‘Kamera objektifleri eğer Tanrı’nın yerini aldıysa, cep telefonları ve sosyal medya da günah çıkarma hücreleridir.’

 

İletişim Yayınları yeni bir yazarın daha kitabıyla tanıştırdı bizi: Ekin Can Göksoy’un Münhal’i. Münhal beş öyküden oluşuyor: Mermer Başlı Adam, Alnico, Kelâm, Dolapdere’nin Cadıları, Saadet Apartmanı. Öyküler farklı tarihsel kesitleri, farklı insanları konu edinse de ortak bir tema etrafında kurulmuş: Dönüşüm diye de adlandırılabilecek bir değişim ekseninde dönüyor bu beş öykü de. İnsanların ve mekânların değişimi.“Her şey yavaş yavaş eksiliyor, kayboluyor, bir daha tamamlanmamacasına parçalanıyor, münhal bir vaziyet alıyordu.” cümlesinden yola çıkarak Ekin Can Göksoy’un öykülerinin “münhal” öyküler olduğunu söyleyebilirim.  Mekânlar ya da hayatlar gibi eksilmiş, tamamlanmamış öyküler bunlar. Öyküler gücünü bu özelliğinden alıyor ve içerik biçimle uyum sağlarken okuyucuyu da aynı ruh haline sürüklüyor: Buruk bir eksiklik…. Ekin Can Göksoy’la kitabı üzerine konuştuk. (Melike Uzun’un kendi öykü kitabı ‘Kürar’ hakkındaki söyleşiye de buradan ulaşabilirsiniz.)

İlk öykünüz Mermer Başlı Adam’da halk hikâyelerinin, Alnico’da ise bilimkurgunun izini sürüyorsunuz.  Sizin edebiyatla ilişkiniz bunlardan hangisine daha yakın?
Ben temelde bilimkurgunun ayrı bir tür olması gerektiğini düşünmüyorum. Anlatmak istediğiniz bir hikâye varsa ve bunu anlatmak için bilimkurgu en uygun araçları sağlıyorsa, neden bunları kullanmayasınız? Tam da bu sebeple, bilimkurgu ve fantezi edebiyatının yıllar boyunca ikinci sınıf edebiyat olarak görülmesi de bana anlamsız geliyor. Örneğin, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ini Dostoyevski’nin Cinler’inden daha düşük, daha basit olarak görmek için bir nedenimiz yok bana göre. Kendimi bir bilimkurgu yazarı olarak görmüyorum tabii, tıpkı bir halk hikâyecisi olarak görmediğim gibi.


Alnico, bilimkurgu ile çok daha haşır neşir olduğum, mühendislik eğitimim esnasında mühendisliğin indirgemeci ve pozitivist veçhelerini sorguladığım bir ana denk düşen, eski bir öyküm. Benim için, sonradan tamamıyla uzaklaştığım mühendisliğe içeriden bir eleştiri barındırıyor. Bu ucu çok eskilere dayanan Aydınlanma projesinin eleştirisini benim tekrar etmem hem yersiz olurdu, hem de bu denli bir literatür bilgisine sahip değildim. Ancak bir şekilde kişisel derdimi, kişisel bakışımı anlatmam gerekiyordu. Bu sebeple, daha iyi bildiğim bir şekilde, yani öyküleyerek anlattım. Umberto Eco’nun, “bir teori oluşturamadığınızda bir hikâye anlatın” sözü benim için her zaman yönlendirici bir söz oldu. Bu sebeple de, derdimi bilimkurgu standartlarında en iyi şekilde anlatabileceğimi düşünüp bu yöntemi seçtim.

