Antoni Casas Ros – Enigma

 

“Ders vermekten sıkılmış bir edebiyat profesörü, yazar olmayı delicesine isteyen genç bir kız, yetenekli bir şair ve zeki bir kiralık katil olmayı aynı anda başaran genç bir adam ve konuşmayı pek sevmeyen Japon kız… Onları “Bartleby ve Şürekası” isimli kitapçıda ne bir araya ne getirebilirdi? Elbette edebiyat ve onun dönüştürücü gücü. Kendilerini “Yatak Odası Filozofları” olarak adlandıran bu dörtlü çetenin entelektüel ve cinsel hayatını tek bir amaç belirler: Edebiyat tarihinde sonlarını beğenmedikleri kült romanlara yeni sonlar yazarak onları piyasadaki asıllarıyla değiştirmek…”

 

Joaquim

Tuhaf bir hastalığa yakalandım. Psikiyatrinin listesinde yer alan hastalıklardan değil. Kaynağını kesin olarak biliyorum ama kurtulmak için gösterdiğim tüm çabalara rağmen ergenliğimden beri süren bir rahatsızlık. Muhataplarımın ürkek sessizliği karşısında, bu hastalığa ben bir ad verdim. Uzun bir tereddütten sonra, daha iyisini bulamayınca, Enigma sendromu diye adlandırdım.

Naoki

Müziğe duyduğum arzuya rağmen artık bir şey çalmıyorum. Ama on beşinci yaşgünümde, klarnet eğitimi alan ve muhteşem öpüşen bir arkadaşımın, Mishawa’nın bana bir plak hediye ettiğini ve adının beni derhal büyülediğini hatırlıyorum: Bir yirminci yüzyıl İngiliz bestecisi olan Edward Elgar’ın Enigma Çeşitlemeleri. İpod’uma yüklemiş, her gün dinliyordum. Benim için bir ritüel haline gelmişti.

Benim asıl meziyetim, belirgin bir hedefim olmadan, iç konuşma olmadan, ayınkine benzer bir varoluş içinde, saatlerce sessiz kalmaktır. Bir kafenin terasına, yatağıma, bir parka ya da bir otobüse oturarak, dünyanın enigmasını, muammasını ve sonsuz çeşitlemelerini dinliyorum. Sessizlik derliyorum.

Ricardo

Şairlerin yaşamı mantıksız. Kitap yayımlamak çok güç, para kazanmaksa imkânsız. Ama asıl tehlike bambaşka bir yerdedir. Yaşamın her öğesi gökkuşağı renklerinde bir kabarcık içinde tek başına bırakılmış gibiyken ve bu kabarcık da anında kaybolup yerini yalnızlığa ve kaygıya bırakırken, bu yaşamla yüzleşmenin saçmalığında yatar. İlk şiir derlemem olan Enigma Çeşitlemeleri‘ne henüz yayıncı bulamadım. Umudumu yitirmiş değilim. Yaratıcı gençlerin toplandığı kafe olan Vulcano‘da ara sıra diğer şairlere rastlıyorum. Sorun herkes için aynı, ister şiir olsun, ister resim, sinema ya da müzik: Okunmak, görülmek, işitilmek için ne yapmak gerek?

Zoé

Bir gün ilk romanımı yazacağım ve sanırım adını şimdiden buldum: Enigma. Mikrokozmos diye adlandırdığım küçük metinler üzerinde çalışıyorum. İddiasız taslaklar, küçücük çiziktirmeler. Başkalarının görmediklerini yakalamaya çalışıyorum. Dünyanın sıradanlığını hissedebilmem saatlerimi alıyor ve sonunda kelimelere dönüşen hoş bir koku, bir serinlik yayılıyor etrafa. Tarzımda, neredeyse hiçliğin kroniğini yazan iki yazardan, José Saramago ile Antonio Lobo Antunes’den çok esinlendim. Her ikisi de Portekizli. Camın dokusu kadar kırılgan bazı metinlerimi bir batıp bir çıkan dergilerde yayımladım.

Ricardo

Çok erken yaşta şu tercihle yüz yüze geldim: Ya normal bir hayat sürüp şiiri terk edeceğim ya da yazmaya devam edip, pek az vaktimi alacak bir geçim yolu bulacağım. On dokuz yaşımda, kafamda bu düşüncelerle dolanırken, uzaktan tanıdığım biri bana ideal işi önerdi. Yılda dokuz, on iki günlük bir iş. Geri kalan bütün yıl bağımsızlık ve konfor içinde yaşamama yetecek şey. Meslekte bana “şair” diyorlar.

