‘Aslında hatırlamadıklarıyla başlıyor insanın öyküsü.’

 

“15 Ağustos 1938’de Dersim’de neler oldu? İnip kalkan süngüler, durmaksızın çalışan makineli tüfekler, vurulup üzerlerine düşen yakınları sayesinde hayatta kalan çocuklar, bebeklerini kurtarmak için azgın derelere bırakan anneler, evleri barkları dağılan aileler, işkenceler, eziyetler… Cumhuriyet tarihinin kara sayfalarından biri olan Dersim Harekâtı’nın tanıkları aradan geçen onca zamana rağmen olan biteni acı içinde hatırlıyorlar.” Bölge tarihinde kırılma  noktası sayılan 1938 öncesi ve sonrası dönemlere ilişkin tanıklıklar, sözlü ve yazılı tarih karşılaştırmalarının yanı sıra; coğrafya, dil, inanç, sosyal- ekonomik doku ve zaman içindeki değişimleriyle Dersim ve Dersimliler hakkında içerdiği bilgilerle ilgilisinin okumadan geçemeyeceği kalıcı, klasik değerde bir kaynak kitap olan ‘Dersim Defterleri – Beyaz Dağ’da Bir Gün’ü Emirali Yağan ile konuştuk.

Yeni kitabınız Dersim Defterleri – Beyaz Dağ’da Bir Gün’ün giriş metni Jorge Amado’nun “İnsanın ana yurdu çocukluğudur.” sözüyle açılıyor. Çocukluğunuzun anayurdu Dersim sizin için neyi ifade ediyor?
Çocukluğumu öncelikle; çocukluğumun yaslı/yaşlı dünyasını, geçen yüzyılın kapanan kapısı ardında kalan ebeveynlerim ve kuşağının kırım-kıran hikâyelerini, yitip gitmekte olan anadilimin kapanmaz boşluğunu, yitti-yiten o dilde saklı kalan kara masalları, tevatür efsaneleri, bitimsiz ağıtları, ezgin ninnileri, tarumar bir tarihi ve vaktiyle “dahili Koloni” dedikleri iç ülkemi, yok ülkemi, düş ülkemi ve dağılan kavmimin gitgide yiten anonim hafızasını ve daha başka şeyleri…

Kitabınızın ana konusunu oluşturan Dersim 1938 kırımı,  birçok açıdan kırılma noktası sayılıyor. Buna dair çok şey yazıldı, anlatıldı, filmi, belgeseli yapıldı. Oraya dair her anlatımın bu kadar ilgi görmesini, siz dâhil herkesin bir şeyler üretebilme çabasını nasıl yorumluyorsunuz?
İfade ettiğiniz gibi 1938 kırımı, yöre tarihi için köklü bir kırılma ve kopuştan öte sonuçlar içeriyor. Cumhuriyet tarihinin akıl almaz uygulamalarına sahne olan Dersim, kafileler halinde kıyımdan geçirilen yığınlarıyla, topraklarından sürülen süngü artıklarıyla, alıkonulan sahipsiz kız çocuklarıyla, sürüldükleri yerlerde eritilen kuşaklarıyla anonim hafızanın yok edilmesini; coğrafyasının yıkım ve talanı, otantik yer yurt adlarıyla haritadan silinmesi, orada kök tutmuş topluluğun inançları, dilleri, aidiyetleri ve geleneksel doğal yaşama biçimleriyle bir daha kendisi olamayacağı bir biçimde tarumar edilişini ifade ediyor. O kesitte olup biten altüst oluşu Dersimliler Kırmançki dilinde “Tertele Philo Phen”  olarak adlandırırlar. Yani  “Son Büyük Tertele; (büyük kargaşa, kırım-kıran, altüst oluş)” olarak anılan 1938 tarihi, öncesinde yaşanmış daha başka kırım ve altüst oluşları da hatırlatır adlandırmadaki ‘son büyük’ vurgusuyla. Yani Dersim tarihinin kırım-kıranı, hayhuyu, hengâmeleri 1938’le sınırlı değil…

İşaret ettiğiniz gibi alanın sözlü tarihine, folkloruna, etnografyasına, dünün ve bugünün türlü sorunlarına dönük çabalar, çalışmalar var. Dersim’linin anonim hafızasında saklı kalanı kayıt altına almaya, yazıya dökmeye, belgelemeye dönük çalışmalar son birkaç yılda gündem tutan Dersim tartışmalarını önceliyor esasında. İşin garip tarafı Dersim 1938 tartışmalarına paralel piyasa tutan kitapların pek çoğu bildik resmi tarih tezlerine dayanıyor. Dersim’in pınarlarından bir tas su içmemiş köşe yazarlarının, akademisyenlerin resmi tarihin ezberi üzerinden kalemlerini gayet seri kullanarak piyasaya kitaplar yetiştirdiklerini, gazete köşelerini Dersim üzerine yazılarla doldurduklarını gördük bu son yıllarda. Meğer Dersim tarihiyle pek ilgili ve de pek donanımlıymışlar da biz onları bugüne kadar fark edememişiz gibi de bir durum!

