Elyazması Rüyalar – Nazlı Eray

 

“Fantastik edebiyatın kraliçesi Nazlı Eray’dan bittikten sonra bile sürüp giden bir roman! İyileşebilmek için, ‘Abalı Dede Türbesi’nde rüyaya yatan insanlar arasında başlayan bu roman, çeşitli rüyaların bir örgü gibi birbirine geçmesiyle, şaşırtıcı biçimde parçalanmış bir otobiyografiyi oluşturuyor. Belleğin karşı kıyısından bakılan, yaşamın yalnızca rüyalarda yükü hissedilen eski bölümlerini kapsayan bir otobiyografi. İçinde birçok rüya kişisini barındıran bu türbe, belki de yaşadığımız dünyanın ta kendisi. Şoför Sulakyurtlu Kazım’ın gündüzle geceyi ayıran çizgi üstündeki garip serüvenleri, İstanbul’u rüyasında gören adamın anlattıkları, Alfred Jarry’nin burjuva toplumunu tekmeleyen oyunu ‘Kral Übü’, Tanrı Ciguri ile baş başa konuşmalar, anılarını yitiren bir insanın duyduğu o şampanya sarhoşluğu gibi hafiflik, kırmızı ışıklı, geçmişe sıkışmış bir garsoniyer odası, kendi cenazesini taşıyan bir ölü ve Arthur Rimbaud’nun o ürpetici sözü: ‘Gerçek yaşam yok. Biz dünyada değiliz.’” Elyazması Rüyalar’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Yumuşak, ılık, kaygan bir zeminde öne doğru adım atmaya çalışıyorum, yer ayaklarımın altından kayıyor sanki, düşmemek için çabalıyorum, yalınayağım, gözlerimin önünde hafif bir bulut var. Uykudan yeni uyanmış, ya da bir iki yudum rakı içmiş gibiyim. Bulut hafifçe sallanıyor. Bastığım yer titriyor, sarsılıyor, ayaklarımın altından kayıp gidiverecek diye korkuyorum. Denizin dibindeki üstü yosun bağlamış bir taş parçasının üstünde yürüyorum belki de… Ne tuhaf, yumuşacık bir taş bu; ayaklarım içine gömülüyor, bir kaysam buz gibi suların içine düşeceğim, dengemi yitirmemeye çalışıyorum. O deminki bulut bir aşağı bir yukarı oynuyor gözlerimin önünde. İki ayağımı yan yana getirip tüm ağırlığımı bastığım bu yumuşak, ılık zemine veriyorum. Birden bir kadın haykırıyor. Kulaklarımda yankılanıyor sesi, gözümün önündeki bulut bir aşağıya bir yukarıya fırlıyor; dengemi kaybedip yana doğru düşüyorum. Soğuk bir taş gövdeme değiyor, kolum altında kalmış, acıyor. Bir el yavaşça uzanıp beni ayağa kaldırıyor. Gözümün önündeki bulut yavaşça dağılıyor; kolumdan tutup beni kaldıran, başörtüsü hafifçe yana kaymış, kınalı saçlı, yaşlı bir kadınla göz göze geliyorum.

“Neredeyim? Ne oldu?” diye soruyorum hayretle.

Yaşlı kadın başörtüsünü düzeltiyor, kahverengi kadife gözleriyle bakıyor bana.

“Gel eteklerini topla. Otur şuraya, dinlen biraz,” diyor. “Canın acıdı mı?”

Gösterdiği yer yatağının ucuna ilişiyorum.

“Canın acıdı mı?” diye soruyor yeniden.

“Acımadı,” diyorum.

Önümde engin deniz gibi bir kadın yüzükoyun yatıyor. Saçları ensesinde toplanmış; yan dönmüş yüzünü göremiyorum. Gövdesi terden pırıl pırıl parlıyor.

“Sırtı ağrıyor. Çiğniyordun onu. Rahatladı. Bel fıtığı var galiba,” diyor yanı başımdan yaşlı kadın.

Gözlerimi kaldırıp şaşkınlıkla çevreme bakıyorum.

İnce uzun, duvarları beyaz badanalı bir odadayım. Yerde rengârenk yorganlar, yamalı yaygılar, yastıklar, eski battaniyeler, yol yol mitiller serili.

Bir köşede uyuyan iki kişi görüyorum. Bir tanesi tespihböceği gibi kıvrılmış bir yaşlı kadın. Dudaklarının arasından hafif bir mırıltı yükseliyor. Ötekisi sırtüstü yatmış, şişmanca bir genç kadın. Kapalı gözkapakları titriyor arada, başını örten yemeni kaymış, derin derin nefes alıyor, deliksiz bir uykuya dalmış, nefes aldıkça üstüne çektiği çarşaf inip kalkıyor. Altın bilezikli kollarını göğsünün üstüne kavuşturmuş.

Az ileride bir çuval görüyorum, biraz daha dikkatli baktığımda bunun yaşlı bir adam olduğunu anlıyorum. Yan yatmış, ellerini başının altına koymuş, uyuyor öylece.

“Neredeyim ben?” diye soruyorum yaşlı kadına.

“Abalı Dede Türbesi’ndesin,” diyor.

“Nedir bu yaygılar, yorganlar; bu yol yol serilmiş yataklar? Kim bu uyuyanlar?”

“Abalı Dede’den şifa bulmak için uyuyan hastalar bunlar. Uzak yerlerden gelmişler. Kimi günlerce uyuyor, kiminin gözüne uyku girmiyor bir türlü… Kimi iyileşip kalkıp gidiyor, kimi uykuya dalamıyor, dönüp duruyor yattığı yerde. Bu türbede gece gündüz yok. Uyuyanlar rüya görüyor, uykunun sesleri ve rüyalar birbirine karışıyor.” Kınalı parmağıyla gözünün üstüne düşen saçını geriye atıyor yaşlı kadın.

