Elveda Güzel Vatanım – Ahmet Ümit

 

“1926 yılının o hüzünlü sonbaharı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, genç cumhuriyet ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor. O büyük altüst oluşun içinde bir adam: Şehsuvar Sami… Bir zamanların İttihat ve Terakki fedaisi, şimdilerin yorgun komitacısı. Şehsuvar Sami’nin etrafında dönen amansız bir entrika. Bir yanda kaybettiği ama hiçbir zaman yüreğinden çıkartamadığı sevgilisi Ester, öte yanda yaşanılan tarihsel bozgun… Kaybedilen bir ülke, kaybedilen bir şehir, kaybedilen bir hayat. Ve aklında hep aynı soru: Devlet mi kutsaldır, yoksa insan mı?” Elveda Güzel Vatanım’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

“Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar…”
D

Günaydın Ester, (1. Gün, Sabah)

Sonunda güneş doğdu. Pencereden içeri sızmaya çalışan o kasvetli grilik yerini dupduru bir maviliğe bıraktı. Balkon kapısını açıp dışarı çıktım. Nemli bir rüzgâr çarptı yüzüme. Başımdaki ağırlığı giderir umuduyla derin derin içime çektim nemli sabah havasını; hoşuma gitti, hatta bir parça canlandırdı beni. Şehir uyanmıştı; caddeden yükselen bağırış çağırış, sakaların, yoğurtçuların çıngırakları, araba gürültüleri… Pera’da o bildik telaş… Aşağıda Kasımpaşa’nın eteklerinde bir süt birikintisi gibi bembeyaz uzanıyordu Haliç. Üzerinde kül rengi lekeler halinde birkaç tekne… Selanik’in uysal denizini hatırladım; körfezden açıklara doğru uzanan o sonsuz maviliği…

Selanik’teki evimin balkonu, zannederim çok daha genişti bu odanınkinden… Zannederim derken içim acıyor, insan doğduğu şehri, yaşadığı evi unutabilir mi? Elbette unutamaz, ama zaman, hatıraları siliyor birer birer. “Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar.” Kim söylemişti bu cümleyi hatırlamıyorum, ne yazık ki doğru… Doğru lakin eksik. Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir. Şu anda, kâbusu andıran bu duygu kemiriyor içimi. Şehrimi çoktan yitirdim, sıra vatanıma geldi. Belki onu da çoktan yitirdim ama farkında değilim…

Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi… Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan… Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz. Evet, bir vakitler zihnim, kalbim bu fikirlerle doluydu. Şimdi? Şimdi bilmiyorum…

Evet, nasıl ki o koca vatan parça parça dağıldıysa, fikirlerim, ideallerim, bütün hayatım gözlerimin önünde eriyor. Yok, endişelenme, henüz bedenim yerli yerinde, ne var ki ruhum epeydir can çekişiyor. O kadar acı verici ki, bazen neden uzatıyorsun bu işkenceyi diyorum. Bazen kendi elimle son vermek istiyorum bu hazin maceraya. Sonra vazgeçiyorum. Ölümden korktuğumdan değil, yaşamayı sevdiğimden de değil, sadece o tuhaf merak duygusu yüzünden. Ama belki de bütün bunlara gerek kalmayacak, ülkenin yeni sahipleri son verecekler yorgun bedenimde hâlâ çarpmayı sürdüren bu inatçı kalbin çırpınışlarına. Bu ihtimal, kuvvetle muhtemel… Arkadaşlarımın başına gelen, zannederim benim de başıma gelecek. Ya karanlık bir köşede kafama sıkılmış bir kurşunla ya da ustaca tezgâhlanmış bir mahkeme kararıyla yağlı ilmeğin ucunda can vereceğim. Evet, hissediyorum; her an, her saat, her gün çember daralıyor. O yüzden yazıyorum bu satırları sana.

