Emile – Dror Burstein

 

“Burstein, son zamanların gözde İsrailli yazarı. Yapıtları İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca gibi dillere aktarıldı. Emile ise, yazarın olgunluk dönemine denk gelir ve yine bu dillerde en çok okunan romanlardan birisidir. Emile, çağdaş romanın içinden yükselen, gür sesli yapıtlardan. Anlatı tekniği açısından anakronik bir yaklaşımı benimsemiş, üslubuyla kendisine farklı ve güçlü bir ses yakalamış. Merkezinde, Emile’i evlat edinmiş dul bir erkeğin, Yoel’in başından geçenleri tutuyor. Yine de kitap, genel olarak Yoel’in etrafında biçimlense de diğer karakterlerin minimal hikayelerinden gerektiği gibi besleniyor. Karakterler şekillendikçe, birer birer vücut buldukça, düş dünyanıza dahil olmaya başladıkça, birer “insan” olarak tüm özellikleriyle karşınıza dikiliyorlar. Roman sona erdiğinde artık Emile’in karakterleri daima hayatınızda. Keyifli okumalar.” Emile’den okuma parçası paylaşıyoruz.

LEAH

Bir zamanlar büyük beyaz bir ev vardı, biz bu büyük beyaz eve gittik, evde bir sürü küçük, miniminnacık çocuk vardı, ev büyüktü, büyük evin içine girdik, içeride bir sürü çocuk vardı, bir çocuğun burnu yaşlı bir amca burnu gibiydi, patatese benziyordu, yumru yumruydu, bir de amca vardı, çocuk değil, bir amca, yüzüne yeşil sümük bulaşmış bir çocuk vardı, çığlık atarak ağlayan bir çocuk vardı, dudakları bitter çikolata renginde bir çocuk vardı, bozulmuş bir bitter çikolataya benziyordu, ıyy, çirkin bir yarası olan bir çocuk vardı ve başka çocuklar da vardı. Ben diğer çocukları hatırlamıyorum, baban da yüksek ihtimalle hatırlamıyordur, patates burunlu çocuğu ve misket gibi gözleri olan çocuğu ve köpek gibi havlayan çocuğu ve saklanmak için sobaya saklanan çocuğu ve amcayı da zar zor hatırlıyorum, amcayı uzun zaman önce unuttuk, amca çoktan öldü, çünkü hatırladığım tek çocuk var ve bu çocuk olabildiğince sessizdi, burnu küçücüktü, sessizce nefes alıyordu, nefes alırken hırıltı veya ıslık sesi çıkarmıyordu ve hemen işte bu çocuk dedik ve dosdoğru çocuğa işaret ettik ve onlar gelip onu beşiğinden çıkarıp kucağımıza verene kadar gözlerimizi ondan ayırmadık. Başkasının değil, onu kucağımıza aldık ve o sendin, seni almaya hemencecik karar verdik.

[ ] VE [ ]

Her ikisi de on altı yaşındaydı. Ve dört ebeveynin her biri de bir gecede yaşlandı. Başparmağının ucu kopuk sıkılmış bir yumruk gibiydiler. Biri “Olamaz, olamaz,” dedi. Diğeri “Ne bu? Ne bu?” dedi. Üçüncü “Ben bu konuda söz sahibi olduğum sürece böyle bir şey söz konusu bile olamaz!” dedi. Ve dördüncü yere tükürüp parmağını ısırdı. Hiçbir şey duymak veya görmek istemiyorlardı. Bu yüzden ikisi o günden iki hafta önce Yafa’ya kaçtılar. Hamileliğinin dokuzuncu ayında bir başına otobüsle kuzeye gidişini asla unutmadı. Ramon Krateri’nin dibine kusmuştu ve otobüsteki bütün yolcular onu izlemişti. Şoför, elinde bir şişe su ile otobüsten inip yanına gelmiş, “Kafana su dökeyim mi biraz?” diye sormuştu ve arkasını dönüp dikkatle yolcuları süzmüştü. Onları asıl şimdi gerçekten görebilmişti. Camların ardındaki yüzleri teker teker süzdü. Teker teker. Camların ardındakiler de teker teker bakışlarına bakışlarıyla karşılık verdiler. Yakın, pencereye yapışmış yüzler… Parlak cam… Biri hariç, bütün koltuklar doluydu.

Beraber, içinden -tıpkı bir deniz kabuğu gibi- dalgaların sesinin geldiği buruşturulmuş kâğıda baktılar tekrar. Yarın babayla tanışacaklardı.

