‘Babam, anlattığım her hikayemin içine sızıyor, ondan çok uzaklarda bile olsam yavaşça yanıbaşımda dikiliyordu.’

 

‘Peri Gazozu’, doktor, oyuncu ve senaryo yazarı Ercan Kesal’ın ilk kitabı. Türkiye’nin dört bir yayında, bu ülkenin binbir çeşit adaletsizliğine ve hayal kırıklığına tanıklık etmenin bilinciyle, kendi hatırasının hüznünü gizlemeden yazılmış öyküler, anlamak ve hatırlamak için kaydedilmiş satırlar… “Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı: “Sessizlik Kulesi.” Türkiye’yi koca bir “Sessizlik Kulesi” yaptık en sonunda… Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz. Saklanıp bir şeylerin arkasına, dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.” ‘Peri Gazozu’, dünyaya vicdanıyla bakan bir doktorun otopsi masası. Üzerinde Türkiye yatıyor…

Orta yaş, erkeklerin babalarıyla –kaç yaşında kaybetmiş olurlarsa olsunlar- vedalaşma zamanlarıymış. Siz de bu metinleri babanızı yeni kaybetmişken yazmışsınız. ‘Peri Gazozu’ da sizin babanızla vedalaşmanız mı bir anlamda?
Babamı uzun ve zahmetli bir hastalık sürecinden sonra kaybettim. Parkinsondu ve hayatı boyunca bilime iman etmiş,  hekim oğluna koşulsuzca güvenen biri olarak, bu hastalığın tedavisinin olmadığını bir türlü anlayamıyordu. Son 20 yıl boyunca, kimi zaman hekim, kimi zaman da oğul kimliğimin öne çıktığı bir ilişkim oldu. Bazen bir hekim sertliğiyle ilaçlarını içmesini öğütlüyor, bazen de onun en küçük ve sevgili oğlu olarak hekimlere ve modern tıbba atıp tutuyordum. Onu kaybettiğim dönemde, belki de “yas”  duygusuyla başedebilmek için bir “hekim” soğukkanlılığı ile bakmıştım olan bitene. Sonuçta, “babam kronik ve çaresiz bir hastalığa yakalanmıştı, tedavisini modern tıbbın tüm olanaklarını kullanarak yerine getirmiştim ve çok da eziyet çekmeden ölmüştü, başka ne yapabilirdim ki?” Vaziyetin hiç de öyle olmadığını Radikal’e haftalık, periyodik hikayeler yazmaya başladığımda farketmiştim hemen. Babam, anlattığım her hikayemin içine sızıyor, ondan çok uzaklarda ve ondan habersiz yaşadığım her olayda bile yavaşça yanıbaşımda dikiliyordu. Yazıların toparlanıp kitap olmasını ilk Tanıl (Bora) söylediğinde zaten epeyce bir hikaye birikmişti. Kitaba isim araken, eşim Nazan “Peri Gazozu”’nu önerdiğinde de hemen ikna olmuştum. Çünkü “Peri Gazozu” demek zaten “babam” demekti.

Kitabınızda babanızla olan hatıralarınızdan çok etkilendiğimi söylemeliyim. ‘Ne alakası var baba!’, ‘Ben büyüdüm baba’ ve ‘Ceket çıktığında’ öyküleri hem edebiyat zenginliği bir yana öğretici ‘büyüme hikayeleri’. Çok güzel anlattığınız gibi, bu ‘büyüme’ hayatta hiç tamama ermiyor. Babanıza bugün, en çok hangi konuda ihtiyaç duyuyorsunuz?
Babam benim bir çeşit “yaşam kılavuzum”dur. Onunla yaşadıklarım ve onu hatırlatan olaylar, adeta “büyüklere masallar” gibidir. “Utanmaktan” çok korkan biriydi babam. Kendisi, çocukları ya da ailesi ile ilgili utanılacak bir şeyin yaşanması en büyük korkusuydu. Çok sık kullandığı bir aforizmayı hatırlıyorum: “Yılandan korkmam, yalandan korkarım.” 1970’li yıllardan bir anektod mesela: O yıllar enflasyonun  sürekli yükseldiği ve her gün yüksek zamlara uyanılan günlerdi. Gazozculuk yapıyorduk ve Kayseri şeker Fabrikasından çuvallarla toz şeker alınırdı. Yüklü bir alım yaptığımızın ertesi günü şekere epeyce bir zam gelmiş. İlk akla gelen nedir, doğal olarak? “Oh, iyi ki erken almışız, kar ettik.” Babam o geceyi uykusuz geçirip, sabah erkenden Maliye’ye giderek, “ben bu şekerlerden haksız kazanç elde etmiş olabilirim, zam farkını ödemek istiyorum!” demişti. Hayat bir “davranışlar manzumesidir.” Yaşadığım her olayda aklıma geliyor  ve her konuda hala başvuruyorum babama…

