‘Unutulanların, küçümsenenlerin hikâyelerini anlattım.’

 

“İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice alametler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi. ” Elif Şafak ‘Ustam ve Ben’i nasıl yazdığını, yayınlamadığı bölümleri ve ‘hangi hikâyeye doğru yolculuğa çıkacağına’ nasıl karar verdiğini www.okuryazar.tv ’ye anlattı.

‘Ustam ve Ben’ romanıyla, ‘Aşk’ romanınızda olduğu gibi çok bilinen tarihi bir kişiliğin anlatıldığı bir tema ile okurunuzla buluştunuz. Bu kadar büyük ve önemli tarihi kişilikleri anlatmak bir edebiyatçı için nasıl bir deneyim?
Böylesine büyük ve önemli tarihi kişilikleri yazmak bir edebiyatçı için hem heyecan verici hem hayli zor. Zira edebiyat özgürce hayal kurmak demek. Hem tarihsel gerçekliklerden, hem hayallerden beslenen bir kurgu oluşturmak hakikaten kolay değil. Bazen insanlar bunu anlamıyorlar. Roman bir rüya âlemidir. Ama o rüyayı görebilmek için çok okuması, araştırması gerekiyor yazarın.

Mimar Sinan bir dünya değeri… Araştırma süreci nasıldı, bizimle paylaşabilir misiniz?
Yaklaşık 3 seneyi buldu bu kitabın tamamlanması. İskender romanından önce başlamıştım. İlk sene sadece okudum, bu konu üzerine İngilizce ve Türkçe bulabildiğim bütün kaynakları merakla okudum, notlar aldım, defterler dolusu notlarım var 16 yüzyıl üzerine. Ancak ondan sonra yazmaya başladım. Gene bir yandan yazarken bir yandan araştırmaya devam ettim. Tarihsel roman bu açıdan zor bir tür. Ellerinde tuttukları eşyalardan üzerlerindeki kıyafetlere kadar her şeyi ince ince araştırmanız gerekiyor.

es_1 es_2

Yeni roman ile ilgili verdiğiniz söyleşilerde hep İngilizce yazmanızla ilgili soruları yanıtlamak durumunda kalmışsınız…
Bu yüzyıl başka bir yüzyıl. Yazarlar birden fazla dilde kendilerini ifade edebilirler. Bunun dünya edebiyatında nice örneği var. Ben Türkçeye sevdalıyım, aşığım. Türkçeden hiç kopmadım. Ama İngilizce yazmak da beni ruhen ve zihnen besliyor. Kültürlerarası yolculuk yapmayı sevdiğim gibi diller arası yolculuk yapmayı da seviyorum. Zaten sevmezseniz yapılacak iş değil çünkü iki kat emek sarf etmeniz gerekiyor, bir nevi delilik.

Peki, yazarlar romanlarını tamamlayınca biraz uzaklaşmak istiyorlar eserlerinden… Ama siz anadilinizdeki okurunuzla buluşmak için bir de çeviri süreci yaşıyorsunuz. Bu dönemi anlatır mısınız?
İngilizceden Türkçeye çevriliyor her roman. Sonra ben Türkçe çeviriyi alıp baştan sona yeniden yazıyorum. Yani her kitabı iki kez yazıyorum. Bunu okuruma olan saygımdan dolayı yapıyorum. Otomatik bir çeviri metin okumuyor okur. ‘Ustam ve Ben’i Omca Korugan cevirdi, büyük bir ustalıkla. Ben de alıp baştan sona kendi ritmim ve üslubumla şekillendirdim.