Planlı programlı bir yığınsal temizlik hareketinin kurbanları ve de 1938 sonrası on yıllara doğmuş biz oraların kıblesi şaşkın çocukları tarihimizle ilgili tekrarla ısıtılıp piyasaya sürülen bildik menkıbelerin, yalanların hangi biriyle baş edeceğimizi bilemez durumdayız. Düzinesince baskıya ulaşan, rafları, vitrinleri tutan seri kitapların, külliyatların içerdikleri kıymete değer kırıntılardan feyiz aldığımız söylenemez. İşimizi yapmayı sürdürüyoruz kendi bildiğimizce.  Şahsım adına, öncesinde alanda Cemal Taş arkadaşımın 1938 tanıklarıyla yapmış olduğu görüşmelerin transkripsiyonlarını yapmış, hikâyelendirmeleriyle kitaplaştırılmalarına önayak olmuştum. Dersim 1938’i konu alan Özgür Fındık’ın belgesel filmlerine metin yazarlığı yapmıştım. Bu aralar ilk cildi yayınlanan Dersim Defterleri / Beyaz Dağ’da Bir Gün’ü bu çalışmalara paralel olarak yazımını sürdürüyordum. Kitabın basıma hazırlanmasını Dersim üzerine hiçbir tartışmaya, gündeme koşullamadım. Bende sabırla bitmesini bekledim. Dersim’e dair tartışmaların durulduğu bir dönemde kitap yayınlandığında içerdikleriyle kendi gündemini yarattı. Bunu da benim yıllara yayılan sessiz çabamın karşılığı sayılsın.

emir_ali_yagan_1 emir_ali_yagan_2_face

Peki, yaptığınız bu çalışmalar bölgede nasıl karşılık buluyor? Dersimliler tarihlerinde olup bitenle ilgililer mi?
Öncesinde yayımlanan Cemal Taş’ın Dağların Kayıp Anahtarı ve Roe Kırmanciye tarihiyle ilgili her Dersimli’nin okuması gereken kitaplar. Maalesef bu değerli kitapların yörede yeterince karşılık bulduğunu söyleyemem. Doğrusunu isterseniz tarihte ve şimdi de yaşanan sorunlarla ilgilenenlerden çok defineleriyle ilgili kimseler cirit atıyor Dersim’de bugün. Orada her taşın altını yoklayan define avcıları, mezar hırsızları kol geziyor. 12 Eylül Cunta yönetimin paşa valisi Kenan Güven gibi mezar taşı koleksiyoncularıyla herkes meşrebine göre işler tutuyor orada…

Kitapta askeri amaçlı baraj faaliyetlerinden söz ediyorsunuz. Sizce bu barajların yapılma nedenleri ne?
Son on yılların en hummalı faaliyeti dağı taşı harap eden bombardımanların, köy ve orman yangınlarının toz dumanı içinde dere boylarında saklı 1938’in toplu mezarlıklarını, insan kemikleri yüklü kırım sahalarını suların karanlığına gömecek askeri amaçlı baraj faaliyetleri var. 1938’in arifesinde Dersim topraklarında başlayan karakol ve kışla faaliyeti bugün Dersim’i Ortadoğu’nun en büyük karakoluna çevirme hazırlıklarına evrilerek sürmekte. Bu anlamda tarih süregelmekte… Malazgirt Muharebesi ve Yavuz Selim seferinden bu yana; 1938 genel kırımının da ötesinde ölümcül sonuçlar doğurmaya teşne planlar, uygulamalar yürüyor Dersim’de. Zamana yayılmış kıyım ve yıkımlarla hırpalanmış yöre insanı yürüyen bu nihai plana karşı koyabilecek durumda değil. Dersimli birbirini gören tepelere kurulmakta olan kalekolları kaygıyla izlemekle yetinmekte. 1990’lı yıllarda insansızlaştırılan dağ köyleri ve mezralarının berisinde bu hâlâ bacası tütebilen yerleşim alanlarıyla tüm vadileri birer birer sulara gömmeyi hedefleyen yeni baraj göllerinin, mevcut kışla ve karakollara eklenecek kalekolların mayınlı sahaları dışında kendilerine yaşanılabilir bir alan bırakılmayacağını biliyor Dersimliler elbette.

Peki, Dersimliler bu durumla mücadele ediyor mu?
Az buçuk politik olanlarıyla bölgede yürüyen daha küçük, detay hesaplara, mikro düzeyde alan tutma alışkanlıklarına takılmış bulunmakta, bu uygulamalara karşı öncülük yapması beklenenler. Onca sivil toplum örgütüne, siyasal kümelenmelerine karşın gerçek manada kurumsal, örgütsel, siyasal temsili yok. Dersim’in elzem sorunlarını bütünü ilgilendiren sorunlar olarak görebilenleri çok az ve etkisiz. Dersim’in kadimden gelen Batini Hak Yolu inancını unutturup ona Aliciliği giydireni, Türkmenliği, Zazalığı, Kürtlüğü, Ermeniliği başat kimliği ve sorunu edineni ne dünü ne bugünü temsil etmiyor. Ve zaten de kırılma noktası sayılan 1938’in geride bıraktığı en büyük sorun da buydu: paramparça edilmiş bir kimlik. O kırım kıran tarihinin evvelinde hazırlanmış mavalların Dersimlinin ruhuna, benliğine sızdığı, hakikatini bulandırdığı ve bugün artık dibe vuran mum misali dem dem parıltılar saçarak Dersim çerağının ebediyen sönmekte olduğunu düşünmekteyim maalesef…

