Elmalar Diyarı – John Cheever


“Elmalar Diyarı’ndaki kahramanlar, tıpkı bundan önceki Cheever öykülerinde olduğu gibi, küçük dünyalarında yaşamaya devam ediyor. Kimi saf, kimi eski kafalı, kimi alabildiğine şaşkın… Başlarına garip mi garip, olmayacak haller geliyor. Nezakete, genel ahlaka, sağduyuya, hatta gerçeğin ta kendisine bile mesafe alıyor, güvenmemeyi öğreniyorlar. Afallıyor, tökezliyor, sarsılıyor ama yaşamaya devam ediyorlar. Amerikan edebiyatının klasiklerinden John Cheever’ın öyküleri basılır basılmaz çoksatar oldu ve yazar 1979’da Pulitzer Ödülü’ne layık görüldü.” Kitapla aynı isimli öyküyü sizinle paylaşıyoruz.

Elmalar Diyarı

Yaşlı başşair Asa Bascomb, atölyesinde ya da yazıhanesinde –şiir yazılan bir eve verilecek ad konusunda bir türlü kesin bir karara varamamıştı– bir yandan La Stampa’nın bir nüshasıyla eşekarısı avlayıp bir yandan Nobel ödülünün niçin kendisine verilmediğini düşünerek dolaşıyordu. Şöhret işareti olan diğer her şeyi kazanmıştı neredeyse. Köşedeki sandıkta madalyalar, takdirnameler, çelenkler, taçlar, şeritler, rozetler duruyordu. Yazıhanesini ısıtan sobayı ona Oslo PEN Kulübü hediye etmişti; yazı masası Kiev Yazarlar Sendikası’nın armağanıydı; yazıhanenin kendisi de hayranlarından oluşan uluslararası bir dernek tarafından yaptırılmıştı. Yapının anahtarı kendisine sunulduğu gün hem İtalya hem ABD devlet başkanları tebrik telgrafı çekmişlerdi. Nobel ödülünü niye almamıştı? Çat, çat. Yazıhanesi kuzeyde Abruzzi’ye bakan geniş bir penceresi olan, çatı kirişleri açıkta, koca bir binaydı. Ona kalsa daha küçük pencereli, çok daha küçük bir yeri tercih ederdi, ama kendisine danışılmamıştı. Dağların yüksekliğiyle nazım disiplini arasında bir çatışma vardı sanki. Sözünü ettiğim dönemde seksen iki yaşındaydı ve Roma’nın güneyindeki dağ kasabası Monte Carbone’nin altında bir villada oturuyordu.

Gür, kalın telli beyaz saçlarının bir perçemi alnına dökülürdü. Başının tepesinde hep iki-üç isyankâr, aykırı saç tutamı dimdik dururdu. Resmi davetlerden önce bunları sabunla yapıştırırdı, ama saç tutamları en fazla bir-iki saat yatık durur, şampanya servisi yapılırken genellikle havaya fırlamış olurlardı. İnsanlarda bıraktığı izlenimde bu saç tutamlarının önemli bir yeri vardı. Nasıl ki bazı kişiler uzun burunları, tebessümleri, doğum ya da yara izleriyle hatırlanırsa Bascomb da isyankâr saç tutamlarıyla hatırlanırdı. Bir bakıma şiirin Cézanne’ı olarak tanınırdı. Eserlerindeki doğrusal kesinlik Cézanne’a benzetilebilirdi belki, ama onun eserlerinin temelindeki bakış açısına sahip değildi. Bu hatalı benzetme en tanınmış eserinin adından kaynaklanmış olabilirdi: Elmalar Diyarı adlı bu şiirinde hayranları kırk yıldır görmediği Kuzey New England elmalarının keskin tadını, çeşitliliğini, rengini ve nostaljisini bulurdu.

Sadeliğiyle ün yapmış bir taşralı olduğu halde niçin Vermont’tan ayrılıp İtalya’ya yerleşmişti? On yıl önce ölmüş olan sevgili Amelia’sının tercihi miydi bu? Ortak kararlarının birçoğunu Amelia almıştı. Bir çiftçinin oğlu olan Bascomb yurtdışında yaşamanın haşin çocukluğunu renklendireceğini düşünecek kadar saf mıydı? Yoksa sadece pratik açıdan verilmiş bir karar mıydı, kendi ülkesinde rahatsızlığa varabilecek bir şöhretten kaçmayı mı amaçlamıştı? Hayranları onu Monte Carbone’de de buluyor, neredeyse her gün birileri geliyordu, ama makul sayılarda geliyorlardı. Yılda bir-iki kere –genellikle doğum gününde– Match ya da Epoca için fotoğrafı çekiliyordu, ama genelde ABD’de süreceği hayattan daha sakin bir hayat sürebiliyordu. Memlekete son gidişinde Beşinci Cadde’de yürürken birileri yolunu kesmiş, kâğıt parçalarına imza atmasını istemişlerdi. Roma sokaklarında kim olduğunu kimse bilmiyor, kimse umursamıyordu, onun istediği de buydu.