Yaşam tarzım basit, hoş bir binanın en üst katında, geniş iki odalı bir yerde oturuyorum. Teras bir parka bakıyor. Sakin bir yer. Çok itibarlıyım. Nazik ve ihtiyatlı, herkesin yardımına koşmaya daima hazır bir genç adam rolündeyim. Tatile giden komşuların kedilerine bakıyorum. Çiçekleri suluyorum. Yaşlı iki, üç kişinin alışverişini yapıyorum. Bütün bunlar bir güleryüz ve kimi zaman da bir yemek daveti karşılığında… Bana bu işi teklif eden kişi de benim gibi bir münzevi, benimkine paralel faaliyet sürdüren ağırbaşlı biri: Bir kitap kurdu.

Çok fazla boş vaktim kalıyordu. Zamanın içine kurulmak, şairlerin baş işidir. Yazı, aylaklığın küçücük bir parçasıdır. Cepte sürekli bir defter, güneşe ve sıcağa göre yer değiştirerek, kafelerin teraslarında saatler geçiriyordum. Sabahleyin, çok erkenden, güneşin ilk ışıklarına maruz kalmak hoş oluyordu. Ama saat ondan itibaren, güneş daha ziyade ruhumu karartıyor ve beni, fazla serin olmayan, gölgeli bir yer bulmaya yöneltiyordu. Kimi zaman defterime bir iki kelime kararıyor, rüzgârın ya da güneş tutulmasının onu şiir haline getirmesini umuyordum.

Benim gibi sessiz ve gece teraslarından hoşlanan muammalı bir Japon kadını fark etmiştim. Birçok kafe, kimsenin dikkat etmediği ama beni son derece rahatsız eden sıradan müzikler çalmaya kendini mecbur sanıyordu. Sessizlik kuşkusuz en temel şeyken, Barselona gibi bir şehirde mumla aranıyordu.

Japon kadın benim yaşımda olmalıydı. Yüzünün solgunluğu teninin inceliğini dışa vuruyordu. Gecenin saat kaçı olursa olsun gözleri ışıl ışıldı. Daha önce üç kez karşılaşmıştım. Hep çok geç saatlerde. Fazla ısrarcı olmadan göz teması kurmaya çabaladıysam da, boşuna. Ağır ve uyumlu hareketleri uzayda zarif kıvrımlar çiziyordu. Kitap okumuyordu. Onun rengi siyahtı. Kimi zaman pantolon giyiyordu, kimi zaman da kalçasının yarısında biten dar etekler. Ben oldukça utangaç biri olduğumdan, asla doğrudan yanaşmaya cesaret edemezdim. Tabii, gözde şairlerimden birinin, Bianu, Juarroz, Janés ya da Khaïr-Eddine’nin bir seçkisi elindeyse, bu durum hariç.

Öğrenciye benzemiyordu. Bir şey aradığı yoktu. İçine yumuşakça nüfuz etmesine izin verdiği dünya karşısında donmuş gibi duruyordu. Adını öğrenmek isterdim. Benimle aynı semtte oturuyor olmalıydı ya da aynı kafelere gidiyorduk. İki kez erkeklerin şansını denediğini, ona yaklaştıklarını, bir kadeh içki teklif ettiklerini, sohbet açtıklarını görmüştüm. Ama genç Japon camdan bir kafeste gibiydi, davetsiz misafire en ufak bir dikkat bile göstermiyor, başını çevirmiyordu. İki adamdan biri koluna dokundu. Genç kız hiç bakmadan uzaklaştı.

Aylak gezintilerimi teraslarda onu bulmaya, onu takip etmeye, belki de sonunda adresini öğrenmeye adama fikri o an aklıma geldi. Sık sık onu düşünüyordum. Hem de fazla sık; çünkü bana yasak olan bir şey varsa, bu da bir aşk ilişkisi kurmaktı.

IMG_0092

Joaquim

Bütün vasat yazarlar gibi, başkalarının romanları beni asla tatmin etmez. Beni son derece sinirlendiren bir şey hep bulunur. Her roman dayanılmazdır; özellikle de sonu. Lise sıralarından beri, bence yazarların temel ödlekliği olan şeye karşı hınç besliyorum. Onları ele geçiren, onlara esin veren, büyüleyen, işkence eden bir kişi yaratırlar ve sona yaklaştıkça, kafası fazla çalışan bir âşıktan, çok müşkülpesent bir dosttan kurtulup kendi sefil özgürlüklerine yeniden kavuşacaklarını umarcasına bir an önce ondan kurtulma ihtiyacı hissederler.

