“Meselelerimiz üzerinde kafa yorarken ‘itiraf’ edebilelim yeter, bu sorunların çözümü için anahtar kelime.”

 

Everest Yayınları’nın 2012 İlk Roman Ödülü’nü Gırnatacı’yla kazanan Ercüment Cengiz, sinematografik anlatımıyla şimdiden dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. 1890’lardan 1955’lere, İstanbul ile Chicago arasında geçen hikâyede; aşkı, kardeşliği, vefayı, vefasızlığı, dostluğu ve savrulan hayatları “sol gırnata”nın hüzünlü melodileri eşliğinde sorgulayan Ercüment Cengiz’le ilk romanı Gırnatacı’yı konuştuk…

Kitabın son sayfası bittiğinde Gırnatacı Osman’ın “Hayat bir caz şarkısına benzer evlat… Nasıl ve ne zaman bitireceğini kestiremediğin bir caz şarkısına…” sözleri yankılandı kulaklarımda. Kitabınıza da Turgenyev’in “Bundan sonrasını ancak bir müzik parçası anlatabilir” sözüyle başlıyorsunuz. Bundan hareketle sormak istiyorum, sizin kitabınızın müziği nedir? Hangi şarkıyı mırıldanıyor?
İzninizle önce Turgenyev’in lafını açmak isterim. İlkbahar Selleri adlı romanını şöyle bitirir büyük üstat: “Sanin’in neler hissettiğini anlatmaya girişmeyelim. Böyle duygular yeterince güzel anlatılamaz: Çok derin ve güçlüdür; herhangi bir sözcükle ifade edilemez. Yalnızca müzik anlatabilir onları…” Koskoca Turgenyev’in bile naçar kaldığı bu an bende büyük bir etki bıraktı. Malum büyük yazarların çoğu ressamdır aynı zamanda, Victor Hugo, Hermann Hesse, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk sadece birkaçı. Çünkü malum edebiyat, roman sanatı, “görsel-sözel” bir sanattır ve Latin şair Horatius’tan beri bütün büyük yazarlar edebiyat ve resmin kardeşliğinden söz edip dururlar. Ve tabii ki doğrudur bu… Benim de romanım bu yüzden “görsel”, hatta “sinemasal”. Yine malumunuz, romancılar da romanlarında sahneler anlatırlar bir sürü… Bunların hepsi doğru ama bence roman sanatının ihmal edilmiş bir kardeşi daha var o da “müzik”. Ben romanları –hatta, düşünsel olanları da dahil– birer müzik parçasına benzetiyorum, açılışları, kahramanların serpilişleri, inişler çıkışlar ve final… Bir uzun bir kısa cümleler… Hatta buna p’leri ç’leri t’leri de dahil edebiliriz… Müzik romanların kardeşi olmaktan da öte benim için, romanların tamamlayıcısı hatta. Bunu sadece ben söylemiyorum, koskoca Turgenyev söylemiş, 170 yıl önce!

Romanımın şarkısına gelecek olursak, tek bir şarkısı yok bana göre. Sol gırnataya nefesini üfleyen, ister Gırnatacı Osman Efendi olsun, isterse ondan yıllarca sonra üfleyen Barkev olsun, isterse bu Müezzin Ağa’nın bülbül peşrevi olsun, isterse de Banny Goodman’ın ezgili bir cool caz şarkısı, romanın şarkılarından biri olabilir ya da müziklerinden biri… Ancak, kim üflerse üflesin sol gırnatanın, sonbaharı çağrıştıran hüzünlü sesini ya da çileli nağmelerini romanı okurken kulağımızda hissedebiliyorsak eğer, bundan ziyadesiyle mutlu olurum. Aslında, keşke bütün şarkıları mırıldanabilse romanda adı geçen ya da geçmeyen… Ama evet bana göre de “hayat bir caz şarkısına benziyor, nasıl ve ne zaman biteceği belli olmayan bir caz şarkısına”…

