‘Adalet mekanizması işletilmediği, gerçek suçlular devletin kimi organlarınca korunduğu müddetçe, iyi olamayacağız.’

 

“O zamanlar hayatımda yalnızca cennete giden yollar kutsaldı. Oysa sen babamla birlikte, cenneti yeryüzüne indirecek çok özel kutsal bir yol inşaatında çalışıyordunuz. Hiç ses çıkarmadan aşağılanmayı, yoksulların sürekli küçümsenmesini tersine çevirecek devasa bir projenin anahtarını elinizde tutuyordunuz.” Eren Aysan ile romanı Gece Uyurken’in çerçevesine sığan sığmayan birçok konuyu konuştuk.

Gece Uyurken, büyülü gerçekçilik damarından beslenirken, bununla birlikte içinden acının eksilmediği toplumsal meselelere göndermeleriyle de okuyucuyu en derin bir acının içine çekiyor. Geçmiş, ortak geçmişimiz acının gölgesi altında mı dersiniz
Benjamin Usta, “Son Bakışta Aşk” kitabında, geçmişten yola çıkarak, tarihsel dönüşüm, modernleşme/modernleşememe, kayıt sistemi, bütün bunların karşısında başkaldıran ve ezilen insan, zamansal bellek/belleksizlik, görüntünün olanakları ve olanaksızlığın açık temsili gibi çok değişik olgulardan yola çıkarak, “Geçmişin gerçek imgesi uçucudur. Geçmiş bir daha görünmemek üzere kendini gösterdiği an, birden parlayıp aydınlanıveren bir resim olarak yakalanabilir.” der. Bizler, yani yakınlarını faili meçhulde yitirenler, o parlayıp giden resimle yaşamak zorunda kalan bu ülkenin küçük bir azınlığıyız. Geçmişin uçucu yanı anılarla hükmünü sürüyor artık. Yaklaşık on yedi bin olan faili devlet olan meçhul sayımızla tahmin edilenden çok, bir ülkenin utanmasına sebep olacak kadar yalnızız. Öte yandan siyasi saikle öldürülenlerin yakınlarının her biri kendine özgü hikayeleriyle bambaşka bir serüvenden geçtiler. Ama acılarında ortaklıklar fazlaydı. Nasıl mı? Babalarımıza ait davaların birçoğunun soruşturma ve kovuşturması yıllarca sürmüş, cinayetler hiçbir şekilde aydınlatılmamıştı. Anayasanın dahi üzerinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi defalarca ihlal edilmişti. Kimimizin on yıllardır açık davalarında geçen kilit isimler bir diğerimizin dava dosyasında karşımıza çıkıveriyordu. Tetikçilerden, maşalardan başka yargı önüne taşınmayan sorumlular, ödüllendirilen, terfi ettirilen, devlet kademelerinde yüksek mevkilere yerleştirilenler torba yasalarla salıverilen suçlular ve evrensel insan haklarına göre işletilemeyen tüm uygulamaların yüzümüze baka baka işletilmesi ve “zaman aşımı” olgusu peşimizi bırakmıyordu. Romanda yazıldığı gibi yanıt vereyim; “Bir ülke düşünün, siyasi nedenlerle cinayetler ardı ardına yaşansın, devlet üzerine düşen görevi yerine getirmesin! Hatta katiller beraat ettirilsin, cezaları özendirici şekilde azaltılsın! Bu kadarla da kalmayıp, o katillere pasaportlar, ehliyetler, evlilik cüzdanları verilsin!”


Şu bir gerçek ki Sabahattin Ali cinayetinden beri önümüze özellikle çıkartılan çelişkiler yumağıyla sürekli karşı karşıyayız. Ezber edilmiş bir hikayenin içinde sürükleniyoruz, hatta debeleniyoruz adeta. Öte yandan roman kurmacayı dayatır. Gazel’le aramızdaki en büyük fark onun yaratılan bir kahraman olması. Ama Gazel’in serüveninden yola çıkarak ortak acıların gölgesine okuru çekmek istediğimi söyleyebilirim.