‘Ustam ve Ben’ ile kendi gözünüzden Osmanlı dünyasını da bize yansıtıyorsunuz. Sizce bizim bildiğimiz Osmanlı ne kadar gerçeği yansıtıyor?
Bizim bildiğimiz Osmanlı her şeyden evvel “insan”dan yoksun bir Osmanlı. Tarihi hep ezberleyerek, hissetmeden öğreniyoruz. Savaşlar, anlaşmalar…Halbuki sıradan bireyler nasıl yaşardı, neler hissederdi, bu konuda bilgimiz ve ilgimiz çok az. Roman ise bireyi anlama sanatı. Ben bu kitapta hiç bahsi geçmeyen karakterlere yer verdim. Kadınlar, çingeneler, fahişeler, hayvan terbiyecileri… Unutulanların, küçümsenenlerin hikâyelerini anlattım.

Kitabın başkahramanı Cihan bir çırak. Geçmişte yazdığınız romanlarınızı düşünüyorum, kahramanlarınız benzer şekilde daha az göze batan, sıradan insanlar. Bir çırağı anlatmak fikri nasıl gelişti?
Cihan hem içeriden hem dışarıdan bir karakter. Hem seviyor Osmanlıyı hem eleştirel bir gözle bakabiliyor. Bu önemliydi benim için. Çırak olduğu için her şeyi öğrenme aşamasında henüz. Bu da önemliydi. Çünkü ben ‘öğrenme aşkı’nı anlatmak istedim. Bu aşkı taşıyan insanlar hemen belli olur. Dün olduğu gibi bugün de.

Kitapta Mimar Sinan için geçen  “bir işi başarmak istiyorsan, onu neden bir başkasının değil, senin yapman gerektiğine kâinatı ikna etmen lazım. Bunun da tek yolu çalışmaktır.” cümlesinden yola çıkarak soruyorum, Sinan günümüzde yaşıyor olsaydı sizce yine aynı başarıya ulaşabilir miydi?
Yaşadığı dönemden soyutlayarak düsünemeyiz Sinan’ın başarılarını. Bugün yaşasa o gene muazzam bir yetenek olarak ortaya çıkardı ama muhtemelen çok fazla kıskançlık, hasetle önünü tıkamaya çalışırlardı yahut yeterince teşvik görmezdi. Bugün de Sinan gibi nice cevherimiz var ama maalesef biz sanatçılarını teşvik eden bir toplum değiliz.

Bu kitapta Mimar Sinan’ı özellikle almakta, 16. yüzyıl Osmanlı dönemini incelemekte sizin için önemli olan durum neydi?
16. yüzyıl Osmanlı’nın zirvede olduğu bir dönem. En güçlü, en şaşaalı bir anlamda. Ama aynı zamanda önemli kırılmaların yaşandığı bir dönem. Bugüne kadar gelen nice sorun daha o zaman kendini belli ediyor. Mesela bir tarafta bilime, ilerlemeye, öğrenmeye inananlar, bir tarafta bağnazlık ve cehalet. Bugün şehircilik ve göçle ilgili tartışmaların o zaman da olduğunu görüyoruz. Geçmişin hatalarından hiç ders çıkarmıyoruz biz milletçe çünkü geçmişimizi bilmiyoruz.

es_6 es_5

Osmanlı tarihinden başka hangi ünlü ismin yaşamını romanlaştırmak isterdiniz?
Olabilir… Henüz bilmiyorum. Bence biz yazarlar konularımızı seçmiyoruz, konular gelip yazarları seçiyor.

Romanın 600 sayfa civarında olduğu, basımdan önce 472 sayfaya indirdiğinizi söylemişsiniz. Bir okur olarak bu detay bende büyük merak uyandırıyor. Çıkardığınız kısım hangi konu hakkındaydı, bu bölümleri başka bir ortamda yayınlamayı düşünür müsünüz?
Çıkardığım kısmın önemli bir bölümü bilim tarihi üzerineydi. Takiyeddin’i çok sevdim yazarken. Bir gökbilimci düşünün. İstanbul’a geliyor çünkü burada daha rahat ve özgür olabileceğine inanıyor. Dönemin en büyük rasathanesi kuruluyor İstanbul’da. Muazzam bir ilerleme. Sonra, bağnazlık ve korku yüzünden yıkılıyor. Bilimsel aletler, kitaplar, senelerin birikimi mahvoluyor. Romanın o kısmını yazarken ağladım. Bir de Mihrimah ile ilgili bölümler vardı onları da çıkardım. Belki bir gün ayrı ayrı bunlar yayınlarım.