Günümüz Chicago’sundan Osmanlı İstanbul’una uzanan hikâyenin kahramanları bize aslında hiç de yabancı olmadığımız toplumsal tarihimizin kapılarını aralıyor. Yüzleşmekten kaçındığımız bu tarihe dair anlatılanları okudukça, bildikçe yüreklerdeki “kin” ve “nefret” söylemleri sona erecek mi?
Bana göre evet… Tüm dünyada durum, global konjonktür diyelim buna, nereye giderse gitsin, birbirimizle sizin de güzelce söylediğiniz gibi yüzleşebilirsek bu nefret duygusu ortadan kalkacaktır. Yeter ki yazılsın, çizilsin, konuşulsun, itiraf edilsin, anlaşılsın… Romancılar, malum, önce kendilerini açığa vururlar, kendilerini ifşa ederler, hatta daha da ilerisi, itiraf ederler. Hepimiz, herkes, ne kadar çok itiraf edersek o kadar birbirimizi daha iyi anlarız. Sadece kendi toplumsal tarihimiz için de söylemiyorum bunları, tüm dünya halkları için böyle bu. Belki de, roman sanatının günümüzde var olmasının temel etkenlerinden birisi de bu. Ben de kendi toplumsal tarihimize, orada yaşanan kardeşlik ilişkimize güvenerek, hangi din, ırk ve milletten olursak olalım barış diliyle sorunların çözüleceğine inananlardanım. Yeter ki toplumsal tarihimizin kapısını aralayalım, olanları önyargılarımıza hapsetmeden anlamaya çalışalım ve kendimizi lütfen, başkalarının da yerine, çok kısa bir anlığına da olsa koyabilelim. Sanıyorum, bunu henüz beceremediğimiz için hâlâ bu sorunları yaşıyoruz… Meselelerimiz üzerinde kafa yorarken “itiraf edebilelim” yeter, bu bütün sorunların çözümü için anahtar söz bence… Roman sanatı ister istemez politik, hayata dair pek çok ayrıntıya da girme imkânı tanıyor insanlara. O halde, roman yazalım, hikâye kaleme alalım, resmedelim, beste bağlayalım. Herkes itiraf etsin ki anlaşabilelim ve kardeş olabilelim. Sadece, mümkünse, “söyleyebildiklerimizi sanatkârane söyleyebilelim ki etkisi büyük olsun”…

Ercüment Cengiz 1 Ercüment Cengiz 2

Gırnatacı Osman ile Ermeni Kevork’un İstanbul’da başlayan öyküleri bize pek çok olguyu sorgulatıyor. Aşkı, vefayı, dostluğu… Osman, Ermeni aşkının peşinden neden gidemedi, neden vefa göstermedi?
Bizim “Gırnatacı Osman Efendi” tam bir gelir-geçer gönüllü bir müzisyen. O aşktan bu aşka, o müziğin aşkından bu müziğin aşkına savrulacak kadar da sergüzeşt… Romanın temel konularından biri olan “aidiyet” meselesini sorgulama fırsatını sağlayacak kadar da “bağlı ve bağımlı” biri değil. Kafayı tütsüleyen, hayallerinin peşinden koşan, musikiye ve gırnataya aşkla bağlı bir kahraman… İşte bu yüzden deli gibi sevdiği Ermeni sevgilisine de vefasız, hayattaki tek varlığı annesine de, memleketine de… Onun için yeni dünya, yeni müzik ve yeni aşklar daha da ağır basıyor… Yeni nağmelerin peşinden sürüklenmek, yeni aşklara yelken açmak daha da çekici geliyor ona. Eh, nihayetinde de, “Bir mızıkacının sadakati de, olsa olsa gönülden seven bir kadının, sergüzeşt âşığından beklediği kadar olabilir” nasılsa! Herhalde “Kızını bırakırsan, ya davulcuya kaptırır gönlünü, ya da zurnacıya” lafını boş yere etmemişler zahir.