ercan_kesal_1 ercan_kesal_2

Metinlerinizin tanımlanmasıyla ilgili birçok şey söylenmiş. Edebiyat eleştirmeni değilim ama doğrusu ben bu metinlerin edebi tanım anlamında ‘öykü’ olduğunu düşünüyorum. Tanıklıklarla beslenmiş olması, siyasal felsefi tartışmalar yapması neden onları ‘öykü’ yapmasın? Sizce?
Yazarken, “dur, şöyle yazayım, ya da bu kategoriye uymuyor, vazgeçeyim” gibi çekincelerimin hiç olmadığını tahmin edersin. Ama ruh arkadaşı olduğum, adımı onların hizasında, arkalarında, belki yanlarında görmek istediğim isimler var kuşkusuz… Belki böylesi bir tanımlama daha uygun. Dönüp dönüp okuduğum isimler, hem hayran olduğum, hem de yanlarında olmak istediğim isimlerdir. Ona öykünmekten bile gurur duyacağım A. Çehov, mesela… Bizden, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Refik Halit Karay, Haldun Taner,  Kemal Tahir, M.Şevket Esendal… Yazdıklarımı nasıl adlandırırlar bilmem, lakin onların aktığı nehirde yıkanmak isterim, o kadar…

‘Ne biçim insanlar bu anneler? Çok tuhaflar. Hiç kimseye benzemiyorlar. Ama birbirlerini tanıdıklarına eminim. Kendi aralarında konuşup anlaştıkları, bizim bilmediğimiz ortak bir dilleri var muhakkak. Belki de gizlice buluşup, haberleşiyorlardır birbirleriyle kim bilir?’Çok iç acıtıcı annelik hikayeleri okuduk ‘Peri Gazozu’nda. Koray Çalışkan’ın yazısında okudum, yazılarınıza ne kadar özendiğinizi, yorulduğunuzu görünce anneniz ona, “Siz yazın, guzuma kıymayın. Bırakın artık” demiş… Üzerinize titrenircesine sevilmek, böyle bir bağ size ne hissettiriyor? Artık annenizden gizli mi yazıyorsunuz?
Annem, evimizin gizli kahramanıdır, tüm anneler gibi… Şimdi 85 yaşında ve son zamanlara kadar, kasabamızdan ve evimizden hiç çıkmamıştır. Çok zeki ve müthiş bir gözlem yeteneği olmasına rağmen , parayı ve ekonomik değişimleri çok iyi algılayamıyor hala. Bu yüzden, Avanos ziyaretlerinden dönerken arabamın bagajına, yoldan parayla su satın almayalım diye evde sakladığı pet şişelere doldurduğu suları koyuyor.  Yakın zamana kadar binbir zahmetle patates, soğan gönderiyordu Nevşehir Seyahat’in otobüsleriyle. Bir gün önce fırında pişirdiği çömlek kuru fasülyeyi (çok severim!) bir yolunu bulup İstanbul’a ulaştırması meşhurdur. Bunları şunun için anlattım: Ben annemin küçük oğlu Ercan’ım. Bu hep böyle olacak. Benim ne yaptığımdan, ya da başkalarının beni nasıl tarif ettiğinin çok önemi yok.  Onun nezdinde önemli olan bir tek şey vardır: “Ben iyi miyim? Rahat mıyım? Mutlu muyum?”

