ayrıca affedilmeyecek günah yoktur. Halam uzun boylu, heybetli bir insandı, düzgün, güzel bir yüzü vardı, hep siyah giyer, modaya zerre kadar itibar etmezdi. Nitekim hep tuhaf, yassı bir şapkayla sokağa çıkardı, arkası kısa bir tülle süslenmiş, koca bir galette. Yanından hiç ayırmadığı, önünde tutup ağırlığını vererek baston niyetine kullandığı mor şemsiyesi Cenevre’de nam salmıştı. Çok hayırsever olduğundan gelirinin büyük bir kısmını hayır kurumları, Afrika’daki Protestan misyonerleri ve Cenevre’nin eski güzelliğini korumayı amaç edinmiş bir cemiyet arasında pay ederdi. Dini bütün genç kızlar için de fazilet bursları tesis etmişti. ‘Ya genç erkekler hala?’ Şöyle karşılık vermişti bana: ‘Serserilerle meşgul olamam.’”

“Haleri bugün yok olmaya yüz tutmuş olan, Tout Saints diye bilinen koyu Protestan bir topluluğa mensuptu. Ona göre dünya seçilmişler ve uygunsuzlar olarak ikiye ayrılırdı, bu arada seçilmişlerin çoğu Cenevreliydi. İskoçya’dan da birkaç seçilmiş çıkmıştı gerçi, ama tek tük. Bununla birlikte halam Cenevreli ve Protestan olmayı selamete ermek için kesinlikle yeterli saymazdı. Tanrı’nın lütfuna mazhar olmak için beş şartı yerine getirmek gerekirdi. Bunlardan birincisi Kitab-ı Mukaddes’teki her kelamda bir hikmet olduğuna, dolayısıyla Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratıldığına inanmaktı. İkincisi sanırım milliyetçi demokrat dedikleri muhafazakâr partiye kayıtlı olmaktı. Üçüncüsü kendini İsviçreli değil, Cenevreli hissetmekti. (“Cenevre Cumhuriyeti İsviçre kantonlarıyla müttefiktir, fakat o insanlarla bundan başka hiçbir ortak noktamız yoktur.”) Ona göre Fribourglular (“Ah, iğrenç! Papa taraftarları!”), Vaudlular, Neuchâtelliler, Bernliler ve konfederasyonun bütün diğer mensupları Çinlilerden farksız ecnebilerdi. Dördüncü şart “muteber bir aileye” mensup olmaktı, başka bir deyişle ataları, tıpkı bizimkiler gibi 1790’dan önceki Küçük Meclis’te yer almış bir aileye. Bu kuralın yegâne istisnası papazlardı, ama sadece ciddi papazlar, yoksa “hiç yüzü kızarmadan Yüce Rabbimiz için alt tarafı peygamberlerin en büyüğüydü diyebilen, kafası kazınmış o toy liberaller değil!” Beşinci şart “sosyetik” olmamaktı. Bu kelimenin halamın kafasında apayrı bir anlamı vardı. Sözgelimi şen mizaçlı ya da kolasız yakalık takan, daha olmadı spor kıyafet, yahut halamın tüylerini ürperten açık renk kunduralardan giyen bütün papazlar onun gözünde sosyetikti. (“Şşşş, rica ederim, sarı potin de neymiş!”) Aynı şekilde iyi aile mensupları da dahil tiyatroya giden Cenevreliler de toptan sosyetikti. (“Tiyatro oyunları uydurmadır. Yalanlara karnım tok.”)”

“Haleri Cenevre Gazetesi’ne aboneydi, çünkü bu bir aile geleneğiydi, dahası bu gazetede hissesi olduğunu ‘sanıyordu’. Ne var ki bu saygın yayını asla okumaz, üstündeki bandı bile çıkarmazdı, zira gazetenin siyasi çizgisini değil tabii ama, kendi tabiriyle münasebetsiz bölümlerini tasvip etmezdi: Moda sayfası, ikinci sayfanın dibindeki tefrika roman, evlilik ilanları, Katolik dünyasından haberler, Selamet Ordusu toplantıları. (“Şşş, bak hele, bandolu mızıkalı din mi olurmuş!”) Bunun yanı sıra korse reklamları ve ‘kabare’ ilanları da uygunsuzdu. Halamın dilinde müzikhol, dans salonu, sinema, hatta kafe gibi bütün şüpheli yerlerin genel adıydı kabare. Yeri gelmişken, unutmadan: Agrippa Amca’mın çok susadığı bir gün, ömründe ilk kez bir kafeye oturup gözünü budaktan sakınmadan kendine bir çay söylediğini öğrendiğinde ne kadar ayıplamıştı. Büyük skandal! Auble ailesinin bir ferdi kabarede ha! Yine yeri gelmişken, romanımın bir yerinde Haleri’nin ömür boyu en ufacık bir yalan söylememiş olduğunu da belirtmeliyim. Doğrularla yaşamak onun şiarıydı.”