Osman, sevdiği Ermeni kızı Meline’yi unutturan melez aşkı Alma onu terk ettiğinde, Meline için değilse bile annesi için neden ülkesine dönmedi? Chicago’nun büyülü dünyası mıydı onu geri dönülmez bir maceraya sürükleyen?
Tam da yukarıda söylediğim gibi Osman’ın aidiyet duygusu pek de gelişmiş değil de ondan… Yani romanın temel meselelerinden birini işlemek için yazara kolaylık sağlayan bir kahraman! Chicago’nun şaşırtıcı, büyüleyici dünyasından etkileniyor tabii ki. Nasıl etkilenmesin ki, henüz, karşı tarafı, Kadıköy’ü bile doğru düzgün görememişken, bir geminin ambarında aylarca süren bir yolculuktan sonra uykusundan uyanan bir kaplumbağa misali, tuhaf giysili, tuhaf renkte, tuhaf kokulu insanların arasına düşüveriyor aniden. Yer bilmez, iz bilmez, dil bilmez… Şatafatlı, ışıklı, gürültülü, göğe uzanan binalarıyla, tuhaf, acayip, bir musiki icra eden mızıkacıların arasına düşüveriyor birden. En büyük derdi de niye Frenk gırnatacıların, şöyle adam gibi tumturaklı bir nefesle gırnatayı üfleyemediklerinde ve hep bir yandan Rufailer gibi dizlerini döverek müzik icra ederlerken, neden hep neşe içinde olduklarında… Ama bence esas derdi musikide, yanı sıra da genç bir adam olarak, “beğenilmiş olmakta” yeni ve şatafatlı dünyadan “takdir görmüş olmakta” ve de tabii ki, ömründe hiç görmediği çırılçıplak bir kadının şekillendirildiği heykelden tahrik olacak kadar aç kaldığı, “kadın vücudunun” aynısını kulübün sahibinin kızı Alma’da olduğunu hissetmiş olmasında da belki kim bilir? Bunu, ben de tam olarak bilemiyorum aslında… Yeniye, ihtişama, bambaşka seslere, nağmelere, ritme, Batı’ya, yeni dünyaya açılan bir kapıdan geri dönememek meselesi…

Kevork, kan kardeşi Osman’ın öldüğünü düşünerek, ortak aşkları Meline’yle evleniyor. Üstelik arkadaşının çocuğunu Meline doğurabilsin diye. Ve bir ömür bu sırrı taşıyarak Meline’ye ve onun oğluna sahip çıkıyor. Kevork’u aşk ile vefa duyguları arasına sıkıştıran bu tavrı nasıl okumak gerekiyor?
Bunu tam da “gerçek aşk” diye okumalıyız bence… Hani şu son zamanlardaki haliyle, “O da nerden çıktı canım, öyle bir şey yok!” diyerek sıkça anılan klişeye bir gönderme gibi okumak lazım belki de… Kevork, okumuş yazmış iyi bir adam, gerçek anlamda gönülden âşık… Hani romanın başlangıcında Barkev’e verdiği öğütler sırasında, “Bak evlat, âşık olmamışsan, yani bir kadını, benim babaanneni (Meline) sevdiğim gibi ölümüne, aşk dışında hiçbir şeye aldırmadan, hatta hazmı imkânsız şeylere katlanacak kadar bedelsiz sevmezsen, öbür tarafa apartman girişinde havlayan bizim Doggy’den farksız gidersin” diyecek kadar, yürekten seven bir gerçek âşık… Bence temel nedeni bu. Aynı zamanda çok iyi kalpli bir adam ve gerçek anlamda vefalı… Ha, derseniz ki, aynı anda Meline’ye âşık oldukları zaman diliminde, Osman’ın yanlışlıkla ölüm haberi gelmeden yani, Meline’den vazgeçebiliyor mu? Hayır… O kadar da edilgen bir karakter değil. Sonuç olarak, aşk o zaman da vardı, hâlâ da var… Bence sadece ondan korkanların sayısı arttı sanki!