“Bir uyku dünyası mı?” diye hayretle soruyorum ona.

“Evet. Bir uyku ve rüya dünyası,” diyor bana bakarak.

Gözüm yerde yüzükoyun yatan kadına gidiyor. O da derin bir uykuya dalmış şimdi. Çıplak, etli sırtında hafiften bir sinir seyiriyor arada. Derin bir ‘ah’ çekip başını öteki yana çeviriyor. Bir sinek vızıltısı geliyor kulağıma. Kesik kesik bir horultu, dipten bir yerden yükselip odanın tavanında usulca yankılanarak dağılıyor.

Yavaşça ayağa kalkıyorum. Çıplak ayağımla, yerde yüzükoyun yatan kadının baldırına hafifçe dokunuyorum. Yumuşak, kaygan et ayağımın altından kayıyor. Kadın, bacağını kendine doğru çekip uykusunda anlaşılmayan bir şeyler söylüyor. Beyaz bulutu yeniden görüyorum; onun üstünde, başının oralarda bir yerde dolaşıyor şimdi.

“Nedir bu?” diye soruyorum.

Yaşlı kadın,

“Rüya. Rüya o,” diyor.

Bir adım atıp yumuşacık, yayvan, oynak bir döşeği çağrıştıran bu gövdenin üstüne yeniden çıkıyorum. Elimi rüya bulutuna doğru uzatıp tutmaya çalışıyorum onu.

Kadın birden yan dönüyor yattığı yerden. Ayaklarım kayıyor, rüya bulutu fırlıyor parmaklarımın arasından, kollarımı açarak kendimi dengelemeye çalışıyorum.

“Rüyayı öyle tutamazsın. Bırak!” diyor yaşlı kadın.

Bir yastığın üstüne düşüyorum, yarı uykulu iki küçük çocuk yuvarlanarak başka bir tarafa doğru gidiyorlar. Başımı katı yastığın üstüne bırakıyorum; yaşlı kadın üstümü yavaşça mavi çiçekli bir çarşafla örtüyor.

“Hadi uyu,” diyor. “Uyu ki iyileşesin.”

image

Rüya bulutu şimdi gözlerimin önünde. Bir sabah zamanı, yaz başlarında bir gün; Bodrum’a giderken arabamın birden içine daldığı, beni ana rahmindeki bir plasenta gibi çeviren, içimi ürperten bembeyaz, yoğun sisi anımsıyorum. Ali Kurt’u, Çardak’ı geçmiştim. Yol kenarındaki haşhaş tarlaları geride kalmıştı. Tavas’a saptığımda, ıssız dağ yolunda yakalamıştı sis beni. Yol kenarında bal satan arıcılara, narpız ve kekik suyu satan Zekeriya’ya varmadan önce bir yerde… Bir süre önümü görmeden gitmiştim. Bembeyaz bir denizin içine dalmış gibiydim. Kaleye varınca, beni sarmalayan o yoğun, beyaz kadife perde yavaş yavaş aralanmış, Soyluer Petrol Tesisleri’nin oraya vardığımda tümüyle açılıp yerini güneşli bir sabaha bırakmıştı.

Şöyle bir çevreme bakmıştım. Ne güzeldi kale yolundaki çam ağaçları, kenarlardaki ufak uçurumlar… Zekeriya’nın yol kenarındaki tahtadan tezgâhına varınca, kekik ve narpız suyu alacaktım. Bodrum’un gecesi gelmişti aklıma. Torba Koyu’ndaki Casino Regal’den içeriye girerken tüm gövdemde hissettiğim soğuk havalandırma; nüfus kâğıdımı alıp önündeki deftere kayıt yapan girişteki esmer kız; bir şekerlikteki lokumlar ve naneşekerleri, arkada, köşeye asılmış Ömer Lütfü Topal’ın bana bakan siyah-beyaz kocaman fotoğrafı gelmişti gözümün önüne.

… Gözkapaklarım ağırlaşıyor, yavaşça kapatıyorum onları.

Bir cam kenarında şişman bir kadınla karşılıklı oturuyorum. Aramızdaki alçak sehpanın üzerindeki kül tablası izmarit dolmuş. Önümüzde, porselen fincanlarda çaylarımız var.

“İki şeker, değil mi?” diye soruyor kadın bana. Şeker maşasıyla şekerlikten iki kesmeşeker alıp fincanıma atıyor. Teşekkür edip çayımı karıştırıyorum.

O, çayından bir yudum alıp bana bakıyor. Birden onun, yerde yüzükoyun yatan, arada sırtında bir sinir seğiren kadın olduğunu anlayıveriyorum. Tombul yüzü alımlı ve güzel. Konuşurken orasında burasında gamzeler oluşuyor, ama o bunun farkında değil. Peş peşe sigara yakıyor. Kulaklarında yaprak biçimli altın küpeleri var; siyah, kıvırcık saçlarını buğulu pembe bir plastik tokayla tepesinde toplamış. Üzerinde dolgun göğüslerini, beyaz kollarını meydana çıkartan yalın kesimli bir basma elbise var. İki göğsünün ortası hafifçe terlemiş. Aylardan, temmuz olabilir, odanın içi çok sıcak.

“İşte böyle!..” diyor bana.

Sigarasını tablaya bastırıyor.

Onunla uzun zamandır konuşmakta olduğumu anlıyorum.

“İşte böyle…” diye tekrarlıyor, sehpanın üstündeki sigara paketine uzanıp bir sigara çekiyor.