Monte Carbone kurşuni granitten, somun biçimi bir tepenin üzerine kurulmuş bir Arap kentiydi. Kasabanın tepesindeki üç berrak, gür pınarın suları dağın yamacından aşağı havuzlar halinde ya da suyollarından dökülürdü. Bascomb’un villası kasabadan daha aşağıdaydı; bahçesinde zirvedeki pınarlardan beslenen çok sayıda çeşme vardı. Dökülen suyun sesi hem yüksekti, hem de ahenksiz; daha çok bir alkış ya da patırtıyı andırırdı. Yaz ortasında bile sular buz gibi soğuktu, Bascomb cin, şarap ve vermutunu terastaki bir havuzda tutardı. Sabahları yazıhanesinde çalışır, öğle yemeğinden sonra biraz uyur, sonra da kasabaya çıkan basamakları tırmanırdı.

Süngertaşı, kırmızıbiber ve duvarlarla damlarda biten likenlerin acı renkleri, Bascomb gibi yıllardır bunca acılığın ortasında yaşasa bile bir Amerikalının bilincinde yer edinmemiştir. Bascomb basamakları tırmanırken nefes nefese kalırdı. Soluklanmak için sık sık durup dinlenirdi. Herkes ona selam verirdi. Salve, maestro, salve! On ikinci yüzyıldan kalma kilisenin tuğla örülmüş transeptini her görüşünde, sanki kasabanın güzellikleri hakkında bir arkadaşına bilgi verirmiş gibi kendi kendine tarihini mırıldanırdı. Kasabanın güzellikleri çeşitli ve kasvetliydi. Burada hep bir yabancı olacaktı, ama bu yabancılık ona za-mana ilişkin bir metafor gibi geliyordu; sanki bu yabancı duvarların kıyısından, yabancı basamakları tırmanırken saatleri, ayları, yılları, on yılları tırmanıyordu. Kasaba meydanında bir kadeh şarap içer, postaneden mektuplarını alırdı. Herhangi bir günde aldığı mektupların sayısı kasabanın toplam nüfusunun aldığı mektuplarınkinden fazlaydı. Hayranlardan mektuplar, konferans vermesini, okuma gününe katılmasını ya da sadece yüzünü göstermesini teklif eden mektuplar olurdu; ayrıca Batı âleminin bütün onursal topluluklarının davetli listesinde yer alıyordu görünüşe bakılırsa; elbette geçmişte Nobel ödülü almışların oluşturduğu topluluk hariç. Ona gelen mektuplar bir çuvala konur, çuval taşıyamayacağı kadar ağırsa postina’nın oğlu Antonio onunla birlikte villaya giderdi. Saat beşe ya da altıya kadar mektuplarını okuyup cevaplardı. Haftada iki-üç kere birkaç hacı villanın yolunu bulurdu; görünüşleri hoşuna giderse onlara birer kadeh içki ikram eder, Elmalar Diyarı kopyalarını imzalardı. Bunun haricinde on-on beş kitabı daha yayımlanmış olduğu halde diğer kitaplarını neredeyse hiç kimse getirmezdi. Haftanın iki-üç akşamı kasabanın hancısı Carbone’yle tavla oynardı. Her ikisi de diğerinin hile yaptığını düşünür, mesaneleri patlamak üzere bile olsa tavlanın başından asla kalkmazlardı. Geceleri rahat uyurdu.

Bascomb’un genellikle birlikte anıldığı dört şairden biri kendini vurmuş, öteki kendini boğmuş, bir diğeri kendini asmış, dördüncüsü de alkol zehirlenmesinden ölmüştü. Bascomb hepsini yakından tanımış, çoğunu sevmiş, ikisine hastalıklarında bakmıştı, ama şiir yazma seçimini yapmakla kendini yok etmeyi de seçmiş olduğu yolundaki genel mantığa şiddetle itiraz ederdi. Her türlü günahın çekiciliğini bildiği gibi intiharın çekiciliğini de bilir, villadan her türlü silahı, uygun uzunlukta ipi, zehir ve uyku hapını uzak tutmaya özen gösterirdi. Dört şairden en yakın olduğu Z’nin olağanüstü hayal gücüyle olağanüstü intihar yeteneği arasında yadsınamayacak bir bağlantı bulmuştu, ama kendisi köylü inatçılığıyla bu bağlantıyı koparmaya ya da görmezden gelmeye –Marsyas ve Orpheus’u devirmeye– kararlıydı. Şiir kalıcı bir şan ve şerefti, bir şairin hayatının son perdesinin –Z örneğindeki gibi– pis bir odada yirmi üç boş cin şişesiyle oynanmaması gerektiği konusunda kafasında şüpheye yer yoktu. Dehayla trajedi arasındaki bağlantıyı yadsıyamayacağına göre onu ezmeye kararlıydı anlaşılan.