O andan itibaren, okuru küçümseyerek, her türlü alçaklığa hazırdırlar: intihar, cinayet, kaza; hatta daha berbatı, okuru belirsizliğe ve kuşkuya bürüyen puslu bir son. Bir tür sağlıksız arafta yol alan çok erkek kahraman, sonu asla bilinmeyen sayısız kadın kahraman vardır. Balzac’ın bir öyküsünü, Altın Gözlü Kız’ı mecburen okuduğum sırada, bu sonlandırma beceriksizliği beni şaşırtmıştı. Bu acımasız deneyim ve diğerleri, beni tamamlanmamış güzergâhlar mezarlığına dönüştürdü. Bu ölü canların hayaletleri bana musallat olurken nasıl yaşar, nasıl yazarım?

Zoé

Edebiyattaki ilk yılımda Joaquim Santz’a rastladım. Bütün öğrencilerini korkutan tuhaf bir profesördü, çünkü öngörülemez biriydi. Bize saldığı korkuya rağmen, içimizde ona tapanlar vardı, çünkü yazarların en gizli sırlarını deşifre etme tutkusu aşılıyordu bize. Meslektaşları ona pek değer vermiyordu. Onun saldırgan ve kinci olduğunu söylüyorlardı; başarısız bir yazar olduğu dedikodusunu yayanlar da kuşkusuz onlardı. Kimse onun yazdıklarını okumamış olduğundan, bu söylentiyi çok acımasız buluyordum. Barselona’daki yayıncılara başarısız birçok roman teslim ettiği söyleniyordu.

Joaquim kırk yaşlarında olmalıydı. Küçükken geçirdiği çocuk felci yüzünden bir bacağı kaskatıydı. Bu onun yürüyüşünü bozuyordu. Dengesini kaybetmeden oturabilmek için sol kalçasının zayıflığını dengeleyecek küçük bir yastığı pantolonunun içine dikerek taşıdığı kimse için bir sır değildi. Sağ bacağından daha cılız olan sol bacağı da pantolonunun içini doldurmuyordu; özellikle kalça seviyesinde. Sakatlığı bana dokunuyor ve onu daha az tehditkâr kılıyordu. Sol elinin üzerinde mora çalan bir leke vardı. Muhtemelen bir yanıktı bu. Sınav kâğıtlarımızı dağıtırken gözlerimiz bu lekeden başka bir şeyi görmezdi. Bana bu onun yalnızlığının ve terkedilmişliğinin ek bir işareti gibi geliyordu.

Bence Joaquim bambaşka bir nedenle tuhaf biriydi: Edebiyatı didik didik edişinde marazi bir yan vardı. Yazarlara ya da kitaplara kendinden geçerek saldırıyordu. Bir derse başladığında, metnin hangi tür şiddetle, nefretle mi tutkuyla mı delik deşik edileceğini bilmek imkânsızdı. Genellikle yazarı överek başlar, sonra aniden kendinden geçip köpürür ve ateşli birkaç cümleyle bir romanın bütün dinamiğini hiçe indirgerdi. Joaquim şairlere karşı daha hoşgörülüydü, “çünkü onlar, en azından, hikâye anlatmaz.” Özellikle romancıları affedemiyordu.

Öğrencileriyle sert ve kaprisli bir bağ kurma şekli vardı. Nazikleştiği de oluyordu. Hatta kimi zaman cana yakın bir hal alıyor ama, paylaşılmış bir an geçirdiğini hemen unutuveriyordu. Onunla sürekli yeniden başlamak gerekiyordu. Kimi zaman bir öğrenciye iyi not verir, zekâsına ve eleştirel kavrayışına övgüler yağdırır, bir sonraki ödevde ise onu yerin dibine batırırdı. Onun tüylerini diken diken eden bir kitabı bizim sevmemiz düşüşün belirtisiydi. Diyalog imkânsızlaşıyordu. Joaquim büyük bir yalnızlık içinde yaşıyordu. Kimi günler bizden ayrılmakta güçlük çektiğini hissediyordum. Bizim dikkatimizi daha uyanık tutmak, kendi umutsuzluğunu ve öfkesini bize daha iyi aktarabilmek için, bizim gençlik ateşimizde kalabilmek ve onun için aşkın yerine geçebilecek bir dirimsel çarpıntıyı bu ateşten çekip çıkarabilmek için sanki derse geceye dek devam etmeyi istiyor gibiydi.