Gece Uyurken boyunca dinin birçok biçimde nasıl da baskı aracına dönüştüğüne de şahitlik ediyoruz aslında. Hatta belki de kitabın göbek bağlarından biri bu. Din nerede, hangi aşamada birinin öldürülmesine “göz yumabiliyor”? Ardından da hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi davranılabiliyor?
Ülkemizde siyasi saikle işlenen cinayetlerin iki temel dayanağı var: Dini ve milliyetçi hisler. Tetikçiler mahkeme salonlarında cinayetleri işleme sebebini bu argümanlarla açıklayıp, hafifletici sebepler arıyor. 1977 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öldürülen öğretim üyesi Orhan Yavuz’un cinayetinin ardındaki neden, “Allahsız, kitapsız bir komünist” olmasıydı. Turan Dursun cinayetinden Sivas Katliamı’na, Hrant Dink öldürümüne kadar benzer yönelimleri görmek mümkün. Yakın zamanda Fransa’nın göbeğinde yaşanan Charlie Hebdo baskını fundamentalizmin Avrupa’da yeniden okunmasına yol açtı, o kadar. Oysa siyasi olarak görülmek istenmeyen kadın cinayetlerinin ardında da bu eğilimler var. Benim uzun zamandır kafamı kurcalayan cinayeti gönül rahatlığıyla işleyebilen insanların nefes alabilme gerekçesi… Şunları sorunuza ekleyebilirim, kendi özelimde… Bir aydının kızı olarak yaşadığım süre içinde bilenmedim. Öfkelenmemeye, tersine anlamaya çalıştım. Hınçla büyümedim. O meşum günde bile katilden nefret edemedim. Çünkü ayaklanmaya kalkan cehaletin neler yapabileceğini görmek, anlamak, bu sağduyuyla yaşamak zorundaydım. Düşmanım otel yakanlar değil, onlara bu duyguya sürükleyen anlayış ve cehaletti çünkü… Linç kültürünün doğu toplumlarında nereye kadar uzanabileceğini görmezden hiçbir zaman gelemedim. Hindistan’da elli adamın saldırdığı, tecavüz ettiği, sonra ölüsünü bir ağaca astığı on üçünde, on dördünde genç kızları hatırlar mısınız? O kızlara “namussuz” diye saldıranların sizce duygusu nedir? Kendi ülkesinde peki şairini, yazarını, ozanını, semah dönen genç kızlarını, delikanlılarını, her şeyi geçtim, on bir yaşında küçücük bir çocuk olan Koray Kaya’yı yakan zihniyeti korumaya çalışanların sizce duygusu nedir? Anlamaya çalıştığım, yalnızca buydu. Asma’nın hikayesini katmerleyen de, babasının katledilmesinin ardından, dini gerekçelerle onu öldürmeye çalışan kardeşinin duygu durumudur. Benim sorularım bir anda Gece Uyurken’de hayat buldu, o kadar!

‘Kalbimizde, dünü aydınlatmayanlar, yarınları karartanlar arasında olmayı ilelebet sürdürecekler.’


Aynı bağlamda romanda Asma hakkında geçen bir bölümü sizin geniş yorumunuza açmak isterim: “Yalnızca onu öldürmek için inşa edilmiş bir aktarım mıydı, gelenek? Kutsal olan şey bunun neresindeydi? Yoksa gelenek, basit bir yapıtaşı mıydı?”
Doğu toplumlarında gelenekle kutsal sözcükleri kardeştir. Çünkü binlerce yıllık ritüeller, mitoslar, efsaneler bütünleşir gelenekle. Bu anlamda kıymetlidir, hele tarihçiler, antropologlar, araştırmacılar ve sanatçılar için daha büyük bir hazinedir. Kuşaktan kuşağa aktarılan hayata dair deneylenmiş doğrular da vardır zaman zaman bu bilginin içinde. Ancak gelenek hapis onulması gereken bir evren değil, tanınması, anlanması ve içinden çıkılması gereken de bir tasarımdır. Gelenek geri kalmış toplumların yazgısı değil, kültürel mirası olduğunda değer kazanır kanımca. Asma’nın acıklı hikayesinin ardında ne yazık ki böyle bir paradoks gizli.