Acaba neler anlattı bana, neler konuştuk, bilmiyorum. O sigarasını yakıp dumanını açık camdan dışarıya doğru üflüyor.

Çayımdan bir yudum alıyorum.

“Demek öyle!..” diyorum.

“Evet,” diyor. “Her şey anlattığım gibi oldu. Anlayamadığım pek çok şey var bu olayda. Günlerce düşündüm, kaç gece uykusuz kaldım, bir türlü çözemiyorum bazı şeyleri. Birdenbire yok oldu. Ayağı kesildi. Niçin konuşmadı benimle? Neden hiçbir şey söylemedi bana? Öyle. Birden. Sessizce. Bir nehir suyu gibi çekilip gitti. Her zaman bana doğru gürül gürül akan bir nehrin birden sessizce çekilip gitmesi… Tuhaf değil mi bu?..

Sigarasından derin bir nefes daha çekiyor, uzayan kül kucağına düşüyor. Eliyle dalgın dalgın silkeliyor külü.

Bir erkekten söz ettiğini anlıyorum.

“Hiçbir şey söylemeden mi gitti?” diye soruyorum.

“Hiçbir şey demeden gitti,” diyor. “Öyle birden yok oldu. Ne kavga ettik ne münakaşa…”

“Ne oldu acaba?” diye soruyorum.

“Ah bir bilsem! Bilmiyorum ki,” diyor o. “Deli olacağım.”

‘Onu bulamıyor musun?”

“Bulamıyorum, ulaşamıyorum ona.”

“Konu komşu ne diyor?”

“Başka kadın vardır, diyorlar,” diye mırıldanıyor acı ile.

“Başka bir kadın mı?”

Başını sallıyor.

“Başka bir kadın vardır. Ondan aramıyor, sormuyor diyorlar. Uzaklaştı. Birden uzaklaştı. Arayı soğutuyor anlıyor musun?” diyor bana acıyla bakarak. “Zaman kazanıyor. Her gelmediği gün biraz daha uzaklaşıyor benden. Gittikçe yabancılaşıyoruz. Korkunç bir şey bu! Düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyorum.”

“Seni terk mi etti?” diyeceğim, bir türlü soramıyorum. Bir sigara da ben yakıyorum. O, benim düşüncemi anlayıveriyor.

“Terk etti beni. Biliyorum, terk etti,” diyor.

“Başına bir şey gelmiş olmasın?”

“Sanmıyorum. Hemen duyardım. Terk etti beni. Yok oldu gitti,” diye inliyor. “Ne yapsam? Ne yapabilirim? Onu nasıl geriye döndürebilirim? Ne olur bana yardım et,” diyor çaresizlikle.

…Gözlerimi aralıyorum. Beyaz bulut gözlerimin önünde oynuyor.

“İşte geldim. Yanındayım,” diye fısıldıyor erkek sesi. Esmer, topluca, bıyıklı bir erkek görüyorum. Şaşırıyorum bir an. “Geldim işte” diyor o. Gözleri ışıl ışıl yanıyor. Onu anımsamaya çalışıyorum, ama daha önce gördüğüm birisi değil. Birden yanımda bir yere bakarak konuştuğunu görüyorum.

“Bana bir şey mi söylediniz?” diyorum yavaşça.

Erkek heyecan içinde. Beni duymuyor bile. Arkamda bir yere bakıyor. Bir sedirde oturuyorum, arkamda kadife yastıklar var. Adamın baktığı yere bakıyorum, hiçbir şey göremiyorum. Adam ileriye doğru uzanıyor şimdi, beyaz gömleğinin yakasındaki düğme açılmış, ondan gelen losyon kokusunu duyuyorum.

“Biraz geciktim. Koşarak geldim, arabamı arka sokağa park ettim,” diyor.

Beni görmediğini anlıyorum. Ne tuhaf şey, ben de onun gördüğünü bir türlü göremiyorum. Bir kadınla konuşuyor, elleri hafifçe titriyor, sesi kadife gibi yumuşacık.

“Özledim seni,” diyor. “Bilemezsin ne çok özledim.”

Bir an sessiz durup bir şeyler dinliyor sanki.

“Evden geliyorum,” diye yanıtlıyor. “Artık bıktım, usandım. Belki her şeyi anlatırım ona. Özgürlüğümü istiyorum. Sana böyle kaçarak gelmek zor geliyor bana.”

Bir sessizlik daha oluyor.

Erkek konuşmaya devam ediyor.

“Hissetmiştir,” diyor. Saçlarını eliyle arkaya atıyor. “Sezmiştir bir şeyler. Arkadaşlarıyla konuşmuştur. Bırak şimdi onu. Buraya onu konuşmaya gelmedim. Hayır, bilmiyor seni. Nereden bilecek? Hiç kimse bilmiyor seni,” diyor.

Sedirin üstüne yanlamasına oturup kollarını açıyor.

“Yat böyle kollarıma. Uzan. Kokunu içime doldurayım. Saçların ne güzel. Bütün gün seni düşündüm,” diye mırıldanıyor.

Kollarında tuttuğu o görünmeyen kadına baktığını anlıyorum. Gözlerinde çılgınca bir arzu peydah oluyor, burun deliklerinin genişlediğini, gözlerinin hafifçe kısıldığını görüyorum. Kadını soymaya başladığını anlıyorum. Kadının üstünden çıkarttığı, göremediğim bir şeyi sedirin üstüne atıyor. Gömleğinin düğmelerini hızla çözüyor. Büyük bir telaş içinde olduğunu görüyorum. Pantolonunu sıyırıp yere fırlatıyor. Sedirin üstünde yüzükoyun yatıyor şimdi. Gözleri kapalı. Sıcak, hızlı soluğunu duyuyorum. İnliyor. Sedirle arasında bir boşluk var. Havada duruyor sanki. Bu değişik görüntüye şaşkınlıkla bakıyorum. Sedirle, havada yatan adamın arasındaki o boşluğun, göremediğim kadın olduğunu anlıyorum birden.