“Cömertliğine cömert, ama aynı zamanda çok tutumlu biri olduğundan kendini bildi bileli ona ait olan hisselerden bir tekini bile sattırmamıştı, dünya malına düşkün olduğundan değil, kendini servetinin sadece mütevellisi saydığından. (“Babamdan bana ne kaldıysa hepsi el sürülmeden torunlarıma geçmeli.”) Cenevre gazetesinde hisseleri olduğunu “sandığını” yukarıda söylemiştim. Hakikaten para işlerinden pek anlamadığından hisselerini ve tahvillerini mümkün olduğu kadar konuşulmaması gereken, meşgul olunması ayıp, lüzumlu ama bayağı şeyler sayardı. Auble bankası kapandığından beri Aubleların bankerliğini yapan, Chapeaurouge ve Şürekası’ndan Saladin beylere kendini gözü kapalı emanet etmiş durumdaydı. Her ne kadar Cenevre Gazetesi’ni okuduklarından şüphelense de gayet efendi insanlardı. (“Ama onları hoş görüyorum, bankacı beyler için bunun bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum, havadisler onlara lâzım.”)”

“Sadece bizimle aynı kumaştan, koyu dindar insanlarla görüştüğümüzü söylemeye gerek yok tabii. Cenevre’nin muteber Protestan cemiyeti içinde halam ve onun cinsindekiler küçük, aşırılıkçı bir klan oluşturuyordu. Katoliklerle görüşmemiz söz konusu bile olamazdı. On bir yaşımdan aklımda kaldığına göre bir keresinde Gri Amca, Eliane ile beni ömrümüzde ilk kez Cenevre yakınlarındaki küçük Fransız şehri Annemasse’a götürmüştü. Arabacımız Moiz’in –adına rağmen sapına kadar Kalvinist’ti– kullandığı Haleri’nin çift atlı faytonunda, Katolikler denen o tuhaf kavmi, o esrarlı yerlileri nihayet göreceğimizi düşündükçe biz iki küçük heyecandan yerimizde duramaz olmuştuk… Yol boyunca hecelere basa basa şarkılar söylemiştik: ‘Katolikleri göreceğiz, Katolikleri göreceğiz!’”

“Haleri’ye dönüyorum. Başında arkası kısa siyah tüllü, yassı şapkasıyla her sabah saat onda, silindir şapkalı, tozluklu Moiz’in kullandığı faytonuyla sokağa çıkardı. Sevgili şehrini ziyaret eder, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakardı. Parkeleri bozulmuş bir yokuş, düştü düşecek bir demir parçası ya da suyu kurumuş bir halk çeşmesi gibi kusurlar görüp infiale kapılırsa “malum beyefendilerden birini” görmeye gider, başka bir deyişle Cenevre hükümet üyelerinden birini bir güzel paylardı. İsminin ve karakterinin, eli açıklığının ve bağlantılarının da iyice pekiştirdiği öyle bir itibarı vardı ki beyefendiler işi gücü bırakıp onun gönlünü yapmaya uğraşırdı. Haleri’nin Cenevre sevgisine dair: Kendisi kadar dindar biri olmasına rağmen bir mektubunda Cenevre hakkında bir şaka yapma gafletinde bulunan bir İngiliz prensesine küsmüşlüğü vardır mesela.”

“Saat on bire doğru faytonuyla yegâne lüksü olan Champel’deki evine çoktan dönmüş olurdu. Söylediğim gibi hayır işlerini çok seven Haleri kendine gelince parayı dirhemle harcardı. Arkası kısa kuyruklu, gösterişli, ama adamakıllı eskimiş, aklanıp paklanıp pür dikkat tamir edilmiş siyah elbiseleri hâlâ gözümün önündedir. Saat on ikide ilk gong sesi. Yarımda, ikinci vuruşta derhal yemek salonuna inilirdi. Gecikmeye kesinlikle müsamaha gösterilmezdi. Agrippa Dayı, Jacques, Eliane ve ben ayakta, kendi aramızda bazen Patroniçe diye andığımız Haleri’yi beklerdik. Tabii, o oturmadan kimse yerine geçmezdi.