“Önce eline bir taş aldı. Çizdiği dairelerin üzerinde zıplamaya başladı. İlk partiyi tamamlamıştı bile… İkinci partiye başladığı sırada ayağı taşa takıldı. Yere kapaklandı. Gazel bağırıyor, bağırıyordu. Ne var ki imdadına kimse yetişmiyordu.” Gazel’in yalnızlığını ilk keşfedişi ve hayatını üzerine kurduğu travması bu sanıyorum ki, yanılıyor muyum?
Her ne kadar farklı disiplinler de olsa, ben sorunuza Metin Altıok üzerinden yanıt vermeye çalışacağım. Altıok, “ben diyorsanız bilin ki o sizsiniz” der bir dizesinde. Kimi ayrıntıları da okura bırakmak gerektiği inancındayım. Onlar kendi yorumlamalarını sunarken en doğru alanlara ateş ederler. Fakat yalnızlık olgusuyla ilgili bir şeyler kendi üzerimden söyleyebilirim. Octavio Paz yalnızlık duygusunun iki ayrı anlamı olduğunu düşünür: “Bir anlamda yalnızlık kendini bilmektir, öteki anlamdaysa, kendimizden ‘yalnızlığımızdan’ kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınavdır ve arınmadır. Bu yüzden yalnızlık labirentinin çıkış kapısında, mutluluğa ve yeniden birlik durumuna erişeceğimizi umarız.”

Bu durumun içerisinde yazgının yalnızlık olduğu bilgisi vardır. İlk aşamada insana kadercilik imgesini verir ki Paz da zaten kaderci… Ancak ben, anlama ve bilme duygusunu yalnızlığa ulaşarak yaşamayı tercih edenlerdenim. Bu, kendini dinleme süreci. Böyle karmaşık bir dünyada başka şansım var mı? Paz’ın ikinci yalnızlık seçeneğinde ise her zaman yalnızlık bahçesinden çıkış olduğu düşüncesi olduğunu görürüz. Bu hep aynı süreklilik içinde yaşanacaktır. Çıkış bilgisini insan görür. Bu bilgiyi insan, “onlar” dünyasının içine her girdiğinde yaşar. En sonunda tekrar dışarı çıkıp şaşkın bir yalıtılmışlığa gömülür. Bu süreç defalarca tekrarlanabilir. Böylece çıkışsızlık ben ile dış arasındaki bir sarkaca dönüşür. Bu gelgit, hayat boyu dinmeyecektir.

Mualla’ya tecavüz edildiğinin anlatıldığı bölüm “Nizar Kabbani anısına…” ithafını bulunduruyor yakasında. Bu ithafın sebebi nedir acaba? Özel bir sebebi var mı?
Mualla’nın Beyrut Akıl Hastanesi’nden seslendiği bölüm, Nizar Kabbani anısına yazıldı. Çünkü o bölümün zihnimde tamamlanmasına aracılık eden Kabbani’nin “Ben Beyrut” adlı eseriydi kuşkusuz. Kabbani her ne kadar söz ettiğim kitabında Beyrut merkezli bir şiir kaleme alsa da Suriyelidir. – Bir zamanlar öyle bir devlet vardı, değil mi?- Savaş çıkmadan çok kısa bir süre önce, Halep’te dört gün kalmıştım. Hep Kabbani’nin dizeleriyle dolaşmıştım o topraklarda… Nefes almak çok güçtü… Patlamadan hemen önceki derin ama büyük bir sessizliği yaşıyordu kent. Mualla’yı yazarken o günlerin soluğu peşimi bırakmadı. Bu nedenle Gece Uyurken’in ilgili bölümünde “Ben Beyrut”tan esinlendim diyebilirim.