ŞEHİR

İki yüz elli milyon yıl içerisinde, bütün kıtalar toplanıp sıkışacak ve ortasında eski okyanuslardan kalma bir tuz gölü olan, tek bir kütle hâlini alacak. Kavurucu havada sıcak rüzgârlar esecek. Buzun, milyonlarca yıl önce yeryüzünden sildiği şehrin sokaklarında yalnızca kırmızı kum, cehennem sıcağı ve çöl olacak. Şehirde, örümcek ve mikroplar dâhil tek bir canlı kalmamış, şehir bomboş hâle gelmiş olacak. Yerin derinliklerinde, taş, toprak ve kilometrelerce uzayan buz tabakasının altında bütün trafik işaretleri sokaklara düşmüş, bütün sokak lambaları sönmüş olacak ve kim bilir daha neler olmuş olacak. Toprağa karışan isimler. Yeryüzüne çökmüş, ağır, kırmızı bir sessizlik. Birkaç dakika geçiyor, on yıl geçiyor, yirmi yıl geçiyor, yine de hiçbir şey hareket etmiyor. Her şey durmuş, hareketsiz. İstersen yüz yıl sonra gel, yine hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu görürsün. Daha şimdiden umutsuzluğa kapılıyorsun. Ama belki de parçalar, biraz uğraşarak -o da milyonlarca yıl sürecek bir uğraş tabii- kırılmış bir vazonun parçaları gibi, aynı büyük bir yapbozmuşçasına yavaş yavaş birleşir tekrar. Ve belki otuz, altmış, doksan milyon yıl sonra, bir bakmışız ki bir ağaç ve açık yeşil bir çalılık yetişmiş. Veya küçük canlılar suda yüzmeye, çamurda baloncuklar çıkartmaya başlamış. Bir ağaç, bir kıtanın ıssız bir köşesinde büyümeye başlamış bile. Ve derken, bir asteroit tekrar çarpar ve balıkla ağacı yok eder. Ya da buz tekrar denizi kaplar ve bütün canlılar ölür. Sükûnet. Belki otuz… Belki otuz milyon yıl sürecek bu sükûnet, zamanı tam olarak bilemiyoruz tabii zira yıkımdan geriye bir saat kalmamış. Ve sonra öncekinden daha büyük ve öncekinin aksine yüzgeçleri olan bir balık tekrar yüzecek suda. Taşlar yosunla kaplanacak yeniden. Tatlı sular tekrar denize akacak. Uzakta yürüyen de kim, aa bak, bir çocuk, tabloya girmiş bile çoktan. Irmağın kenarına oturmuş toplama yapıyor. 1+1=

Yeter. Kalk Yoel. Kalk. Ebeveynler bekliyor.

[ ]

[ ], zaman zaman merkez otobüs terminalinde otobüslerin yanında beklerdi. Bazen saatlerce… Herkes buradan geçer. Öyleyse o da illaki buradan geçecek, diye düşünürdü. “O.” Kimse bakışlarına karşılık vermezdi.

Bir dakikalığına bile, uzaktan bile olsa onu görebilseydi bir parça huzura erebilecekti. Bu yüzden başlarda gidip onu arardı. Okul çitlerinin yanında beklerdi. Bu o mu? Bu o mu? Yıllarca…

Bazen otobüs terminalinde, bazen de terminalin yanındaki sokakta bir şeyler çalardı. Bazen insanlar ona bozuk para bırakmak isterdi ama o önüne bir kutu koymazdı, çalgısının kutusu da kapalı olurdu, bu yüzden kimse bozuk para bırakamazdı veya bazıları parayı yere, önüne koyardı. Bir gün, diye düşünürdü [ ], kulaklarına değen tınılar eşliğinde, parmaklarının arasında bir şekelle yanıma gelip “bana” doğru eğilecek. Herkes buradan geçer. Evet. Bir gün o da geçecekti. Geçmek zorundaydı. 1970’de ona verdikleri isim Emile’di. Ama şimdi ismi nedir kim bilir…

YOEL

Kalk Yoel, kalk. Ve koşmaya başladı.