Joaquim’i düşündüğümde, hiç okunmamış olmanın umutsuzluğunu hayal ediyordum. Bence o vasat bir yazar olamazdı. Zekâsı fazlasıyla diri, sözleri fazlasıyla ateşliydi. Ben, çalışmalarına denk bir sonuç elde etmekle övünebilecek ender öğrencilerdendim. Üç kez göklere çıkarılmış, üç kez aşağılanmıştım. Birkaç damla gözyaşı döktüğüm de olmuştu. Bu derste herkes ağlıyordu. Demek istediğim, onu küçümseyen öğrencilerden değildim, onun yalnızlığını ve umutsuzluğunu anlıyordum, ama ağzımdan tek bir ses çıkmıyordu.

Joaquim

Dersten ayrılmakta güçlük çekiyorum. İlk kez, sakin davranarak, Barbey d’Aurevilly’nin Bir Kadının İntikamı‘nda hiç kusur bulmadım. Bütün sınıf, sanki yolunda gitmeyen bir şey varmış gibi, şaşkınlık içerisinde, bana merakla bakıyordu. Zoé hariç. Ben ona gizlice Fulvia adını takmıştım. Tıpkı Balzac’ın öyküsünde Marsay’in Paquita Valdès adını alması gibi. Güzelliği bana öyle ıstırap veriyor ki! Çok zeki, tutkulu, bütünlüklü bir genç kız. Sınıftaki vasat zekâlardan asla etkilenmiyor. Çiğ kıvılcımlı kumral saçları, öfkeli olduğunda amber ve lav rengine bürünen kaplan bakışları beni öyle yakıp kül ediyor ki, onunla birlikteyken kesinlikle kendimi gizlemeye çalışıyorum. Fulvia volkanik ve şehvetli bir dinamik, elleri zarif, ağzı bir mutluluk çukuru gibi açılıyor, göğüslerinde bakışının kibri var. Kokusu öyle büyüleyici ki, kimi zaman bütün sınıfa yayılıp beni içine alıyor, soluğumu kesiyor, allak bullak halimi gizlemek için mola vermek zorunda kalıyorum. Benim üzerimdeki büyüleyiciliğinin farkında değil.

Cani yazarların, kahramanlarını belirsizlik içinde bırakan ya da ortalığa atan yazarların korkaklığına boyun eğmediğim üç roman denemesinden sonra, yayıncıların üç reddinden sonra, tam bir şaşkınlığa gömülerek, yaşamıma son vermeye karar verdim, ama insanın nasıl öleceğine karar vermesinin güç olduğunu hemen anladım. Benim kendi ödlekliğim, cesaretsizliğim önce hüzne, sonra da depresyona dönüştü. Kışın kasvetli günleri birbirine ekledim, sonra, ilkbahar geldiğinde, yeniden yaşadığımı hissettim ve üniversiteye daha bir coşkuyla geri döndüm.

Kitapçı kitapçı gezmekten, raflarda dizili duran bütün o kitapları incelemekten, kitaplarını satın almaları için yalvarırcasına olduk olmadık yerde okurun karşısına çıkan tanınmış yazarların hoşnut yüzlerini seyretmekten ne yazık ki kendimi alıkoyamıyordum. Gülümseyen ya da dramatik ifade takınmış bu yüzler, bu sefil çehreler, bana sahteliğin daniskasıyla damgalanmış gibi geliyordu. Edepli hali, şapkası ve yuvarlak gözlükleriyle, yalnızca Fernando Pessoa, bu tutkular âleminde, kendini beğenmişler panayırında yer almıyordu bence.

Kitapçıya her girdiğimde, birkaç kitabın sayfalarını çevirmekten, başlarını ve sonlarını okumaktan, çılgına dönmekten, sonra da en tepedeki kitap yığınını, sanki dalgınlıktanmış gibi düşürerek oradan ayrılmaktan kendimi alıkoyamıyordum. En maharetli ve en lanetli yazarların yerlere devrildiğini görmek zevk veriyordu. Ani bir vecde kapılan okurların onları çiğnemesini, un ufak ederek parçalamasını, kâğıt hamuru haline getirmesini ve aniden tekrar ağaç halini alıp Madrit’in, Paris’in, New York’un ya da Mexico’nun göbeğine dikilmelerini isterdim. Böylece her kitapçı bir park yeri olur, bariz bir ekolojik yarar taşır, nihayet sessiz bir güzellik halini alırdı.

Ricardo

Danışmanım Chucho bana mesleği titizlikle öğretmişti. Temel ilkeleri sıralamıştı: Düzgün giyinmek, hizmette kusur göstermemek, aşk ilişkisine girmemek, duygusal olarak kimseye bağlanmamak, hiç soru sormamak, tereddüt etmemek, ruhsal dengeyi bozmamak, sükunetini her zaman korumak ve bıkıp usanmadan yazmaya devam etmek. İşi bana sağlayan oydu. Yüzde yirmi beş komisyon alınca, yılda bana vergi hariç yaklaşık yetmiş beş bin avro kalıyordu. Mükemmel!