Adam boşluğu tüm gövdesiyle sarmalıyor, homurdanıyor. Kapalı gözlerini aralıyor arada, sedirin kadife örtüsü üstünde uçuyor sanki.

…Yandan bir yerden gelen ıslık gibi bir horultu uykumu bölüyor. Gözlerimi hafifçe aralıyorum.

Şişman, esmer kadın karşımda oturuyor. Onun karşısında, az önceki yerimde oturuyorum. İzmarit dolu kül tablasını boşaltmış, saçındaki buğulu pembe plastikten tokayı çıkartmış. Siyah saçları omuzlarına dökülüyor.

“Bazı şeyler öğrendim,” diyor acıyla.

“Neler öğrendin?” diye soruyorum.

“Bir başka kadın varmış. Onun hayatında başka bir kadının olduğu doğruymuş,” diyor. Paketten bir sigara çekip yakıyor.

“Nasıl bir kadınmış?”

“Bilmiyorum,” diye yanıtlıyor. “Kimse görmemiş onu. Ama hayatında bir başka kadın varmış.”

Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.

…Gözlerimi açtığımda Abalı Dede Türbesi’nde, yer yatağının üstünde yatıyordum. Gözlerimi yavaşça kaldırıp beyaz boyalı tavana baktım.

“Uyandın mı?” diye sordu yaşlı kadın yanı başımdan.

“Uyandım.”

“Rüya gördün mü?”

“Karmaşık rüyalar gördüm.”

“İyi. Rüya gördüysen iyileşeceksin. Her şey yoluna girecek. İşlerin düzelecek.”

“Ama kendimle ilgili değildi gördüğüm rüya,” diyorum.

“Allah Allah,” diyor o.

“Başkalarıyla ilgili şeyler gördüm.”

Yaşlı kadın başını sallıyor.

“Demek rüyalar karıştı. Bir karışıklık oldu. Bazen oluyor bu. Burada o kadar çok rüya gören var ki; bazı rüyalar ister istemez birbirine karışıyor işte. Gene öyle olmuş olmalı. Senin göreceğin rüyayı da bir başkası görmüştür,” diyor.

“Benim göreceğim rüyayı bir başkası mı görmüştür?” diye bağırıyorum.

Yan tarafta uyuyan bir kadın mırıldanıyor, sesimi alçaltıyorum.

“Ben kendi rüyamı nasıl bulabileceğim? Ne yapacağım şimdi?” diye soruyorum çaresizlikle.

“Dur bakalım, dur,” diyor yaşlı kadın. Kayan başörtüsünü eliyle düzeltiyor.

“Anlatır birisi. Senin rüyanı gören uyanınca anlatır.”

“Nereden bilecek gördüğü rüyanın benim rüyam olduğunu?” diyorum sıkıntı ile.

“Dur hele. Bekleyelim. Bak, birisi uyanıyor,” diye yanıtlıyor yaşlı kadın.

Başımı çevirip o yana bakıyorum. Bir çuval gibi büzülüp uyuyan yaşlı adam kıpırdamaya başlıyor; yavaş yavaş gözlerini açıyor.

“Hayırdır inşallah!” diyor. “Çok garip bir rüya gördüm.”

Yattığı yerden hafifçe doğruluyor. Yılların acımasızca kırıştırdığı yüzünü, çökük avurtlarının üstüne gömülmüş kara gözlerini seçebiliyorum şimdi.

“Ne tuhaf şey!” diye mırıldanıyor. “Öyle garip bir rüya gördüm ki… Anlamı nedir acaba?”

Yaşlı kadın o yana doğru eğiliyor.

“Rüyanızı anlatırsanız yorumlarız. Rüya gördüğünüze göre iyileşeceksiniz. Hiçbir şeyiniz kalmayacak. Hayır olsun, ne gördünüz acaba?” diye soruyor.

Adam gözlerini ovuşturup yer yatağının üstünde dimdik oturuyor şimdi.

“Rüya görmesine gördüm ama, gördüğüm şeyler benimle ilgili değildi. Ne bileyim ben, başka insanlar, başka mekânlar gördüm rüyamda. Daha önceki rüyalarımda gördüğüm şeylere benzemeyen birtakım şeyler… Karmaşık olaylar. Oysa bu yaşıma değin rüyamda kimi zaman çocukluğumu görürüm, kimi zaman rahmetli karım Besime Hanım’ı. Bizim evi görürüm, oturduğum eski mahalleyi, su tesisatçılığı yaptığım zamanlar çalıştığım aşağı mahalledeki salaş dükkânı, oradaki arkadaşları görürüm. Oysa ne tuhaftır ki, bu kez bambaşka şeyler gördüm rüyamda.”

“Ne gördünüz rüyanızda? Hatırlayabiliyor musunuz?” diye soruyor yaşlı kadın.

“Hatırlıyorum, hatırlıyorum,” diyor adam. Hafifçe esniyor. “Çok garip bir rüya dedim ya…”

Sessizce bekliyoruz.

İhtiyar adam cebinden yarısı boşalmış, tek bir sigara çıkartıyor, eliyle ucunu düzeltip yakıyor onu. Bir nefes çekip anlatmaya başlıyor.