Öykülerinize, kişisel tanıklıklarınız ve hatıralar kaynaklık ediyor. En içinizi kanatan yaşanmışlıklar da paylaşılıyor. Bu denli bir iç dökme, bu kitap yayınlandıktan sonra sizde nasıl bir duygu bıraktı?
Kitap olmazdan önce, henüz Radikal’de yayımlandığı dönemlerde farkettiğim ve şaşırdığım bir şeydi bu. Dönüp, kendime şunu sormuştum hayretle: “Bütün bunları ben mi yaşadım Allah’ım?..” Bunu birkaç kez farklı ortamlarda da dillendirdim ve yazdım. İnsan aklı ve vücudu hayatın sürekliliği üzerine kurgulanmış sanki. Her şeye ve herkese rağmen yaşamak. Bu yüzden zaman içerisinde yavaş yavaş her türlü acıyı hazmedip, tekrar devam etmenin bir yolunu buluyorsunuz. Benim yaptığım ise, geriye doğru hatırladığım tüm bu parçaları bir puzzle gibi bir araya getirmek. Hepsini toplu halde görmek, bazen korkutucu olabiliyor…

Hemen hemen bütün metinlerde, finalde metin içindeki metaforları açıkladığınız bir bölüm var. Buna neden gerek duydunuz? Metniniz öyle güçlü ki, aslında buna hiç ihtiyacınız yoktu bence…
Yazılar sonuçta, bir gazetenin Pazar eki için yazılan ve 6000 vuruşla sınırlanmış, güncellik derdi olmasa da ona çok da uzak olmadan yazmaya gayret ettiğim yazılardı.  Her yazıyı kendi içinde bağımsız bir metin gibi düşündüğüm için ucunu çok da açık bırakmak istemedim. Kitap haline getirirken, tek tek her yazıyı elden geçirdim ama.

ercan_kesal_4 ercan_kesal_3

‘İnşaallah ölmüştür’ öyküsünde onca sayfa boyunca, dervişcesine okuttuğunuz kendinizi ateşe atıyorsunuz. EKG düz çizgi verince rahatlayan, “Aha bakın… Düz…Hareket yok… Ölmüş kardeşim… Allah’ın takdiri. Ben ne yapayım şimdi.” diye diye rasyonelin koltuğuna yönelen doktoru… Doktorluğun en zor kısmı burası olmalı, öyle mi?
Fidel Castro ile ilgili siyah beyaz bir belgesel izlemiştim yıllar önce. Küba’da devrim yılları. Castro’nun oldukça riskli ve sakıncalı bir Amerika seyahati var. (Nedenlerini şimdi çok iyi hatırlamıyorum). Castro uçaktan iniyor ve etrafı gazetecilerle sarılıyor. Bir gazeteci: “Size suikast yapılacağı söyleniyor. Bu yüzden hep çelik yelekle dolaşıyor muşsunuz, doğru mu?” diye bir soru soruyor. Cevabı hiç unutmuyorum. Castro neşeyle gülerek gazeteciye döndü ve üzerindeki gömleğin düğmelerini yırtar gibi açarak epeyce kıllı göğsünü gösterdi ona. Bir yandan da şunları söylüyordu: “Benim hayat boyu taşıdığım bir tane çelik yeleğim vardır: Samimiyet ve dürüstlük. Başkasını bilmem. En sağlam zırh samimiyettir.” Kendime karşı dürüst olamayacaksam, başkalarına nasıl olabilirim ki?

Bu kitap, sizin hayatı izleme ve gözlemlerinizle bir dünya kurma maceranızı özetliyor bana göre. Dolayısıyla nasıl bu kadar iyi bir oyuncu olduğunuzun da kanıtlarından biri… Canlandıracağınız karaktere hazırlanmakla bir öyküyü yazmak, benzer yollardan mı geçiyor?
Tam da kalbimden geçenleri söyledin, sağolasın. Kesinlikle. Ben iyi bir oyuncuysam eğer, en güçlü sebebi edebiyatçılığımdır. Okuduklarım ve gözlediklerimdir beni güçlü kılan. Aslında, canlandıracağım karaktere onun öyküsünü yazar  gibi hazırlanıyorum, bu doğru, ama başka bir şey var ki onu da söylemeliyim: “Ben bir öyküyü yazarken de o karakterleri “oynatarak” yazıyorum. Başka türlü “sahici” olma şansım yok ki.