image10

“Biliyordu nizamın kan gerektirdiğini…” Nizamın kan gerektirdiğine ilişkin bu garip algı nedeniyle olmuyor mu ne oluyorsa? Fakat Mualla’ya bu oldukça basit görünüyor. Beyrut’un içine çekilmekte olduğu durumu pek garipsemiyor.
Ne yazık ki savaşın kapıda olduğunu pek çok kişi göremez. Ehrenburg, “Paris Düşerken” adlı o koca romanında, Almanlar’ın Fransa sınırından geçtikten sonra Paris meyhanelerindeki aymazlığın altını çizer. Çünkü kötü gelecek zor yorumlanır zihinlerde. Öte yandan “nizam ve kan” arasındaki ilişki medeniyete özgü değildir. Diktatörlükler güçlerini perçinlemek için her zaman ölülere ve hapishanelere ihtiyaç duyar. Mualla’ya gelince, onun dar algısı ve içinde olduğu sağlıksız ruh hali gelecek hakkında fikir yürütmesine engel oluyor zaten…

Roman boyunca ilerleyen Alman Walter ve Filistinli Asma ilişkisi de oldukça ilgi çekici. Hatta Walter için kurulan şu cümle tastamam tanımlıyor ilişkinin eksenini: “Babası nasıl Yahudilere işkence ettiyse, Yahudiler de şimdi aynı keskin acıyı Filistinlilere yaşatmıyor muydu?” Gün geliyor acıyı çeken, acı çektirene mi dönüşüyor yoksa? Ardından her iki kesim de, ortaklığı aşkta bulabiliyor?
Aslında dramatik yapı söz konusu olduğunda kadın – erkek ilişkisinin mercek altına alınması kaçınılmaz. Edebiyattan görsel sanatlara, hatta sinemaya iki karşıt cinsin birlikte olma/olamama teorisi üzerine yapılmış sayısız sanat eserinden söz açılabilir. Ancak hiçbiri Woody Allen’ın filmleri kadar zekice tasarlanmamıştır sanırım. Tabi, bu noktada hemen Bülent Somay’ı hatırlıyorum. Somay, Allen’ın “Muzlar” filmindeki bir replikten yola çıkarak yazdığı “Bir Şeyler Eksik” de, aşk, hayat ve cinsellik üstüne bilmek istemediğimiz şeyler üst başlığında arzu nesnesini tartışmaya açar. Muzlar filminde bir entelektüel ile New York’lu solcu/aktivist bir kız çıkar karşımıza. Her sevişmeden sonra kız, “Bir şeyler eksik” der adama. Sonunda da terk edilir. Ayrılık acısıyla bizim entelektüel San Marko’sa gidip devrim hareketine karışır. Kazayla devrimciler kazanıp, iktidara gelince yeni düzene destek sağlamak için Amerika’ya döner. Tanınmamak için takma Castro sakalını takar. Solcu kızla tekrar karşılaşırlar. Yatak faslından sonra, adam heyecanla, “Sana bir şey itiraf etmem lazım” diyerek takma sakalını çıkartır. Kız, “Anlamıştım bir şeylerin eksik olduğunu” diye haykırır. Film aslında, arzu nesnesinin şartlara, konumlara, mekanlara göre değiştiğini göz önüne sererken, tekdüzeliğe de eleştiri getirir. Burada sadakatle kızın peşine düşen bir adamın travmatik öyküsü vardır. Bu filmi niye mi anlattım? Aşk ilişkisi boyunca hep “neden?” sorusunun peşine düşer kişioğlu… Walter’ın aşkına bulduğu yanıt, aşkına acıyla bütünleştirme arzusundan ileri gelir. Walter’ın yerinde başka bir adam olsaydı, Asma’nın gençliğiyle de kendinden geçebilirdi mesela. Ama Walter’ın bir bilimadamı olarak daha büyük gerekçelere ihtiyacı var sanırım.

‘Evet, zaman hayatın iflasıdır. Çünkü her zaman ölümü hatırlatır insana.’


