Emilie Kip Baker – Antik Yunan ve Roma Hikayeleri – Homeros’tan Okumalar

Başlangıç

İnsanların sunaklar inşa edip adaklar adadığı ve saf beyaz mermerden tapınaklarda tanrılarına tapındıkları çok, çok eski zamanlarda tanrıların en güçlüsü Zeus ulu Olimpos’un zirvesindeki tahtına oturur ve insanların hayatlarını seyrederdi. Olimpos Dağı’nın en yüksek noktası bulutlara erişirdi; Yunanistan’ın tüm tepelerinden daha yüksekti Olimpos ve yamaçları sık ormanlarla kaplıydı. Olimpos’un gerçekten ne kadar yüksek olduğuna dair ancak tahminde bulunulabilirdi çünkü hiçbir insanoğlu en alçaktaki bulutların dağ ile kavuştuğu yere dahi çıkmaya cüret edememişti; ancak rivayete göre bir zamanlar bir çobanın sürüden ayrılan kuzusunu ararken dağın yamaçlarına tırmanmaya cesaret ettiği ve çok geçmeden de yolunu kaybettiği söylenir.

Etrafındaki sis yoğunlaşınca çoban el yordamıyla etrafta yürümeye devam etti. Aniden üstüne gelmeye başlayan korkunç sessizliğin içerisinde kendi ayak sesleri onu ürkütüyordu. Ardından tepesinde korkunç bir fırtına koptu ve dağın derinlikleri sarsıldı. Ormanın karanlığı şimşeklerle aydınlanırken, bu kadar yükseğe tırmanmaya cüret eden suçlu ölümlüyü arayan öfkeli Zeus yıldırımlar fırlatıyordu.

Olimpos’un ihtişamını hiçbir fani görmemiştir; tavanı altından, zemini inci işlemeli olan, tanrıların binlerce mücevherle işlenmiş tahtlarının parıldadığı kutsal avlulara hiçbir fani ayak basmamıştır.

“Burada kurmuştur tanrılar ebedi tahtlarını,
Efsaneye göre;
Ne fırtına sarsabilir, ne yağmurlar ıslatır bu tahtı
Ne de kar düşer buraya.
Her şeyi aydınlatan altın ışıkta
Her gün eğlenir yüce tanrılar.”
Odessa, VI. Kitap, 53.dize.

Olimpos’taki yaşama dair şairlerin dahi bilgisi yoktur. Fakat kimi zaman kamp ateşininin yanı başında uyuklayan yorgun bir asker, ölümsüz tanrıların gece gündüz dolandığı bu muhteşem diyara dair rüyalar görürdü; kimi zamansa Akdeniz’in mavi sularına düşen kızıl günbatımını seyre duran yalnız bir balıkçı sonsuza dek süren yaşama, gençlik ve güzelliğe dair hayaller görürdü.

İnsanoğlunun hatırladığından çok daha eskiye dayanır tanrıların Olimpos Dağı’nda yaşamaya başlaması. Evrenin üstün güçlerinin dünyayı yönetmek için birbirlerine karşı verdikleri savaş ise daha da eskiye dayanır. Çarpışma sesleriyle gökleri inleten bu büyük savaşta Zeus nihayet tüm kıskanç düşmanlarını alt etmiş ve kendini tanrıların ve dünyanın hükümdarı yapmıştır. Savaşı kazandığı gün tahtını Olimpos’a kurmuş ve dünyayı ayakları altına sermiştir. Göklerdeki tahtından kardeşlerine pay ettiği krallıkları seyrederdi; sakalına ve deniz kabuklarından yapılma tacına köpükler sıçratan biçimsiz deniz yaratıklarının çektiği arabasıyla dalgalar arasında ilerleyen denizler tanrısı Poseidon’u görürdü. Diğer krallık öylesine uzaktı ki Zeus’un her şeyi gören gözleri bile burada sessizce hareket eden şekilleri görmekte zorlanırdı; çünkü burası gün ışığı görmeyen, ölülerin kederli ruhlarının kaybettikleri aşk, ışık ve eğlence dünyasının yasını tuttukları yer, karanlık ve sonsuz kasvetin korkunç ülkesi olan yeraltı tanrısı Hades’in diyarıydı.