emir_ali_yagan_4 emir_ali_yagan_3

Kitabınızın yıllara dayalı, yoğun bir emek taşıdığı hissediliyor. Dersim 1938’in tanıklıklarına dayalı Beyaz Dağ’da Bir Gün’ün hazırlık aşaması ne kadar sürdü? Nasıl bir yol izlediniz? Finale nasıl vardınız?
 Anlatıya yön veren şey ses değil kulaktır. Bir şey bize yaşam yoluyla açık değilse onu duyacak kulak da yoktur bizde.” der Nietzsche. Neyse ki sizin dile dökmediklerinizi de duyan kulaklar, göremediklerinizi de gören gözlerle çoğalan bir anlamı, karşılığı var şu hayatta ortaya konulanın.

Bir çocuk dört beş yaş öncesinin vakalarını hatırlamaz. Ama annem derdik ki “ beni kucakta taşıdılar babamın cesedinin başına, minicik ellerimle onun açık giden gözlerini kapadığımı hatırlıyorum.” Aslında hatırlamadıklarıyla başlıyor insanın öyküsü. Ben buna inandığım için kitabın giriş metninde annemin ninni niyetine körpe dimağıma okuduğu Laç Deresi ağıtını beşikteki bir çocuğun duygusuyla duymayı denedim yeniden. Ki o duygudan başlayıp geliyordu benim evvellerimle hikâyem. Bu sadece bana özgü bir durum da değildi. Ebeveynleri kırımdan kurtulmuş tüm yöre çocukları için de geçerliydi. Dünyaya göz açışlarının öncesinden başlıyordu hayat hikâyeleri onların da.

Esir düştüğü Laç Mağarası’nda kucağında soluk düşen bebeğinin yüzünü zifiri karanlıkta görme umuduyla kandil arayan çaresiz annenin yaktığı ağıtı ve kuşaktan kuşağa aktarılan bu hazin öyküyü tanımlarken “Kardeşlerimizin kalbindeki süngüydü bizim geçmişimiz!” diyorsunuz kitabınızda… Peki, kendilerine reva görülen böylesi bir geçmişin gölgesinde büyüyen çocukların kalbinden kin ve nefreti silmek kolay olabilir mi?
Öncelikle şunu ifade edeyim, kin ve nefretin Dersim’in Batini Hak Yolu inancında yeri yok. Kara masallar, kırım hikâyeleri, ninni diye körpe dimağımıza okunan Hiriso Heşt (Otuz Sekiz) ağıtlarıyla büyüdük biz.  Geçmişteki kırımın içtiğimiz ana sütüne karışan bir acısı vardı, bu doğru ama ebeveynlerimiz bize kin tutmayı, öç almayı telkin etmek yerine, muktedir olanın şerrinden, kıyıcılığından kendimizi sakınmayı öğütlediler daha çok.  “Devletle devlet lazım”  sözü Dersim yaşlılarının yeri geldikçe dile döktüğü bir deyiş. Bu deyişte örgütlü devlet şiddeti karşısındaki savunmasızlığı, azlığı, çaresizliği, kaderine razı gelişi, elaman diyişi ifade eden bir deneyimi teslim etmek var. Başvurduğum tanıkların çoğu anlatılarının bir yerinde “Seneler seneler, kötü seneler, gide de gelmeye o seneler” veya “o seneler gitsin ve bir daha geri gelmesin” gibi ağıtlara nakarat olmuş sözlerle o melanet tarihi bellekte, duyguda ve dilde ötelemenin yolunu aramaktaydılar.

“Ablam beni göğsüne bastırmış gözyaşı döküyor. Ne olduğunu anlayamadım, birden ablamın kafası uçtu, birlikte yere yıkıldık. Ablamın ağırlığı üzerime bindi. Ağırlığı altından kurtulmak yerine tırnaklarımla toprağı kazıyor, yerin dibine girmeye çabalıyorum. Üzerime ablamın ılık kanı boşalıyor. Ben ha bire toprağı tırnaklıyorum. Toprağın altına girmek için cebelleşirken kendimden geçmişim.”  Medina Öztan’ın anlatımları vahşetin akıl donduran karelerden biri… Amcası Yusuf’un hikâyesi ve toplu mezarların sular altında kalması da kitabın dikkat çeken bölümlerinden…
Kitapta yer alan ‘Yusuf’un Hikâyesi’nin ilk denemesini 1981 yılında Adana’da yazmıştım.  O zaman henüz 23 yaşındaydım. Orta öğrenim yıllarımdan beri kendimce şiirler, hikâyeler karalardım.  Yazdığım hikâyeleri o yıllar angaje olduğum çevrenin olanaklarıyla basıma hazırlarken, polis baskınında el konuldu. Yusuf’un Hikâyesi’nin yer aldığı o dosya öylelikle yok oldu. Dosyaya değil ama Yusuf’un Hikâyesi’ni kaybettiğime çok üzülmüştüm. Aradan geçen onca zaman sonra bir daha Yusuf’un Hikâyesi’ni yazmaya cesaret edemedim ama bir gün onun hikâyesini yeniden yazacağımı hep düşündüm.  Yaklaşık yedi yıl önce Dersim Defterleri’ni açtığımda, yazmaya en çok zorlanacağım hikâyelerden birinin onun hikâyesi olacağını biliyordum. Kaleme dökülmesi Yusuf’unkinden daha uzun zaman alan tanıklıklara, anlatılara da aynı sabrı ve özeni gösterdim.