“Okur; hikâyelerimi okumak yerine “seyretsin” istedim. Bu, sinemasal anlatıma da çok benzeyen br teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri “anlatmak” değil de “göstermek” istedim hep.” diyorsunuz. Öyküleriniz, atmosfer yaratmak ve metafor kurmak anlamında son derece sinematografik metinler. Bu sinemacı olmanızdan gelen bir şey değil de, bir edebiyat tercihi olmalı, öyle mi?
Tabii ki… Çünkü önce edebiyatçıyım ben. Sinemaya da edebiyatçı birikimimle girdim. Önce ‘3 Maymun’un senaristlerinden biri olarak başladı sinema serüvenim. Oyunculuğum sonradan farkedilen ve takdir edilen tarafımdır. Senaryo yazma süreçlerinden edindiğim deneyimler, metinleri yazarken, kamera gözüyle ve “seyrettiren” bir üslupla yazmamı sağladı. Zaten edebiyat atına binmiştim çoktan, onu koşturansa sinemacı kimliğimdir.

Büyük filmlerin unutulmaz sahneleri vardır ya, bu kitapta onlarcası var… Bu ‘sahne’leri senaryoda kullanmakla üstüne bir hikâye inşa etmek arasında sizin açınızdan nasıl bir fark var?
Ben sinemada “öykü”nün değil, “duygu”nun peşinde koşan bir adamım. Yukardaki, “İnşallah Ölmüştür” öyküsünü örnek vererek daha iyi anlatabilirim. Bu hikayede “sinema” olan şey, bir doktorun başından geçen tuhaf ve şaşırtıcı bir olay değil, “bir insanın utancıyla başedemediği için pekala birisinin ölmesini isteyebileceği” duygusudur. Bu yüzden, “Peri Gazozu”ndaki tüm hikayeler kendine özgü edebi metinlerdir. Ama içlerinden bir çoğu da “duygu” olarak bir çok senaryoya ilham verebilir.

Yazı masanızda neler var? Yazdığınız senaryolardan ve ileride yayınlayacağınız kitaplardan, bizimle paylaşabileceğiniz birşeyler söyleyebilir misiniz?
Radikal’den bir süre sonra Birgün’de de pazarları periyodik olarak yazmaya başlamıştım. O yazılar daha çok, Sinema, Bellek ve Zaman üzerine kaleme alınmış yazılardı. Antropoloji eğitimimde de ilgimi çeken, tez olarak çalıştığım bir alan burası. Bu yazıları biraz daha çoğalttıktan sonra kitap haline getireceğim. Senaryo çalışması ise daha çok somut olarak filme ve onları çekmeye yönelik. Birkaç ayrı koldan giden çalışmalarım var diyebilirim. Kısmet!

ercan_kesal_5 ercan_kesal_6

Peri Gazozu / Yazar: Ercan Kesal / Öykü / İletişim Yayınları / Editör: Tanıl Bora / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Hüseyin Türk / 1. Baskı 2013 / 200 Sayfa Ercan Kesal; 1959 Avanos (Nevşehir) doğumlu. 1984 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Uzun yıllar Ankara-Keskin, Bala ve köylerinde sağlık ocağı hekimliği yaptı. Serbest hekimliğe başladığı yıllarda uygulamalı psikoloji ve sosyal antropoloji eğitimleri aldı. İlk şiir ve yazıları, tıp fakültesi öğrencisi iken, İzmir’de çıkan Dönem dergisinde yayımlandı. Mecburi hizmet yıllarında Son Reçete dergisinde söyleşiler yaptı, yazılar yazdı. 1990 yılından sonra geldiği İstanbul’da, Era Yayınları’nın kurucularından oldu. Şizofrengi’de yazdı. Radikal ve BirGün gazetelerinde güncel hikâyeler ve denemeler yayımladı. Senaryolar yazdı. Uzak filmindeki rolüyle başlayan sinema serüveni, daha sonra birçok filmde oyuncu ve senarist olarak devam etti.

SİTEDEN YORUMLAR

Göktürk

05 Eylül 2013 15:49

Oyuncu ve senarist olan Ercan Kesal’in kitabıyla bizleri buluşturan okuryazar ailesine teşekkür eder,başarılarının devamını dilerim..