Bascomb bir zamanlar Cocteau’nun dediği gibi, şiir yazmanın tam anlaşılmamış bir hafıza altkatmanının kullanılması olduğuna inanıyordu. Eserleri bir hatırlama eylemi gibiydi. Çalışırken hafızasına somut görevler yüklememekle birlikte kullanıma soktuğu şeyin hafıza olduğu kesindi: duyumlara, manzaralara, çehrelere ait anılar ve kendi dilinin devasa kelime hazinesi. Kısa bir şiiri yazmak için bir ay, bazen daha fazla çalışırdı, ama eserlerini disiplin ve çalışkanlıkla tanımlamak doğru olmazdı. O sanki kelimelerini seçmez, konuşma denen şeyi anlamaya ilk başladığından itibaren duyduğu milyarlarca sesin arasından bulup çıkarır, hatırlardı. Dolayısıyla, hayatını yararlı kılabilmek için hafızasına güvendiğinden, zaman zaman acaba hafızası zayıflıyor mu diye şüpheye kapılıyordu. Dostlarıyla, hayranlarıyla konuşurken söylediklerini tekrarlamamaya büyük özen gösteriyordu. Sabahın ikisinde, üçünde bahçedeki çeşmelerin ahenksiz sesine uyandığında bir saat boyunca isim ve tarihler konusunda kendisini imtihana çekerdi. Lord Cardigan’ın Balaklava’daki rakibi kimdi? Lord Lucan adının bulanık derinliklerden güç bela su yüzüne çıkması bir dakika kadar sürerdi, ama sonunda çıkardı ortaya. Esse fiilinin uzak geçmiş zamanını çeker, Rusça birden elliye kadar sayar, Donne, Eliot, Thomas ve Wordsworth’ten ezbere şiirler okur, 1812 Milano ayaklanmalarıyla başlayıp Vittorio Emanuele’nin taç giymesiyle son bulan Risorgimento hareketinin olaylarını sırasıyla zihninden geçirir, tarihöncesi çağlarını sıralar, bir milin kaç kilometre olduğunu hatırlar, güneş sisteminin gezegenlerini sayar, ışığın hızını hatırlardı. Hafızasının cevaplama hızında bir düşüş olduğu kesindi, ama yeterli olmayı sürdürdüğü kanısındaydı. Tek yetersizliği kaygılı olmasıydı. Zamanın o kadar çok şeyi yok ettiğini görmüştü ki, acaba yaşlı bir adamın hafızası bir meşe ağacından daha güçlü ve daha uzun ömürlü olabilir mi diye merak ediyordu; ne var ki otuz yıl önce bahçeye diktiği bataklık meşesi ölmekteydi ve kendisi sevgili Amelia’sının ilk tanıştıklarında giydiği elbisenin modelini ve rengini ayrıntılarıyla hatırlıyordu. Hafızasını çeşitli şehirlerde yol bulmaya zorluyordu. Indianapolis’te tren istasyonundan anıt çeşmeye, Leningrad’da Hotel Europe’tan Kış Sarayı’na, Eden-Roma’dan çıkıp Trastevere’den yukarı Montori’de San Pietro’ya yürüyüş yollarını hayal ediyordu. Gücü azalmışken, melekelerinden şüpheye düşmüşken, bu sorgulamanın tek başınalığı onu bir mücadeleye dönüştürüyordu.

Hafızası bir gece ya da sabah onu uyandırıp Lord Byron’ın adını bulmasını istedi. Bulamıyordu. Kendini bir an hafızasından uzaklaştırıp sonra gafil avlayarak Lord Byron’ın adıyla yakalamaya karar verdi, ama temkinle haznesine döndüğünde hazne hâlâ boştu. Sidney miydi? Percy mi? James mi? Yataktan kalktı –hava soğuktu– ayağına bir çift ayakkabı, üstüne bir palto geçirdi ve bahçeden geçip basamakları tırmanarak yazıhanesine gitti. Manfred’i aldı eline, ama şairin adı sadece Lord Byron olarak geçiyordu. Childe Harold’da da aynı şekildeydi. Sonunda ansiklopediye bakıp Lord’un adının George olduğunu gördü. Bu hafıza boşluğu için kendine kısmi bir af bağışlayıp sıcak yatağına döndü. Birçok ihtiyar gibi o da gizli gizli kuşunu öttüren yiyeceklerin listesini yapmaya başlamıştı. Taze alabalık. Siyah zeytin. Kekikli süt kuzu. Yabani mantar, ayı, geyik ve tavşan. Defterikebirin öteki tarafında bütün dondurulmuş gıdalar, sera sebzeleri, fazla pişmiş makarna ve hazır çorbalar vardı.