Bazen kızıl altından yapılma tahtın altında toplanan büyük bulut kümeleri bir süreliğine Zeus’un ayakları altında serilen dünyanın görüntüsünü örterdi; fakat bulutlar ne kadar yoğunlaşsa da, Zeus daima Afrika sahilinde eğilmiş omuzlarında gökyüzünü taşıyan yaşlı Atlas’ı görebilirdi. Bu dev o kadar uzun zaman ayakta durdu ki ayaklarının etrafında dev ağaçlardan ormanlar oluştu; bu ormanlar geçen çağlar boyu öylesine uzadı ki en tepedeki dalları devin beline ulaştı ve onu insanların gözünden gizledi. Hiç kimse onu bu yükten kurtarmayı teklif etmedi, kardeşleri Prometheus ve Epimetheus dahi. Kardeşlerine insanı yaratmak ve dünyanın zengin bahçelerine yerleştirmek gibi daha kolay görevler verilmişti. Bahçelerde her türlü bitki ve hayvan mevcuttu; dünyanın ilk günlerinde her şey çok güzeldi – o kadar güzeldi ki ebediyen Olimpos’ta yaşamak zorunda olan tanrılar kendileri gibi kimselerin yemyeşil çayırlara ve çiçeklerle kaplı yamaçlara bakamayacağını düşünerek üzüldüler. Bu yüzden Prometheus ve Epimetheus’a hem kendilerine benzeyen hem de kendilerinden farklı olan bir varlık yaratmasını buyurdular. İnsan adı verilen bu canlıyı yaratmak için kilden başka bir şey yoktu. Ancak iki kardeş görevleri üzerinde hayli zaman harcadı. Görev tamamlandığında Zeus yapılan işi beğendi çünkü insana ölümsüzlük haricinde tanrıların taşıdığı bütün özellikler bahşedilmişti – gençlik, güzellik, sıhhat ve kuvvet.

Sonrasında Prometheus’u insana bahşedilenlere yenilerini ekleme hırsı kapladı ve bir gün sahilde oturmuş düşünüyordu ki dünyada henüz ateş olmadığını hatırladı; çünkü tüm dünyada yanan tek ateş Zeus’un kutsal sarayında yanıyordu. Prometheus uzun bir süre sahilde oturdu ve gece çökmeden daima Olimpos’ta yanan kutsal ateşin bir parçasını çalarak ışığından ve ısısından yararlansınlar diye insanlara vermek için o cüretkâr planını kurdu.

Böyle bir şeyi düşlemek cesaret işiydi; fakat Prometheus Zeus’un öfkesinden duyulan korkuyu unutmuştu ve planını uygulamak için oldukça kararlıydı. Bir gece, tanrılar kızıl altından tahtın etrafında toplanmışken kimseye görünmeden ve sesini duyurmadan saraya girdi. Kutsal ateş, cilalanmış gümüşten bir ocakta tüm parıltısıyla yanıyordu. Prometheus ateşin birazını içi boş bir kamışın içine saklayarak aceleyle dünyaya döndü. Daha sonra kalbine işleyen korkuyla bekledi, çünkü dünyanın hangi köşesine kaçarsa kaçsın er ya da geç Zeus’un intikamının kendisini bulacağını biliyordu.

Tanrıların toplantısı bittiğinde Zeus bulutların arasından aşağıya baktı ve yeryüzünde tuhaf bir ışık gördü. Bir süre bunun kendi ateşini yakan insan olduğunu anlamadı; fakat gerçeği öğrendiğinde öyle öfkelendi ki karşısında tanrılar bile titreyerek korkuyla uzaklaştılar. Prometheus derhal yakalandı ve Kafkas Dağları’na götürüldü; burada bir kayaya sıkıca zincirlendi ve ciğerini koparıp yemek üzere aç bir akbaba gönderildi. Karnını doyuran akbaba geceleri kurbanının kafasında uyur, zavallı Prometheus’un ciğeri ise ertesi gün, gün doğar doğmaz akbaba tarafından tekrar yenmek üzere yeniden oluşurdu. Bu korkunç ceza seneler boyu devam etti. Zeus, Prometheus’un feryatlarını ve çektiği acılar hakkında pek çok öyküleri duymasına rağmen ne kutsal ateşin çalınmasını affetti ne de Prometheus’u özgür bıraktı. Fakat hikâyeye göre bu acımasız intikam, Zeus oğlu Herakles’in dağlarda çıktığı gezinti sırasında işkence görmüş Prometheus’u bulup zincirlerini kırması ve sonrasında kendisine zalimce ziyafet çeken akbabayı öldürmesiyle nihayetinde son bulmuştur.