“Sofrada şükür duasından sonra münasip konulardan sohbet ederdik, mesela çiçeklerden (“Günebakanlar dayansın istiyorsan sapının ucunu biraz ezeceksin”) ya da günbatımının renklerinden (“Öyle keyif aldım, o ihtişamın karşısında içim öyle bir şükranla doldu ki”), hava durumundan (“Bu sabah kalktığımda hava soğumuş gibi geldi”) yahut sevdiğimiz bir papazın son vaazından (“Çok incelikliydi, dili de çok tatlıydı”). Bunun yanı sıra Zambezi’deki misyonerlik faaliyetlerindeki gelişmelerden çokça bahsedilirdi, bu nedenle zenci kabileler hakkında bilmediğim yoktur. Sözgelimi Lessuto’daki kralın adının Lewanika olduğunu, Lessutolulara Bassutolar dendiğini ve Sessuto dili konuştuklarını bilirim. Buna karşılık halamın tabiriyle maddiyattan konuşmak ayıp sayılırdı. Hatırlıyorum da bir keresinde çorbaya tuzlu demek gibi bir densizlik etmiştim. Halam kaşlarını çatarak tek sözüyle kanımı dondurmuştu: “Şşşş, Ariane, lütfen.” Kendimi tutamayıp önümüze konan çikolatalı mousse’u övdüğüm zaman da aynı tepkiyi vermişti. Buz gibi gözlerini üzerime diktiğinde kaçacak delik arardım.”

“Soğuktu, ama çok iyi kalpliydi. Sadece bunu ortaya koymayı, ifade etmeyi bilmezdi. Onunki duyarsızlık değil asaletten gelen bir vakar, belki de ten korkusuydu. Ağzından şefkatli bir söz duyulmamıştır desek yalan olmaz, nadiren beni öptüğünde de dudaklarını hafifçe alnıma değdirip geçerdi. Buna karşılık hastalandığımda gece defalarca kalkar, sırtında Nuh nebiden kalma gösterişli geceliğiyle uyanıp uyanmadığımı, üstümün açılıp açılmadığını kontrol ederdi. Ah sevgili Haleri, ki bir kez olsun korkumu yenip yüzünüze karşı böyle hitap edememişimdir.”

“Küçükken Tanrı’ya nasıl sövdüğümü romanımın bir yerine sıkıştırmalıyım. Gayet dindardım, gelgelelim duş alırken birdenbire “Pis Tanrı!” diye kaçıverirdi ağzımdan, fakat anında çığlığı basardım: “Yo yo, söylemedim öyle bir şey! Tanrı iyidir, Tanrı çok naziktir!” Sonra başa döner, kendimi yine küfrederken bulurdum! Bu beni hasta eder, ceza olarak kendi kendimi döverdim.

“Başka bir anı geldi aklıma. Haleri Kutsal Ruh’a karşı işlenen günahın günahların en büyüğü olduğunu söylemişti. Bunun üzerine akşamleyin yataktayken “Bak hele, ben de Kutsal Ruh’a karşı günah işliyorum!” diye fısıldamaktan kendimi alamaz olmuştum. Tabii ne anlama geldiğini bilmeden. Ama hemen arkasından korkuya kapılarak örtülerin altına sığınır, Kutsal Ruh’a şakacıktan söyledim diye açıklamaya çalışırdım.”

“Eliane ile bana ne eziyetler ettiği zavallı Haleri’min aklının ucundan bile geçmezdi. Mesela sık sık ölümden dem vurarak bizi önem taşıyan tek şeye, ebediyete hazırlarken manevi bakımdan bizim için en hayırlısını yaptığını sanırdı. Ölüm döşeğinde gaipten sesler duyarak güle oynaya ölüme giden, gönül gözü açılmış örnek çocukların hikâyelerini bize okumaya başladığında sanırım on–on bir yaşımızda var yoktuk. Kız kardeşim de ben de sinir sahibi olmuştuk bu yüzden. Bir dini takvimde bir sonraki pazar gününe yazılmış olanları okurken nasıl dehşet içinde kaldığımız hâlâ aklımdadır: “Ölecek ve Tanrı’nın bağrında saklanacaksın.” O pazar Armiotlardan yaşça küçük bir kuzenimiz Eliane’la beni öğleden sonra çaya davet etmişti. Ona gelip gelmeyeceğimizi bilemediğimizi, belki de o esnada Tanrı’nın bağrında saklanmış olabileceğimizi söylemiştim. O gün bugündür, neticede inancımı kaybetmedimse de ilâhiler içimi ürpertir, özellikle Ezeli Zaferin Diyarında diye başlayan. Kiliseye toplanıp sahte bir neşe, marazi bir heyecanla bu ilâhiyi terennüm eden, ölümü canı gönülden beklediklerine kendilerini inandırıp tatlı canları azıcık yandığında derhal doktora koşan o insanları her işittiğimde içimi bir korku kaplar.”

