‘Bunlar hatırlatma notları, hepimize…’

 

“En çok kim seviyor seni?… En son ne zaman kendi hatrını sordun?… Kaç defa düştün, kaç defa ayağa kalktın?… En son kime, “Senin kredin sonsuz bende” dedin de sonra dostluğunu takside bağladın? Vazgeçtiklerinle vazgeçemediklerinin boyları kaç metre olmuş biliyor musun? Şimdi sana kaybolan yıllarını verseler geri alır mısın?… Hayat bu. Sonra bir bakmışsın aklını, kalbini merdaneye kaptırmışsın… Çocukluk, büyümek, şehirlerin boğuculuğu, anneler-babalar, anneanneler-dedeler, kadir kıymet bilmek, her şeyi unutmak, sürate yenik düşmek… Yalnızlıklar, öfkeler, umutlar, heyecanlar, ölümler, küçük intihar notları… Ama en çok naiflikler, yanından fark etmeden geçip gitsek de aklımızın bir yanına takılıp kalan güzellikler… Elif Key anların, olayların, sıradan gibi görünen başkalıkların fotoğraflarını çekip kalemini oynatıyor. Bize İki Çay Söyle… Bir çocuk naifliği içinde eğlenceli ama bir o kadar da yakıcı anlatılar, bir iç dökme, dertleşme..”

Yazılarından oluşan bir derleme yapma fikri nasıl gelişti, hangi yazıları bu kitaba dahil edeceğinize nasıl karar verdiniz?
Tam olarak şöyle oldu: Twitter’dan arkadaşım, bana bugüne kadar haber yapmak istediğim konularda kaynak ve kitap sağlayan Kıvanç Koçak’tan bir gün bir mesaj aldım. ‘Elif hanımcım..’ diye başlayan. Yazıların kitap olması konusunda anlaştık, hangisinin kalacağına gideceğine Kıvanç Koçak karar verdi, ben de içine yeni yazılar yazdım. Sakin sakin çalıştık. Ve ‘Bize iki çay söyle’ oldu. İsmini de Kıvanç hocam buldu zaten.

Yazılarınız edebiyata daha yakın duruyor ve dikkat çekmenizin nedeni de bu sanırız… Sizin metinlerinizi deneme olarak mı görmek lazım, öyküye yaklaştıkları da söylenebilir çünkü…
Galiba bunlar hatırlatma notları, hepimize. Çünkü bana hep bugüne bakarken, aslında dönüp bir de arkamıza bakmak gerekiyor gibi geliyor. Geride o kadar toz, kir, dağınıklık bıraktık ki bugün etrafa bakıp ‘Buraları kim dağıttı?’ diye kimseye kızamayız. Bu dağınıklık hepimizin kabahati.

Bu metinlerin çoğunu, ana akım bir gazetede, Habertürk’te çalışırken yazdınız. Büyük gazetelerin edebiyattan, edebi üsluptan bu kadar uzaklaştığı günlerde nasıl bir deneyimdi?
Bunların hepsini bir internet sitesine yazdım. O da www.hthayat.com adlı, bir kadın portalıydı aslında. Hala da öyle. Orada ne çocuktan ne sağlıktan ne astrolojiden bahsedemeyeceğim için (bu konuların uzmanı olmadığımdan) en iyisi yan masalarda duyduklarımı anlatayım demiştim. Bu arada işin fena tarafı, gazeteler sadece edebiyattan değil ki gerçeklerden uzaklaştı. Edebiyattan uzaklaşmaları çok normal.

IMG_0413

Kıta değiştirmek, İstanbul’dan gitmek, yazmak anlamında sizi nasıl etkiledi?
Biraz daha az yazı yazıyorum şimdi. Her gün, her hafta bir haber yetiştirmek zorunda değilim. Çünkü buraya taşındığımızdan beri free-lance bir gazeteciyim, istersem yazıyorum istersem yazmıyorum. Bu yüzden biraz daha elim hafif, artık sağı solu kırmadan -kendim de dahil- yazıyorum galiba, yani umuyorum.

Amerika’dan Türkiye’yi yazmak nasıl bir duygu? Soğukkanlı mı, yoksa daha da duygusal mı bakabiliyorsunuz?
Birkaç kez burada kolum kanadım kırıldı. Bir Berkin vefat ettiğinde, bir de Soma’da. Çocuklar tabut içinde veya ziyaret amaçlı mezarlığa gitmediği sürece soğukkanlıyım.

Fanatik şekilde bütün yazılarını takip eden bir okurunuzum. Beni hem güldürüp, hem de ağlatan nadir insanlardansınız. Sormadan edemiyorum, bu kitap sizden okuyacağımız bir romanın başlangıcı olabilir mi?
Yazıyorum.

Türkiye’de her şeyi unutmak, alışmak genel bir tutum. Senin yazılarını okumak resmen hafıza tazelemek gibi geliyor. Şimdi farklı bir kültürde yaşarken Türkiye’deki en çok neleri değiştirmek istiyorsunuz?
Hiçbir şeyi değiştiremem. Biz buyuz. Unutma huyumuzun da olduğunu insanların çoğu Gezi’den sonra farketti. Halbuki biz yüzyıldır her şeyi unutur, görmezden geliriz. Huyumuz kurusun diyeceğim, ama kurumaz.