Baharda İskandinavyalı bir hayranı ona mektup yazıp Bascomb’u günübirliğine dağ kentlerinde gezdirme şerefini kendisine bahşetmesini rica etti. O sırada otomobili olmayan Bascomb teklifi memnuniyetle kabul etti. İskandinavyalı hoş ve genç bir adamdı, memnun mesut, Monte Felici’ye doğru yola koyuldular. On dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda kentin su ihtiyacını karşılayan pınarlar kurumuş, kent ahalisi aynı dağın yamacında daha aşağıya inmişti. Tepedeki terk edilmiş kentten geriye bir tek olağanüstü görkemli iki kilise ya da katedral kalmıştı. Bascomb bunlara bayılmıştı. Çiçekli otlarla kaplı tarlaların ortasında yükseliyorlardı; duvarlardaki fresklerin renkleri hâlâ capcanlıydı, cepheleri kartal başlı aslanlarla, kuğularla, kadın ve erkek yüzleri ve uzuvları taşıyan aslanlarla, şişlenmiş ejderhalarla, kanatlı yılanlarla ve başka dönüşüm harikalarıyla süslenmişti. Tanrı’nın bu devasa, düşsel evleri Bascomb’a insanın hayal gücünün sınırsızlığını hatırlatıyor, kendini hafiflemiş ve heyecan dolu hissediyordu. Monte Felici’den San Giorgio’ya gittiler; burada boyalı mezarlar ve küçük bir Roma tiyatrosu vardı. Kentin aşağısında bir koruda mola verip piknik yaptılar. Bascomb tuvalet ihtiyacını gidermek üzere ağaçların arasına girdiğinde sevişen bir çiftle karşılaştı. Soyunma zahmetine katlanmamışlardı; görülen tek et, adamın kıllı poposuydu. Bascomb tanti scusi diye mırıldanarak özür diledikten sonra ormanın başka bir bölümüne gitti, ama İskandinavyalı’nın yanına döndüğünde huzursuzdu. Boğuşan çift katedrallerin anısını silikleştirmişti sanki. Villasına döndüğünde Roma’daki bir manastırdan gelmiş rahibeler ellerinde imzalanmak üzere Elmalar Diyarı kopyalarıyla onu bekliyorlardı. Kitapları imzalayıp ev işlerine bakan Maria’ya onlara şarap ikram etmesini söyledi. Rahibeler her zamanki iltifatları sıraladılar –insanı kendine davet eden bir evren yaratmıştı; bir yağmur rüzgârında manevi güzelliğin sesini bulmuştu– ama onun tek düşünebildiği adamın poposuydu. Kendi göklere çıkarılan gerçeklik arayışından daha şevkli ve anlamlı görünüyordu. O gün gördüğü her şeyi –şatoları, bulutları, katedralleri, dağları ve çiçek kaplı tarlaları– gölgede bırakıyordu. Rahibeler gittiğinde moralini düzeltmek için dağlara baktı, ama o sırada dağlar gözüne kadın memesi gibi göründü. Zihni kirlenmişti. Bascomb zihninin dik başlılığından uzaklaşıp nasıl bir yol tutacağını izler gibiydi. Uzaktan bir tren düdüğü duydu, asi zihni bunu nasıl değerlendirecekti bakalım? Seyahatin heyecanları, yemekli vagondaki fiks mönü, trenlerde sunulan şarap türleri olarak mı? Hepsi oldukça masumdu, ama bir anda zihnini yemekli vagondan gizlice uzaklaşıp yataklı vagonların cinsel ilişkide bulunulan kompartımanlarına, sonra da kaba bir müstehcenliğe sızarken yakaladı. Neye ihtiyacı olduğunu biliyordu, yemekten sonra Maria’yla konuştu. Maria onu her zaman seve seve memnun eder, ama o önceden yıkanması konusunda ısrarlı davranırdı. Banyo, bulaşık derken epey gecikme oldu, ama Maria yanından ayrıldığında kendini kesinlikle daha iyi hissediyordu, ne var ki derdine çare bulamadığı da kesindi.

Gece gördüğü rüyalar müstehcendi, birkaç kere uyanıp cinsel sıkıntısını ya da uyuşukluğunu üzerinden silkelemeye çalıştı. Sabah uyandığında durum gündüz gözüyle daha iyi görünmüyordu. Hayatta renkli, neşeli tek unsur müstehcenlikmiş –kaba müstehcenlikmiş– gibi geliyordu ona. Kahvaltıdan sonra yazıhanesine çıkıp masasının başına oturdu. Elmalar diyarının davetkâr evreni, yağmur rüzgârı yok olup gitmiş gibiydi. Onun kaderi, özü pislikti, şevkle “Atina’yı Kurtaran Osuruk” adlı uzun bir balada girişti. O sabah baladı tamamlayıp Oslo PEN’in armağanı olan sobada yaktı. Balad dışkıbilim alanında kapsamlı ve iğrenç bir çalışmaydı ya da yakıncaya kadar öyle olmuştu; merdivenleri inip terasa giderken içten bir pişmanlık duydu. Öğleden sonrayı “Tiberio’nun Gözdesi” adlı iğrenç bir itiraf yazarak geçirdi. Saat beşte iki hayranı –genç bir karı-koca– onu methetmeye geldi. Bir tren yolculuğunda tanışmışlardı, her ikisinin de elinde Elmalar Diyarı’nın birer kopyası vardı. Onun tasvir ettiği saf ve ateşli aşk doğrultusunda birbirlerine âşık olmuşlardı. Bascomb o günkü çalışmalarını düşünerek başını önüne eğdi.