Piyanist Scott Joplin, onu keşfettiğinde, aslında Osman’da sol gırnatanın alışılmış nağmeleri dışında caz müziği keşfederek farklı bir kapıyı aralıyor. Tek enstrümandan iki farklı dünyaya ait melodiler ortak bir potada buluşuyor… Bu bağlamda kitabın ana kahramanı müzik diyebilir miyiz?
Bir kardeşlik hikâyesi olarak gerçek bir olaydan kahramanlar yaratarak kurguladığım, müzikal zeminde bir roman bu. Romanın asıl kahramanı üstat, Sayın Cemil Kavukçu’nun da söylediği gibi, “sol gırnata” aslında… Onun sözleriyle söyleyecek olursak: “Giderek sol gırnata bir roman kişisine dönüşüyor… Acılar ve parçalanmalarla mutsuz bir hayat süren burjuva güzeli Natali’de biraz sol klarnete…” Burada da temel imgesel obje; “sol klarnet”. Özellikle klarneti seçmemin nedeni ise, dönemsel olarak her iki müziğin dilini de romanımda yansıtabilmem için çok uygun bir çalgı olması. Hem Osmanlı musikisinde yer bulmuş hem de caz formlarına bu kadar oturan bir başka çalgı bulamazdım… Üstelik romanın finali gibi, dertli, ezgili, kırılgan bir sesi var klarnetin. Sol klarnetin bu büyük avantajı sayesinde, hem dertlerimi anlatma şansı buldum hem de iki bambaşka model ve tonal müzik sisteminde kullanabilme şansını yakaladım. Yapmak istediğim, bir çeşit, heykelleri ve resimleri, sanat eserlerini yazı yoluyla anlatmak demek olan “ekphrasis”e benzer bir çabayla, şarkıları, yazıyla anlatma çabam bir bakıma… Söylediğiniz gibi de, “tek enstrüman, iki bambaşka dünyaya ait melodileri ortak bir potada buluşturabiliyor” sol klarnet sayesinde…

İstanbul doğumlu Ermeni milliyetçi Barkev, yetimhanede geçirdiği yılların ve ailesinin yaşadıkları acılar nedeniyle öyle nefret dolu ki hayata ve eşi Natali’ye karşı kayıtsız kalıyor. Sadece kin büyütüyor içinde. Barkev ve onun gibi düşünen milliyetçi kişiler husumetin hiçbir yaraya merhem olmayacağını ne zaman anlar?
Bu noktada sadece genel anlamda milliyetçiliğin pek de makbul bir şey olamadığını yeniden hatırlamamız lazım. Ama Barkev’i de anlamamız lazım; hangimiz, onun yerinde olmak isteriz? İntikam duygularından arınmamızı sağlamanın yolu bana göre sanat… Ve onun da büyüleyici bir kolu, hayata dair her türlü ayrıntıya girebilme, en ufak çatlaklara kadar sızabilme olanağı sağlayan yükselen değer roman! Herkes itiraf eder ve birbirini anlarsa husumet duygusunu alevlendirmenin yerine karşılıklı anlayışın her anlamda, hangi nedenle olursa olsun işleri kolaylaştıracağına inanıyorum… Yıllar yılı, mamutları, dinazorları, doğal felaketleri alt ederek ayakta kalabilmiş insanoğlunun, artık birbirinin boğazına çökmenin bir faydası olamayacağını, modernite, medeniyet anlatacaktır bize… Her şey giderek daha da iyi anlaşılacak bana göre…

Barkev’in yaşadığı gelgitler tamamen aidiyet duygusundan ve kimlik arayışından mı kaynaklı?
Tamamen derseniz ona haksızlık etmiş oluruz gibi sanki… Doğru, ağırlıklı olarak böyle. Ama yineliyorum, biraz da uğradığı felaketin bir sonucu… Çocuk yaşta hiçbir günahı yokken masum bir insan yavrusunun başından geçenler hepimizin yüreğini sızlatır. Çocuk yaşta, yetimhaneye düşmüş bir adam Barkev, sonuçta da kötürüm bir baba ve sırlarıyla yaşayan bir dedesi kalmış kala kala elinde… Şehrinden uzaklaşmış, ait olduğu yerlerden de…