Mermer Başlı Adam ise çıkış noktasını çok basit bir fikirden, bir adamın kültürüne tamamıyla yabancı ama yaşadığı topraklara ait bir nesne ile karşılaştığında ne hissedebileceği üzerine düşünüyordum. Bunun en güzel soyutlamasının da Anadolu’ya yeni yeni yerleşen Türklerin Karia heykel sanatı ile karşılaşması olabileceğini düşündüm. Sonradan hikâye farklı yerlere gitse de, çıkış noktam buydu; hikâyeyi ele alışımdaki biçimsel yaklaşım da buna göre şekillendi. Kısacası, salt bilimkurgu da salt halk edebiyatı da bana çok yakın edebi yaklaşımlar değil, ancak anlatılacak hikâyenin içeriği, zamanı ve mekânı hikâyenin biçimini de belirliyor diye düşünüyorum.

İlk bakışta öykülerde dil, zaman üslup açısından farklar varmış gibi görünüyor, fakat üzerinde düşününce çok temel bir ortaklık var bu öykülerde. Ne dersiniz?
Dediğim gibi benim için önemli olan anlatmak istediğim şeyi sahici bir şekilde anlatabilmek. Alan Moore’un dediği gibi, yazmak aslında yalanları bir araya getirerek, okuyucunun kendi hakkında bir hakikate ulaşmasını sağlamaktan ibaret. Sahihlikten kastım da bu. Bu hakikatin ne olduğunu yazar olarak söyleyemem, ancak bir şekilde okuyucunun kendi hakikatine ulaşmasını sağlayabiliyorsam, hikâyem sahici bir hikâye olmuş diyebilirim. Bu sahihliği sağlamak içinse farklı araçları, bambaşka şekillerle kullanmanız gerekebilir. Münhal’deki öyküleri birbirinden farklı kılan da bu bana göre. Ama onları birleştiren asıl tema ise benim biraz takıntılı olduğum, “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya devam etme hali. Her gün hepimizin dolaştığı sokaklarda, gittiğimiz kafelerde, işyerlerinde bundan bir gün, on yıl ya da iki bin sene önce yaşanmış şeylerin hiç olmadığı hissinin korkunç bir şekilde yerleştiğini fark ediyorum. Bir şekilde tarihin ağırlığını üzerinizde hissediyorsunuz, özellikle de o tarihe dair ipuçlarının halen var olabildiği nadir şehirlerden biri olan İstanbul’da. Dönüşümün, değişimin, kaybolan şeylerin farkına varmadan yaşamak olası ancak bu bir şekilde bilinçsiz de olsa bir eksiklik duygusu yaratıyor. Dolapdere’nin Cadıları ve Saadet Apartmanı öyküleri temelde bu eksikliği kişisel olarak doldurma çabama tekabül ediyor. Belki de, olmuş ancak resmiyete dökülmesi tehlikeli bulunmuş şeylerin tarihini anlatmak görevi, özellikle de bu coğrafya için, edebiyata düşüyor.

image4

Alnico, bir bilim adamını anlatıyor ama aynı zamanda herhangi bir insanın “belleksiz” kalışının da öyküsü, siz bu öykünüzü nereye yerleştiriyorsunuz?
Yalnızca bir insanın değil, insanlığın da belleksiz kalışı var Alnico’da. Aynı şekilde gerçekleşmiş olmasa da, şimdi de durumun çok farklı olmadığını düşünüyorum. Alnico en sonunda belleğine kavuşuyor. Ancak, bu insanlık için o kadar da kolay değil. Bireyler bir şekilde onlara hazır verilmemiş şeylere ulaşma imkanına sahip. Ancak bir toplum ona unutturulmuş şeyleri hatırlamakta, kabul etmekte oldukça zorlanabiliyor. Reddetmek, inkar etmek her zaman daha kolay geliyor. Memento filminde olduğu gibi, bazı gerçekleri kabul etmektense, alternatif bir gerçeklik yaratmak bazen daha da kolay. Bizim toplumumuz da, böyle alternatif bir gerçekliğin içinde yaşıyor bana göre.