Peşimdeler Ester… Eski ittihatçıların hiçbirine hayat hakkı tanımayacaklar. İzmir Suikastı bir bahane. Nihai hesaplaşma başladı. İzmir’de kurulan darağaçları yetmedi, Ankara’da da astılar bizimkileri. Suçlu suçsuz ayırt etmiyorlar. Kara Kemal ki, asla bulaşmamıştır bu suikasta, onu bile ortadan kaldırdılar. Güya intihar etmiş, hem de bir kümeste. Olacak iş mi bu? Kendini öldürdüğü yetmiyormuş gibi bu işi bir de kümeste yapıyor. Düpedüz itibarsızlaştırma. Tek tek ortadan kaldırıyorlar herkesi. Artık eminim, sıra bana geliyor. Bu kadar ittihatçıyı zindana atan, sürgüne yollayan, öldüren irade beni sağ bırakır mı? O sebepten taşındım Beşiktaş’taki evden. Pera Palas’a bu sebepten geldim. Ev sahibem Madam Melina da ölünce, beni dert edecek kimse kalmadı şu koca dünyada. Tutuklanırsam birileri beni görsün, öldürülürsem birileri fark etsin diye. Ölmeyi göze aldım ama onursuzca olmasın istiyorum bu iş. Kara Kemal’in başına gelen benim başıma da gelmesin. Hayır, vesvese yapmıyorum, bundan adım gibi eminim. Halbuki hiçbir tehlike arz etmiyorum onlar için. Ama fark etmez, belli ki kalemimiz kırılmış, belli ki dönüş yok bu karardan.

Peşimdeler Ester… Kendimi acındırmaya çalışmıyorum, merhamet dilenmiyorum. Fakat sana yazmak mecburiyetindeyim. Lütfen beni affet, lütfen bana kızma… Evet, biliyorum kırgınsın… Belki de bana inanmayacaksın. Hâlâ siyasi maksatlar peşinde olduğumu düşüneceksin. Hayır, şerefimle temin ederim ki böyle bir niyetim yok. Bunu bir dertleşme sanma, günah çıkarma olarak da görme, bir tür kendi kendine hesaplaşma diyebilirsin. “Kendinle hesaplaşıyorsan niye beni karıştırıyorsun?” diye sorabilirsin. “Bunca yıldan sonra nerden geldim aklına?” diye sitem edebilirsin. Aslında hiçbir zaman çıkmamıştın ki aklımdan. Hiçbir zaman senden ayrı bir ben olmamıştı ki…

Evet, sözlerime inanmasan da hakikat bu. Selanik’in dar sokaklarında beni bırakıp gittiğin o gün, belki de bilhassa o gün deli gibi âşıktım sana. “Hayır, ben değil, sen bıraktın,” diyeceksin. “Aldığımız karara uymadın, beni yalnız koydun,” diyeceksin… Evet, haklısın, öyle yaptım. Bu münasebeti bitiren sen değil, bendim… Niye mi? Vatan için, millet için, o mukaddes dava için diyebilirim ama eksik kalır. Mesele çok daha karışık… İşte biraz da bu sorunun yanıtını bulabilmek için yazıyorum. Çünkü seni niye terk ettiğimi aslında ben de tam olarak bilmiyorum. Belki başa dönersem, belki yaşadıklarımızı yeniden hatırlarsam, belki yeniden yaşamaya başlarsam, neden kaçtığımın yanıtını bulmuş olacağım…

Biliyorum, belki de sana yolladığım zarfları hiç açmayacaksın, tek satırını bile okumayacaksın yazdıklarımın. Hiç önemli değil. Zarfları açmasan da ben, yazdıklarımı okuduğunu hayal ederek, ömrümün son günlerini mesut bir adam olarak geçireceğim. Evet, gözlerimi, aklımı, yüreğimi, hakikate kapatacağım, ruhum ne istiyorsa, onu gerçekleşmiş sayacağım. Diyeceksin ki bu bencillik, hatta zalimlik, belki de rezilce… Bütün aşağılamaları kabul ediyorum. Üstelik bu davranış hiç de yakışmıyor bana. Senin bildiğin Şehsuvar Sami bu tür ucuzluklara kalkışmazdı, böyle pespayelikler peşinde koşmazdı, haklısın ama yaşadıklarımı birine anlatmam lazım. Ve ne yazık ki bu çığırından çıkmış dünyada, vatan olma vasfını çoktan yitirmiş bu ülkede, sırlarımı paylaşacağım senden başka kimsem yok.

image

“Söyle bana Şehsuvar, katil mi olacaksın?”
D

Merhaba Ester, (1. Gün, Öğleden Sonra)

Bu öğleden sonra sesini duydum odamda. “Katil mi olacaksın?” Rüya değildi, vallahi değildi, o kadar yakından geliyordu ki sesin, sanki yanıbaşımdaydın. Öfke, kaygı dolu hislerle azarlıyordun beni:

“Söyle bana Şehsuvar, katil mi olacaksın?”