“Asma, Gazel’e bir saat satın almıştı. Onun, zamanı tek hükümdar olarak kabul ettiğini biliyordu. Zaman, Asma’nın da kutsalıydı.”Zaman, kimileyin hikâyeyi bölüp kendinden söz ettirerek bu romanın da kutsalı konumuna yerleşiyor. Yanılıyor muyum?
Çocukluğum dedemle anneannemin yanında geçti. Evlerindeki küçük odada akşamın gelmesini kolladığım bir duvar saati vardı. Alman yapımı, cam kapaklı, tahta kenarlarına ince çizgilerin birer rötuş olarak atıldığı büyük gonglu bir saat… Nerdeyse zamanı unutturmak üzere yerini alan bu saat, artık bana hep Heidegger’in bir sözünü çağrıştırıyor: “Saat, zamanın yenilgisidir.” Çocukluğumun ince baharında zaman ve saat ayrımının ince sınırlarla çizilmiş olduğunu bilmiyordum. O zamanlar, Aristo’dan Heidegger’e kadar birçok filozofun, günün akışı içinde zamanı tartışırken, zaman ve saat arasında mutlak bir ayrım olduğu düşüncesini de bilmiyordum. Zaman bölünmez anları birleştiren bir çizgidir kuşkusuz. Anlar ise yaşamı duyumsatır insanlara… Saat ise yalnızca bir ölçübilimdir. Süre sözcüğü, akış, akım gibi sıvı bir şeyi çağrıştırdığından zamanın ölçülebirliğinden kurtulmamızı sağlar aslında. Bunun arkasında zamanın statik, saatin ise eylemsel olması yatar. Bu noktadan yola çıkarak şunları rahatlıkla söyleyebilirim: Evet, zaman hayatın iflasıdır. Çünkü her zaman ölümü hatırlatır insana. Gazel de, zamanın yaşamının en büyük hükümdarı olduğunu romanın başında söylüyor bize. Sonrasında da zamanı hep sorguluyor. Roman yine zaman üzerine düşüncelerle bitiyor. Romanın hızını engelleyecek sıra dışı bir parçalanmışlık hali olması gerektiğine inandım. Bunun için de zamanla ilgili bir takım anekdotlara ihtiyaç duydum. Bir de şu var: Ölümün var olduğu düşüncesi ise yaşamın tekinsizliğini dayatır sürekli… Sanırım çocuk yaşta ölümün hayatın içinde bu kadar yer aldığını görenler zaman duygusunu bir süre sonra yitiriyorlar. Çünkü zamanın tedavi etmediğinin farkındalar. Hele mahkeme süreçlerini düşününce… Soruşturma süreçlerinde aldığımız yanıtlar, yüzlerimize kapanan kapılar, sürgün edilmeler, işsiz bırakılmalar, mahkemelerde tartaklanmalar, itilip kakılmalar… Yaşamın sıradan parçası oldu her biri… Bütün bunların sonunda da, aynı filmi birlikte yaşamış olmanın çaresizliğiyle kalakaldık. Çünkü siyasi cinayetlerde babalarını, eşlerini, çocuklarını kaybedenlerin yakınları hukuki olarak aynı sonuca doğru evrilir. Kaçınılmaz bir alınyazısı gibidir o… Zamanaşımı… Ve acılar asla zamanaşımıyla tükenmez.

“…Cem, polis ekibi daha salona girmeden soluğu kapının önünde almıştı….Polis ekibinin nişana katılan onca milletvekiline, bakana rağmen fütursuzca salonda arama yapmak istemesi de ne demek oluyordu?” Ters bir açıdan bakarsak, polisin mevkice yüksek kimsenin olmadığı bir düğüne, bir ortama elini kolunu sallayarak arama yapmak için girmesi olağan mı karşılanıyor şimdilerde? Hem de nedensiz bir biçimde?
Bu ülkede sistem kendi gerçeğini hep dayatıyor. İktidar kendi gerçeğini var olan sistem üzerine inşa etmek zorunda kalıyor. Aksi takdirde sürekli olarak dışlanıyor. Bunun yapısal organlarının dönem dönem gösterdiği çelişkiler sorunun büyüklüğünü örtmüyor ne yazık ki…