“Alternatif” sözcüğü nedense olumlu bir çağrışım yapıyor bende. “Alternatif gerçeklik” derken vurgulamaya çalıştığınız nedir?  Açabilir misiniz?
Resmi tarihin alternatifi olarak bir tarihin mümkün olduğunu düşünüyorum. Ancak, bu alternatif tarih, yalnızca objektif ve hakikatin peşinde bir sosyal bilim disipliniyle mümkün olabilir. Az önceki soruda bahsettiğim alternatif ise, alternatif gerçeklik. Yani insanlar hakikatin yerine ikame olarak resmi yalanlarla doldurulmuş bir tarihten, oluşturulmuş bir geçmişten beslenerek yaşamlarını sürdürüyorlar çoğunlukla. Alternatif tarih, ana akıma karşı, hakikatin peşinde olan bir yaklaşım olarak olumlu bir anlama sahip bence de. Ancak, alternatif gerçeklik belli bir sanallığa tekabül ediyor. Çok basite indirgeyerek söylersem, hiçbir şeyin gerçek olmadığı bir yerde yaşıyoruz belki de. Fakat yaşadığımız yere içkin hakikatler baki ve o gerçekler büyük bir acı barındırıyor içinde. Bahsettiğim şey felsefi bir sanallık da değil; iktidar tarafından manipüle edilmiş ve her şeyin olmadığı şekliyle kabul edilmesini sağlayan bir sanallık. Mesela oturduğum semtin, sokağın adı gerçek değil, oturduğum dairenin sahibi gerçek sahibi değil; “hiçbir şey olmamış gibi”ye ek olarak, “her şey hep böyleymiş gibi” yaşamayı sürdürmek. Tarih her şeyin ezeli ve ebedi olmadığını göstermek için yapılmalı, bir şeyin tarihten önce de var olduğunu söylemek için değil. Bu yüzden de bize dayatılan alternatif gerçekliğe karşı, alternatif bir tarihe ihtiyacımız var. Ben bir tarihçi değilim, ancak ve ancak üzeri örtülmüş şeyleri, gördüğüm kadarıyla, hatta edebiyatın bize açtığı alan sayesinde alternatif bir şekilde öyküleyebilirim. Özellikle, Saadet Apartmanı öyküsünde yapmaya çalıştığım şey de buydu biraz. Neyin nasıl olduğuna dair resmi laflara inanmaktansa, edebiyatın gücü ile bir tahmin yürütme çabası, kıyıda köşede kalmış bir yapı üzerinden alternatif bir tarih okuması…


Kelâm kitapta en sevdiğim öykü oldu. Kahramanı kendi sesini merak etmeye yönelten dinamik neydi?
Mermer Başlı Adam’da olduğu gibi Kelâm da, çok basit bir çıkış noktasına sahip. Topkapı Sarayı’nı ilk ziyaret edişimden çok sonra öğrendim kutsal emanetlerin başında 24 saat Kur’an okunduğunu. Oldukça zorlu bir görev olduğunu düşündüm, görevlilerle yapılan birkaç röportaj okudum. Sonra kendi kendime düşündüm, böylesine uzun bir geleneği böylesine zorlu şartlarda sürdüren, kendilerini işlerine adamış insanlardan biri, bir saniyeliğine dursa, ne olur?

Çok daha zor koşullarda para için çalışan insanlar var elbette. Ancak böylesine sıkı bir takvimle çalışan insanların bir imana da sahip olmaları gerekiyor. Yaptıkları işi önemsemeleri, her şeyin üstüne koymaları gerekiyor. Ancak, yaptıkları iş gerçekten ne kadar önemli, ya da bu yaptıkları işin yapılmaması durumunda ne gibi sorunlar ortaya çıkabilir? Çok el yordamıyla bir alaka kurayım. Örneğin hizmet sektöründe, yani bir değer üretmeyen sektörlerde, mesela reklamcılıkta, insanlar kimsenin önemsemeyeceği ufak hatalara, küçük ayrıntılara, aslında sonucu hiçbir şekilde değiştirmeyecek basit noktalara uzun mesailer ayırabiliyor, bunun üzerine ciddi sorunlar yaşayabiliyorlar. Gerçekten totalde yaptıkları işi ciddiye almaları ile açıklanabilecek bir şey mi bu? Yoksa, farklı bir tür “iman” mı devreye giriyor? Bir kişinin kendi rızası ile değer üretmeyecek bir işi yapmak zorunda kalması, başkasına para kazandırma işini bu denli sahiplenmesi neyle açıklanabilir? Doğrusunu söylemek gerekirse, Kelâm’ı yazarken düşündüğüm şeyler değil bunlar. Ancak, bir alaka kurulabileceği de açık.