emir_ali_yagan_6 emir_ali_yagan_5

Kitabınız 1938’in bir gününde Beyaz Dağ’da yaşananlara odaklanıyor tanıklıklar üzerinden. Beyaz dağda ne oldu? Dün yaşananları bugünden baktığınızda nasıl yorumluyor ve okuyorsunuz?
Kitaptan okuduklarınız bir yana, dahasıyla orada neler olduğunu anlatmak için ortaya çıkanın devamı niteliğinde ikinci bir kitap üzerinde çalışmaktayım. Beyaz Dağ kırım hikâyeleri bir kitabın hacmine sığmadığı için ikincisine gereksinim doğdu. Henüz adını bulmamış ikiziyle Beyaz Dağ’da Bir Gün baştan beri paralel çalışıldı esasında. Birincisi kendi yapı çerçevesini oluşturup gün yüzüne çıktı. Ama ikizi de diyebileceğim ikincisi henüz tamamlanmayı bekliyor. Dersim Defterleri üst başlığı seriyi karşılamaya gereksinimle kondu. 15 Ağustos 1938 günü Beyaz Dağ’da olanları aktarmaya devam edeceğimDersim Defterleri’nin ikincisinde. Onu da kapamayacağım sınıra vardığımda, orada dahasıyla neler yaşandığına dair sorunuz askıda kalmaz umarım. Bugünden bakıldığında neler söylendiği daha da söyleneceği, kaleme dökülen ve döküleceklerin toplamının okuması içinde yanıtını taşıyor, taşıyacak.

Dersim’de bütün aşiretler devlete güvenip silahlarını teslim ettikleri ve savunmasız oldukları halde neden böyle bir katliam yapıldı sizce?
Bu ülkede, tersinden okunduğunda tarihin doğrusuna varılır. Dönüp gerçeğin aslına bakmak için bu bir olanak. Resmi tarihin olayları günü gününe kaydeden vakanüvisçileri, yazmanları, raportörleri, kararları, uygulamaları, sonuçları neşreden, resmeden türlü belgeleri, yüklü arşivleri var.  Bu bir olanak…  Ben kitabı hazırlarken araştırmalarımda resmi tarihin satır aralarında yer alan asıl gerçeğin gizlenemez olduğunu gördüm. Verili tarihin, belgenin kitabına uygun bir kurgusu, söylemine uygun bir düzeni olsa da bu düzenin kendisinde bir düzenbazlık var. Özü itibariyle bir sözlü tarih çalışması sayılır Beyaz Dağ’da Bir Gün tanıklıklar ve ortak hafızaya dayanmakla kalmıyor, yeri geldikçe dönemin resmi belgeleriyle karşılaştırmaları da içeriyor.

Kulak verdiğim dönemin tanıkları, önceki yıllarda tüm aşiretlerin silahsızlandırıldıklarını ifade ediyorlar. Buna karşın genel kırımın öncesinde bölgenin silahsızlandırıldığına dair veriler resmi belgelerle de kanıtlı. Buna ilişkin meclis kürsüsünden ilgilisinin yaptığı açıklamalar var. 1936 yılındaki ön hazırlık, 1937 yılında gerçekleştirilen birinci harekât, aşiret ileri gelenlerinin tutuklanıp asılmaları, Saan Ağa gibi direnişçilerin bertaraf edilmesi, genel olarak aşiretlerin silahsızlandırılması amacını içermekle sınırlı kalmıyor. O yıl hız kazanan köprü, kışla ve karakol yapımları, alayların nakli, sahaya hâkimiyet ve o hâkimiyet üzerinden ertesinde yapılacakları da amaçlıyor. Öncesindeki askeri harekât, kırım alayları önünde engel teşkil edecek kimseleri bırakılmamak içindir. Aslı özüyle Dersim’in imhasını içeren 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ve o karar yılının sonbaharında, ahalinin bütünü kapsayacak bir biçimde ertesi yıl nihai temizlik programının esaslarını dört maddeyle özetleyen kararlar Elazığ – Şefaatli Tren İstasyonu’nda Reisicumhur Atatürk ve alanın temizliğinden sorumlu kurmaylarca belirleniyor. Belirlenen bu kararların hayata geçirilmesi önünde bir engel kalmadığı, Dersim Dağları’nın Ankara asfaltı gibi dümdüz edildiği işaret ettiğimiz dört maddelik nihai kararın zapta alındığı günlerde Meclis kürsüsünden dillendiriliyor.