Prometheus’un özgür kalması tanrıları sevindirdiyse de, Prometheus’un adı Zeus’un her şeyi duyan kulaklarından korktukları için Olimpos’ta bir daha hiç ağza alınmadı. Fakat dünyada insanlar ismine dualarında yer verdi ve çocuklarına Ateş Bahşeden’i en yüce kahramanlardan biri olarak onurlandırmayı öğrettiler.

Pandora’nın Hikâyesi

İnsanoğlunun dünyadaki ilk günlerinde, her şeyin güzel ve yeni olduğu zamanlarda hiçbir yerde ne hastalık, ne acı, ne de keder vardı. İnsanlar uzun ve erdemli yaşamlar sürerlerdi; her yerde dünyada benzeri görülmemiş bir mutluluk hüküm sürüyordu. Zeus henüz kutsal ateşin çalınmasına duyduğu öfkeyi unutmamıştı; üstelik insanoğlunun kendi ateşlerini yakıp yalnızca Olimpos’un koridorlarına ait olan alevin keyfini sürmesi de Zeus’u kızdırıyordu. Prometheus’un çektiği acılar bu öfkeyi dindirmedi. Çalınan ateşi alanlar cezalandırılmadıkça Zeus tatmin olmayacaktı. Bu yüzden tanrıları konseye çağırdı ve bu arzusundan onlara söz etti. Tanrıların hiçbiri insan ırkının felakete uğramasını istemese de, Zeus’un isteğine karşı çıkmaya cesaret edemedi. Böylece kendilerine sunulan planı uygulamaya razı oldular ve çok geçmeden insanoğlunun yaratıldığı aynı kilden kadın adını verdikleri canlıyı var ettiler. Kadına tanrıların her biri narinlik, zarafet, inanılmaz bir güzellik gibi hediyeler bahşetti; fakat Zeus bunlara bir başkasını yani kıskançlığı ekledi ve kadına “tüm tanrıların hediyesi” anlamına gelen Pandora ismini verdi. Sonra tanrıların habercisi olan Hermes’e bu narin şeyi alıp dünyaya götürmesini ve Epimetheus’a eş olarak sunmasını buyurdu. Bu sırada Epimetheus ise kardeşinin başına gelenleri öğrendiğinden beri herkesten uzakta yas tutmaktaydı; gece gündüz ormanın serin sessizliğinde oturuyor ve acısını yaşıyordu. Fakat bir gün, Hermes’in de yönlendirmesiyle, kendisine yaklaşan birini gördü ve birden bütün üzüntüsünü unutuverdi; çünkü gün ışığı kadının altın saçlarında parıldıyor ve beyaz kolları selamlarcasına ona doğru uzanıyordu.

Bir süre Epimetheus ve Pandora dünyanın bahçelerinde mutluluk içerisinde yaşadılar, Epimetheus insana sundukları en son ve en güzel hediye için her gün tanrılara şükretti. Pandora’yı uzun bayırlarda kelebekleri kovalarken ya da pınarın temiz ve serin sularından içebilsinler diye geniş yapraklardan kupalar yaparken seyretmekten hiç bıkmazdı. Bir gün ağaçların altına oturmuş, bal ve meyvelerden oluşan sade yemeklerini yerlerken kendilerine doğru gelen bir yolcu gördüler. Bu yolcu çok yavaş yürüyor ve sırtında büyük bir kutuya benzeyen ağır bir yük taşıyordu. Aralarında hâlâ mesafe varken Pandora koşarak yolcuyu karşıladı ve ağacın gölgesine gelip dinlenmesini teklif etti. Yolcu yaşlıydı ve taşıdığı kutunun ağırlığından eğilen omuzları neredeyse yere değiyordu. Aç, susuz ve yorgun görünüyordu, bu yüzden Epimetheus onu durup dinlenmeye zorladı ve topladıkları taze meyvelerden ikram etti. Fakat yolcu – ki kendisi kılık değiştirmiş Hermes’ten başkası değildi – oyalanamayacağını ve gidecek uzun bir yolu olduğunu söyledi. Ancak gece çökmeden gideceği yere varabilmek için büyük meşe kutuyu onlara emanet etmek istedi. Birkaç gün sonra kutuyu almak için döneceğine söz verdi. Epimetheus ve Pandora bu yabancıya yardım etmekten mutluluk duydular ve emaneti özenle koruyacaklarına söz verdiler. Yolcu teşekkürlerini sunarak arkasını döndü. Fakat tam Epimetheus ve Pandora ona hoşça kal diyecekken gizemli bir şekilde gözden kayboldu ve ne tarafa baktılarsa ondan hiçbir iz göremediler.