Ercüment Cengiz 6 Ercüment Cengiz 5

Barkev içinde bulunduğu kaostan onu kurtarmaya çalışan eşi Natali’yi ne mutlu ediyor ne de onu bırakıyor. Bu da ayrı bir bencillik değil mi?
Bu da işte tam olarak dert edinip çözemediğimiz, karısıyla geliştirdiği aidiyet meselesi zahir… Bencillik deyip kestirip atmaktan çok ben roman sanatının imkânlarını kullanarak onun daha ruh halini deşmeye çalıştım bir parça…

Barkev’in eşi Natali “Şehrimizi, cemaatimizi, ona ait olmadan ya da onu kendimize ait hissetmeden sevemez miydik?” diyor. Aidiyet duygusu neden bu kadar önemli? Aidiyet duygusu olmadan yaşamak nasıl bir etki yaratır?
Sonra da, şöyle devam ediyor: “Kimliksiz çırılçıplak mı kalıyorduk aksi halde? İnsanın yaratılışında mı vardı bu aidiyet duygusu? Tanrı, yarattığı âdemoğlunu sahiplenmiş, yüzyıllardır kullarını inandırmıştı. ‘Sizi ben yarattım. Bana inanın, itaat edin ve bağlı kalın!’ İnsanoğlu da yaratanını sahiplenmeden sürdüremiyor muydu hayatını?” Romanda geçen satırlar böyle… Sorunuzun cevabı bende olmadığı için kafa patlattım bu meseleye, onun için dert edindim bu meseleyi romanımda.

Empati hangi noktada devreye girmeli sizce? Yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış bu iki ulusu mezarlıklar dışında birleştiren kesişme noktaları yok mudur?
Acilen, hiçbir noktayı beklemeden girmeli. Çok güzel ifade ettiğiniz gibi, acilen kesişme noktalarında buluşmamız gerekiyor. Sadece bu iki ulus değil, bu topraklarda yaşayan bütün farklı kültürlerle buluşup anlaşmamız gerekiyor. Tekrarlamak isterim, başkalarının yerine, Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin yerine her kimsek, kendimizi koymadan birbirimizi anlamamız kolay olmuyor. Hele de dikkatimizin çok kolay dağıldığı günümüzde… Aklı başında insanların sadece bunu denemeleri halinde bile bu topraklarda pek çok sorunun çözümüne savaşa, ölümlere, katliamlara engel olabileceği kanaatindeyim. Bugün en güzel örnekleri romanda işleniyor zaten… Sadece, kavramlar üzerinden hareket etmek yerine, insan temeli üzerinden hareket etmenin faydasından yanayım, bir çeşit kısmen özendiğimiz Batı’nın yaptığı gibi diyelim… Romandaki Asmalımescit Sokağı’nın atmosferini hatırlayalım 19. yüzyıl sonunda yaşayan aileler ve onların çocukları, kimin Ermeni, kimin Türk, kimin Rum ya da Kürt olduğunu biliyorlar mı? Biliyorlarsa bile farkında değiller, aslında umurlarında da değil. Romandaki metaforik öğelerden biri de “kan”, hepimizin taşıdığı birkaç farklı antikor dışında fazlaca çeşidi olmayan kan; damarlarımızdan akan, hücrelerimizi sulayan kırmızı olan akışkan… Ve hepimiz onunla besleniyoruz… Şu veya bunun kanı dediğimiz anda işler sarpa sarıyor bir anda. İnsan, nerelisin diye sorulduğunda, şuralıyım dediğinde birbirlerinin gırtlağına çöküyorsa bu yüzden şuralıyım demekten nefret eder hale geliyorsa bu işte bir sorun var demektir… Romanda Asmalımescit’in, Galata’nın, Pera’nın havasını kokladığımızda, son derce sıcak, renkli, değişik kültür ve gelenekten gelen insanların kardeşçe, dostça yiyip içtiklerini; müzik dinlediklerini, kafa çektiklerini, birbirilerinin cenaze törenlerine gittiklerini; neşelerini, acılarını, törenlerini paylaştıklarını anlıyoruz ve bu bir gerçek… Ortak yenilen yemekler, kardeşçe içilen rakılar, birlikte hüzünlenilen şarkılar, yaşanılan aşklar, ruhlar, duygular, daha ne olmalı?

Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorun diyalogla çözülebilir mi sizce? İki halk acılarıyla yüzleşip, yaraları birlikte sarmayı başarabilir mi?
21. yüzyıldayız diye böbürlendiğimiz medeni dünyada başka bir yol düşünemiyorum. Bu tür konuların inatlaşmayla çözülemeyeceği bir gerçek.

2015 Ermeni tehcirinin 100. yılı. Uluslararası platformlarda ve ülkemizde neler yapılabilir?
Yukarıda konuştuğumuz gibi, diyalog, birbimizi anlama, empati duyma, nefretlerimizden arınma söylemleri gerçek reçete bence… Hepimizin, barış dilini her an ön plana çıkarması şart. Devletin de barışın diline hizmet etmesi, desteklemesi gerekli. Nefret söylemleri geri çekildikçe, her şeyin rayına oturacağı kanaatindeyim.

Hekimlik kariyeriniz dışında edebiyata ilginizi, başarınızı bu kitapla kanıtladınız. Peki, müzikle, özellikle caz müzikle aranız nasıl?
Böyle düşünüyorsanız yürekten teşekkür ederim. Yolun başındayım henüz… Cazla olduğu gibi bütün müziklerle aram oldukça iyi. Daha da ileri gidebilirim; bir sanatçının yaptığı, yazdığı çizdiği, üflediği, boyadığı, vurduğu her şey, her dokunuş, her üfleyiş ve her satırı, içinde mutlaka bir mana vardır hissiyatıyla dikkatli, kritik ya da, nitelikli bile demiyorum “kuvvetle”, tüm kalbimle hissetmeye çalışıyorum… Bu yüzden sanat galerilerini de yalnız dolaşmayı severim, filmleri de yalnız izlemeyi… Romandaki ayrıntılara bakılırsa resme, heykele, yazıya da göndermeler ve selam var… Evet, caz da roman kadar, doğrudan, sade, özgür ve tek başına kalınan bir sanat… Bir yazarın yazı masasındaki yalnızlığı ile bir caz sanatçısının, sahnedeki doğaçlaması sırasında yalnızlığı aynı bir bakıma… Caz, elektronik veya teknik oynamalara izin vermeksizin icra edilen, dosdoğru ve bir romancının çıplaklığı kadar da çıplak yapabilen bir müzik… Dürüst yani… Hani, hepimiz böyle dostluklar, böyle kardeşlikler ve böyle aşklar aramıyor muyuz bir bakıma?

Hekimliği bir müzik türüne benzetseniz bu hangisi olurdu?
Bir ameliyatta bir damarı bağlamaz, ucunu açık bırakırsanız, hasta ölür… Tıp bilimi de cerrahi de bu kadar gerçek ve somut bir bilim alanı… İşte caz da icrası itibariyle bu kadar direkt ve yalın… Elektronik altyapı, teknik, sessel ya da görsel efektler, bir caz sanatçısının sahnedeki hatasını kapatamaz… Bir cerrahın çaresizliğindedir bir caz performisti… Sadece bu nedenle bile bir müzik türüne benzeteceksem, caz derim.

Tekrar başa dönseniz seçimleriniz değişir miydi? Doktorluk, müzik ya da edebiyat…
Aynı sıralamayla devam ederdim emin olun.. Ve bu sıralamadan memnunum.