O kadar sahiciydi ki sesin, aptalca bir beklentiye kapıldım; gözlerim telaşla taradı belki de ömrümün son günlerini geçirdiğim bu hüzünlü otel odasının her bir köşesini. Elbette yoktun, yine de kalkıp banyoya bile baktım, hatta kapıyı açıp koridora… Yoktun, olamazdın. Bu sözleri çok önce, henüz bedenimiz bu kadar yorgun düşmemiş, henüz ruhumuz bu kadar örselenmemiş, henüz gönlümüz umutlarla doluyken söylemiştin…

Yaz sonuydu… Asmalardan sarkan mor üzümlerin şenlendirdiği o bahçedeydik, balıkları çoktan ölmüş taştan havuzun başında… Sararmaya başlayan yapraklardan daha solgun görünüyordu yüzün, hiddetle gözlerini bana dikmiştin. Aslında tahmin ediyordun Paris’e seninle gitmeyeceğimi. Belki de cemiyete katıldığımı duymuştun, duymasan bile hissediyordun.

“İttihat ve Terakki’ye katılacağım,” dediğim an, dayanamayıp patlamıştın: “Katil mi olacaksın?”

İlk kez bu kadar öfkeli görüyordum seni, bu kadar çaresiz, bu kadar umutsuz… Teskin etmeye çalıştıysam da dinlemedin. Doğru da yaptın, çünkü yalan söylüyordum, işin aslı çoktan katılmıştım cemiyete.

Evet, utanarak yazıyorum, senden gizlediklerim arasında bu da vardı. Beni azarladığın o günden bir yıl önce, 1907 yılının yazı… Hani sen Paris’ten, Baudelaire’in mısralarıyla süslü mektuplar gönderiyordun ya bana.

“O akşamlarda gün batımı, tarlalar ve kanallar.

Ve şehri olduğu gibi yakutlara, altınlara boğar.”

Şiirin, aşkın ve hürriyetin payitahtını anlata anlata bitiremiyordun.

“Mutlaka kaçmamız lazım,” diyordun. “Burada yaşamalıyız… Lüksemburg Bahçeleri’ne bakan çatı katındaki küçük bir evde… İlk romanını yazmaya burada başlamalısın, ağaçların yaprakları tatlı bir kederle solarken…”

Pantheon’da dolaşıyordun. Alnında “Vatan, Büyük İnsanlara Minnettardır,” yazılı o medeniyet mabedinde, Voltaire, Victor Hugo, Jean-Jacques Rousseau’nun mezarlarını tavaf ediyordun…

“İşte özgür düşüncenin sarayı… Dillerden, dinlerden, ırklardan kurtulmuş insanlığın mekânındayım. Bizim yerimiz burası… Vive liberté, égalité, fraternité! Yani yaşasın hürriyet, müsâvât, uhuvvet!”

O sokaklarda ben de yürümüştüm, ben de o büyük insanların heykellerini bir parça şaşkın ama hep hayranlıkla seyretmiştim. Neler hissettiğini o kadar iyi biliyordum ki, yazmadıklarını bile. Üstelik sen o tutku dolu mektupları kaleme alırken, ben de ardı ardına sıraladığın o sloganları, ülkemizde hakim kılmak için cemiyete katılmakla meşguldüm.

“Yaşasın hürriyet, yaşasın eşitlik, yaşasın kardeşlik…”

Evet, sen Paris’te o büyük insanların mezarlarının arasında dolaşırken, ben de onların ideallerini rehber olarak seçmiştim kendime. Belki bütün hayatımı değiştirecek, belki sevdiğim insanları mutsuz edecek, belki ölümüme yol açacak bir rehber. Yanlış anlama, cemiyete katılmamdan seni sorumlu tutuyor değilim, hatta beni yemin törenine götüren kişi Leon Dayı olmasına rağmen bunu söylemem haksızlık olur…

Evet, Leon Dayı… Onun adını okuyunca eminim çok şaşıracaksın. Ne var ki, hakikat bu; beni cemiyete tavsiye eden kişi oydu. Yıllarca sakladım bunu ama artık saklayacak sır kalmadı. Ne sır, ne cemiyet ne de korunması gereken dava arkadaşları… Ama 1907 yılının o yaz akşamında beni, cemiyet evine götüren Leon Dayı gizliliğe azami ölçüde riayet ediyordu.