Neredeyse koşuyordu, tıraş olurken yüzünü kesmişti, caddedeki ağaçların gölgesinden çıkıp karşıdan karşıya geçti, verandaya vuran rüzgârın ahenkli sesleri kuş cıvıltılarına karşılık verdi, kestirmeden dolmuş durağına gitti, çocuklar sırada önüne geçti, sesini çıkarmadı, boş bir tanesinin gelmesini bekledi. İllaki gelecek. Yok, boş değil de bir kişilik yer olsa yeter. Yaşlı bir adam indi, Yoel bindi. Rutubetli bir ormanda gibi, kafasını eğip ilerledi aracın içinde yankılanan seslerin arasından, evet, 5. yol, dolmuş tiz bir ses çıkararak kalkarken yaşlı adamın yerine oturdu, orangutanlar dallarda çığlık atıyordu, sık bitkilerin arasından bir kaplan sinsice yaklaşıyordu, kükrüyordu, kuzeyden yavaşça bir buzdağı yaklaşıyordu, bir güneş karlı ufka yerleşti. Oturdu, önündeki yolcuya parlak bir bozukluk verdi, yolcu elini arkaya uzattı, koy, elime koy.

Söyle bana Profesör, dedi şoför ona, sanki uzun bir muhabbete devam ediyormuş gibi, şoförle yolcuların konuşmasına izin var mıdır yoksa yasak mıdır? Ve aralarından biri, dizlerinde Dizengoff Sokağı’ndaki düğün butiklerinden birinin poşeti olan hamile bir kadın, konuşmaya daldı: “Eskiden otobüslerde ‘Hareket esnasında yolcuların şoförün yanında durması veya şoförle konuşması yasaktır’ yazan tabelalar vardı, ama ben senin arkanda bir tabela göremiyorum.” Şoför cevap verdi: “Tabelayı boş ver, tabelayı unut, ben bir prensipten bahsediyorum, şoförle konuşmaya izin var mıdır yoksa yasak mıdır? Kaza yaptım diyelim mesela. Tanrı korusun kaza yaptım ve hepimiz öldük diyelim, kaza sonrasında gelip kazanın sebebi, şoförün üzerinde ‘Şoförle konuşmak yasaktır’ yazan bir tabelayı arkasına asmamış olması mı diyecekler? Seni anlamıyorum Sharon. Gerçekten anlamıyorum! İzin ver arabayı sürmeye odaklanayım, izin ver yola odaklanayım. İzin ver trafiğin akışıyla gideyim, buradan döneceğim şimdi!” Ve kadın, “Pardon ama eğer şoförle konuşmak yasaktır yazmıyorsa şoförle konuşurum ve eğer bu durumdan hoşnut değilsen cevap vermek zorunda değilsin bana,” dedi. “Sırf şoförle konuşmak için dolmuşa biniyorum, eğer şoförle konuşmak istemeseydim uzun bir otobüse biner arkaya otururdum.” Şoför güldü ve yarı kör bir kedi karşıdan karşıya geçsin diye aniden frene bastı.

Yoel’in arkasında oturan, kalçasının altına mavi, şişirebilir bir minder koymuş ve görünüşü “üst düzey bürokrat” diye bağıran adam: “Sana tam tersi, üstünde ‘Şoförün yolcularla konuşması yasaktır’ yazan bir tabela lazım,” dedi ve şoför cevap verdi: “Belki de ‘Şoförün tabela okuması yasaktır’ diyen bir tabela lazımdır?”