Dersim’lilerin suçu neydi, neden acımasızca yok edip ardından “çıkan isyan bastırıldı” dediler? Silahsız insanlar neyin isyanını, nasıl yaptılar?
1938 yaz bahar aylarında Büyük Ordu Manevrası denilen kitlesel temizlik harekâtı uygulamaya konduğunda,  iki elin parmaklarını geçmez az sayıda direnişçinin Demenan dağlarına bel verip ailelerini kırım alaylarından sakınmaktan ibarettir isyan dedikleri. 1937 yılında tahta köprünün yakılması, telgraf-telefon tellerinin koparılması, taciz ateşleri vb. olaylar, ertesi yıl için planlanan kitlesel temizliğin tertibi olarak da yorumlanıyor. Nitekim Dersim 1938 genel kırımı öncesinde, silahsız savunmasız bölge halkını karşı koymaya, ayak diremeye zorlayan bazı girişimlerin nasıl tezgâhlandığına ilişkin çarpıcı belgeler var. Yakın tarihte de buna benzer örnekleri var: Zira kontrol edilebilir karışıklıklara muktedirler zaman zaman gereksinim duyarlar. Devletin örgütlü kıyım mekanizmalarının ölümcül dişlilerinin dönmesi için buna gerek duyulduğunu cumhuriyet tarihi ve öncesinde yaşananlara tanık kuşaklar iyi bilirler. 20. yüzyılın birinci yarısına yayılan ve her defasında farklı etnik ve inanç gruplarını hedef alan yığınsal temizlik programları geneliyle aynı gerekçeye dayanır: isyan! Sözgelimi Kürtler özelinde Cumhuriyet yıllarınca 29 isyandan söz edilir. Oysa bugün ofis tarihçileri bile gerçeğin böyle olmadığını teslim ediyorlar: Kürtler adına Şeyh Sait ve PKK hareketi dışında bir kalkışmadan söz edilemeyeceği bugün artık kabul görüyor. Bu iki örneğin de tartışmalı yanları var. 29 Kürt isyanı denilenin esasında tedip ve tenkil harekâtları yani uslandırmayı, cezalandırmayı ve imhayı amaçlayan kanlı katliamlardan ibaret olduğu Koçgiri’de, Piran’da, Ağrı Zilan’da,  Sason’da yaşananlardan biliniyor. On binlerin temizliğiyle son bulan bu imha hareketleri silsilesinin son halkası Dersim’dir. Ora özelinde kıyım katliamların bölge ahalisinin tamamını hedefleyen genel temizlik pogromuna dönüştüğü bugün artık gizlenemiyor. Orada katliamlar yaşandığına dair bugün ortaya çıkan genel kabul, tarihin belki de en planlı, programlı, ön hazırlıkları yıllara dayalı meclis kararıyla gerçekleşmiş bir soykırım gerçeğini de gizlemeyi gayretliyor gerisinde.  Bugün kontrollü olarak açıklanan 1938’e ilişkin belgeler ön hazırlıkları, planı, programı, uygulama metotları ve sonuçlarıyla etno-kültürel soykırım gerçeğini açığa vurur nitelikte. 75 yıl sonra belgelerin tamamının açıklanması konusundaki sakınım bu yüzden.

emir_ali_yagan_7 emir_ali_yagan_9

Aşiretler arasında birlik beraberliğin bozulması gibi durumları kırım alaylarının işini kolaylaştıran nedenler arasında sayılabilir miyiz?
Genel temizlik programı öncesinde aşiretlerin birlik ve beraberliklerinin (var mıydı böyle bir birlik beraberlik, o da ayrı mesele) parçalanmasına dair sorunuzun karşılığı da bu belgeler de yer alıyor: “Paraya kıyılmaksızın aralarından adam satın alınması”  Dersim ahalisinin toptan imhasını içeren 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu Kararı’na dipnot olarak düşülmüş. Dahası da var… Sahi bir devlet, sistem, örgütlü, örgütsüz grup, çevre ötekinin kıyım katliamlarına neden ihtiyaç duyar? Bu sorunun yanıtı tarih kadar uzun… Bu yüzden üç beş cümleyle yanıtlayamam. Şu kadarını söyleyeyim Dersim’de yaşanan yığınsal temizlik programı ora özeline ilişkin nedenlere dayandırılsa da, öncesinde yaşanan Ermeni, Rum-Pontus tehcirlerini, Asuri -Keldani, Koçgiri, Piran, Ağrı-Zilan, Sason katliamlarını, imha hareketlerini hatırlamamızı da gerektirir. Cumhuriyetin hemen öncesinde ve ön yıllarında Anadolu topraklardan pek çok kadim topluluk yok oldu. Sıkıştırıldıkları dar sahada kafileler halinde yok edilen Dersimliler, belki de öncesinde dara çekilen ileri gelenlerini sahiplenmemekle gösterdi aymazlıklarının en büyüğünü… Aşiretlerin öncesinde birbirine mesafeleri, sonrasında paramparça oluşlarına uygun bir zemin yarattı.