“Bölük pörçük birtakım başka anılar, üç-beş kelimeyle geçilecek, sırf unutmamak için. Romanda geliştiririm. Haleri’nin sabah ve akşam ayininden sonra gergefte nakış işlemesi. Ayini genellikle ‘Geyik Akarsuları Nasıl Özlerse’ diye başlayan mezmurla bitirirdik, her seferinde içimden gülmek gelir, kendimi zor tutardım. Haleri yalnız başına da sık sık dua ederdi, günde üç kez, hep aynı saatte, soyunma odasında. Bu sırada onu rahatsız edeni pişman ederdi. Bir keresinde anahtar deliğinden bakmıştım ona. Diz çökmüştü, başı öne eğik, gözleri kapalıydı. Birden yüzünde içime dokunan tuhaf, güzel bir gülümseme belirdi. Ömür boyu Gri Amca da dahil hiçbir doktora akıl danışmaya yanaşmadığını da bir yerlerde belirtmek lazım. Halam duayla şifa bulunacağına inanırdı. Yukarıda bahsettiğim ten korkusuyla ilgili olarak banyodaki havlularını anlatmalı. Vücudunun her yeri için ayrı havluları vardı. Orta kısım için kullanılan kesinlikle yüze sürülmezdi. Bilinçsiz bir günah korkusu, mukaddesle haramın birbirinden ayrılması. Yo, havlu hikâyesini romanda anlatmayacağım: Kimsenin onunla alay etmesini istemem. Haleri’nin asla roman okumadığını söylemeyi unuttum, hep aynı gerekçeyle, yalan dolandan nefret ettiği için.”

“Bundan sonrası tamamen telgraf tarzında. Jacques ve Eliane’ın ölümünden sonra villada sadece Haleri’yle ben kalmıştık, çünkü Gri Amca misyoner hekim olarak Afrika’ya gitmişti. Dini bunalımlarım. İnançsız olmuştum, daha doğrusu inançsız olduğuma inanmıştım. Bizim çevrelerde buna insanın ruhunu kurutan bir kriz deniyordu. Edebiyat okuma kararım. Üniversitede ince, zeki, genç bir Rus göçmeni olan Varvara Ivanova’yla tanıştım. Çabucak kaynaştık. Onu çok güzel buluyordum. Ellerini, pembe avuç içlerini, örgülü gür saçlarını öpmek hoşuma gidiyordu. Hiç aklımdan çıkmıyordu. Kısacası aşktı bu.”

“Haleri bu dostluktan memnun değil. Bir Rus mu, şşş, rica ederim!” (‘Rica ederim’, bir buhar bulutu gibi buram buram yayılarak.) Varvara’yı ona takdim etmeme olur vermedi, ama onu görmemi yasaklamadı da, bu da eni konu büyük bir nimetti. Ne var ki günün birinde polis geçici ikamet izni olan Sianova diye biri hakkında soru sormaya bize geldi. Ben evde yoktum. Haleri polisten iki korkunç şey öğrenmiş: Birincisi arkadaşımın Menşevik bir grubun mensubu, kısacası Rus devrimcilerinden olduğunu, İkincisi bu grubun İsviçre’den sürülmüş olan şefinin metresi olduğunu. Akşama doğru eve döndüğümde polisin takibindeki bu haysiyetsiz, üstüne üstlük devrimci şahısla derhal ilişkimi kesmemi emretti. İsyan ettim. Varinka’mı terk etmek mi? Asla! Hem ayrıca reşittim. Hemen o akşam ihtiyar hizmetçi Mariette’in yardımıyla eşyamı topladım. Odasına kapanmış olan Haleri benimle görüşmeyi reddetti, ben de çıkıp gittim. Bütün bunlardan bir roman çıkarabilecek miyim acaba? Devam edelim.”