‘Ustam ve Ben’, ‘İskender’den önce aslında taslak olarak varmış. Benzer şekilde farklı konuların roman olma olgunluğuna eriştiğine, hangi noktada karar veriyorsunuz?
Genelde zihnimde birden fazla hikâye oluyor ama bir romanı seçince tamamen ona odaklanıyorum, diğerleri sandıklarda duruyor. Yoksa odaklanamam. En zoru hangi hikâyeye doğru yolculuğa çıkacağınıza karar vermek. Bazen sayfalarca yazar, atarım.

Mimar Sinan’a olan bakışınızı kurarken tasavvufa da yer verdiğiniz açık… Tasavvuf perspektifi, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da, hem yazarlığınızın hem de dünyaya bakışınızın çerçevesi mi olacak?
Tasavvuf, mistisizm… Benim sevdiğim ve kıymet verdiğim değerler. İlk romanım Pinhan’dan itibaren adım adım okurlar görebilirler tasavvufun izlerini. 20 sene olmuş nerden baksanız. Ama dikkat ederseniz şimdiye değin yazdığım her roman bir öncekinden farklı olageldi. Çok çok başka her kitap. Fakat arada köprüler var, görünmez ipler var. Tasavvuf o görünmez köprülerden biri kitaplar arasında. Dikkatli okurlar o bağları hemen görüyor.

‘Baba ve Piç’ romanıyla TCK 301’e göre dava açılmış ve dava delil yetersizliği ve yasal unsur oluşturmadığı için düşmüştü. Ve o dönemde, bugün adına ‘Ergenekon’ dediğimiz bir yapının hedefine aldığı yazarlardan biriydiniz. Köprülerin altından çok sular aktı. İnsanlar yargılandı, mahkûm edildi. Hatta bugünlerde yeniden yargılanmaları söz konusu. Adaletsizliğine uğradıkları da konuşuluyor. Yani çetrefilli bir süreç yaşandı. Tüm bunlar olurken, yazdığıyla yargılanmak istenen ve hedef gösterilen bir edebiyatçı olarak siz ne hissettiniz? Adalet duygunuz tamir oldu mu, kalben ne hissediyorsunuz?
Türkiye’de demokrasinin ve çok sesliliğin yeşermesini tüm kalbimle savunuyorum. Demokrasi ve ifade özgürlüğü herkese lazım. Ekmek gibi, su gibi elzem. Maalesef biz de tahammülsüzlük çok fazla. Bizim gibi düşünmeyen insanlara saygımız yok. Halbuki bu tavır, kimseye bir fayda getirmiyor. Toplumlar özgür düşünceyle, sanatla, felsefeyle ilerler. Ben tek tek insanlar bazında bakmıyorum olaylara, kişiselleştirmiyorum. Genel çerçeveyi konuşmak önemli. Ve o genel çerçeve muhakkak çoğulcu demokrasi olmalı. Sadece birileri için değil herkes için demokrasi.

Hem en çok satan yazarlardansınız, hem de bir o kadar çok eleştiri alan yazarsınız. Kendinizi bu durumdan nasıl koruyorsunuz, kırılmadan yazmaya nasıl devam edebiliyorsunuz?
Türkiye’de bir kitabı okumadan, hatta daha çıkmadan, kitapçı raflarına ulaşmadan eleştirebiliyorlar. Maalesef bizde “yazı” değil “yazar” konuşuluyor. Elit kesim arasında adalar var. Filancalar falancaları sevmiyor, falancalar berikileri. Ben bütün bunlardan uzak duruyorum. Elit kesim içindeki vıdıvıdılara uzak, okuruma yakın duruyorum. Bizde çok güzel, duru bir okur var. Bir romanı seviyorsa, muhakkak paylaşıyor, ablasına, teyzesine, arkadaşına veriyor. Bir kitabı birden fazla insan okuyor. Okur benim için önemli.