Kitabın ön sözünden anlaşıldığına göre sanırım sabahları erken saatte yazıyorsun yazılarını. Sürekli not alan biri misin, yoksa gözlemlediklerini biriktirip mi yazarsın? Yazı yazarken neler dinlemek seni daha verimli hale getiriyor?
Notlar alıyorum. Kimsenin anlamayacağı, bazen benim bile anlamayacağım. Nerede not aldığımı yazmam lazım ki yanına o sahneyle beraber çağırabileyim. Yazı yazarken hep bir şeyler açık. Kadının biri üç saat boyunca zeytinyağlı dolma tarifi verse, dinleyebilirim. Camlar açıksa yan komşudan gelen radyonun sesini de dinliyorum.

‘Mehmet Erdem’i sizden öğrendim desem yalan olmaz, ne zaman bir Mehmet Erdem şarkısı duysam aklıma geliyorsunuz. Seni en iyi anlatan 3 şarkıyı sorsam?
Canım Mehmetcim. Toz gelmesin ona. Beni anlatan üç şarkı çok zor soruymuş. Hayatta en sevdiğim şarkılar yüzlerce insanın bir arada söyleyebildiği şarkılar. Bilmiyorum ki. Galiba, Kazancı Bedih Nemrudun Kızı, Ahmet Kaya Beni Vur, BEA Çıldırmıycam.


Gezi konusunda aslında düşüncelerinizi hep merak etmişimdir. ‘Bütün Ekmekler Taş’ yazınız beni çok etkilemişti. Amerika’dayken Gezi olaylarını yaşamak nasıl bir histi?

Bu konu beni epey üzüyor. Sebebi şu; kaçırdık göremedik vesaire diye değil. Sonrasında bir garip romantizm kaldı ve elimizde avucumuzda başka bir şey kalmadı ya, o kısmı üzüyor. Kim bilir belki de kalmıştır, uzun vadede göreceğiz. Neyse. Gezi patladığı gün, yanımda Şebnem Bozoklu, kocası Emre İzer, Ece Yörenç ve Barbaros Altuğ (nasıl bu grup bir araya geldi ayrı bir acayiplik) bir yerdeydik. Sabah 6’da Şebnem’le ben buluşmuştuk, herkes sonradan eklendi, neyse, onlar olmasaydı, yalnız olsaydım, delirirdim. O ilk günü öyle atlattık. O gün kocamın doğum günüydü, onu bile unuttuk. Öyle acayip bir gün. Neyse, sonra herkes döndü, biz başbaşa kaldık, atlattık ama epey zor atlattık. Sebebi de burada olduğumuzdan değil, orada bir arkadaşımızın başına bir şey gelirse ne yapacağımızı düşünürken zorlandık. Ne bileyim, kaç tane insanı kaybettik, kaç tane insanın gözü çıktı, bizim nasıl atlattığımızın pek bir önemi yok aslında, yazık oldu hepimize.

Kitabına ismini veren yazının önemini bir kere de  sizden duymak isteriz…
O yazıdaki sorulara verdiğim cevaplar hala net değil, o yüzden seviyorum onu! Büyüdükçe değişecek cevaplar, o yüzden görevi var.

Kitabını okumamış insanlara ne söyleyebiliriz yazarlığınız hakkında? Elif Key’in konsantrasyonu neler üzerine yoğunlaşıyor?
Ben kendi hakkımda konuşamam. Yani ‘Elif sabahları güzel bir kahve içerek güne başlar’ filan diye anlatamam kendimi. Ama kitabın arka kapağı bazı tüyolar veriyor. Zaten onu da ben yazmadım, Kıvanç yazdı.

Kitabı yeğeniniz Efe’ye ithaf etmeniz çok hoş bir davranış olmuş. Efe nasıl bakıyor bu duruma, teyzesinin yazıları hakkında neler söylüyor?
Efe’nin haberi yoktu. Kitabı görünce farketti. Önce ‘ithaf etmek ne demek?’ diye sordu. Sonra çok sevindi. Ama en tatlısı, şimdi her gece yatakta kitabı okuyormuş. Kardeşime, ‘Elif tam da tahmin ettiğim hayattan yazıyormuş, çok sevdim’ demiş. Bir de Van’da hiç görmediği, tanımadığı bir okul arkadaşı var, ona kitap yollamış, içine ‘Bir gün inşallah tanışıp çay içeriz’ yazmış. Başka bir hediyeye ihtiyacım yok.

Yazar Fotoğrafları: Mustafa Önder

bize iki çay söyle… / Yazar: Elif Key / Türkçe Edebiyat / İletişim Yayınları / Editör: Kıvanç Koçak / Kapak Fotoğrafı:Esra Özdoğan / 2015 / 164 Sayfa

Elif Key; 1972’de İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirdi. 1992 yılında bir kadın dergisinde gördüğü ilanda “Bir gençlik dergisi için yazısına güvenenleri bekliyoruz” yazıyordu; kalktı gitti, kapıyı Kanat Atkaya açtı. O yıldan bu yana çeşitli gazete ve dergilerde, televizyon ve radyolarda muhabir, editör olarak çalıştı. 2013 yılından beri New York’ta yaşıyor.