Kitabınızın bir yerinde Seyit Rıza’nın dara çekildiğinde,“Ben böyle gelip darınıza düşmezdim, darımdaki kurt olmasaydı,” dediğini aktarıyorsunuz. Bu söz neyi ifade ediyor tam olarak?
Hatırlattığınız Seyit Rıza’nın sözünü onun gerçeğinden hareketle kaleme döktüm. Bilindiği gibi 1937 yazında Alişer, eşi Zarife Hatun, Saan Ağa gibi önemli şahsiyetler işbirlikçilerce ortadan kaldırılıyor. Başları kesilip askeri karargâha teslim ediliyor. Karargâhlara kesik başlar taşıyanların başını çekenlerden biri yörede bütün zamanların lanetlisi olarak anılan Qop’uk Rayver’dir. Bu lanetli zat benzer bir akıbete uğratmaya niyetle amcası Seyit Rıza’nın da izini sürer. Öncesinde başkaca kastı ve melanetleri vardır… Takibi sonucu Lacinan bölgesi Bırdo Deresi denilen yerde izi bulduğu Seyit Rıza ailesi toptan yok edilmesinde rol alır. Aile fertlerinin kırımının sonrasında Seyit Rıza sağ ele geçirilir. Hayatta kalan oğlu Rezik Hüseyin ve diğer Dersim ekâbirleriyle birlikte darağacına yürüdüğü sırada Qop’uk Rayver denilen darındaki kurda intizarla hatırlattığınız o sözü ifade ettiği rivayet edilir. Bu sözü edip etmediği muamma sayılsa da bunu dile dökmeye elverir bir durum var Seyit Rıza’nın darağacına varan final hikâyesinde.

Tanıkları dinlemek sizi nasıl etkiledi? Dinlemek mi daha zor oldu sizin için yoksa yazmak mı?  Bu kıyımı hangi sözcüklerle tanımlarsınız, hangi çağa oturtabilirsiniz?
Elbette hem dinlerken hem yazarken epeyce sancılar çektim. Zaman zaman depresyona girdim. Pek çok sayfayı, paragrafı gözyaşları içinde kaleme döktüm ki, anlatılan benim de hikâyemdi. Süngü yaraları taşıyanın kanını taşıyordum ben de. Kırımda yitip gidenler, sakat kalanlar, kardeşim, annem, babam, dayım, kuzenim, amcalarım, köydeşlerim ve aynı yerin yazgısını paylaşan halkımdı benim… Acıların dışında durmak ne mümkün. Ben acıların edebiyatını yapmamaya, zaten de tarihi melanetler yüklü bir halkın acılarını deşip çoğaltmamaya, kıyım katliamdan çok, bu göğün altında darmadağın edilip yok oluşun eşiğine getirilen kadim bir topluğun milat diye ifade ettiğiniz o kesitteki gerçeğini derinlikleriyle resmetmeyi amaçladım.Dersim Defterleri’ni açarken niyetim buydu. Elçisi yollarda kalmış kavmimin bu gök altında karşılıksız kalan hawarını duyurmak… Çağın alacakaranlığında medeniyet diye vaaz edilenin ne büyük bir vahşeti içerdiğini bir nebze de olsa gün ışığına çıkarmak…

İnsan yaşadığı kötü şeylerin izlerini hafızasından silmek ister. Tanıklar yaşadıklarını aktarırken, travmalarını aşabilmişler miydi?
Kökleri, dalı, filizi toptan kırılmış, bedenlerinde taşıdıkları yara bereyle yek başa hayatta kalmış insanların ruhunda yara olmaz mı? Yaranın böylesi iflah verebilir mi? Çocukluğumun coğrafyasında dünyaya göz açan çocuklar evvellerini yaralarından tanırdı. Bu hali başka nasıl anlatayım ben size. Ebeveynlerimiz olan o yaralı kuşağın ruhlarını hallerini, davranış hasletlerini, dünyayla mesafelerini, boşluktaki hallerini,  ‘Divane Derviş’ örneğindeki gibi ruhlar dünyasında, ziyaretgâhlarda, ulu dergâhlarda intizar ve yakarıyla ömür tüketmelerini neye yormalı? Çocukluğumun yaslı / yaşlı kimseleri günü gelip birer birer dünyaya göz yumduklarında 1938’de yaşadıkları cehennemin perdesini kapadılar. Yaşadıkları o cehennemi acılarla aralarına ebedi mesafe koyarak koydular!

 “Kardeşimi oraya buraya kendimle sürükleyip taşımaktan yaralarımızı kanatıyordum. Ben daha 13 yaşında bir çocuktum. Yaralarımın etkisiyle şuurum gidip geliyordu. İki de bir başım dönüyor, kardeşimle olmadık yerde tepetaklak yıkılıyordum. Kendime her gelişimde hala sağ olan kardeşimi sahiplenmeye güç arıyordum. Söndü sönecek yıldızımdı o benim, ailemden kalan biricik kimsemdi…” Melek Akgündüz’ün bu anlatımlarını okurken, “Dersim için ne söylense az” diye düşünmeden edemedim. Kırım sırasında ufacık bir çocukken hayatta kalmak ve kardeşini yaşatmak için verdiği çaba yürek burkuyor. Bir çocuğun yüreğinde açılan böylesi bir yarayı hangi ilaç tedavi edebilir ki? Yaşananlar Dersim halkı üzerindeki etkileri bugüne neler taşıdı, nasıl yansıdı?
Kitapta Dersim 1938’in bir gününde Beyaz Dağ ekseninde yaşananları aktarmayı esas alırken, Öte Dağların Ardı adını verdiğim ikinci bölüm başlığı altında,- paralel zamanda- diğer bölgelerde yaşananlara da yer verdim. Kırım sadece Beyaz Dağ köylerinde yaşanmadı. 1938’den bu günlere yansımalara dair sorunuza gelince; tanıklıklarına yer verdiğim eski kuşağın günümüze uzanan yaşam hikâyelerinde, görüp geçirdiklerinde bu sorunuza dair yanıtlar var. Günlük yaşamdan uzak yakın geçmişe, geçmişin ve bugünün değişen karakterlerine, mekânların ilerleyen zaman içindeki değişimlerine, bölge insanının inanç ve göreneklerine, batıllarına, rüyalarına, uzak yakın coğrafyalara savruluşlarına, oralardan dönüp baktıkları geçmişe ve bugüne dair pek çok konuya ilişkin biriktirdiğim bilgiler var. Kitaba ilişkin her bir sorunuzun yanıtı taşıyabildiğince kitabın kendisinde…