Chucho altmışını geçkin, çok canlı bir insandı. Sıcak biri denemese de, bir profesyoneldi. Kırk yılı aşkın süre bana belirttiği prensipleri uygulamıştı ve kariyerini Cadaqués yakınlarında, bağların ortasında satın aldığı denize nazır küçük bir evde tamamlamak istiyordu. Tamamen geri çekilmeyi ve balık tutmayı düşünüyordu. Ünü hiç lekesizdi ve benden etkilenmesinin tek nedeni aynı yazma tutkusunu paylaşıyor olmamızdı. “Bu tutku bize toplumsal normların tamamen dışında yaşama hakkı veriyor,” dedi bana bir gün.

Onun sayesinde, koşulsuz bir özgürlükten yararlanıyordum ve insanlarla kurduğum pek az ilişki, yalnızca şiire yürekten bağlanmamı sağlıyordu. Başlangıçta, ilk iki yıl boyunca, biraz vicdan azabı çekmiş, iki, üç kez kâbus görmüştüm, ama bu durum hemen geçmişti. İç huzura erişmek için bir tür ritüel geliştirmiştim. Göreve uygun bir şiir seçiyordum ve üç günlük hazırlık süresince, yüksek sesle ya da içimden, her yer ve koşulda bu şiiri okuyordum. Son anda, kurbanıma okuması için bu şiiri veriyordum ya da iyice içime işlemiş olan bu şiiri ona ben, ezbere, derin derin okuyordum.

O gece, Chucho’dan bir çağrı aldım. Bir parkta bana randevu vermişti. Onu orada buldum. Bana açıkladığı görevimin ayrıntılarını ezberlemem gerekiyordu. Bir yüzü hafızaya kazımalı, sonra da fotoğrafları ve belgeleri yok etmeliydim.

Evime döndüğümde, zarfın içindekileri sehpanın üzerine yaydım. Fotoğraflara baktım, adresi ezberledim ve hepsini şöminede yaktım. Sonra, kütüphaneme yaklaştım ve Machado’nun bir seçkisini çıkarıp aldım. Fotoğraftaki yüzü görür görmez aklıma Machado’nun adı kazınmıştı. Yatmadan önce şiiri ezberledim.

Naoki

İç konuşmalarım yalnızca müzikal cümlelerden ibaret. Her harekete kendiliğinden ortaya çıkan bir melodi eşlik ediyor. Ruhum geniş bir diskotek. Bir el hareketi Debussy, bir yüz ifadesi Bartók. Kimi zaman, daha ender olarak, bir şairin dizeleri beliriyor. Ama kendi yaşamıma, duygularıma dair sessizlikten, boş bir uzamdan başkasını işitmiyorum. Kimi zaman bir haiku buradan çıkıp kendini ortaya fırlatıyor. Bu işleyiş tarzı, mesafeli. Kendimi dünyayla gerçekten ilgili hissetmiyorum, ama dünyayı titizlikle gözlemlemek beni son derece ilgilendiriyor. Her durumda, gerçeğin altında bir soyutlama yatıyor. Benim en gözde yerim de bu soyutlama. Görünümün altındaki oyukları keşfediyor ve uyanık bir mağarabilimci gibi araştırıyorum.

Gerçek, ya da başkalarının gerçek dediği şey, yeraltı dünyasının kalbine uzanan sonsuz galeriler oyan dikkate katlanamıyor. Buradaki her nesnenin, her varlığın, tuhaf bir şekilde, diğerleriyle tam bir bilinçsizlik içinde iletişim kurduğunu fark ediyorum. Hiçbir şeyin gerçekten bağımsız olmamasını, her şeyin yüzüp kaymasını, her atomun gerçeğin bütünlüğü içine dökülmesini sağlayan gizli geçitleri gözlemliyorum.

Babam zengin bir sanayici. Ben, prensipte, öğrenim görüyorum. Bir diploma alıp Japonya’ya geri döneceğim ve herkes gibi çalışacağım. Ama babam ne okuduğumla ilgilenemeyecek kadar meşgul biri. Bense fakülteye hiç uğramadığımdan, ne okuduğuma dair hiçbir şey söyleyemem. Ben bir tür sıradanlığın haritacısıyım, bir şehir antropoloğu, enstrümansız bir müzisyenim; sonsuz bir uzamda gerçek bir engel olmadan, hiç aralıksız salınan duygu ve heyecanlarda zarafet ve kesinlik arayan bir hayalperestim.