Bütün yolcular güldü, Yoel de güldü ve şoföre, “Biraz konuşabilir miyim sizinle?” dedi. Ve şoför, “Tabii, konuşma özgürlüğü var bu ülkede,” dedi, hamile kadın da, “Bu adama şoförle konuşabilirsin diyorsun o zaman neden bir saattir başımın etini yiyorsun?” dedi ve Yoel’e gülümsedi ve sürücü, “Şoförle konuşmaya tabii ki izin var, ama şoförüne bağlı, ben başka bir şoförü kastetmiştim,” dedi. Bürokrat mavi minderinde oturma pozisyonunu değiştirdi ve “Hayatımda ne şoförle konuştum ne de yanına oturdum, her zaman yanımda minder getirip arkaya otururum,” dedi ve Yoel arkasını dönüp “Minderi hemoroit olduğun için mi taşıyorsun yanında?” diye sordu. Bürokrat, “Hayır hayır, minderi destek yapması için getiriyorum,” dedi ve Yoel adamın kafasının zaten dolmuşun tavanına değmekte olduğunu gördü. “Hilik, kaç kere söyledim sana, kafana da bir minder lazım. Altını da üstünü de destekle, niye ayrımcılık yapıyorsun?” dedi sürücü ve kükreyerek güldü. Yaşlı bir kadını indirirken, kadının “Teşekkür ederim,” deyişini “İyi günler,” diyerek böldü, bir gözü yeşil ışıktaydı. “Acele edin de binin, arkamızda bir Jumbo var,” dedi şoför, elleri paketlerle dolu birkaç genç kadına, “Ama lütfen şoförle konuşmayın veya yanında durmayın!” Yeni yolculardan biri oturdu ve arkadaşına, “Oho, babam otuz yıl otobüs şoförlüğü yaptı, bu tabelaları ezbere biliyorum,” dedi, “‘Ellerinizi veya kafanızı pencereden sarkıtmayın’, ‘Çekirdek çiğnemeyin – tükürmeyin – etrafı kirletmeyin’ -anlaşılan insanlar baya tükürüyormuş eskiden- ‘Ayaklarınızı koltukların üzerine koymayın’ ‘Yolcu! Otobüste bir şeyini unuttun mu?’ Okulda ne zaman ‘Ailem’ kompozisyonu yazmam istense bu tabelaları kopyalardım, herkesin ilgisini otobüs çektiği için hep otobüs hakkında bir şeyler yazmak zorunda kalırdım, annem terziydi, tabelaları veya ilgi çeken başka bir şeyi yoktu, sadece dikiş makinesinin tak-tak-tak-tak sesi vardı anlatacak, tekstil bölgesinde sabah yedide başlar akşama kadar susmazdı bu tak-tak-tak-tak sesi, tekstil kelimesinden daha fazla nefret edemem sanırım, ama tabii bunlar öğretmenin ilgisini çekmiyordu, bana hep otobüsle ilgili hikâyelerini anlat derdi, ‘bütün sınıf bu hikâyeleri dinlemek istiyor.’ Bir keresinde kırmızı çekiçle ön camı kırdılar diye bir hikâye uydurmuştum, sınıf heyecandan nasıl kudurmuştu anlatamam.” Yoel’in gözü ayakkabılarındaydı ama konuşmayı dikkatle dinliyordu. Yirmi dakika içerisinde dolmuştan inecek, Emile’in ebeveynlerinin yaşadığı apartmana gidip karşılarına dikilecekti. Karşılarına dikildiğinde dilinin tutulacağını kestirebiliyordu. Başka bir deyişle, dün ve ondan önceki gün gibi apartmana bile giremeyecek, korkup vazgeçecekti. “Yine korkacaksın, yine cayacaksın Zisu,” dedi kendi kendine. “Korkak seni.” Dilini ön dişleriyle dudağının arasına getirdi. “Babamın arkasında dururdum, her gün onunla birlikte dönerdim okuldan 5 numaralı otobüsle, o zamanlar dolmuş yoktu, gerçi olsa bile dolmuşa binmezdim çünkü Dan Otobüs Şirketi ailesinin bir üyesi olarak otobüslere bedava binebiliyordum,” – arkadaşı onun sözünü kesti ve “Aa ne ilginç, senin soyadın da Dan,” dedi – ve arkadaşlardan ilki konuşmasına “Shosh,” diyerek devam etti, “eski yaralara tuz basma Shosh, zamanında babam, diğer şoförler gibi, şirkete olan sadakatini kanıtlamak için soyadını değiştirmişti, bu günlerde kimse soyadını bir şirket için değiştirmez fakat o zamanlar işler farklıydı. Soyadlarını ‘Dan’ yaptı bazısı, bazısı ismini bile değiştirdi; Dan Şirketi’nin yüksek mevkilerine erişenlerin isimleri ‘Daniel Dan’ veya ‘Dan Daniel’dı.” “Doğru, Dan’in yöneticisinin adı Dan Daniel’dı ve kondüktör departmanının başının adı da Danny Ben-Daniel’dı!” diye bağırdı şoför elinde iki yönlü radyosunun mikrofonunu tutarken. Yolcu, konuşmasına devam etti: “Ve 5 numaralı otobüsün basit bir şoförü olan babam da adını ‘Yaakov Dan’ diye değiştirdi, gerçi herkes ona ‘Kuba Dan’ diye hitap ediyordu, bazen de sadece ‘Dan’. Başlarda bu değişikliği yapacak gücü kendinde bulabildiği için gurur duyuyordu. Tüm çocukluğum boyunca her otobüse bindiğimde aramızdaki plastik duvarın arkasında durur, ona sessizce ‘Baba, baba…’ diye fısıldardım ama beni duymazdı ya da belki de şoförle konuşmak yasak diye cevap vermiyordu bana. Yaşlılar için ayrılmış olan koltukta yaşlı kadın kılığına girmiş bir müfettişin olabileceğinden ve ağzını açtığı an yaşlı teyzenin kalkıp ona ceza yazabileceğinden korkuyordu. Ama yine de çiziklerle dolu dikiz aynasından bana göz kırpardı zaman zaman.”