Engin Firol

10 Eylül 2013 09:30

Bir kitabı okumakla bir insanı tanımak çoğu zaman aynıdır bana göre. Yazar kelimlerin etkisinden kaçamaz. Kelimelerin gücü de yazarı ele verir. Kitabı henüz okumadım ama babasıyla olan ilişkisini ya da böyle bir yakınlığı Hasan Ali Yücel’in hikaye diliyle buluşturacağını düşündürttü. Çok güzel bir röportaj olmuş. Teşekkür ederim.

Engin Firol

12 Eylül 2013 14:28

Yorumumda yanlış yazmışım. Hasan Ali Yücel değil Hasan Ali Toptaş olacaktı.

September 26 2013 02:19 am

Leyla Şen

Ayrıca ‘kelimle’ değil, ‘kelime’ olacaktı değil mi ?

Murat Şahin Öcal

30 Eylül 2013 17:10

Biyopsi desek. Otopsi ölüye yapılır. Türkiye henüz ölmedi. Sanırım :)

vildan akalın

20 Ekim 2013 16:40

Kitap alırken önce arkasına bakar ve içeriğinin ne olduğunu anlamaya çalışırım.Bu kitabı eşim almış, ben de tatile giderken yanıma alıp okumaya başladım.Daha ilk bölümlerden itibaren sanki yazılanları ben de yaşamışım hissine kapılınca yazarın biyografisine şöyle bir baktım, bakar bakmaz tanıdık hissiyatım fazlalaştı(ben de yazarla aynı dönemlerde Ege üniversitesinde okumuştum). Konular ilerledikçe aklıma yıllar önce tıp fakültesi erkek öğrencileri ile bizim okulun(hemşirelik yüksek okulu) ortaklaşa çıkarmış olduğu Artvin yöresi halk oyunları ekibi ile katıldığımız bir yarışma geldi. Sene 1982 darbe sonrası baskılar devam ediyor.Yapılan halk oyunları yarışmasının bir formalite olduğunu birincinin önceden belirlendiğini ama bunun sağlanabilmesi için diğer okulların ekiplerinin de katılması gerektiğini öğreniyoruz. Tıp fakültesinin lideri Ercan, bizim okulun lideri de ben. Ekip olarak şöyle bir karar aldık”yarışmaya katılıp gösterimizi yapacağız ama oylama yapılmadan kısa bir konuşma yaparak yarışmayı protesto edeceğiz”.Gösteri bittikten hemen sonra ben ve Ercan sahneye fırlayarak halk oyunlarının yarıştıralamayacağını, her bir yörenin ayrı bir güzelliği olduğunu ve diğerine göre daha üstün olamayacağını ve sistemin kişileri rekabet içine sokarak bu güzellikleri, değerleri bozduğunu ve buna benzer sözlerle ifade ederek sahneden indik. Ama hemen sıkıyönetim baskıları ile üniversite bizim hakkımızda soruşturma başlattı.O dönemin Tıp fakültesi dekanı sevgili Prof Dr. Türe Tunçbay Ercan ve beni yanına çağırarak ifadelerimizi biraz daha yumuşatarak vermemizi dönemin çok haksız uygulamalar yaptığını ve sadece bu nedenle bile bizim içeriye alınabilceğimiz konusunda bizi uyardı.Biz de bu uyarıya uyarak biraz daha farklı bir dil kullanıp orda ne anlatmaya çalıştığımızı tutanaklara geçmesini sağladık. Şimdi neden bunları anlattın derseniz, ben kitabın ortasına kadar acaba bu Ercan bu deneyimi yaşadığım kişi olabilir mi derken kitabın ortasındaki bir bölümde halk oyuncusu olduğunu da belirtince hiç kuşkum kalmadı, kesinlikle bu aynı kişi dedim ve çok sevindim.O dönemde sağlam bir duruşu olan ve her türlü zorluğa göğüs gerip olmazı oldurarak bu kadar birikime sahip olabilen bir kişiyi kısa bir süre de olsa tanımak ve ortak hareket etmiş olmak bana gurur verdi.Eline, diline, yüreğine sağlık arkadaşım nice güzelleri daha arkasından gelsin diyorum ve sevgilerimi iletiyorum.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.