‘Okur, yazarın yazdığını dilediği gibi deşifre etmekte serbesttir.’

“Türkiye’de iyi şeyler de oluyor. Edebiyatımızın öykü dalında kadın yazarlarımızın önemli varlığına, şimdi yeni bir ad daha ekleniyor: Elif Yonat Toğay. Kitabı, “Herkes Gibi Herkes Kadar” bir ilk kitap olmanın getireceği dil ve anlatım zayıflıklarından iyice soyundurulmuş, akıcı öyküler içeriyor. Konular, mekânlar ve kişiler bakımından çeşitlilik taşıyan öyküler, incitmeyen bir alaycılığa yer verirken, hiç uzatmadan, şaşırtıcı biçimde sona eriyor. Keskin gözlemlerle oluşan, gerçekçi ama duygu yüklü bir saflıkla, insanlık durumları, renkler, kesitler. Yazarın yetkinliğine tanıklık eden tatlı bir cinlik de hiç eksik değil,” diyor Necati Tosuner, Herkes Gibi Herkes Kadar için. Elif Yonat Toğay ile kitabını konuştuk. 

Herkes Gibi Herkes Kadar… Kitabın isminde bir ironi olduğu kanısındayım. Hem öykülerin kahramanları hem de sizin öyküye bakışınız ve diğer öykü yazarları ile sizin yazarlığınız üzerinden bir gönderme olarak okuyabilir miyiz kitabın ismini?
Tespitinize bayıldım. Okuyabilirsiniz elbette. Sonuçta, okur, yazarın yazdığını dilediği gibi deşifre etmekte serbesttir. Ancak itiraf etmeliyim ki, diğer öykü yazarlarına gönderme konusu daha önce hiç aklıma gelmemişti. Güzel fikir. İşte, okur benim öngörmediğim bir katkıda bulununca heyecanlanıyorum. Çünkü öykünün en çok bu yanını seviyorum. Yazar bir şey yazıyor, okur ona kendi algısıyla yeni bir katman ekliyor. O nedenle, okurların yorumları benim için çok değerli, öykülerimi zenginleştiriyor, ufkumu açıyor. Kitabın ismine gelirsek, öykü karakterlerime atfen, herkes gibi herkes kadar… Belki en yakınımız, belki uzak tanışımız, ya da her an her yerde rastlayabileceğimiz insanlar.

Herkes Gibi Herkes Kadar’daki öykülerin dili alabildiğine sade, süslü anlatımdan ve ifadelerden uzak durulmuş. Bu tercih neticesinde öykü kahramanlarının hayatlarını ve hayatlarının arka planını mı merkeze, odağa almayı amaçladınız?
Öykülerimin dili, evet, son derece sade ve süsten uzak. Benim tarzım bu. Ama kastettiğim, yalnızca yazın tarzım değil, yaşam tarzım aynı zamanda. Konuşurken, yazarken, yaşarken tercihim hep bu yönde. Öykülerimde, anlatmak istediklerimi en sade ve fakat en çarpıcı şekilde, uzatmadan anlatmak gibi bir kaygım var. Fazlalığı, abartıyı, lafı dolandırmayı, uzatmayı, kısacası alengirli hiçbir şeyi sevmiyorum. Örneğin, kullandığım her ayrıntının işlevsel olmasına dikkat ediyorum. Yoksa kullanmıyorum. O nedenle, sizin de dediğiniz gibi, konuya odaklanıyorum sanırım, ama bunu hesaplayarak yaptığımı söyleyemem. Naturamın etkisi demek belki en doğrusu. 

image

Öykülerin kahramanları geçmişi şimdiye bağlarken bir pentimento çıkarıyorlar sanki ortaya. Öykü kişileriniz açısından geçmiş, anılar ve hayattan geçip gitmiş kişiler ekseninde bir ortaklık kurmak ne derece doğru olur?
Çok hoş ve çok doğru bir değerlendirme. Karakterlerimi sahici, öykülerimi inandırıcı kılmak için başvurduğum bir yöntem bu. Çünkü bazen bir defoyu saklamak bazen de yalnızca öyle istediğimiz için bir şeyleri unutur ya da unutmaya, unutturmaya çalışırız. Unuttu(rdu)ğumuzu sandığımız ya da gerçekten unuttu(rdu)ğumuz o minicik ayrıntı yıllar sonra yeniden su yüzüne çıkabiliyor. Ve herkesin üzerinde bambaşka etkiler yaratıyor. Öykü için başlı başına bir konu işte… 