Rothschild Bulvarı’na süzülmekte olan dolmuşa sessizlik çökmüştü, bir asker Dizengoff Merkezi’nde indi, şoför bozukluklarla oynuyordu. “Ne hayat ama,” diyerek sessizleşti şoför ve karşıdan karşıya geçen yarı kör kediyi ve onun kapalı gözünü düşündü, aklına bir keresinde genç bir askerken gördüğü Moshe Dayan geldi, ona “Dayan, Dayan, ne yaptın sen?” diye bağırmak istemişti. Dolmuş, arkasında Habime Tiyatrosu’nun kalıntıları olan bir durakta durdu. “En sonunda ben düğmeye basardım ve ‘duracak’ işareti yanar, evin önünde inerdim. Bana güle güle demezdi, şoförleri yakalamak için kör kılığına giren sivil müfettişlerden korkardı, müfettişler şoförün bir hata yapmasını bekler, yaptığı anda da kalkıp otobüsten indirirler veya dosyasına kınama cezası yazarlardı. Bir keresinde camdan dışarı tükürmüştü, dava aleyhinde sonuçlanmıştı, Dreyfus gibi, utanç verici…”

“Ya şimdi ne yapıyor?” diye sözünü kesti adı Shosh olan arkadaşı ve Dan şoförünün kızı “Şimdi mi? Şimdi ölü,” diye cevap verdi.

Dolmuş Balfour köşesine vardı ve Shosh, arkadaşına güle güle deyip dolmuştan indi, elinde büyük bir zarfın içinde röntgen filmleri taşıyordu, arkadaşı Yoel’e dönüp “Çok hasta. Kırkında bile değil,” dedi ve sessizleşti. Yoel, kadına anlattığı hikâyenin nasıl bittiğini, babasına ne olduğunu sormak istedi ama kadın camdan dışarıyı izliyordu. Yoel dönüp şoförün arka koltuğunda oturan hamile kadına baktı, kadın bunca zamandır hâlâ şoförle seyir esnasında kendisiyle konuşmanın yasak olup olmadığı konusunda tartışıyordu. İkisi de uzun süre önce başlamış ve sonsuza kadar sürebilecek olan bu tartışmadan sıkılmamıştı. Gözlerini kadının şişmiş göbeğine dikti. Dolmuş, Sheinkin Sokağı’nın köşesinde trafiğe yakalandı. Rengârenk bir geçit töreni Rothschild Bulvarı’nın doğusundan batısına doğru gidiyordu. Yoel, ıslık ve davul seslerinden rahatsız olup camı kapadı. Hamile kadına, “Camını kapa, bebek sesten korkmasın” demek istedi, ama bir konuşma başlatmak için çok utangaçtı. Dolmuşa konuşmaların uğultusu çökmüştü. Yoel MP3’ünü çıkardı, alet kumlanmıştı ve içinde, hafıza kartının büyük bölümünü kaplayan kamera fonksiyonu dışında, sadece birkaç tane Bach’a ait org ve Schuebert Lieder’e ait başka eserler vardı. Kulaklığı taktı. Gözlerini kapayıp kafasını pencereye dayadı. Şoförün “Tören geçene kadar motoru kapatıyorum. Mısırdan Çıkış Günü, Purim Günü’ne denk gelmiş,” dediğini duyabildi. Zamanı vardı nasılsa. Bir hırsız alarmı havayı yararak geçti ama rüyasının örtüsü onu korudu. İnsanlar dışarıda bağırıyordu, ama o bunları duymuyordu. Daha günün ortasında yorulmuştu. Tabii, sesleri tam olarak duymuyor değildi. Daha öğlen vakti bile olsa uyumak istiyordu. Rüyasında dolmuşla seyahat ettiğini, uyumak istediğini ve yaşlı babası Amikam’ın ona küçükken söylediklerini gördü. Yoel, babasının söylediklerini uykusunda tekrarladı: “Yorgunken uyumak ne tatlıdır.” Küçük bir kuş, açık bir pencereden girip başka bir pencereden çıkarak dolmuşun içinden uçtu gitti. Başka rüya parçaları gelip kendilerini ona sundular ama her zamanki gibi neredeyse hepsini unuttu. Rüyasını hatırlasaydı saydam bir trenin, bir kulenin tepesine tırmandığını görecekti. Ama dikkatlice bakıldığında trenin tekerleri yoktu. Uyandı, dolmuş boştu.