Leon Dayı’ya sakın kızma. O iflah olmaz bir romantikti. Üstelik cemiyetteki çoğu insan gibi parçalanmakta olan bir imparatorluğu kurtarmaktan çok, Fransız İhtilali’nin şiarlarıyla sarhoş olmuş, inkılapçı bir romantikti. Aslına bakarsan ben de öyleydim, hepimiz öyleydik. Ama o, hepimizden farklıydı, belki de sosyalist bir düzenin hayallerini kuruyordu. Şu sendikacı Avram’ı hatırlarsın… Hani Bulgar kökenli olan… Ne kadar sıkı fıkılardı onunla. Bir defasında da Komünist Manifesto’yu tutuşturmuştu elime…

“İhtilale bir de bu açıdan bak bakalım…”

Okudum ama bana pek hitap etmedi… Her neyse, elbette Leon Dayı bizi ayırmak maksadıyla teklif etmedi cemiyete girmemi, -gerçi seninle birlikte olmamızdan pek hoşnut olduğunu söyleyemeyeceğim. Neyse, tek amacı vardı onun, benim hürriyet davasında yerimi almam. Onu hiç suçlamadım zaten. Kan bağımız yoktu ama hayatta en fazla önemsediğim insanlardan biriydi. Dünyaya bambaşka gözlerle bakmamı sağlamıştı. Yeri gelmişken bir itirafta daha bulunayım. Yahudilere karşı taşıdığım önyargıyı kıran kişi de oydu. Evet, senden çok önce… Belki bizi birbirimize hazırlayan da oydu. Elbette farkında olmadan…

Evet, senin Paris’te yaşayacağımız günlerin hayalleriyle başının döndüğü o gecelerden birinde, Leon Dayı cemiyete katılmam için yemin törenine götürmüştü beni. Daha arabada bağlamıştı gözlerimi, gideceğimiz yeri görmemem gerekiyordu ama limana inen dar sokaklardan birinde olduğumuzu biliyordum. Uzaktan uzağa gelen seslerden, kokulardan, rüzgârın taşıdığı tuzlu nemden anlamıştım bunu. Biraz zorlasam hangi sokakta olduğumuzu çıkarabilirdim ama yapmadım; zihnimi kapadım, keşfetmemeyi, bilmemeyi, anlamamayı seçtim. Düzayak, giriş katındaydı gittiğimiz ev. Ev olduğundan da emin değildim aslında, belki bir devlet dairesiydi, belki de bir avukatlık bürosu. Dediğim gibi, azıcık kafa yorsam elimle koymuş gibi bulurdum orayı, yapmadım. Çaldığımız kapı açılmadan önce, ince bir erkek sesi:

“Kim o?” dedi içeriden.

“Hilal” diye parolayı söyledi Leon Dayı.

Hepsi bu, sonra kilidin sesini duydum, hiç gıcırdamadan açıldı kapı.

“Buyurun,” dedi az önceki ince erkek sesi.

Sert bir tütün kokusu çarptı burnuma.

“Benden buraya kadar,” dedi Leon Dayı. “Artık bu arkadaşa emanetsin. Tanrı yardımcın olsun.”

Bir şeyler mırıldandım ama o kadar heyecanlıydım ki, ne dediğimi ben bile anlamadım.

“Şöyle geçelim,” dedi sigara tiryakisi adam. Koluma girdi, usulca sürükledi beni içeriye. “Sola doğru döneceğiz, dikkat et,” diye uyardı. Beş on adım attıktan sonra, “Bir kez daha sola,” diye mırıldandı. Biraz ilerledik, “Şimdi sağa dönüyoruz, tamam dur.” Durduk, bir başka kapıyı açtı. “Evet, içeri giriyoruz.”

Girdik. Belli belirsiz bir küf kokusu çarptı burnuma, nedense bir şarap mahzeni geldi aklıma. Gözlerimi kapatan bezin karanlığı aydınlanır gibi oldu ama hiçbir şey seçemiyordum hâlâ. Zannederim bir ışığın altına gelmiştim. Soluğu tütün kokan adam beni bırakıp çekildi. İşte o anda duydum öteki sesi.

“Neden cemiyetimize katılmak istiyorsun?”

Tok, kendinden emin bir ses. En küçük bir dostluk belirtisi yoktu, düşmanlık da yoktu, askerî bir emir gibi duygusuzdu, soğuktu.

“Va… Vatan,” diye kekeledim. “Vatanın kurtuluşu için, hürriyet için, kardeşlik için…”

Tam kendimi toparlayıp meramımı anlatmaya başlamıştım ki, o ses yeniden gürledi.

“Bu davanın büyük fedakârlıklar istediğini, gerekirse ölmek, öldürmek zorunda kalacağını biliyorsun, değil mi?”