Türkiye olarak kitapta geçen şu cümle üzerimize tam oturuyor: “…en şiddetli tercihi yapması gerekiyordu: yüzleşmek. Oysa koca bir toplum hiçbir şeyle yüzleşememişken, her şeyin onun küçük omuzlarına yüklenmesi makul değildi.” Romandaki karakterler hayatlarıyla bir şekilde yüzleşmek durumda kalıyorlar, ama biz, Türkiye ne zaman yüzleşmeyi öğreneceğiz dersiniz?
Yüzleşmenin sorumluluğunu taşıyanlar iktidarlar… Şu bir gerçek ki, yitirdiğimiz canların isimlerini, yetkililere sorduğumuzda, kendi dönemlerinde bu tür cinayetlerin azlığıyla övünmelerini dinlemek zorunda kaldık. Sanki, cinayet saatinde, nerede olduklarını sormuşuz gibi… Oysa şu anda, bütün birimlerdeki yetkililerin çabalarının hangi aşamada olduğunu bilmek hakkımız. Kalbimizde, dünü aydınlatmayanlar, yarınları karartanlar arasında olmayı ilelebet sürdürecekler. Sivas Katliamı davasının zamanaşımına uğramasına bir çözüm üretmemeleri gibi… Dink davasında göz göre göre işlenen cinayetin bir sis perdesinde bırakılması gibi… Cevat Yurdakul’un, Zeki Tekiner’in katillerinin salıverilmeleri gibi… Roboski gibi… Çok yakın bir zamanda yüzü toprağa düşen gencecik yüzler gibi… Aslına bakarsanız, Bizler çok şeyler yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Annelerimizin, babalarımızın, eşlerimizin, kardeşlerimizin katillerinin beraat ettirildiğini, cezalarının özendirici şekilde azaltıldığını yaşadık. O katillere kanun kaçağı oldukları dönemlerde pasaportlar, evlilik cüzdanları, ehliyetler verildiğini gördük. Adalete hesap vermesi gerekenler, yalnız tetikçiler değil, yaşadığımız sürecin sorumluları… Adalet mekanizması işletilmediği, gerçek suçlular devletin kimi organlarınca korunduğu müddetçe hiçbir zaman iyi olamayacağız.


“Erken ölen şairler antolojisinin sayfalarını aralayarak avuntu denizinde yıkandı.” Türkiye’nin erken ölen şairleri antolojisinin sayfaları artıyor, bu cinayetler artıyor ve davalar zaman aşımından düşürülüyor. 13 Mart 2012’den bu yana Sivas Katliamı davasında herhangi bir gelişme oldu mu? Yoksa zaman aşımından düşürülen dava, bütünüyle kapandı mı?
Şu anda dava itirazlarımızla birlikte Anayasa Mahkemesinde… Bildiğiniz gibi AİHM’e giden davaların çokluğu nedeniyle Anayasa Mahkemesi işlevli kılındı. Ama şu anda bildiğim kadarıyla orada olan sonuçlanmamış dava sayısı on beş bin civarında… Ve her dakika ortalama beş yüz dava daha bu sayının üzerine ekleniyor. Anayasa Mahkemesi’nden ilgili kararın çıkmasını bekliyoruz. Yani önümüzdeki günlerde bu pilav daha çok su kaldırır!