Biri cep telefonunu koltukta unutmuştu. Telefon koltuğa gömülüydü, ekranı parlayıp sönüyordu.

Dolmuş, merkez otobüs terminalinin yanındaki park yerinde duruyordu. Başlarda şoförü göremeyen Yoel, yeni uyanmış, kamaşan gözleriyle etrafa baktığında şoförün başka şoförlerle birlikte bir banka oturup sıcak bir şeyler içmekte olduğunu gördü. Yoel’in boynu ağrıyordu. Sıcak içeceklerden yükselen buhar, şoförlerin gözlüklerini buğulandırıyordu. Uyku Yoel’i mahvetmişti, boynu tutulmuştu, MP3’ünden ses gelmiyordu ve kulaklıklar kulağını deliyordu. Herhangi bir şey duydun mu? Rüya parçaları gözünün önünden uçup gidiyordu. Pencere. Bulut. Düdük. Saat. Kafasını eğmeden sessiz, boş dolmuşa; yolcuların kokularını ve izlerini bıraktığı koltuklara baktı. Koltuklar ne kadar da çukurlaşmıştı, üstlerine ne kadar da yük biniyordu. Sıkışmış ve aşınmışlardı. Döşemeyi okşadı. Sırtları yıpranmış ve çukurlaşmış, eşek sürüleri gibi, diye düşündü. Dolmuş da bir yük hayvanı gibi kuzeyden güneye gidiyor, şikayet etmiyordu. Yine uyuyakaldın, yine merkez otobüs terminaline geldin, yine geri gitmeye başlaman lazım.

Yoel güçlükle kalkıp dolmuştan dışarı çıktı. Sonra şoförün uzaktan ona seslendiğini duydu: “İyi uyuyabildin mi? Seni uyandırmak istemedim. Bebek gibi uyuyordun.” Sonra diğer arkadaşlarına dönüp sesini alçaltarak, “Uyuyakaldı…” diye durumu açıkladı. Yoel gittikten ve onu duyamayacak kadar uzaklaştıktan sonra, “Dolmuşta uyumayı seviyor bu adam,” diye ekledi. Ve sonra, “Her hafta illaki bir gün gelip dolmuşumda uyuyakalıyor,” dedi. Diğer şoförler sanki büyük bir olaymış gibi Yoel’in otobüs durağının karşısında gerinmesini izlediler.

Tekrar geri gitmeye başlamak. Hayır, yukarı çıkacak gücü yoktu.

Ama ertesi gün tekrar gidecekti oraya.

Ertesi gün tekrar dolmuşa binecekti. Ve bütün yolu, neden bugün yukarı çıkmıyorum diye düşünerek bir başına tepecekti dolmuşta. Beş şekele taksi tutabilirdi. Ama Levinsky Sokağı’nın ortasında şoföre “Burada ineceğim. İyi günler!” diyecekti ve belki de önceki günkü şoförle aynı kişi olan veya olmayan şoför ona “Niye ki, aynı parayı vereceksin nasılsa, biraz daha ileride son durakta in insan gibi. Sokak ortasında inmek de neymiş?” diyecekti. Ve bir ayağını çoktan dışarı atmış olan Yoel, “Doğru söylüyorsun,” diyecekti. Levinsky Sokağı’ndaki ağaçlar alçak, yapraklı ve olgun meyvelerle dolu olacaktı, bir gölge, Sheinkin’de yok olana kadar yanlarından, içlerinden ve köprünün üzerinden geçecekti. “Kuzeye mi dönüyorsun?” diye soracaktı Yoel ve şoför, “Kuzeyde nereye? Ben güzergâhı takip ediyorum, daire çiziyorum,” diyecekti ve Yoel “Öyleyse ben de seninle birlikte döneyim,” diyecekti.

(…)

Çevirmen: Oğuzhan Aydın
*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz. 

Dror Burstein, 1970 yılında İsrail’in Netanya şehrinde doğdu. İsrail Radyosu’nun klasik müzik istasyonu için programlar düzenledi, edebiyat ve sanat eleştirmenliği yaptı. 2005’te Bernstein Ödülü’ne, 2006’da Başbakanlık Ödülü’ne lâyık görülen Burstein, şimdilerde Tel Aviv Üniversitesinde eğitim vermekte ve hayatını Tel Aviv’de sürdürmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.