Cevap vermeden önce ardı ardına yutkundum sonra sözcükler kendiliğinden döküldü ağzımdan…

“Biliyorum… Bu kutsal mesele için, bu vatan için ölürüm, öldürürüm. Hayatımın başka bir maksadı yoktur…”

Kısa bir sessizlik oldu, ayak sesleri duydum, yankıları gitgide artan ayak sesleri, sonra o tütün kokusu. Birinin gözümdeki bezi çıkardığını fark ettim. Işıktan gözlerim kamaştı. Kafalarına siyah kukuletalar geçirmiş, siyah pelerinler içinde üç adam oturuyordu karşımdaki üç koltukta. Aramızda sadece bir masa vardı. Boyları posları nasıldır anlamam mümkün değildi ama o siyah pelerinlerin içinde olduklarından daha iri göründükleri muhakkaktı.

“Yemin etmelisin,” dedi orta koltukta oturan adam; bu, deminden beri duyduğum sesin sahibiydi. Pelerinin altından çıkardığı eliyle, masanın üzerini gösterdi. “Kur’an, silah ve bayrak üzerine yemin et!”

Sağ elimi Kur’an’ın, sol elimi tabancanın üzerine koydum. “Vatan için, hürriyet için, kardeşlik, eşitlik ve adalet için kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğime yemin ederim.”

“Aramıza hoşgeldin,” diye gürledi. “İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üyeliğin hayırlı olsun… 1117… Evet, üyelik numaran. Bu sayıyı hafızana hiç silinmeyecek şekilde kaydet. Sakın, ama sakın unutma. Yeminine sadık kalmanı, vatanseverlik haysiyetini kanının son damlasına kadar korumanı temenni ederim. Allah yardımcın olsun.”

İşte böyle başladı cemiyetteki maceram. Aslında yemin töreninin bütün görkemine rağmen beni çok önemsediklerini düşünmüyordum. Ritüelleri böyle herhalde diye geçiriyordum içimden ama yanılıyormuşum. İki hafta sonra vazifelendirildim. Hayır, tehlikeli işler değildi bunlar. Kurye olarak çalışıyordum. Defalarca Selanik’ten, Manastır’a, Manastır’dan Üsküp’e, Üsküp’ten Ohri’ye gidip geldim.

“Çok temiz bir yüzün var,” diyordu cemiyetteki bağlantım. “Kimse senden şüphelenmez. Üstelik gözleri hep askerlerin üzerinde, senin masum görünüşlü, genç biri olman büyük avantaj.”

Ama bir süre sonra sıkıldım. Vatanın kurtuluşu için sadece kuryelik yapmak, bununla mı geçecekti ömrüm? Yine de bu meseleyi dile getirmedim. İyi ki de getirmemişim. Sabreden derviş misali sonunda muradıma erecektim… Muradıma ermek dediğim hadise, sen uyarmadan önce beni katil yapacak olan vakaydı.

Kimden bahsettiğimi bilmiyorsun ama anlatacağım. Bu sabah odamda yapayalnız otururken kulaklarımda bir kez daha çınlayan o soru: “Katil mi olacaksın?” aslında geç kalmış bir ikazdı. Evet, sen o soruyu sormadan çok önce, ben katil olmuştum!

“Zamanı gelmiş fikirden daha güçlü bir şey yoktur.”
D

Sevgili Ester, (1. Gün, Akşamüzeri)

“Mühim olan korkuyu yenmek,” derdi rahmetli babam. “Yoksa o melun his rezil eder, yerin dibine sokar insanı.” Babamın sözlerini hatırlamama sebep olan olay bu öğleden sonra vuku buldu. Sana yazmak için masanın başına oturmuştum ki, sesler duydum, evet, kapının önünde… Ayağa kalkıp dışarıyı dinledim. Koridorda bir şeyler oluyordu… Bağırış, çağırış, patırtı gürültü… Polisler zannettim. Galiba o an gelmişti. Bileklerime kelepçeyi vurup sürükleyerek götüreceklerdi beni buradan. Bu kadar çabuk mu? Niye şaşırıyorum ki? Onları beklemiyor muydum zaten? Evet, sonunda kapıyı çalmaya başladılar… Kendimi toparlayıp açtım ama karşımda asık suratlı polisler değil, kat hizmetlisi kadın duruyordu. Gözleri iri iri açılmıştı, telaşla,

“Yangın!” diye bağırıyordu. “Yangın çıktı beyim, yangın… Lütfen aşağıya inin.”

Birden gülmeye başladım. Zavallı kadın neler olup bittiğini anlamadan, şaşkınlıkla bakarken, ben kahkahalarla kendi halime gülüyordum. Neyse, apar topar indirildik aşağıya. Lobi ana baba günü… Ayılıp bayılan kadınlar mı dersin, çığlık atanlar mı? Allahtan başka yerlere sıçramadan alevler söndürüldü de yeniden döndük odalarımıza.