“Genç bir kadındım rüyamda,” diyor. “Gencecik, çok güzel bir kadındım. Otuzumda yoktum. Biliyorum, çünkü rüyamda aynaya baktım. Bal sarısı dalgalı saçlarım, deniz mavisi gözlerim vardı. Rüyamda aynalı bir odadaydım. Ayna yüksekçe bir konsolun üstündeydi. Ona bakıp kendimi hayranlıkla uzun uzun seyrettim. Kapkara kirpiklerim yanaklarımı gölgeliyor, ince kavisli kaşlarım bana bambaşka bir hava veriyordu. Dolgundu dudaklarım. Narçiçeği rengi bir ruj sürmüştüm. Aynada pırıl pırıl parlıyordu. Zaman akşama yakındı. Pencereden dışarıya baktığımda, ağaçlıklı sokakta gölgelerin uzamış olduğunu gördüm. Dallarda kuşlar ötüyordu. Aynanın karşısında ipek gibi yumuşak saçımı düzeltiyor, ona değişik şekiller veriyordum. Enseme doğru topluyordum, yakışıyordu. Açıp yüzümün iki yanına atıyordum, gene yakışıyordu. Çok güzeldim, anlıyor musunuz? Ne yapsam yakışıyordu. Gülüyordum, inci gibi dişlerim parlıyordu. Üstümde sade, beyaz bir elbise vardı. Tiril tiril bir şey. Göğüslerim dolgun, kalçalarım yuvarlaktı. Bedenim gençliğe özgü o anlatılmaz inceliği taşıyordu.”

İhtiyar adam sigarasından bir nefes daha çekti. Bir an dalıp uzaklara gitti.

“Biliyor musunuz?” dedi. “Yıllar önce buna benzer güzellikte bir kız görmüştüm. Tam böyle değildi ama. Esmer güzeliydi o. Çalıştığım dükkâna gelmişti bir sabah. Evindeki musluğun vanası yalama olmuş. İşte o an, onu dükkânın kapısında gördüğümde gözlerim kamaşmıştı. Çok dişiydi, tam kadındı. Çelimsiz bedenim bunu algılamış, heyecandan titremişti. O, beni görmemişti bile. Yalama olan vanayı anlatıp duruyordu. Sıradan bir insandım. Üstelik çirkin bir erkek. Ben gençken de çirkindim.”

İhtiyar adam sigarasını taşın üstünde ezip anlatmaya devam etti.

“Evet; ben gençken de çirkin, kadınların dikkatini çekmeyen bir erkektim. Öyle işte. Alışmıştım buna. Karım Besime Hanım kıskanırdı beni, niçin kıskandığını bir türlü anlamazdım. Sıradan, çirkin bir erkek. Ama içimde erkekliğin ateşi yanıp dururdu. Nasıl söndürebilirsin ki onu? O sabah, o kadın dükkâna girdiğinde içim şahlanmış, bir an kasıklarıma elektrik verilmiş gibi olmuştum. Kimbilir… Belki ondan gelen kadınsı, şekerli bir koku burnuma gelmişti. Alışkındım fark edilmemeye, ama ben onu hemen fark etmiştim işte. Yıllarca da aklımdan görüntüsü gitmedi,” dedi.

Bir süre sustu. Besbelli geçmişi düşünüyordu. Hafifçe öksürüp devam etti.

“Ama rüyamdaki kadın bambaşkaydı,” dedi. “Daha güzel, daha yumuşak, daha dişiydi. O, bendim işte. Bu eşsiz güzelliğime aynada bakmaya doyamıyordum. Usulca beyaz elbisemin eteklerini kaldırıp bacaklarıma baktım. Kusursuzdular. Ayağımda ince bantlı, yazlık sandaletler vardı. Ayak tırnaklarımı narçiçeği rengi ojeyle boyamıştım. Beyaz külotum danteldendi. Ona da baktım. İncecik bir danteldendi. Belim bir avuçtu.

Aynanın karşısından ayrılmış, odanın içinde dolaşıyordum şimdi. Böyle eşsiz bir güzelliğe sahip olmak ruhumu şahlandırmış, sarhoş gibi mutlu etmişti beni. Ne yapıyordum acaba bu aynalı odanın içinde? Bilmiyorum. Sanki bir erkeği bekliyordum. Anlarsınız ya, bir heyecan; bir buluşma öncesi insanın içini gıdıklayıp duran o kıpırtı vardı içimde. Mutlaka bir erkeği bekliyordum. İşte o sırada uyandım.”

İhtiyar adam rüyasını anlatmış, susmuştu şimdi. Sararmış parmaklarının arasında, içi yarı boş tek bir sigara daha belirmişti. Sigarasını yakıp erimiş dişlerinin arasına kıstırdı.

Yaşlı kadın dikkatle dinlemişti onu.

“Hayret,” dedi. “Çok değişik bir rüya görmüşsünüz. Acaba rüyanız başka birinin rüyasıyla karıştı mı dersiniz?”

İhtiyar adam başını kaldırıp baktı bize.

“Hayır,” dedi. “O benim rüyamdı. Biliyorum. Gördüğüm o tazelik, o eşsiz güzellik benimdi. Başka bir kimsenin değil. Keşke hiç uyanmasaydım. O rüya gerçekti. O gördüğüm bendim.”

Yavaşça yer yatağının üstüne uzandı. Saçı dökülmüş başının altına köşeden bir yastık ayarlamıştı. Bize bakarak gülümsedi.

“Yeniden uykuya dalmaya çalışacağım,” dedi. “Kendimi bulabilmek için…”

Başını çevirip gözlerini kapattı. Bir süre o eski halinde, kımıltısız kaldı. Büzüşmüş, renksiz bir çuvalı andırıyordu. Yavaş yavaş nefesi derinleşti. Kollarını göğsünün üstünde kavuşturdu.