Ertesi gün “Bir Devlet Okulu Müdürünün İtirafları”nı yazdı. Öğlen yazdıklarını yaktı. Üzgün üzgün merdiveni inip terasına vardığında Roma Üniversitesi’nden on dört öğrenciyi orada buldu; o görünür görünmez Elmalar Diyarı’nın açılış sonesi “Cennetin Meyve Bahçeleri”ni okumaya başladılar hep bir ağızdan. Bascomb ürperdi. Gözleri yaşardı. Maria’dan o kitaplarını imzalarken öğrencilere şarap getirmesini rica etti. Öğrenciler sonra onun murdar elini sıkmak için sıraya girdiler ve Roma’dan onları getiren ve o sırada da tarlada bekliyor olan otobüse bindiler. Onu neşelendirmeyi beceremeyen dağlara baktı; anlamsız mavi göğe baktı. Ahlaklılığın gücü nereye gitmişti? Herhangi bir gerçekliği var mıydı aslında? Zihnine musallat olan hayvani kabalık egemen bir gerçek miydi? Hafta sonuna varmadan, müstehcenliğin en acı yönünün hödüklüğü olduğunu keşfetti. Ahlakdışı projelerini şevkle geliştiriyor, ama sıkıntı ve utançla tamamlıyordu. Pornografi yazarının rotası değişmezdir; olgunlaşamamış ve saplantılı kişilerin dolaşıma soktuğu o can sıkıcı çalışmaları tekrar ettiğini gördü. Bir “Oda Hizmetçisinin İtirafları”nı, “Beyzbolcunun Balayı Tatili”ni ve “Parkta Bir Gece”yi yazdı. On günün sonunda pornografi yazarının bütün imkânlarını tüketmişti; belden aşağı beş mısralık yergiler yazıyordu. Bunlardan altmış tane yazıp yaktı. Ertesi sabah otobüse binip Roma’ya gitti.

Her zaman kaldığı Minerva’ya giriş yaptı; uzun bir liste oluşturan dostlarını aradı, ama büyük bir şehre habersiz gelmenin dostsuzluk demek olduğunu biliyordu zaten, kimse evinde değildi. Sokaklarda dolaştı; bir ara bir umumi tuvalete girdi ve malını sergileyen bir erkek orospuyla yüz yüze geldi. Çok yaşlı insanlara özgü saflık ya da yavaşlıkla adama bakıyordu. Adamda geri zekâlı suratı vardı –uyuşturucu kullanmıştı, çirkindi–; buna rağmen, tatsız yakarılarını sıralarken Bascomb’a elinde sıradanlığı alt edebilecek, görenek aynasını parçalayabilecek alevli bir kılıç tutan bir melek gibi göründü. Alelacele dışarı çıktı. Hava kararmaktaydı, akşamüzerleri Roma’nın surlarına çarpıp yankılanan cehennemi trafik gürültüsü zirveye ulaşmak üzereydi. Via Sistina’da bir sanat galerisine girdi; ressam ya da fotoğrafçı –her ikisi birdendi– Bascomb’la aynı hastalıktan mustarip gibi görünüyordu, ama onun durumu daha ağırdı. Tekrar sokağa çıktığında ruhuna çöken bu cinsel loşluğun bir evrenselliği olup olmadığını merak etti. Kendi gibi dünya da yolunu mu kaybetmişti? Afişlerde bir şan resitalinin duyurulduğu bir konser salonunun önünden geçerken yüreğinin düşüncelerini müziğin temizleyebileceğini düşünerek bir bilet aldı ve içeri girdi. Pek fazla dinleyici yoktu. Eşlikçi sahneye çıktığında koltukların sadece üçte biri dolmuştu. Sonra sahneye soprano çıktı; kırmızı bir elbise giymiş muhteşem bir sarışındı; Die Liebhaber der Brücken’i söylerken yaşlı Bascomb ne yazık ki iğrenç bir alışkanlıkla onu zihninde soymaya başladı. Acaba kopça mıydı, yoksa fermuar mıydı? Soprano Die Feldspar’ı söylerken ve sonra Le Temps des lilas et le temps des roses ne reviendra plus’yle devam ederken fermuarda karar kıldı ve elbisenin arkasındaki fermuarı indirip usulca omuzlarından yukarı kaydırdığını hayal etti. Soprano L’Amore Nascondere’yi söylerken kombinezonunu çıkardı, Les Rêves de Pierrot’yu söylerken sutyeninin kopçalarını çözdü. Soprano ağzını çalkalamak üzere kulise çekildiğinde hayali yarıda kesildi, ama piyanonun başına döner dönmez Bascomb jartiyerine ve altındakilere girişti. Ara olduğunda soprano eğilerek selam verirken Bascomb hararetle alkışlıyordu, ama alkışları sanatçının müzik bilgisine ya da sesinin güzelliğine yönelik değildi. Ardından herhangi bir tutku kadar katıksız ve insafsız bir utanç kapladı içini; konser salonundan ayrılıp Minerva’ya döndü, ama kriz geçmemişti. Otelde odasındaki masanın başına oturup efsanevi kadın papa İoanna’ya bir sone yazdı. Teknik açıdan son yazdığı yergilerden daha iyiydi, ama manevi anlamda bir iyileşme yoktu. Sabah tekrar otobüse binip Monte Carbone’ye döndü ve terasında minnet dolu birtakım hayranlarını ağırladı. Ertesi gün merdiveni tırmanıp yazıhanesine çıktı, birkaç yergi yazdı, sonra kütüphanenin raflarından Petronius ve Iuvenalis’i indirip bu alanda kendisinden önce neler yapıldığına baktı.