Hemen oturamadım yazdıklarımın başına… Yatağımın dayalı olduğu duvarda, koyu kahverengi konsolun birkaç karış yukarısına asılmış gümüş çerçeveli bir fotoğraf var. Önceden de görmüştüm ama, şimdi sana bu satırları yazarken, daha da önem kazanıyor bu fotoğraf. Üzerinde Pera Palas’ın bulunduğu Rue des Petit Champs’in fotoğrafı bu. 24 Temmuz 1908’de çekilmiş. Küçük meydan hıncahınç insan dolu. Fotoğrafın altında Fransızca şöyle yazıyor: “24 Temmuz 1908’de askerî öğrencilerin yeniden ilan edilen anayasa şerefine yaptığı gösteri.” Bundan tam 18 yıl önce…

Bu fotoğrafın bulunduğu odada kalmam da sanırım bir tesadüf değil. Pera Palas’ın genç müdürü Reşit, Trablusgarp’ta şehit düşen Selanikli Tüfekçi Yusuf’un oğlu. Çocukluğunu bilirim Reşit’in, bir yaz Fransızca dersi vermişliğim bile vardır. Üstelik o da benim gibi Galatasaray Sultanisi mezunu. Yani bir tür ağabeyiyim onun. Zannederim biraz da bu sebeple, evine gelmiş kıymetli bir misafirmişim gibi ağırlıyor beni; öyle alakalı, öyle hürmetkâr. Üstelik başımın belada olduğunu bilmesine, beni korumaya kalkışmanın kendisine çok pahalıya mal olacağının farkında olmasına rağmen. Onun elaya çalan kestane rengi gözlerinde, o hayranlıkla karışık saygı ifadesini görmek tarifsiz bir mutluluk veriyor bana. İnsanlara hâlâ itimat etmemi sağlıyor. Yani demem o ki Esterciğim, belki de Reşit bilhassa bu fotoğrafın asılı olduğu odayı verdirmiştir bana. Bir tür yadigâr-ı hürriyet olarak. Bilmiyorum, belki aldanıyorumdur, belki de bu odada kalıyor olmam sadece güzel bir tesadüftür ama itiraf etmeliyim ki, ilk ihtimalin hakikat olması daha çok hoşuma giderdi.

24 Temmuz 1908… Aslında 23 Temmuz 1908, yani bu fotoğraf çekilmeden bir gün önce. Hatırlarsan, o gün, Basra Körfezi’nden Adriyatik’e kadar bütün Osmanlı yurdunun kaderini belirleyen bir inkılap gerçekleşmişti. Şimdi önemsizleştirilmeye çalışılsa da o yaz olanlar, sadece ülkemizin değil, bütün dünyanın kaderini etkileyecek devasa bir sarsıntıydı. Sultan’ın emriyle yıllardır rafa kaldırılan anayasa, milletin isteğiyle yeniden yürürlüğe giriyordu. Hem de öncekinden çok daha fazla haklar sunarak. Önce Manastır’da duyuldu hürriyetin sesi, ardından üç kıtaya birden yayıldı. O ses o kadar güçlü, o kadar haklı ve o kadar zaruriydi ki, çaresiz kalan despot, anayasayı yeniden kabul etmek zorunda kaldı. Oysa senin de bildiğin gibi Abdülhamit, mecbur kalmadıkça ne bir adım ileri ne de bir adım geri giderdi…

Evet, hayallerimizdeki hürriyetle o gün tanışmıştık; 23 Temmuz 1908’de… Selanik’te… O günü hatırlıyor musun? Nasıl da tatlı bir meltem esiyordu o sabah. Sadece tenimizi değil, gönlümüzü, ateşler içinde yanan aklımızı da okşuyordu sanki. Derin bir maviliğe bürünmüştü deniz, sanki binlerce yıl öncesinin kahramanları çıkıp gelecekti ufuktan uzun gemileriyle…

Erkendi, çok erken buluşmuştuk… Kıpırtılı denizin kıyısındaki küçük parktaydık. Genellikle tenha olan o avuç içi kadar yeşillik, nasıl da kalabalıktı. Her zaman oturduğumuz, dut ağacının altındaki o ahşap banka beş kişi birden çökmüştü. Herkes sokaklardaydı, herkes yürüyor, herkes konuşuyor, herkes tartışıyordu. Yüzlerce yıllık suskun duvarlarda beyannameler hep aynı talebi haykırıyordu: “Kanun-i Esasi yürürlüğe girsin!” “Yaşasın Meşrutiyet!” Renk renk pankartlarda aynı slogan patlıyordu: “Yaşasın Hürriyet, Yaşasın Eşitlik, Yaşasın Kardeşlik, Yaşasın Adalet!”