“Uykuya daldı,” dedi yaşlı kadın yanı başımdan.

Tepede bir yerde bir kurtlu sinek vızıldayarak türbenin camından çıkıp gitti.

Türbenin en dip kısmındaki yaygının üstünde, derin bir uykuda olan iki gençten biri kıpırdamaya başlamıştı. Ayaklarını karnına doğru toplayıp bir ah çekti. Gözlerini fal taşı gibi açtı.

“Ne oldu oğlum, neyin var?” diye sordu yaşlı kadın. Entarisinin büzgülerinin arasından bir yerden andız bir tespih çıkartmış, şıkır şıkır çekmeye başlamıştı.

“Bir rüya gördüm ana,” dedi genç adam. Sarı benizli, çelimsiz bir şeydi. Üstündeki eski mintan kirliceydi, uyurken terlemişti; mintanında yol yol ter izleri oluşmuştu. Çeşmeden su içmiş gibi bir hali vardı.

“Ne gördüm oğlum? Hayırdır inşallah. Anlat da yorumlayalım.”

Delikanlı uyku mahmuru gözlerle bize bakıyordu şimdi.

“Öyle güzel bir rüyaydı ki ana,” dedi. “Ah, rüya olduğu belliydi. Daha görürken anladıydım bunun bir rüya olduğunu.”

“Anlat oğlum. Anlat bakalım neymiş?”

Delikanlı dirseğini yastığa dayamış, besbelli gördüğü rüyanın tüm ayrıntılarını toparlamaya çalışıyordu.

“Zengin bir erkektim, ana,” dedi. “Altımda son model, metalik renkli bir Mercedes araba vardı. Bıyıklı, karayağız bir erkektim. Arabanın içine girince havalandırmayı çalıştırdım, içerisi buz gibi oldu. Teypten değişik bir kadın sesi, bilmediğim bir dilde, sevda şarkıları olduğunu tahmin ettiğim birtakım şarkılar söylüyordu. Teybi hafifçe kıstım. O sırada cep telefonum çaldı. Bastım düğmesine, karşı taraftan tatlı bir kadın sesi; ‘Nerede kaldın sevgilim? Seni bekliyorum,’ diye mırıldandı.

‘Geliyorum yavrum. Şimdi geliyorum yanına,’ dedim. Bastım gaza. Araba sanki havalandı. Uçuyordum ana. Asfalt altımda yağ gibi kaymaya başladı. Köyde, öğlen sıcağında bir yılan görmüştüm. Önümden bir anda sanki akıvermiş, yolun ortasından şimşek gibi kaymış, kenarda kaybolmuştu. İşte o yılan gibi kaygan ve sessizdi arabam.

Cep telefonum yeniden çalmaya başladı. Düğmeye bastım. Karşı taraftan bu kez bir başka kadın sesi, ‘Nerede kaldın? Çocuk vızırdanıyor, yemeği hazırladım. Gelirken yoğurt getirmeyi unutma,’ diyordu. ‘Gecikeceğim,’ dedim. ‘Beni yemeğe bekleme. Şirkette bir toplantım var.’ Telefonu kapattım. Kökledim gazı. Ah ana,” diye inledi çelimsiz delikanlı.

“Anlat oğlum, sonra ne oldu?”

“On dakika sonra onun evinin kapısındaydım,” diye mırıldandı delikanlı. “Kapıyı, ben daha zile dokunmadan açtı. Şu dünyada gördüğüm en güzel kadındı. Ondan dalga dalga yayılan bir parfüm kokusu beni bir anda sersem etmişti. Sanki bütün ömrümü bu an için yaşamıştım. O, kiraz dudaklarını bana uzattı. Kollarıma aldım onu. Birlikte içeriye girip kapıyı kapattık.”

“Sonra…” diye merakla sordu yaşlı kadın. Şimdi elindeki andız tespihi daha hızlı çekiyordu.

“Sonra uyandım ana,” dedi delikanlı. “Uyandım işte.”

Dinlediğim bu ilginç rüyalar şaşırtıyordu beni. Yanı başımdaki yaşlı kadının ‘şak şak’ sesleri çıkartarak çektiği andız tespih bir ninni gibi beynimi uyuşturmaya başlamıştı. Gözkapaklarım ağırlaşmış, gene uykum gelmişti.

“Uykun mu geldi?”

“Evet. Ne tuhaf, bu türbenin içindeki havada insanı uyutan bir şey mi var…” diye mırıldandım. Başımı usulca yerdeki yastığa koymuştum. Gözlerimi kapatmadan önce, yaşlı kadının bana bakmakta olan kadife gözlerini gördüm.

Dışarıda gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Sicim gibi yağan yağmur arada rüzgârla savruluyor, çevredeki camlara vurup değişik bir ses çıkartıyordu.

“Neredeyim?” diye sordum. “Neredeyim?”

“Yağmur Lokantası’ndasın,” dedi bir kadın sesi. “Yağmur Lokantası’ndasın.”

Bu sesi tanıyordum. Yavaşça gözlerimi kaldırıp karşımda oturan kadına baktım.

Abalı Dede Türbesi’ndeki yaşlı kadındı bu. Tümüyle değişmişti. Şaşkınlıkla ondaki bu değişikliği gözlerimle içmeye çalışıyordum. Dışarıda yağmur daha da artmıştı. Birbiri peşi sıra çakan şimşekler karşımda oturan kadını aydınlatıyordu. Saçları ensesinde toplanmış, yüzünün iki yanına maşayla derin dalgalar yapılmıştı. Kirpikleri rimelli, dudakları erik rengi boyalıydı. Üstünde krem şifondan, dik yakalı, boynu fırfırlı, şık bir bluz, üstünde şarap rengi kadifeden, beli oturan, omuzları vatkalı bir ceket vardı. Ellerini örten kısa tül eldivenlerini gördüm.