Epimetheus bu gizemli kutunun içinde ne olduğunu hiç merak etmiyordu; fakat tekrar ağaçların altına oturduklarında Pandora yolcunun kim olabileceği ve kutuda ne olduğu hakkında binlerce soru sormaya başladı. Epimetheus yaşlı adam ve yükü hakkında bir şey öğrenemeyeceklerinden bu konuyu daha fazla düşünmemesini istedi; ama Pandora susmayı reddederek yabancı için muhafaza ettikleri muhtemel hazineden söz etmeyi sürdürdü. Bu ısrarlarına dayanamayan Epimetheus sonunda sinirlenerek ayağa kalktı ve yürüyerek uzaklaştı. Ardından Pandora kutunun yanına giderek diz çöktü ve kutunun dört tarafına özenle kazınmış figürleri inceledi. Sonra da kutunun ağzını bağlayan zarif altın bağcığı inceledi. Yumuşak görünmesine rağmen bu ip epey sağlamdı; çünkü sarmalanmış altın ipliklerden yapılmış ve ucuna da tuhaf bir düğüm atılmıştı. Etrafında herhangi bir kilit yoktu ve görünürde sarmalanmış iplikler açılıp düğüm çözüldüğünde meraklı parmakların kapağı açmasını engelleyecek hiçbir şey yoktu. Pandora’nın parmakları becerilerini düğüm üzerinde denemek için tutuşuyordu ve Pandora yeterince uğraşırsa nihayetinde düğümü çözebileceğinden emindi. Kapak üzerine işlenmiş figürler dans eden çocuk figürleriydi, bu figürlerin tam ortasında ise tuhaf yüzlü bir figür yer alıyordu – öylesine tuhaftı ki Pandora uzun bir süre gözlerini bu figürden ayıramadı. Ara sıra başını çeviriyordu, yeniden figüre baktığındaysa figürün yüzünde önceki seferden farklı bir ifade beliriyordu. Bu kazınmış figürün canlı olmadığından emindi ama yine de tahta yüzün gözleri her bakışında öncesinde kendisine gülümseyen, kaş çatan ya da alay eden gözlerden farklıydı.

Epimetheus döndü mü diye bakmaya gitti ve henüz dönmediğini fark edince tekrar kutuya yaklaştı; fakat altın bağcığa dokunmamak için kendine hâkim olacaktı. Oturmuş ne yapacağını düşünüyorken kutunun içerisinden gelen mırıldanmalar duyduğunu sandı, sanki şöyle söylüyorlardı:

“Aç, Pandora, lütfen, lütfen aç ve çıkmamıza izin ver.”

Pandora’nın kalbi hızla çarpıyordu. Kutunun içerisinde ne olabilirdi? Kendisine seslenen ve serbest bırakılmak için yalvaran, kutuya hapsedilmiş bu zavallı yaratıklar ne idi? Altın bağcığı iki eliyle tuttu ve suçlu bakışlarla etrafı şöyle bir süzdü; ortalıkta kimseler yoktu, tepesindeki dallardan aşağıya bakan meraklı birkaç sincaptan başka kimse izlemiyordu onu.

Meraklı parmaklarına kolayca teslim olan düğümü çabucak ve dikkatle çözdü; fakat o an bile Epimetheus’un öfkesinden korkarak tereddüt etti.

Mırıldanmalar tekrar duyuldu:

“Aç, Pandora, lütfen, lütfen aç ve çıkmamıza izin ver.” Fakat hâlâ tereddüt ediyor ve kapağı kaldırmaya cesaret edemiyordu. Tam da bu sırada kocasının kendine seslendiğini işitti, biliyordu ki şimdilik gizemli kutunun içindekileri keşfetmesi mümkün değildi. Bu zevki bir başka sefere saklamak zorundaydı; yine de içeriden gelen seslerin kendisiyle alay etmediğinden emin olmak için kutunun içine şöyle bir bakmak istedi. Kapağı yavaşça kaldırmıştı ki o ufacık aralıktan bile kahverengi kanatlı güveye benzeyen birtakım minik yaratıklar dışarıya fırladılar. Bir anda etrafını sardılar ve sonunda korku ve acıyla haykırana dek onu ısırmaya ve yumuşak tenini sokmaya devam ettiler.