Ercüment Cengiz 7 Ercüment Cengiz 4

Everest Yayınları’nın yarışmasından nasıl haberdar oldunuz? Edebiyata ilginiz nasıl başladı?
İnternet vasıtasıyla oldu… Ama son iki günde başvurdum yarışmaya… Jüri üyelerinin kalitesi de beni fena halde heyecanlandırdı ve boyumun ölçüsü de almak istedim bir bakıma… Edebiyata ilgim, ortaokul yıllarında, birçok romanı yukarıda söylediğim gibi, içine girerek ve her satırda bir mana aramaya çalışarak, yazarıyla içselleşerek okumaya çalışmamla başladı. Bir de rahmetli peder beyin akşam yemeklerinin bitiminde Tanpınar’dan, Sait Faik’ten, Aziz Nesin’den okuduğu satırları dinlemekle…

İstanbul-Chicago arasında geçen hikâyenizi kurgularken, ilk roman ödülü alacağınızı düşünmüş müydünüz? Bu başarı sizde nasıl duygular yarattı?..
O sıralarda, böyle bir yarışmanın varlığından haberim bile yoktu. Yani yaklaşık beş yıl önceden söz ediyorum. Hiçbir samimi roman, etkisinin ne olacağını kestirme kaygısıyla yazılamaz/yazılmamalı bence… Edebiyat aşkı bambaşka bir aşk. Ve cidden deli cesareti gerektiriyor, ilk yapıtlar için özellikle…

Bu kurguyu bu kadar ustalıkla nasıl işlediniz? Romanı yazmanız ne kadar sürdü? Nasıl bir yol haritası izlediniz?
Romanı yazmam net olarak dört yıl sürdü, hiç aksatmadan, ara vermeden ve romanımın ruhundan hiç kopmadan… Kurgusuna ilişkin fikirler için kafa yormam, biraz daha gerilere yaslanıyor… Kurgusu konusunda iyi sözler işittikçe memnun oluyorum çünkü en önemsediğim yanlarının başında geliyor romanımın kurgusu… Bu romanı nehir roman tarzıyla düz bir anlatımla da kaleme alabilirdim ya da, paralel anlatımla. Benim için her ikisi de kolaycılık olurdu ve fazlaca klişe… Bu yüzden romanı sonundan açtım, kahramanları serptim, ama göbeğini de bilerek geniş tuttum. Ama sonrasında da okuyucuya kolaylık sağlayacak bağlantıları da planladım. Kurgusunun ustalıklı olduğunu söyleyenlerin çoğunlukta olduğunu duyunca da mutlu oluyorum. Bunda aynı zamanda fen adamı olmanın getirdiği bir yararlanım olduğunu da düşünüyorum… Tıp fakültelerinde, hastalıkların çözümüne gitmekte çok ihtiyaç duyulduğu için “analitik düşünce”ye önem verilir. Belki de romanımın kurgusunda bu da etkili oldu.

Derin entelektüel birikiminiz olduğu besbelli, neredeyse ilk roman olduğuna inanmayacak kadar güzel. Neden bu kadar zaman beklediniz?
Çok teşekkür ederim. Pek çok kişiden “ilk roman gibi durmuyor” lafını işittikçe seviniyorum doğrusu. Ama sanırım her şeyin bir zamanı var… İçimdekilerin, dolup taşması gerekiyormuş herhalde. Malum, dramaturginin kurallarından biridir; “baskı altında karakterlerin ortaya çıkması”. Bence, yazarlar da baskı altında daha üretken olabiliyorlar gibi geliyor bana. En azından çaylak bir romancı olarak benim için öyle.

İkinci romanınıza start verdiniz mi? Yeni bir proje var mı?
İkinci romanımın dörtte birini bitirdim. Üçüncüsünün de her türlü altyapısı hazır… Üçüncüyü bir proje olarak görecek olursak, değişik ve yeni bir tarz kullanmayı planlıyorum diyebilirim.

Gırnatacı / Roman / Yazar:  Ercüment Cengiz / Everest Yayınları / 1.Baskı – Kasım 2012 / Kapak Tasarım – Utku Lomlu / 335 Sayfa

Ercüment Cengiz; İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Mezunu. 1989 yılında Kadın Doğum Uzmanı ve Tüp Bebek uzmanı oldu. Çalışmalarını Ankara’da kendine ait bir klinikte sürdürmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.