Erkekler beni deli ediyor, takip ediyorlar, gözetliyorlar, yanıma yanaşıyorlar; ama ben katı bir kristalin içinde, kimsenin aşamayacağı bir saydamlık surunun ortasında yaşıyorum. Günlerim avare avare dolaşmakla geçiyor. Mirasımın bir kısmını şimdiden yedim; ölçülü bir servetin başındayım. Japonca ve Çincenin tercüme edilemez rayihasıyla, ayrıca İspanyolca ve Fransızca, dört dilden okuduğum şiir seçkileri, plaklar satın alıyorum. Hoşuma giden tek meslek çevirmenlik. Gözde şairlerimi çevirmeyi deniyorum. Babam yaşlı. Muhtemelen yakında önemli bir servetin geri kalanı bana miras kalacak, çünkü tek evladı benim, annem üç yıl önce kanserden öldü. Yalnızca şiir basacak küçük bir yayınevi kurmayı hayal ediyorum. Japoncaya çevrilmeyi bekleyen o kadar çok şair var ki! Bu bana bir mirası saçıp savurmanın soylu bir tarzı gibi geliyor ve eminim son nefesime dek yayımlayacak bir şeyler bulurum.

Zoé

Yaz kasıp kavuruyordu. Dönem bitti ve Joaquim’in bana son derece makul, iyi bir not vermesi beni şaşkın bıraktı. Kalbim kuş kadar hafif, kısacık giysimle, önümde tatil uzanıyordu. Birkaç arkadaşın projeleri vardı. Fas, Yunanistan, Hırvatistan, Türkiye… Ucuza yemek yeyip, kalabilecek yazlık yerler. Ben Barselona’da kalmaya karar vermiştim. Parasal nedenlerle. Hem denizi başka yerde aramaya gitmek bana gereksiz geliyordu. Barselona plajı geniştir, üstelik şehri seviyorum, kulüplerini, kitapçılarını, kafelerini seviyorum. Ama beni kalmaya yönelten daha gizemli başka bir neden vardı: Bir Kadının İntikamı‘nı okuyup incelemek beni yüzeyselliğe, gevşekliğe, güneşin altında uzun uzun eyleşmeye, içkiye ve kolay ilişkilere katlanamayacağım kadar coşturmuştu. Barselona’da kalmak, bir anlamda, Barbery d’Aurevilly’nin benim kalbime, tenimin altına, cinsel organıma, ağzıma, iç organlarıma yavaş yavaş soktuğu akkor haline sadık kalmak demekti. Bu tutkulu coşkuyu oyalanmadan yaşamak istiyordum. Bir firkateynin fırtınaya kapılması gibi, ben de ciddiyete kapılmıştım. Aşırı bir şeyler yaşamaya hazırdım. Hiçbir planım, beklentim yoktu ama bedenimin her hücresi sanki bana bir şeylerin hazırlandığını söylüyor gibiydi. Elementlerin, dile gelmez olanı ateşli bir şekilde arzulayanlara itaat ettiğini hissediyordum.

Böylece, hiç acele etmeden, rüzgârı dinliyor, dalgaların rehberliğine kendimi bırakıyor, bütün varlığımı eksiksizce açıyordum. Ve mucize eseri, yazı geçirebileceğim bir iş olarak, plajın yakınındaki bir barda garsonluk buldum. Bildiğim bir işti. Birçok öğrencinin aşina olduğu türden. Bar yalnızca geceleri açık olduğundan, gündüzler benimdi; gizeme uyum sağlayabilecek, bedenimi yazıya açılmaya hazırlayabilecektim.

Aylak aylak dolaşırken, Joaquim’in Barbey’i esirgemesinin ve bize onu tutkuyla sevdirmesinin altında, yazarla ve özellikle insan olarak varlığıyla arasında derin bir etkileşim olduğu fikri yavaş yavaş zihnimde şekillendi. İkisi de bu acımasız kuşkuculuğu, aptallık karşısındaki kesin küçümsemeyi, Barbey’in kalpte uyuşukluk, titreşim ve çöküntü yaratacak kadar derinden işlediği dile yönelik mücevherci tutkusunu paylaşıyorlardı. Onda hayvani bir duygu vardı, bir tür rafine ilkeldi, en derin yırtılmaları dile getirmeyi bilen ve Aydınlanma çağının saf mirasçısı olduğunu düşünen varlıklarda vahşiliğin belirişini ortaya seren zarif ve acımasız bir yamyamdı o. Ben bu üçgenin köşelerini seviyordum: Barbey-Joaquim-Ben!