Onları kovalamaya çalıştı ve Epimetheus’u bulmak için koştu; ama işkence eden küçük cinler kulaklarının etrafında vızıldayarak ve onu tekrar tekrar ısırarak takip ettiler. Onları uzaklaştırma çabaları boşa çıktı çünkü elbisesine, saçına ve şişmiş tenine yapışmışlardı. Epimetheus’a ulaştığında acı içerisinde ağlıyordu, sorunun ne olduğunu sormaya gerek kalmamıştı; çünkü küçük kötü yaratıkların sayısı öyle fazlaydı ki yüzlercesi Epimetheus’un da etrafını sardı ve tıpkı Pandora’ya yaptıkları gibi onu da ısırıp soktu. Bu olayın ardından karı koca oturmuş kızarmış tenlerine yatıştırıcı bitkiler sürüyorken, Pandora, Epimetheus’a ölümcül merakı yüzünden kutuyu na-sıl açtığını ve bu şeytani varlıkları nasıl serbest bıraktığını anlattı.

Ancak Pandora’nın ne denli büyük bir hata yaptığınının farkına daha sonra vardılar çünkü kahverengi kanatlı küçük yaratıklar daha önce dünyaya hiç girmemiş kötülük ruhlarıydı. İsimleri Hastalık, Acı ve Keder’di; Kıskançlık, Kibir ve Fesatlık’tı; Açlık, Sefalet ve Ölüm’dü. Tüm bu kötülükleri meşe kutuya kıskanç Zeus koymuş ve kutuyu sadece altın bir bağ ile bağlamıştı. Er ya da geç Pandora’nın kutuyu açacağını biliyordu, böylece insanoğlunun huzurlu, mutlu yaşamı sonsuza dek son bulacaktı. Dünyanın bahçeleri bir daha asla insanın huzur bulmayı ümit edebileceği bir yer olmayacaktı. Kötülükler artık dünyaya yerleşmişlerdi ve sonsuza kadar, dünya var olduğu sürece burada kalacaklardı.

Epimetheus ve Pandora, kin dolu kanatlı yaratıkların kendilerine kolayca işkence edebilmek için yapraklara ve çiçeklere yerleştiklerini gördü. Ağlayarak tanrıların onları hiç yaratmamış olmalarını dilediler. Pandora bir yandan ağlıyor bir yandan da kutuyu ve içinde başka nelerin olabileceğini merak ediyordu; çünkü bu böceğimsi yaratıkların kutuyu tamamen dolduramayacağından emindi. Ansızın kutunun içinden hafif bir fısıltı işitti, şöyle söylüyordu: “Aç, Pandora, lütfen, lütfen aç ve çıkmama izin ver.”

Pandora hayretle bakakaldı, çünkü kapağı kaldırdığı anda bütün kötü cinlerin dışarıya çıktığını düşünmüştü. Öyleyse başka kötü şeyler de mi vardı kutunun içinde; eğer varsa, dışarı çıkmalarına izin vererek acılarına bir yenisini eklemeli miydi?

Fısıltı yeniden seslendi: “Aç, Pandora, lütfen, lütfen aç ve çıkmama izin ver.”

Bu kez Pandora, Epimetheus’u çağırdı, birlikte yalvaran tatlı ve yumuşak sesi dinlediler; ses öylesine tatlı ve yumuşaktı ki kötü bir varlığa ait olamayacağından emindiler. Yine de Epimetheus dünyanın başına daha fazla dert açma riskini almak istemiyordu. Fakat duyduğu pişmanlığa rağmen Pandora özgürlüğü için böylesine içten yalvaranın ne olduğunu görmek için can atıyordu. Epimetheus’un da razı gelmesiyle kapağı bir kere daha açtı ve dışarıya güzel, narin kanatları olan küçük bir yaratık çıktı. Doğrudan Pandora’ya uçtu, sonra da Epimetheus’a. Bir dokunuşu ile ikisinin de tüm yaraları iyileşti, tüm acıları ise unutuldu.

Bu nazik elçinin adı Umut’tu; Zeus’un insanoğluna acı çektirmek için bu kadar kötülüğü göndermesine üzülen tanrılardan biri tarafından gizlice kutuya saklanmıştı. Bir defa serbest bırakılan kötü varlıklar yeniden hapsedilemezdi; fakat her nereye uçarlarsa uçsunlar – dünyanın en ücra köşesine dahi – Umut peşlerinden gitti ve her gittiği yere kanatlarında taşıdığı iyiliği götürdü. Dünya tıpkı sonraki günlerde olduğu gibi kötü bir yer haline gelip insanlar tanrıların sunaklarını ihmal ettiğinde bile Umut hâlâ sunulan adaklarla hatırlanıyor ve tapınakları çiçeklerle süsleniyordu.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.