Okudukları cinsel neşenin içten ve masum anlatılarıydı. Kendisinin her öğleden sonra sobada yazdıklarını yakarken yaşadığı kötücüllükten eser yoktu. Acaba mesele onun yaşadığı dünyanın çok daha yaşlı, toplumsal sorumluluklarının çok daha meşakkatli, artan kaygıların tek çözümünün açık saçıklık olması mıydı? Kaybettiği neydi? Ona vakarını, adeta bir taç gibi taşıdığı hafifliğin ve mertliğin halesini kaybetmiş gibi geldi. O tacı incelediğinde ne görsün? Yoksa çok eskiden kalma bir korku, Baba’nın ustura kayışı, Anne’nin kaş çatışı korkusu muydu, zorba dünyaya çocukça bir itaat miydi? İçgüdülerinin kaba saba, güçlü ve patavatsız olduğunu gayet iyi biliyordu; acaba tu-tucu bir ekonominin, yerleşik bir kilisenin ve saldırgan bir donanmayla ordunun işine geldiği için dünyanın ve onca dilinin kendisine saydam değerlerden oluşan bir çatıyı dayatmasına izin mi vermişti? Tacı sanki eline almış ışığa tutuyordu; taç ışıktan yapılmış gibiydi, anlamı da coşku ve kederin gerçek ve canlandırıcı tadıydı. Az önce okuduğu yergiler masum, gerçeğe uygun ve neşeliydi. Aynı zamanda müstehcendiler, ama hayatın gerçekleri ne zamandan beri müstehcen sayılıyordu; her sabah onca acıya katlanarak içinden çekip çıkardığı bu faziletin gerçekliği neydi? Kaygı ve aşkın gerçeklikleriydi görünüşe bakılırsa: Eğik bir ışık demetinde Amelia, oğlunun doğduğu fırtınalı gece, kızının evlendiği gün. Basitlikleri yüzünden aşağılamak mümkündü onları, ama hayata dair bildiği en iyi şeylerdi –kaygı ve aşk– ve masasının üstündeki, “Caesar adında genç bir konsül vardı / Nihayetindeki çatlak adeta bir yardı” diye başlayan yergiden fersah fersah uzaktaydı. Yergiyi sobada yaktı ve merdivenden aşağı indi.

Ertesi gün en feci gündü. Altı yedi sayfayı defalarca s…k kelimesini yazarak doldurdu. Öğlen bu sayfaları sobaya attı. Öğle yemeğinde Maria parmağını yaktı, uzun uzadıya sövdü saydı, sonra da “Kutsal Monte Giordano meleğini ziyaret etmem lazım,” dedi. “Kutsal melek nedir?” diye sordu Bascomb. “Melek insan yüreğinin düşüncelerini temizler,” dedi Maria. “Monte Giordano’daki eski kilisededir. Zeytin Tepesi’nin zeytin ağaçlarından yapılmıştır, bizzat bir aziz tarafından yontulmuştur. Ona bir hac ziyaretinde bulunursanız düşüncelerinizi temizler.” Bascomb’un hac ziyaretleri hakkında tek bildiği yüründüğü ve nedense elde denizkabuğu taşındığıydı. Maria öğle uykusuna üst kata çıktığında Amelia’nın yadigârlarını karıştırdı ve bir denizkabuğu buldu. Meleğin kendisine bir armağan getirilmesini beklediğini tahmin etti ve yazıhanesindeki kutudan Sovyet hükümetinin Lermontov’un jübilesinde kendisine verdiği altın madalyayı seçti. Maria’yı uyandırmadı, not da bırakmadı. Bu dikkat çekici bir bunaklık örneği gibi görünüyordu. Birçok yaşlının aksine, daha önce hiç yaramazlık edip kaçmamıştı, nereye gittiğini Maria’ya söylemesi gerekirdi, ama haber vermedi. Bağlardan geçerek vadinin dibindeki ana yola doğru yürümeye başladı.

Nehre yaklaşırken küçük bir Fiat anayoldan ayrılıp ağaçların arasına park etti, arabadan bir erkek, karısı ve özenle giyinmiş üç kızı çıktılar; adamın elinde bir tüfek olduğunu gören Bascomb durup onları izlemeye başladı. Adam ne yapacaktı? Cinayet mi işleyecekti? İntihar mı edecekti? Bascomb az sonra bir insanın kurban edilişini mi izleyecekti? Oturup yüksek otların arasına gizlenerek izlemeye başladı. Anne ve üç kız çok heyecanlıydılar. Baba görünüşe bakılırsa mutlak otorite sahibiydi. Bascomb konuştukları lehçeden neredeyse hiçbir şey anlamıyordu. Adam tüfeği kılıfından çıkarıp içine tek bir mermi yerleştirdi. Sonra karısıyla üç kızını sıraya dizip kulaklarını elleriyle kapattırdı. Hepsi çığlık çığlığaydı. Bütün bunlar ayarlandıktan sonra adam sırtını onlara döndü, tüfeğini gökyüzüne doğrulttu ve ateş etti. Kızlar alkışladı, heyecanla, bağrışarak sesin ne kadar yüksek, sevgili babalarının ne kadar cesur olduğunu konuştular. Baba tüfeği kılıfına yerleştirdi, hepsi Fiat’a bindi ve Bascomb’un tahminince Roma’daki apartman dairelerine doğru yola koyuldular.