Selman Amca’ya Diyemediklerim’ bölümünde anlattıklarınız oldukça çarpıcı. Ona yazdığınız mektubun bir yerinde “İstediğimiz sadece adalet, başka bir şey değil” diyorsunuz. Adalete inancınızı koruyor musunuz hâlâ?
Adalet beklemekle adalete inanmak aynı şey değil…  Ama önce kitapta yer verdiğim bu sözün aslı Victor Hugo’ya ait olduğunu ifade edeyim. Paris’te Père Lachaise mezarlığını çevreleyen duvarın bir yerinde orada kurşuna dizilen 1871 Komüncüleri anısına arka planda yer alan kurşun delikleri yüklü duvarla tamamlanmış bir anıt var. O anıtın temel taşına kazınmış Victor Hugo’nun bu sözü: “Gelecek kuşaklardan istediğimiz intikam değil, sadece adalet”. Sözün tamamı ve doğrusu bu… Benim beklentim de gelecek kuşaklardan; verili hukuk ve adalet sisteminden değil. Şimdilerde pek çok hukuki kararın, uygulamanın hukuk eğitimi almamış sıradan insanların aklına, adalet duygusuna, vicdanına ters gelen, tartışılır kılan keyfilikler göz önünde bulundurulursa günün muktedirlerinden adalet beklentim yok. Rağmen adalete inancımı korumak isterim. Hiç gelmeyeceğini bilse de beklemeye devam eder Godot’u bekleyen…  Şunu da ekleyeyim ki hiç yere, beyhude bir beklenti de değil benim ki. Ben tarihin nesnesi olmuş tüm mağdurlarına, mazlumlarına günü geldiğinde ahiri hesabını bir biçimde teslim edeceğine inananlardanım. Tarihin cümle tiranlarının, mutlak muktedirlerinin melanetleriyle anılır olması adaletin bir tecelli değil mi?

Ben ömürdür yaralıyım. Cenabı Hak’ın şahitliğinde size bu anlattıklarımı hatırlayın! Beni de uğurlamaya geldiğiniz de, Ariman yamaçlarındaki meşelikte kollarımda kaybettiğim on dört süngü yarası taşıyan on dört aylık kardeşim Ali Haydar’ı hatırlayın. Beni ömrümce taşıdığım o yaralarla gömün!”  Kitapta yer alan anlatısının final sözleri olarak bunları ifade eden Melek Akgündüz’ün cenazesi Dersim’e getirilebildi mi?
Melek teyzem kitabımın başkahramanlarından biri… Anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Yandığım o ki son yolculuğunda ona eşlik edemedim. Hem annem hem babam tarafından yakınımdı. Son yıllarında Paris’te çocuklarının yanında yaşıyordu. Beyin kanaması teşhisiyle orada bir hastaneye yatırıldı. Müdahale istemedi, kendisini taburcu ettirdi, ilk uçakla kızı refakatinde kendisini köyüne getirtti. Ve arzu ettiği biçimde toprağında dünyaya göz yumdu. Taşınmaz acılar yüklü ölümlüler bilir günü geldiğinde hangi toprağı yön tutacaklarını…

1994 yılında Dersim’i ziyaretiniz sırasında 38’den kalma kanlı bir süngü bulmuşsunuz. Nedir hikâyesi? O süngüde ki kan izleri gerçekten hala duruyor mu?
Süngünün ortaya çıkarılma hikâyesi kitapta anlatılıyor. Ona tekrarla girmeyeyim. 1938’den kalan kan izleriyle yüklü bir cüzdanın da hikâyesi var kitapta. O süngü de, cüzdan da kan lekeleriyle saklı duruyor bir yerlerde…