Şaşırmıştım.

“Siz…”

“Evet, benim,” dedi. “Abalı Dede Türbesi’ndeki arkadaşınızım.”

“Ne kadar değişik, ne kadar hoşsunuz,” diye mırıldandım. Yıllar önce Londra’da, Covent Garden’de bir akşamüstü dolaşırken kartpostallar satan bir dükkâna girmiş, değişik kadınları gösteren birkaç kartpostal almıştım. Ünlü ressamların yaptığı kadın portrelerinin reprodüksiyonlarıydı bunlar. İşte o kartlardan birinin üstündeki kadına çok benziyorsunuz siz… Şu saçınızın biçimi; arkadan sarkan maşalanmış lüleler, yanlardaki derin dalgalar, kulaklarınızdaki ufak inci küpeler, yüzünüzdeki o ince tebessüm, üstünüzdeki kıyafet, renkler. Evet, Covent Garden’den aldığım o kartpostalların birinin üstünde görüp hayran olduğum, on sekizinci yüzyıla ait bir kadın olmalısınız…”

Hafifçe güldü.

“Kimbilir, belki de…” dedi. “Ama şimdi buradayız. Yağmur Lokantası’nda.”

Dışarıda çakan bir şimşek çevreyi gündüz gibi aydınlattı. Ardından gelen gök gürültüsü çevredeki camları kırarcasına yankılandı. Yağmur daha da hızlanmıştı. Bir kırbaç gibi lokantanın camlarını dövüyordu.

“Hiçbir şey yemedin. Hadi biraz yemek ye.”

Karşımda oturan yaşlı kadın, tabağındaki rostodan bir parça kesip ağzına götürdü. Tül eldivenin altından görünen; parmaklarındaki akik ve zümrüt yüzükler gözlerimi kamaştırmıştı.

“Yiyemiyorum. Karnım tok.”

“Ama hiçbir şey yemedin ki,” dedi o. Peçetesiyle dudaklarına hafifçe dokundu.

“Heyecanlıyım. Böyleyken hiçbir şey yiyemem. Yağmur ne kadar hızlı yağıyor, değil mi?” dedim.

“Evet, Yağmur Lokantası’nda hep böyledir,” dedi kadın.

“Niçin geldik buraya?”

“Konuşmak için.”

Dikkatle yüzüne, fildişi renkli tenine, özenle pudralanmış boynuna, yumuşak kahverengi gözlerine baktım.

“Ne konuşacağız?”

“Bir şeyler anlatacağım sana.”

“Dinliyorum.”

Garson kahvelerimizi getirmişti. Kadın, kahvesini yavaş yavaş karıştırarak anlatmaya başladı.

“Yıllar önce, Yeşilyurt sokağının köşesindeki bir apartmanda otururdum,” dedi. “Genç bir kadın gelirdi bana. Yaşlı bir erkekle tuhaf bir evlilik yapmıştı. Mutsuzdu, içine düştüğü bu garip tuzaktan kurtulmaya çalışıyordu. Bir çocuk kadar temizdi; güzel, dokunulmamış bir dünyası vardı. Yaşlı adam onu delice kıskanıyor, sıkıyor, hayatını zehrediyordu. Belki de bir kadını mutlu etmek için değil de, mutsuz etmek için yaratılmış bir erkekti. Kimbilir… Erkeklerin pek çoğu gibi… Dediğim gibi yaşlıydı üstelik. Yaşlılığın insanı büründürdüğü alınganlıklar, kaprisler, onu çoktan sarıp sarmalamıştı.”

Bir an sustu.

Heyecanla atıldım.

“Ankara’daki Yeşilyurt sokağında mı otururdunuz?”

“Evet,” dedi o. “Kavaklıdere’deki.”

Anlatmaya devam etti:

“Yaşlı adamın bitmek bilmeyen kaprisleri, cimriliği, ilgi isteği bunaltmıştı genç kadını. Nasıl olmuş da böyle bir evliliğin içine düşüvermişti, kendisi de anlamıyordu. Hafta sonları ve kocasının kent dışında olduğu bazı geceler, kitaplar ve eski eşyalarla dolu bu kasvetli, kocaman evinden kurtulup gelirdi bana. Ona kahve yapar, anlattıklarını dinlerdim. Hayat doluydu. Yaşlı kocanın onu niçin kıskandığını anlıyordum. Evliydi, ama evinin hanımı olamıyordu bir türlü. Yaşlı adam yıllardır alıştığı düzenini bozmuyor; eşyalarının, eski büfelerinin, tozlanmış kitaplarının, üstü sigara yanığı olmuş koltuklarının, yerlerdeki gazete ve mecmua kümelerinin hiçbirinin yerini değiştirmiyordu. Zar zor yatak odasını boyatabilmişti genç kadın; gene de eski yatak yerinde duruyordu. Rengârenk nevresim takımlarıyla az da olsa kendi dünyasını taşımaya çalışmıştı o ufak yatak odasına. Geceleri çoğunluk oraya kapanıyor, sıkıntı içinde küçük bir televizyonu seyrediyordu. Belki de bu karanlık, içinde bir geçmiş barındıran dağınık ve kasvetli evde ona ait olan tek yer orasıydı. Yanıma geldiği zaman, karşımdaki koltuğa oturur, bir sigara yakıp kahvesini keyifle yudumlardı. Bir an içinde bunalımını, üzüntüsünü unutur, bana güzel, neşeli şeyler anlatırdı. Bu girdiği garip dünyadan nasıl çıkabilecekti; kimi zaman bunu düşünür, ‘Bırakacağım onu. Ayrılacağım,’ derdi.