Bascomb otların üzerine uzanıp uyuyakaldı. Rüyasında kendi memleketindeydi. Düğün çiçekleriyle kaplı bir tarlanın ortasında, dört lastiği de patlak eski bir Ford kamyon gördü. Bir çocuk, başında kâğıttan bir taç, omuzlarında banyo havlusundan pelerinle beyaz bir evin köşesini dönüyordu koşarak. Yaşlı bir adam kesekâğıdından bir kemik çıkarıp bir sokak köpeğine veriyordu. Aslan ayaklı bir banyo küvetinde sonbahar yaprakları için için yanıyordu. Uzaklardan gelen gök gürültüsüyle uyandı, şek-linin sukabağına benzediğini düşündü. Anayola çıktı, orada bir köpek onunla birlikte yürümeye başladı. Köpek titriyordu, Bascomb acaba hasta mı, kuduz mu, tehlikeli mi diye düşünürken hayvanın gök gürültüsünden korktuğunu fark etti. Göğün her gürleyişinde köpek sıtma tutmuş gibi titremeye başlıyor, Bascomb da onun başını okşuyordu. Bir hayvanın doğadan korktuğunu ilk kez görüyordu. Sonra ağaç dallarının arasında rüzgâr esmeye başladı, Bascomb yaşlı burnunu havaya dikip birkaç dakika sonra yağmaya başlayacak olan yağmuru kokladı. Rutubetli köy kiliselerinin, eski evlerin ardiyelerinin, dışkının toprakla örtüldüğü iptidai tuvaletlerin, kurusun diye asılmış mayoların kokusuydu; o kadar keskin bir mutluluk kokusuydu ki, derin derin, gürültülü biçimde içine çekti. Bütün bu coşkulara rağmen sığınacak bir yere ihtiyacı olduğunu unutmuyordu. Yol kenarında otobüs yolcuları için yapılmış küçük bir kulübe vardı; korku içindeki köpekle birlikte kulübeye girdi. Duvarlar kaçmaya çalıştığı türden pislikle kaplıydı, tekrar dışarı çıktı. Yolun biraz ilerisinde bir çiftlik evi vardı; İtalya’da sık sık görülen şizofrenik doğaçlamalardan biriydi. Bombalanmış, sonra parçalara ayrılıp tekrar birleştirilmiş gibi görünüyordu, tesadüfi biçimde değil de, mantığa kasıtlı bir saldırı olarak. Yapının bir tarafındaki sundurmanın altında yaşlı bir adam oturuyordu. Bascomb kibarca çatının altına sığınabilir mi diye sordu, yaşlı adam onu buyur etti.

İhtiyar aşağı yukarı Bascomb’la yaşıt gibi görünüyordu, ama Bascomb’da gıpta uyandıran dertsiz bir hali vardı. Tebessümü tatlı, yüz ifadesi duruydu. Belli ki hayatı boyunca belden aşağı bir yergi yazma arzusuyla kıvranmamıştı. Cebinde bir denizkabuğuyla hac yolculuğu yapmak zorunda kalmayacaktı hiçbir zaman. Kucağında bir defter –pul albümü– vardı, sundurmanın altı saksı bitkileriyle doluydu. Ruhundan alkış tutup şarkı söylemesini istemiyordu, ama Bascomb’un özendiği bir organik iç huzuruna ulaşmış gibiydi. Acaba Bascomb’un da pul koleksiyonu yapıp saksıda çiçek yetiştirmesi mi gerekirdi? Her neyse, artık bunun için çok geçti. Sonra yağmur başladı, gök gürültüsü yeryüzünü sarstı, köpek inleyip titredi, Bascomb onu okşadı. Birkaç dakika sonra fırtına dindi, Bascomb ev sahibine teşekkür edip yola koyuldu.

Adımları yaşına göre seriydi, hepimiz gibi bir ustalığın anısıyla yürüyordu –aşk veya futbol, Amelia veya başarılı bir şut– ama iki-üç kilometre yürüdükten sonra Monte Giordano’ya vardığında havanın çoktan kararmış olacağını anladı; bir araba durup onu köye kadar götürmeyi teklif ettiğinde razı oldu; arabaya binmesinin tedaviyi engellemeyeceğini umuyordu. Monte Giordano’ya vardığında hava henüz kararmamıştı. Köy aşağı yukarı kendi köyü kadardı, aynı süngertaşından duvarlar ve acı likenler vardı. Eski kilise köy meydanının ortasındaydı, ama kapısı kilitliydi. Papazı sordu, bir bağın ortasında buldu, budanmış dalları yakıyordu. Kutsal meleğe adak adamak istediğini söyledi ve papaza altın madalyasını gösterdi. Papaz madalyanın gerçek altın olup olmadığını sorunca Bascomb yaptığı seçime pişman oldu. Ne diye Fransız devletinin verdiği madalyayı ya da Oxford’un madalyasını seçmemişti ki? Ruslar altına ayar damgası basmamıştı, değerini kanıtlaması imkânsızdı. Sonra papaz yazıların Rus alfabesiyle yazılmış olduğunu fark etti. Sahte altın olması bir yana, komünist altınıydı ve kutsal meleğe uygun bir adak değildi. O anda bulutlar aralandı ve tek bir güneş ışını bağa vurup madalyayı aydınlattı. Bu bir işaretti. Papaz havada haç işareti çizdi, birlikte kiliseye doğru yürümeye başladılar.