Aynı zamanda DT’de Dramaturg olarak görev yapıyorsunuz. Röportajı bitirmeden DT hakkında konuşalım mı biraz? Sürekli kapatıldı, kapatılacak deniliyor ve birçok yeni düzenleme de getiriliyor. Son durum nedir? Değişen ya da değişmeyen, seyircinin veya çalışanların hissedebileceği ne var? Sahiden kapatılıyor mu?
Devlet Tiyatroları’nın bir çalışanı, bir tiyatro emekçisi olarak kurumun geçmişten gelen merkeziyetçi ve statükocu yapısının karşısında yer aldım. Bu yalnızca benim altını çizdiğim olgu değildi şüphesiz. Yücel Erten’in Tobav – Meksav Kurultayı “1. Mersin Uluslararası Tiyatro Yönetimi ve İşletmecilik Sorunları Semineri”nde TOBAV Çalışma Grubu adına yapmış olduğu sunumdaki maddeler yeniden tartışmaya açılmalı düşüncesindeydim. Devlet Tiyatroları’na ilişkin iyi niyetli tadilat girişimleri özellikle 1980’li yılların ortasından itibaren sık sık gündeme taşınmıştı. 1990 yılında düzenlenen ve ilk tiyatro kurultayı olan “Türk Tiyatrosu Kurultayı”nı, Tobav – Meksav Kurultayı “1. Mersin Uluslararası Tiyatro Yönetimi ve İşletmecilik Sorunları Semineri”, “Sanat Kurumlarının Yeniden Yapılandırılması Uluslararası Sempozyumu” ve birçok panel izledi. Bu kurultaylarda ve panellerde Devlet Tiyatrolarının içinde bulunduğu yapıya dair bir resim oluşturulmuştu. Devlet Tiyatrolarında yasal düzenlemelerin tıkanma noktasına geldiği, gereksiz yayılma sonucu şişmanladığı, buna karşılık kurumun merkeziyetçi yapısı nedeniyle sıkıntılarının arttığı vurgusu yapılmıştı. Ayrıca Devlet Tiyatrolarında “yeniden yapılandırma” fitilini ateşleyecek modeller tartışılmıştı. Uygulamaya geçemeyen bu arayışların, açıklanan modellerin kaçırılmış fırsatlar demeti olduğunu görmek, bugün insanda büyük bir burukluk yaratıyor. Belki bu modeller hayata geçseydi, tüzük çıkarılsaydı, çalışma barışı sağlansaydı, tek adam yönetimi yerine yerinden yönetim inşa edilseydi, Devlet Tiyatroları daha güçlü bir biçimde iktidarın iradesinin karşısına çıkacaktı. Geldiğimiz noktada bırakılan boşluklar itinayla dolduruluyor artık… Şimdi ise Edip Cansever’in dizelerindeki gibi “karanfil elden ele” iktidarın hazırladığı taslak(lar) dolaşıyor ortada… Bu taslakta muradımız olan özgür ve özerk tiyatro söyleminin içinin nasıl boşaltıldığını görüyoruz. “Özerk” denilen yapının özerk olmadığının, atamalarla gelen kurul üyelerinin iktidara yakınlığının sanatı ne hale sürükleyeceğinin bilincindeyiz. Devlet Tiyatroları’nda çalışanların seçimiyle genel müdür belirlensin derken, bakın nerelere geldik… Önceki yıl Bursa Nilüfer Belediyesi’nde yapılan “Tiyatro Çalıştayı”nda sunduğum bildirinin adı, “Tiyatronun Auschwitz’e Yolculuğu”ydu… Şimdi artık Auschwitz’deyiz… Yasa bir giyotin gibi başımızda duruyor. Bu ruh haliyle ise sanat yapmanın zorluğu içinde debeleniyoruz şimdilerde…

Gece Uyurken / Yazar: Eren Aysan / Can Yayınları / Roman / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Düzelti: Aylin Samancı, Ebru Aydın / Mizanpaj: Serap Bertay, Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım Aralık 2014 / 248 Sayfa

Eren Aysan, 1976’da Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. 2001’den bu yana Ankara Devlet Tiyatroları’nda dramaturg olarak çalışıyor. Aysan, Vesikalık Fotoğraf (2008) kitabıyla 2008 yılı Cemal Süreya Şiir Ödülü sahibidir. Ayrıca Bir Eflatun Ölüm: Behçet Aysan (2012) isimli bir kitabı da bulunmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.