Çocuklar gibi mesuttuk, çocuklar gibi mesuttu insanlar… Namık Kemal’in dizelerini okuyordum sana:

“Ne efsunkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet

Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten…”

Herkesin, hepimizin yüzünde taptaze bir heyecan, alışılmadık bir güzellik… Yepyeni bir şey başlıyordu şehirde, en cahil olanlar bile hissediyordu bunu. Gemiciler, hamallar, ırgatlar, hatta etini satan kadınlar. Ve zenginler, tütün fabrikalarının sahipleri, tüccarlar, bankerler, masonlar… Türkler, Yunanlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Sırplar… Osmanlı sancağı altında toplanmış ne kadar millet, Müslüman, Hıristiyan, Musevi ne kadar din ehli varsa bu şehirde, o gün hepsi sokaktaydı. Ayrılığı gayrılığı unutmuş yeni bir toplum için omuz omuza vermişlerdi…

Bunları zaten biliyorsun, bilmediğin o mahşeri kalabalıktaki en mesut kişinin ben olduğumdu. Sadece ideallerimin gerçekleştiğini gördüğüm için değil, aynı zamanda yanımda sen olduğun için… Belki bu satırları okurken buruk bir gülümseme belirecek dudaklarında, belki inanmayacaksın yazdıklarıma ama doğru söylüyorum. Yanı başımda dikilen o incecik bedenin, ikinci bir yürekmiş gibi avucumda atan minicik elin… Keşke hep böyle olsaydı, keşke hürriyet için dövüşürken yanımda hep sen olsaydın… Ama olmadı, olmuyormuş işte… O zamanlar aksini düşünsem de şimdi anlıyorum ki, kader karşısında hep acze düşermiş insan. Vatanı kurtaracak iradeye sahip olsa bile, kendi ömür çizgisini değiştirecek kudreti bulamazmış kendinde. Mazeret olsun diye söylemiyorum, eğer peşimdekiler fırsat verir de, eğer ömrüm vefa eder de, aklımdaki ve yüreğimdekileri anlatabilirsem sana, daha iyi anlayacaksın ne demek istediğimi…

O muhteşem güne geri dönelim yine. Sahil boyunca akan kalabalığa karışarak Olimpos Meydanı’na ulaşmıştık. Hiç bırakmamıştım elini, kimse görmemişti bizi. Görse de umurumuzda değildi bir Müslüman’ın bir Yahudi kızın elini tuttuğunun fark edilmesi. Ülkede ihtilal olurken kim aldırırdı ki böyle bir münasebetsizliğe? Hürriyet artık bu şehrin havasına, suyuna, toprağına karışmıştı. Evet, sadece biz iki aptal âşık değil, bütün bir Selanik; denizi, gökyüzü, ağaçları, sokakları, binaları ve insanlarıyla tek vücut, tek ses, tek irade olmuş tarihin o haklı isteğini yerine getiriyordu. Ve hiç kuşkusuz inkılap anında hoşgörüyü en fazla hak eden eylem, aşk olacaktı.

Olimpos Meydanı’ndaki kahveye girdiğimizde çoktan tıklım tıklım dolmuştu içerisi. İnsanların gözlerinde umut, yüreklerinde sevinç, sıkılı yumruklarında inanç vardı.

“Olması gerekeni istiyoruz,” diyordu konuşmacı. “Hürriyeti seçmiş ülkelerde ne varsa, biz de onu istiyoruz. Vatanın kalkınması için başka çare yok.”

Sonra sokaklara vurmuştuk yeniden kendimizi, başımızda denizden esen meltemin değil isyanın sarhoşluğu… Ve sen o kadar güzeldin ki, bir köşe başında dayanamayıp dudaklarından öpmüştüm seni. Kıpkırmızı olmuştu yanakların, usulca itmiştin beni,

“Yapma,” demiştin. “Paris’te değiliz. İnkılap tamam, ama Selanik’te kimse bu kadarını kaldıramaz.”

Sonra koşmaya başlamıştık sahil boyunca çocuklar gibi, kimse kınamıyordu, kimse tuhaf tuhaf bakmıyordu ardımızdan. Fevkalade günler, fevkalade hisler oluşturuyordu insanlarda. Binlerce yıllık gelenekler, hemen ortadan kalkmasa da birkaç günlüğüne unutuluyordu.