es_ydk es_4

‘Bit Palas’, ‘Araf’ ‘Baba ve Piç’ romanları sizi büyük kitlelerle buluşturdu. ‘Aşk’ ve ‘İskender’ in yayınlandığı yıllarda ise artık ‘star’ çapında biri ve satış rekorları kıran kitapların yazarıydınız. Çok satmaya başladığınızda, yeni okurlarınız arasında “tanımadığınız”, dünyasını bilmediğiniz ve temas etmeyi kurgulamadığınız insanlar gördünüz mü? Bu yeni okurla nasıl yoldaş oldunuz?
Okurlarıma baktığımda orada gördüğüm çeşitliliğe çok kıymet veriyorum. İmza günlerinde kuyrukta bekleyenlere bakarsanız, türbanlılar da çok var, mini etekliler de. Muhafazakârlar da var, solcular, sosyal demokratlar, Kemalistler, feministler de… Bir araya gelmeyen, iki çift kelime konuşmayan insanların aynı kitabı okuduğunda yaşanan bu buluşma benim gözümde çok değerli. Çünkü inanıyorum ki bir romanın kapıları herkese açık olmalı. Milyonlarca kişi okusa da, bir kitabı herkesin okuması tek ve biricik, parmak izlerimiz gibi…

Elif Şafak Fotoğrafları: Zeynel Abidin

Ustam ve Ben / Yazar: Elif Şafak / Roman / Çeviri: Omca A. Korugan (Yazarla birlikte) /  Doğan Kitap / Kapak Tasarım: Uğurcan Ataoğlu / Kapak Grafik Tasarım: Handan Tepe / Dijital İllüstrasyon: Onur Aynagöz / Bölüm İllüstrasyonları: Yiğit Karagöz / 1. Baskı (200.000 Adet) 2013 / 480 Sayfa

Elif Şafak; Strasbourg doğumlu… Çocukluğunu ve gençliğini Ankara, Madrid, Amman, Köln, İstanbul, Boston, Michigan ve Arizona’da geçirdi. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü’nde, doktorasını ise siyaset bilimi alanında tamamladı. İlk romanı Pinhan’la 1998 Mevlâna Büyük Ödülü’nü aldı. Bunu Şehrin Aynaları (1999) ve Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü’nü kazandığı Mahrem izledi (2000). Ardından her ikisi de çok satan ve geniş bir okur kitlesine ulaşan Bit Palas (2002) ve İngilizce kaleme aldığı Araf (2004) yayımlandı. Med-Cezir’de (2005) kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını topladı. 2006’da senenin en çok okunan kitabı olan Baba ve Piç yayımlandı. Ardından aylarca satış listelerinden inmeyen ilk otobiyografik kitabı Siyah Süt’ü yazdı. Doğan Kitap tarafından 2009’da yayımlanan Aşk, Türk yayıncılık dünyasında önemli bir rekora imza atarak, en kısa sürede en çok satan roman oldu. Tüm eserlerinden seçkiler niteliğinde olan Kâğıt Helva (2009), gazete yazılarından derlediği Firarperest (2010), İngiltere’ye göç etmiş Türkiyeli bir ailenin dramını anlattığı İskender (2011), yine gazete yazılarından derlediği Şemspare (2012) ve yeni romanı Ustam ve Ben 2013 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı. 2010 yılında Fransa’nın Sanat ve Edebiyat Şövalyesi nişanına layık görülen ve eserleri otuz dile çevrilen Elif Şafak’ın romanları, Viking, Penguin, Rizzoli ve Phebus gibi dünyanın en önemli yayınevleri tarafından yayımlanmaktadır. (www.elifsafak.com.tr)

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.