Eski, küçük, yoksul bir köy kilisesiydi. Melek sol tarafta bir şapeldeydi, papaz şapelin ışığını yaktı. Mücevher kakmalı heykel, kapısına asma kilit vurulmuş demir bir kafesin içindeydi. Papaz kapının kilidini açtı, Bascomb Lermontov madalyasını meleğin ayaklarının dibine bıraktı. Sonra diz çöküp yüksek sesle “Tanrı Walt Whitman’ın ruhunu şad etsin. Hart Crane’in ruhunu şad etsin. Dylan Thomas’ın ruhunu şad etsin. William Faulkner’ın, Scott Fitzgerald’ın ve bilhassa Ernest Hemingway’in ruhunu şad etsin,” dedi. Papaz kutsal yadigârı kilitledi, sonra ikisi birlikte kiliseden çıktılar. Meydandaki kafede akşam yemeği yiyip bir yatak kiraladı. Pirinç yatak dört köşesinde pirinç melekler bulunan tuhaf bir icattı, ama meleklerin bir çeşit pirinçsi kutsallığı olmalı ki, Bascomb rüyasında huzur gördü ve gecenin bir yarısında uyandığında gençliğinden hatırladığı parlak mutluluğu hissetti. Zihninde, uzuvlarında, ciğerlerinde, iç organlarında bir şey parlıyor gibiydi; tekrar uykuya daldı ve sabaha kadar uyanmadı.

Ertesi gün Monte Giordano’dan ana yola yürürken bir şelalenin çağıltısını duydu. Şelaleyi bulmak için ormana girdi. Kayalık bir çıkıntıyla yeşil bir su perdesinden oluşan doğal bir şelaleydi, Bascomb’a doğup büyüdüğü Vermont’taki çiftliğe bitişik şelaleyi hatırlattı. Çocukken bir pazar öğleden sonra şelaleye gitmiş, havuza bakan bir tepeye oturmuştu. Orada otururken saçları kendisinin şu andaki saçları gibi gür ve bembeyaz olan bir ihtiyarın ormandan çıktığını görmüştü. İhtiyarın bir âşığın telaşıyla ayakkabılarının bağlarını çözüp soyunuşunu seyretmişti. Yaşlı adam önce ellerini, kollarını ve omuzlarını ıslatmış, sonra da sevinçten böğürerek çağlayanın altına girmişti. Çıktığında iç çamaşırıyla kurulanmış, giyinmiş ve tekrar ormana dönmüştü; Bascomb ancak adam gözden kaybolduktan sonra onun babası olduğunu anlamıştı.

Şimdi kendisi de babasının yaptığı şeyi yaptı; ayakkabılarının bağlarını çözdü, gömleğinin düğmelerini koparırcasına açtı, üstü yosun kaplamış bir taşın ya da suyun kuvvetinin ölümüne sebep olabileceğini bilerek, tıpkı babası gibi sevinçten böğürerek çırılçıplak çağlayanın altına girdi. Soğuğa ancak bir dakika dayanabildi, ama sudan çıktığında nihayet eski benliğine kavuşmuştu. Tekrar anayola döndü, orada atlı polisler onu bulup aldılar; Maria alarm vermişti, bütün ilçe maestro’yu arıyordu. Monte Carbone’ye muzaffer bir komutan gibi döndü; ertesi sabah ışıkla havanın özündeki vakara ilişkin uzun bir şiire başladı; şiir ona Nobel ödülünü kazandırmayacak, ama hayatının son aylarını onurlandıracaktı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

John Cheever, 27 Mayıs 1912’de ayakkabı satıcısı Frederick Cheever ile Mary Cheever’ın oğlu olarak dünyaya geldi. 1926’da Thayer Academy’ye gitmeye başladı, fakat 1930’da notları zayıf olduğu için okuldan atıldı. Birkaç yıl boyunca Boston’da kardeşiyle birlikte yaşadı. Yirmi yaşında tek başına New York’a taşındı. Sonraki on yıl boyunca çeşitli yazı işleriyle geçimini sağladı. 1941’de May Winternitz’le evlendi. Amerika’nın Çehov’u olarak nitelendirilen Cheever, özellikle “Dev Radyo”, “Güle Güle Kardeşim” ve “Yüzücü” gibi öykülerin yanı sıra “The Wapshot Chronicle” (1958), “The Wapshot Scandal” (1965), “Bullet Part” (1969) ve “Falconer” (1977) gibi romanların da yazarıdır. “The Stories of John Cheever” isimli öykü derlemesiyle 1979 yılında Pulitzer Ödülü ile National Book Critics Circle Ödülü’nü kazandı. 1982 yılında öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.