Nitekim o gece, sabaha kadar hürriyeti tattı şehir. İnkılabın renkli bayrağı aynı coşkuyla taşındı ertesi güne. Hiç kuşkusuz isyanın doruk noktası, Umumi Müfettiş Hüseyin Hilmi Paşa’nın vilayet konağında yaptığı konuşmaydı. Yani Yıldız Sarayı’ndaki despotun teslim olduğunun delili olan, o telgrafın okunduğu an… Vilayet konağının geniş bahçesindeki kalabalığı yararak, Hilmi Paşa’ya yaklaşmıştık. Her zaman hem Abdülhamit’e hem de bizim cemiyete yakın durmayı başarmış paşanın yüzünde şaşkınlıkla karışık bir heyecan vardı. Kırçıl bıyıkları gerginlik içinde titriyor, gür sesi boğuk çıkıyordu. Güya yeni anayasanın ilan edildiğini müjdeleyen telgrafı okuyordu ama bakışları, yüzündeki kıpırtılar tereddüt doluydu. Ya, bu anayasa da otuz yıl önce olduğu gibi rafa kaldırılırsa? Ya, sultan, dağdaki çeteleri ya da imparatorluğun toprak kayıplarını bahane ederek monarşiye geri dönerse? Ya, bu işe bulaşmış zabitlerden hesap sormaya kalkarsa? Ama katiyetle yanılıyordu, bu akış geri döndürülemezdi. Sadece bizim vatanımızda değil, daha üç yıl önce Rusya’da ayaklanan halk, iki yıl önce İran’da patlak veren inkılap gösteriyordu ki, komşu ülkelerde de insanlar hürriyet istiyordu artık. İçeride ve dışarıda şartlar müsait hale gelmiş, meşrutiyetin doğumu başlamıştı. Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Zamanı gelmiş fikirden daha güçlü hiçbir şey yoktur.”

Fakat bu fikrin başarıya ulaşması için elbette bedel ödenmesi, cesaret gösterilmesi, can alınıp can verilmesi gerekiyordu. Evet, tıpkı insanın doğumu gibi yeni dönemin ebesi olan inkılap da kansız olmazdı. Bu adeta kadim bir kanundu. Ama tarihsel kanunları uygulamak için her zaman kahramanlara ihtiyaç vardı. İsimlerini sayamayacağım, o kahramanları sen de çok iyi tanıyorsun. 1889’da kurulan İttihad-ı Osmanlı Cemiyeti’nden bu yana sürgüne, zindana ve ölüme aldırmadan meşrutiyet için dövüşen o aziz insanlar… Fakat o zamanlar erkendi, demir henüz tavına gelmemişti. Tarih mührünü henüz bize vermemişti. Ta ki 1906 yılında Makedonya’daki uyanış başlayıncaya kadar. Ta ki iki sene sonra Kolağası Resneli Niyazi pala bıyıklarını burup, 1908’de askerleriyle dağa çıkıncaya kadar. Ve onu Ohrili Eyüp Sabri ve Kolağası Enver’le öteki hürriyet mücahitleri takip edinceye kadar.

Ama despot anında tepki göstermişti bu isyana. Abdülhamit, Yıldız Sarayı’ndan yönettiği o karanlık ve kanlı rejiminin sonsuza kadar sürmesi için paşalarının en acımasızını yollamıştı vatan evlatlarının üzerine. Evet, Şemsi Paşa’dan söz ediyorum. Padişahın eli kanlı Arnavut celladından. İsmini duyan Arnavutların bile korkuyla titredikleri o despottan. O despotun 7 Temmuz 1908’de, yani bizim inkılap aşkıyla sokaklara döküldüğümüz günden 16 gün önce öldürülmesinden söz ediyorum. Evet, bu kez sultanın değil, vatanseverlerin dediği olmuştu, inkılabı boğmaya gelen zalim, kendi kanında boğulmuştu.

Hayır, o suikastta tetiği ben çekmedim ama o cinayet işlenirken oradaydım. Suçumu hafifletmek için söylemiyorum, eğer “tetiği çek” deselerdi, gözümü kırpmadan onu da yapardım. Çünkü vatanın içine düştüğü vaziyet bunu gerektiriyordu. Şemsi Paşa bu topraklarda yanmaya başlayan hürriyet ateşini söndürmek istiyordu. O, bunu yapamadan, biz onun hayat ateşini söndürdük.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.