Kitabın öykülerinin birkaçında kadınların evlenme isteği üzerinden bir konu kardeşliği var. Ve her nasılsa, o kadınlar bir türlü evlenemiyor o erkeklerle ve ya mutsuz yaşamaya devam ediyorlar ya da başka erkeklerle evlenmeyi tasarlıyorlar. Şimdilerde dahi, kadın hangi sınıfa ait olursa olsun, bir erkeğin varlığı üzerinden mi tanımlamak istiyor kendini?
“Şimdilerde dahi” dediğinize göre, çağdaş bir toplum hayal ediyorsunuz sanırım. Haklısınız, ben de ediyorum, ama gönlümüzden geçenle realite maalesef pek örtüşmüyor. Kabul edelim ki, çağdaşlıktan çok uzağız. TÜİK verilerine dayanarak durumu kısaca özetlemek gerekirse, kadın erkek nüfusu başa baş olmakla birlikte, kadın istihdam oranının yalnızca % 30 olduğu bir toplumdan söz ediyoruz. Okuryazar olmayan kadın nüfusu, erkeğe göre 5 kat fazla. Ve bugün neredeyse her 3 kadından biri kendisine sorulmadan görücü usulüyle evlendiriliyor.  Ama bana göre en üzücü, en utanç verici olan şu ki, genel nüfusun % 20’si başlık parasını onaylıyor! Yani “şimdilerde bile” içinde yaşadığımız toplum bu! Tabii, toplum derken büyük şehirdeki küçük bir kitleden söz etmiyoruz, Türkiye’den söz ediyoruz. Dolayısıyla, kadın istese de istemese de, toplumsal beklenti bu yönde. Türkiye’de kadının sosyal statüsünü belirten göstergeler, hâlâ ailesi ve evliliği ne yazık ki, eğitimi ve/ya kariyeri değil. Böyle bir toplumsal olgu var, reddedemeyiz. 

image

Necati Tosuner’in yazdığı arka kapak yazısında “Konular, mekânlar ve kişiler bakımından çeşitlilik taşıyan öyküler, incitmeyen bir alaycılığa yer verirken, hiç uzatmadan, şaşırtıcı bir biçimde sona eriyor,” deniliyor. Buradaki çeşitlilik sözcüğünün yanına sınıfsızlık sözcüğünü de eklemek isterim. Bilhassa öykülerdeki kadınlar açısından bir sınıfsızlık olduğu kanısındayım, yanılıyor muyum yoksa?
Çok haklısınız. Fark etmenize sevindim. Daha önce kimse böyle yorumlamamıştı. Oysa, özen gösterdiğim bir konu bu. Öykülerimde insanı ele alıyorum. Ve bir kadın yazar olarak, toplumumuzda özellikle kadınların yaşadıklarına dikkat çekmek zorunda hissediyorum kendimi. Bir tür sosyal sorumluluk diyelim. İnsan deyince de, kadın veya erkek, toplumun her tabakasındaki bireye mercek tutmak gerek. Yalnızca belli bir sınıfa yönelerek insanı anlatmak mümkün olmaz, kavram güdük kalır gibi geliyor bana. 

İlk öykü kitabı yayımlanan herkese sorulan o klasik soruyu sormak isterim size de: Bu kitaptaki öykülerin arkasında, arka planında hangi yazarların izleri, hangi kitapların düşündürdükleri var?
Yazdıklarımız, okuduklarımızın toplamından damıttıklarımızdır diye düşünüyorum. Bazılarından öğrenir, bazılarından esinleniriz. Dolayısıyla, okuduğum her kitabın, her yazarın mutlaka bir etkisi vardır öykülerimde. Hatta yalnızca edebiyat değil, tarih ve psikoloji kitaplarının da emeği vardır üzerimde. Ama özellikle saymam gerekirse, Ernest Hemingway’den yalınlığın albenisini, Orhan Pamuk’tan araştırarak yazmayı, Necati Tosuner’den dilin önemini, Murat Gülsoy’dan kurmacanın tekniğini, Virginia Woolf’tan her gün düzenli yazma alışkanlığını, Yaşar Kemal’den doğa ögelerinin metne katkısını, Sait Faik Abasıyanık’tan betimlemenin gücünü, Jale Sancak’tan öyküleri ilmek ilmek işlemeyi öğrendiğimi söyleyebilirim.

Herkes Gibi Herkes Kadar / Yazar: Elif Yonat Toğay / Bence Kitap / Öykü / Genel Yayın Yönetmeni: Ceyda Pırıl Köstem / Kapak Tasarımı: Benceajans / Mizanpaj: Benceajans / 1. Basım: Ekim 2015 / 95 Sayfa

Elif Yonat Toğay, 1968 doğumlu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenim gördü. İngilizceden dilimize kitap çevirileri yaptı. Öyküleri, Varlık, Sarnıç, Kitapçı, Patika, Galapera Sanat, vb. pek çok dergide yayımlandı; Adnan Yücel (2015) Öykü Yarışmasında üçüncülük, Antalya Konyaaltı Belediyesi Kadın Öyküleri (2015) yarışmasında ikincilik ödüllerini aldı, Madenci Edebiyatı (2014) ve Nöroloji Öyküleri (2014) yarışmalarında da yayımlanmaya değer eserler arasına seçildi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.