Joaquim

Geçen dönemdeki acımasızlığımı bağışlatmak için oldukça cömert davranmıştım. Zoé’yi düşündüm. Barbey üzerine çalışmasında şu cümleyi alıntılamıştı: “Birbirimizin içinde öyle erimiştik ki, birlikte ve tek başımıza, el ele, göz göze, her şeyi yapabilir halde uzun saatler geçiriyorduk, çünkü yalnızdık, ama öylesine mutluyduk ki daha fazlasını arzulamıyorduk. Kimi zaman, bizi etkisi altında bırakan bu sonsuz mutluluk seli, yoğunluğunun gücüyle bize acı veriyordu ve ölmeyi arzuluyorduk; ama birbirimizle, birbirimiz için. İşte o zaman Azize Theresa’nın sözünü anlıyorduk: Ölemediğim için ölüyorum! Sonsuz bir aşk altında yok olan ve organların paramparça olmasıyla, ölümle, bu sonsuz aşk seline yer açtığına inanan fani yaratığın arzusu budur.”

Bundan yola çıkarak, Barbey’de akış teorisi üzerine çok parlak bir metin kurmuştu ve “aşk seli”yle bağlantılı olarak ortaya koyduğu “seli altında bırakmak” fiilinin tercih edilişine üç sayfa ayırmıştı. Sonra, Barbey’de bulunan bütün yansıları, kanamaları, akımları, sıvılaşmaları sonsuzca harelendirmişti. İlgimi çekmiş, hatta etkilenmiştim. Ama özellikle bedenim kelimelerin dalgasıyla sürüklenmiş, akıntıya kapılmıştım. Düşlerimi o işgal ediyordu; dağ nehirleri kadar serin, hoş kokulu ve vahşi, görünmez akımlar biçiminde etrafıma sokuluyor, onun okur hazzı içinde yüzdüğüm hissini bana veriyordu.

Bütün yazı onu görmeden geçirme fikri beni öyle derin bir kargaşaya gömüyordu ki, edebiyat bölümü sekreterini arayarak onun adresini edinmeyi bile düşündüm. Ne yazık ki, sekreterin benden yana olmadığı belliydi. Üstelik meslektaşlarım arasında dayanılmaz bir dedikodu yaymasından çekiniyordum. Püritenlerin ve kıskançların alay konusu oluverirdim hemen. Bunun üzerine, daha fazla umut beslemeden, onun da bütün öğrenciler gibi kesinlikle şehri terk etmiş olduğunu ve acımı sabra çevirmem gerektiğini düşündüm.

Geceleri rastgele dolaşırken ve çılgınca içtikten sonra, kendimi saçmalar bir halde bulmaya başlamıştım artık. Zoé bu temayı tamamen masumca seçmiş olamazdı. Onda kesinlikle bir tür sadizm vardı. Ya da en azından, sömestr boyunca benim onu maruz bıraktığım “üç kez ölüm cezası”nın intikamını almıştı. Zaten, son dersten bana selam vermeden çekip gitmemiş miydi?

Ricardo

Sonraki iki gün oldukça sıradan geçti. Her şeyden emin olmak gerekiyordu. Komşular, binanın çevresi, alışkanlıklar, kilidin türü, muhtemel alarmlar. Formasyonum kusursuzdu. Seçilen yere sessizce girmek için otuz saniyeden fazlasına ender olarak ihtiyacım oluyordu. Sonra da hep aynı şekilde davranıyordum.

Belirtilen saatte duş aldım, özenle giyindim, malzemelerimi kontrol ettim ve yola koyuldum. Mümkünse oyalanmayı, gideceğim yere yaya varıp şiirimi sessizce okumayı seviyordum. Adımlarım, nefesim, seçilen metin ve güzergâh arasında bir tür uyum vardı. Chucho bana şu altın kuralı vermişti: “Daima sıradan biri gibi görün. Gözalıcı hiçbir şey olmamalı. Dikkat çekici hiçbir şey olmamalı. Sessiz ve etkin olmalısın.” Şiiri nasıl kullandığımı ona kesinlikle söylememiştim, yoksa şoke olurdu.