Kelâm’daki hocanın, kendini ezen tarihin yükünden bir saniyeliğine sıyrılmayı deneyen bir insan olduğunu görüyorum. Yani, kendini yaptığı işi önemsemeye öylesine adamış ki, aslında işin görünürde doğru gitmesi işin yapması gereken şeyi yapıyor. Ufak bir es veriyor ve üstünü kapatıyor. Bir şekilde insanların hayatlarını anlamlandırmak için işlerini kullandıklarını gözlemliyorum. Ama bu hocanın zaten hayatını anlamlandırdığı iman, bir yandan onun işi oluyor ve işinde yaptığı ufacık bir “üçkağıt” hayatını anlamlandırdığı şeyi de sarsıyor.

Kelâm’la ilgili bir sorum daha olacak. Kamera objektifleri Tanrı’nın gözünün yerini aldı mı günümüzde? Dijital gözetimin bu kadar yaygınlaşması ne ifade ediyor?
ODTÜ’de okurken, Mimarlık Fakültesi’ne konması planlanan kameralara karşı çok ciddi bir mücadele yürütmüştük öğrenciler olarak. Sonuç başarılı oldu. Belki orada yok ama, şimdi her yerde kameralar var. Her şeyi, herkesi tespit edebiliyoruz. Bunun muhakkak olumlu yanları da vardır, olumsuz yanları da ortada. Muhtemelen kameralar olsun mu olmasın mı, diye bir anket yapsak tüm Türkiye’de, çoğunluk olmasını ister. Ama ben asıl sorunu bunda görmüyorum. İnternete bağlı olmayan cep telefonu kalmadı. Cep telefonu olmayan neredeyse yok. Fakat, herkes çeşitli mobil uygulamalar vasıtası ile, her daim nerede olduğunu belli etmek istiyor. Gittikleri yeri yazıyorlar, fotoğraf çekerek sosyal medyada paylaşıyorlar. Yani, evet bir gözetim toplumu olmadığımızı iddia edemem, ancak bunun ne kadarı gönüllü ve ne kadarı değil? Gerçekten, kişilerin alışkanlıkları üzerine veri toplamak için insanların gönüllü olarak sosyal medyada paylaştıkları şeylere bakmak yeterli. Kamera objektifleri eğer Tanrı’nın yerini aldıysa, cep telefonları ve sosyal medya da günah çıkarma hücreleridir.

munhal

Mühendissiniz. Yazma sürecinizde nasıl bir yer tutuyor mesleğiniz?
Aslında mühendislik eğitimi aldım. Ama iki zorunlu staj dışında hiç yapmadım bu mesleği. Ancak, tüm pozitivist geleneği, bilimselliğin kutsallaşmasını, Aydınlanma projesinin yanlış uygulamalarını eğitim hayatım boyunca sıkı sıkıya hissettim. Sonrasında yapacağım işin “savunma sanayinde çalışmak” olma ihtimali de gözümde oldukça büyüdü. Ancak, bu sıkı ve sıkıcı eğitim hayatımı ODTÜ’de geçirdiğim için memnunum. Yeni insanlarla tanışmamı ve belki edebiyata yönelmemi sağlayan bir deneyimdi. Yazmak, biliyorum çok klişe olacak ama, birazcık da mühendislikten kaçıştı benim için. Çünkü, cümle kurmaya bile gereksinim duymadığınız dersler, sınavlar, ödevlerden sonra, bir cümle kurmaya çalışmak, o cümlenin güzel olmasını sağlamak için düşünmek ve cümleyi önceki cümlenin anlamsal devamı haline getirme çabası sıkıntılardan, en azından okulla ilgili yaşadığım sıkıntılardan, beni uzak tutuyordu. Bir de hakkını yemeyeyim, okulun bana sağladığı – zorla da olsa – disiplin, yazmak konusunda bana oldukça yardımcı oluyor. Çünkü, yazmak gerçekten disiplin ve belki de, planlama gerektiriyor. Bunu da sanırım mühendislik eğitimim sırasında bolca aldım.