Evime bir ışık gibi girmişti. Gelmediği zamanlar onu özler, hazırladığım tatlıları dolapta, ona yedirmek için saklardım.

Kocasını bıraksın mı, bırakmasın mı; ben de bir türlü karar veremiyordum. Ne de olsa bir dayanak, bir direkti koca. ‘Çok cimri. Hep paradan bahsediyor. Boğulacak gibi oluyorum,’ derdi bazen. Peş peşe sigara içerdi o zaman. Onu etkilemeye çalışarak kendi yaşamımdan bazı bölümler anlattığım olurdu.

Yaşlı adamın ilk karısını tanıyordum. Ne tuhaf, değil mi? Bu adamın gençliğini ve yaşlılığını iki apayrı kadından dinliyordum. Ben adamı hiç görmemiştim. Ama onu sanki kırk yıldır tanıyordum. Bu iki değişik kadın, yaşlı adamın iki apayrı yüzünü çiziyorlardı bana. İlk karısının çizdiği yüz acımasızdı. İkinci karısı şaşırıyor, üzülüyor; bana daha değişik yönlerini anlatıyordu adamın. Ben, anlatılanları birleştirip adamı tümüyle tanımıştım. Çekilmez bir tipti. Evet, ilk karısını daha önce tanımıştım. On sekiz yıllık bir evlilikten sonra, ondan büyük bir gürültüyle boşanan ilk karısını… Bu iki kadın birbirlerinden o kadar değişik, o kadar farklıydılar ki! Birisi adamın ilkbaharını yaşamıştı, birisi ise onun sonbaharını, son çırpınışlarını yaşıyordu. Adamın ilk karısı hırçındı, edepsizdi. O da uzun yıllar bu zor, kaprisli adamla boğuşmuş, sağlığını kaybetmiş, istediklerinin çoğunu yaptırmış, inal mülk edinmiş, fakat oldukça boş ve mutsuz bir yaşam sürmüştü. Olaylı bir şekilde boşanmışlar, yıllarca birbirlerini suçlamışlar, kent bu boşanma haberiyle uzun süre çalkalanmıştı. Bana bir güneş ışığı gibi gelip evimden içeriye süzülen, adamın bu ikinci karısı bir çocuk kadar masum ve yumuşaktı. Ona baktıkça içim titrerdi. ‘Evlilik’ diye böyle çapraşık bir olayın, eski hınç ve kinlerle dolu bir yaşamın içine girmiş olmasına üzülürdüm. Benim öteki kadını tanıdığımı biliyordu. Bu eski evliliğin bazı ayrıntılarını, adamla evlendikten sonra öğrenmişti. Evde çekmecelerde bulduğu unutulmuş eski fotoğraflardan, kitapların arasına saklanmış mektuplardan, kadife, işlemeli kapağı hafifçe yırtılmış bir telefon defterinden… Evet, biliyordu benim öteki kadını tanıdığımı. Bir gün Kızılay’da yürürken, bir ayakkabıcı dükkânının vitrininin önünde fısıldamıştım bunu ona.

‘Sizi tanıyorum. Bildiğim bazı şeyler var. Anlatmak isterdim onları,’ demiştim. İşte ondan sonra beni buldu. Sürekli gelmeye başladı bana. Onu tanıdıkça şaşırıyor; onun bana anlatılan kadınla hiçbir ilgisi olmadığını görüyordum. Bir servet avcısı değildi; kendisi zengindi çünkü. Öteki kadını, geçmişte o karanlık evde yaşanmış olan olayları merak ediyor; bir türlü sahip olamadığı yaşamının, evliliğinin, anahtarını arıyordu sanki. İlkin böyle başlayan garip dostluğumuz, günler geçtikçe gelişmiş; yaşlı kocanın da, eski karısının da sınırlarının dışında bir dünyada güzel bir dostluk kurmuştuk. Bazen merak eder, ona telefon ederdim. Yaşlı adamın ona gelen telefonları koridordaki paralelden dinlediğini biliyordum. Arada ahizenin içinden hırıltılı nefesini duyardım. İhtiyar günde dört paket sigara içer; pijamalarını, pantolonlarını düşen sigaralarla yakardı.

Ah, ne canlıydı, ne güler yüzlüydü yeni karısı.

O, belki de bende, yitirdiği, çok sevdiği annesini buluyordu; ben de onda yıllardır yüzünü görmediğim kızımı.

Dediğim gibi, öteki kadından çok farklıydı. Nasıl olmuş da evlenmişti bu yaşlı adamla, bilemiyorum. Evlilik haberleri duyulduğunda, adamın eski karısı bulunduğu kentten telefon açıp alelacele gelmişti bana. Şaşkındı. Bu yeni kadın hakkında her şeyi bilmek istiyordu. İçini sonsuz bir merak ve kıskançlık kemiriyor; bu genç kadının adam ölünce, onun bütün parasına, malına mülküne kavuşacağını düşünüp çılgına dönüyordu. Oysa adam çok cimriydi. Satıp savurmuştu da malının çoğunu. Pek fazla bir şeyi kalmamıştı sanırım.

Adamın eski karısından bir kızı vardı. Ana-kız, onun bir daha hiç evlenmeyeceğini sanmışlardı. Adam kızına çok düşkündü. Eski karısı, kızı kullanarak, sürekli para çekerdi yaşlı adamdan. Yıllardır buna alışmıştı.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.