emir_ali_yagan_11 emir_ali_yagan_10

Dersim’de kırımdan geçirilenler sadece Kızılbaş-Aleviler değildi. Kitapta yer verdiğiniz Kework Gregoryan’ın anlatımları bölgedeki Ermenilerin de Dersim kırımından nasibini aldığını gösteriyor. Dersim’deki diğer etnik grupların kıyım öncesi ve sonrası durumları ne oldu?
Öncesi ve sonrasında ne olduğuna ilişkin örneğin biri zaten de işaret ettiğiniz Kework Gregoryan ve ailesinin hikâyesinde geçiyor. Gregoryan’ların üç kuşak süren aile hikâyelerinde 1915-16, 1938, sürgün yılları ve sonrasına ilişkin detaylar görülebilir. Hozat’ın Zımeqê (bugünkü adıyla Çığırlı) köyü, merkez Halbori köyü ve Elazığ’ın Hulfenk ayrı ayrı kıyıma uğrayan bireyleriyle, sonralarında uzak yakın kentlere, ülkelere dağılanlarıyla hazin bir hikâyedir Gregoryan’ların hikâyesi. Bu ailenin -benim kuşağımdan sayılır-, Filiz adında Ermeni- Kırmanç karışımı bir melezi var. İsviçre’nin Basel kentinde hayat sürüyor halen. Dayısı Kework’un hikâyesinin bazı detay bilgilerini yazılı olarak ondan almıştım. Yüz yüze görüşmüşlüğümüz yok. Kendisini yakından tanımam, öyle biri gerçekte olmayabilirdi de. Ama Filiz’in melez gerçeği, her iki taraftan ebeveynlerinin yaşadıkları kırım hikâyeleri, sürgün ve sonrasındaki dağılış yazar olarak benim es geçemeyeceğim bir karakter yaratmama el veriyordu. Onun anlattıklarından hareketle kurduğum metin yaşanmış ve yaşanan durumlara işaret etmekten öte melezleşirken de parçalanmaya devam eden kimlik sorununu da koydu önüme. Sorunuzun cevabı niteliğindeki yanıtları içeren o taslak üzerinde nicedir çalışmaktayım. Ayrıca öncesinde ve sonrasında yaşanan durumlara ışık tutacak başka tanıklıklar üzerinde çalışmakta olduklarım arasında. Kimi sorularınıza dolaylı yanıtlar verişimin nedeni verilecek her yanıtın eksik kalacağına dair endişemle ilgili. Zira bu soru örneğinde olduğu gibi öylesi sorular var ki, bir dizi yanıt içeriyor kendisinde. Şu kadarını söyleyerek bağlayayım; kestirme yanıtlar vermek yerine soruyu askıda tutmak yeğdir. Zira bu sorunuzun temas ettiği konuyu Dersim Defterleri’nin devamı niteliğindeki ikinci dosya kapsamında çalışmaktayım.

Sizinki gibi çalışmalarla tarihle bir nebze de olsa yüzleşiliyor diyebilir miyiz?
Tarihin nesnesi olmuşların, tarumar olmuşların zamana elverebilen hafızalarına başvurmak onların penceresinden yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkarmak tarihle yüzleşmenin bir biçimi elbette. Ama bu daha çok tek cepheden bir yüzleşme. Dönemin tanıklarının yaşadıkları, görüp geçirdikleri tek başına yaşanan tarihin gizli saklı hesaplarını, planlarını, hazırlıklarını, uygulamalarını, bütün boyutlarıyla sonuçlarını görebilmemize elvermiyor. Kimi metinlerde dönemin resmi raporları, tutanakları, beyanları, fotoğraflarıyla sahada olup bitenlere tanıklık edenlerin dile döktüklerini karşılaştırma gereksinimini bu yüzden duydum. Bana tüm bunları anlatma fırsatı verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum.

emir_ali_yagan_6 emir_ali_yagan_8

Dersim Defterleri – Beyaz Dağ’da Bir Gün / Yazar: Emirali Yağan / İletişim Yayınları –  Tarih Dizisi / Tarih – İnceleme & Araştırma / Editör: Kıvanç Koçak / Kapak: Suat Aysu / 1.Baskı 2013 / 320 Sayfa

Emirali Yağan; 1958 Dersim doğumlu. Ankara Eğitim Enstitüsü ve Paris 8 Üniversitesi Modern Yazın Bölümü’nü bitirdi. 1980 askerî darbe yıllarında siyasal nedenlerle yattığı Mamak’ta kaleme aldığı ilk şiirleri Urmiye Mavisi adıyla 1989’da Umut yayınevinden çıktı. Şarkılar Ülkesi  adlı kitabıyla 1990 Cahit Sıtkı Tarancı Şiir Ödülü’nü paylaştı, Gitmek Bir Uzun Öykü (1995), Evvel Zaman Şiirleri  (2003-Piya), Sahra, Sanrı ve Sara–Aylak Dizeler– (2007-Çhivi Yazıları)  yayımlanan diğer şiir kitapları. Silva Gabudikyan’ın Şarkıların Şarkısı’nı  (2002- Belge), Raffi Hermon’la birlikte Ermeniceden Türkçeye kazandırdı. Cemal Taş’ın orijinal dilde kayıt altına aldığı Abdullah Gündüz’ün Vasiya Mı –Fecir, Alacakaranlık ve Ömrüm–(2006) ve yine Cemal Taş’ın derlediği Dağların Kayıp Anahtarı-Dersim 1938 Anlatıları’nı Kırmançkîden Türkçeye çevirdi (2010). Dersim Tertelesi’ni konu alan “Qelema Sure/Kırmızı Kalem” (2009) ve devamı niteliğindeki “Kara Vagon” (2011) belgesellerine metin yazarlığı yaptı. Ve Denizi Kar Tuttu adlı şiir albümünü 2002’de Almanya’da çıkardı.  Piya Yayın Kolektifi’nin kurucuları ve süreli yayınlarının editörleri arasında yer aldı. Şiirleri farklı müzisyenlerce bestelenip seslendirildi, değişik dillere çevrildi, yerli-yabancı antoloji, dergi ve gazetelerde farklı türde eserleriyle yer aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.