Peki, yazma ve yazdıklarınızı yayınlatma sürecinizi anlatır mısınız?
Her ne kadar, kendimi bildim bileli bir şeyler karalıyor olsam da, gerçekten birilerine okutacak, basılabilmesini hayal edebileceğim öyküleri üniversiteyi bitirdikten sonra yazmaya başladım. Alnico hariç diğer öyküler son iki yıl içinde yazıldı. Alnico’yu ise üniversitede geçmem gereken bir dersi yaz okulunda alırken yazmıştım. Okulu bitirip, İstanbul’a gelince, tekrar ciddi anlamda yazmaya başladım. Yazdığım birkaç denemeden sonra, yazdıklarımın anlamlı bir bütün oluşturduğunu görünce, güvendiğim birkaç arkadaşıma okutma kararı aldım. Onların yorumları doğrultusunda uzun bir gözden geçirme ve yeniden yazma sürecine girdim. Daha sonrasında aklımdaki tek yayınevine, yani İletişim’e dosyamı teslim ettim. Levent Cantek’in değerli katkıları ve yorumları sonrasında da, Münhal basıldı ve raflardaki yerini aldı.

Sizi etkileyen yazar ve yönetmenler kimlerdir?
Takdir edersiniz ki, ikisi de oldukça fazla. Türkçe edebiyattan örnek vermem gerekirse en sevdiğim yazarlardan bazıları Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Bilge Karasu ve Orhan Pamuk. Dünya edebiyatında ise Hemingway, Céline, Marquez, Joyce, Dostoyevski, Mann, Eco ve Kundera aklıma ilk gelenler. Türkiye sineması ile ilgili olarak, tabi ki Yılmaz Güney ve Metin Erksan. Sonra, Nuri Bilge Ceylan. Dünya sinemasında ise en sevdiğim isim Hitchcock, ona ek olarak Godard, Welles, Kubrick, Antonioni, Coppola, Wenders, Malick, Gilliam, P.T. Anderson, Coen Kardeşler ilk düşündüklerim.

Öykü yazmayı sürdürecek misiniz, yoksa farklı türlerde çalışmalarınız var mı? Kısacası şu an neler yazıyorsunuz?
Aslına bakarsanız şu ana kadar hep öykü yazdım. Münhal’dekiler dışında elimde bir adet daha tamamlanmış öykü var. Aslında oldukça uzun bir öykü, novella belki roman bile denebilir. Her zaman sıkı bir sinemasever ve mesafeli bir tiyatro izleyicisi oldum, ancak tiyatronun seyirciyle arasında kurduğu bağ ile “şimdi ve buradalığı” bana hep ilgi çekici geldi. Aklımda ufak bir fikir vardı, bunu da öykü ile değil ama bir tiyatro oyunu ile daha iyi yansıtabileceğimi düşündüğüm için, şu an bu oyun üzerinde çalışıyorum. Bir tane de yeni roman projem var ancak daha henüz çok erken bir aşamada.

Münhal / Yazar: Ekin Can Göksoy / Öykü / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek / Kapak: Suat Aysu / 1. Baskı 2014 / 116 Sayfa

Ekin Can Göksoy; 1987 yılında Bursa’da doğdu. ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ni bitirdi. Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler bölümünde yüksek lisans yaptı. Mühendislikten çeviriye geniş bir yelpazede işler yapmış olsa da sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.