“Arkadaşımla birlikte şehirde eşyalı, içler acısı bir daireye yerleştik. Kendime ait çok az param vardı, babam aşağı yukarı bütün servetini ‘krach’ denen ekonomik krizlerden birinde kaybetmişti. Arkadaşımla mutluyduk. Birlikte üniversiteye gidiyorduk, ben edebiyata, o beşeri bilimlere. Öğrenci hayatı. Küçük lokantalar. Yavaş yavaş pudra sürünmeye başlamıştım, Haleri’nin evinde asla yapmadığım bir şeydi. Ama dudak boyası bir kez bile sürmedim, sürmem de. Pis, kaba bir şey. Arkadaşımla konuşabilmek, iyice yakınlaşabilmek için Rusça öğrenmeye başlamıştım. Birlikte uyuyorduk. Evet, aşktı bu, ama katıksız aşk, yani öyle sayılır. Bir pazar günü, sık sık beni görmeye gelen Mariette’ten halamın İskoçya’ya gideceğini öğrendim. Duyunca fena oldum, benim hayat tarzım yüzünden kendini sürgüne mahkûm ettiğini iliklerime kadar hissetmiştim.”

“Birkaç ay sonra, Paskalya tatilinde Varvara vereme yakalandığını, artık üniversiteye gidemeyeceğini itiraf etti bana. Hem beni telaşlandırmamak hem de dağlara taşınıp bütçemizi altüst etmemek için bunu benden saklamıştı. Derhal gidip konuştuğum doktoru da zaten sanatoryum için çok geç kalındığını, Varvara’nın en fazla bir yıllık ömrü kaldığını söyledi.”

“Ömrünün bu son senesinde düzgün davranmadım. Gerçi kendimi tamamen ona vakfetmek için okulu bırakmıştım, orası öyle. Ona bakıyor, yemeklerini yapıyor, çamaşırları yıkayıp ütülüyordum. Fakat bazı akşamlar birden dışarı çıkmayı, üniversiteden arkadaşların bir davetine evet demeyi canım çekiyordu. Bunlar benim çevremden kızlarla oğlanlar değil, genellikle yabancılardı. Neyse, arada bir akşam yemeklerine, öğrenci balolarına ya da tiyatrolara gitmeye başlamıştım. Onun ağır hasta olduğunu bildiğim halde eğlenceden de geri kalmıyordum. Varinka, hayatım, affet beni, çok gençtim. Eve döndüğümde, hele o en ufak bir serzenişte bulunmayınca yerin dibine geçerdim. Ne var ki bir gece sabahın ikisinde bir balodan döndüğümde, kendimi affettirmek için kim bilir ne masallar okurken bana sükûnetle şöyle cevap vermiştir: “Evet, ama ben öleceğim.” Yüzüme kenetlenmiş o bakışları ömrüm oldukça unutmayacağım.”

(…)

Çevirmen: Saadet Özen

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Albert Cohen, 1895 yılında, Yunanistan’ın Korfu Adası’nda doğdu. Orta öğrenimini Fransa’nın Marsilya kentinde gören yazar, üniversite eğitimini İsviçre’nin Cenevre kentinde tamamladı. Cenevre’de bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün dış ilişkiler komisyonunda yer aldı. Savaş sırasında Londra’ya giderek, özellikle Birleşik Krallık, Fransa ve ABD bölgesindeki göçmenler için hükümetler arası adli düzenlemeler komisyonunda çalıştı. Bu görevine binaen 15 Ekim 1946 tarihinde mülteci haklarının korunmasına dair yeniden düzenlenen protokolde avukat olarak görevlendirildi. Savaş sonrası Birleşmiş Milletler’de yöneticilik yaptı. Albert Cohen’in Solal adlı romanı 1930’da yayımlandı. Ardından 1938’de Mangeclous, 1954’te Le Livre de Ma Mere (Annemin Kitabı), 1968’de Belle du Seigneur (Efendinin Güzeli) adlı kitapları basıldı. Efendinin Güzeli romanı Fransa’nın edebiyat Oscar’ı olan l’Academie Française ödülüne layık görüldü. Ayrıca 1969’da Les Valeureux (Korkusuzlar), 1972’de O Vous, Freres Humains (Oh Siz, Kardeşler, İnsanlar), 1978-1979 arası Carnets (Notlar) romanlarını yayınladı. 17 Ekim 1987’de Cenevre’de hayatını kaybetti.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.