Saat gecenin on birinde, uzaktan filme çektiğim giriş koduna bastım ve üç kat yukarı çıktım. Kurbanım bir opera dinliyordu. Bir Slav operası olduğu kesindi. Çok nefis bir mezzo-soprano ses. Hiç gürültü çıkarmadan kapıyı açtım, dairenin içine süzüldüm ve genç kadını krem rengi ipek robdöşambrı içinde, sayısız yastıkla kaplı bir sedire uzanmış buldum. Duvarlar boyunca görkemli bir kütüphane uzanıyordu. Portakal sarısı ışık veren yumuşak bir lamba, elinde tuttuğu kitaba yüzündeki kadar ciddi bir kırılganlık vermişti. Karşısındaki bir koltuğa oturdum. Sıçradı, kitabını indirdi ve dosdoğru gözlerime baktı. Bakışlarında korku yoktu. Ben de Machado’nun şiirini okumaya başladım. Kendini bıraktı, gözlerini kapattı.

Her şey geçer
her şey kalır
ama bizim işimiz geçmek
çizerek geçmek
yolları
denizin üzerindeki yolları
yolcu, yol
senin adımlarının izidir
hepsi bu; yolcu,
yol yok,
yol yürürken oluşur
yol yürürken oluşur
arkana dönüp baktığında
gördüğün patika, asla
yeniden ayak basmayacağın yoldur
yolcu! Yol yok
denizin üzerindeki izlerden başka

Sustuğumda genellikle yoğun bir iletişim anı, kimi zaman bir korku olurdu. Onda ise hiç böyle bir şey olmamıştı. Gözlerini açtı, ayağa kalktı, kütüphaneye gitti, bir kitap seçip geri döndü ve yerine oturup Clara Janés’in bir şiirini okumaya başladı:

Yont gölgeni
Ve yitip git gecenin içinde.
Mesafe istemiyorum
kucaklaşmada.
Uzaklaş.
Yont gölgeni
Ve yitip git gecenin içinde.
Paltona sarın
Ve adına.

Okumayı bitirdiğinde, tek kelime etmeden ayağa kalktım ve geldiğim gibi çıktım. Sanatımın kurallarını ilk kez ihlal ediyordum. Aklımda bir başka şiir, bir başka yaşam. Sessiz, dar sokaklarda yürürken, Francoculardan kaçarken Collioure’da bitkin düşüp ölen Machado’yu düşündüm.

Naoki

Ben bir akvaryumum, camım düz ve parlak, suyum berrak. Hiçbir şey ve hiç kimse bana nüfuz edemeden sezgimin suyosunları sağa sola sallanıp duruyor. Bu camdan kafesin içinde aydınlık, şeffaflık varsa, tecrit, sessizlik ve ıstırap da var. Bazı yaralar asla kabuk bağlamıyor, özellikle su ortamında. Çocukluğumdaki dramı hatırlayamıyorum. Yalnızca birkaç imge zaman zaman suyun yüzeyinde salınıyor; çok kaçamak, neredeyse soyut. Karanlık imgeler. Şiddet ve ölüm imgeleri. Birbirine bağlı imgeler, tıpkı acımın hikâyesini siyah beyaz anlatan, dağlardaki karın beyazıyla anlatan bir fotoğraf albümü gibi. O uğursuz günden beri, benim için her renk dayanılmaz.

Evimin bütün duvarları beyaz, mobilyalar gri ya da siyah, yatak çarşaflarım siyah, sofra takımlarım siyah, banyodaki seramikler siyah. Şairlerin kitaplarının hemen hemen hepsi neyse ki krem rengi. Renkli ciltli bir kitap satın almam gerektiğinde, onu beyaz kâğıtla kaplıyorum. Bütün plaklarım “elden geçirilmiş”, beyaz kutular içindeler, üzerlerine adları siyahla yazılmış. Dışarı çıktığımda, her şeyin gri olduğu kuytu köşeleri özenle seçiyorum. Renkli bir biçim önümden geçtiğinde gözlerimi kapatıyorum, içimdeki akvaryuma gömülüp yumuşak ve yassı siyah çakılların üzerine yatıyorum. Müziğin benim için rengi yok, siyah beyaz, tıpkı bir piyanonun tuşları gibi, zen keşişlerinin giysileri gibi. Evimi süsleyen kaligrafi ve fotoğraflar gibi. Giysilerim gibi, yediğim besinler gibi. Pirinç, suyosunları, lahana. Kimileri iki rengi bir araya getiren, içi beyaz dışı siyah yumrular. Kimonolarım siyah, ruhun siyah. Kimi zaman dudaklarımı da siyaha boyuyorum. Neredeyse dişlerimi de cilalayacağım. Güneşten korunuyorum, tenim lekesiz bir beyazlıkta, neredeyse aysı. Siyah, şeffaf bir şömizye giydiğimde, karanlık ruhlarla karşılaşmak üzere karanlığa çıkmadan önce, göğüs halkalarıma ve uçlarına makyaj yaptığım bile oluyor. Gece benim bölgem, şafak ise sessizliğe girişim.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.