“İyileşmeyecek hastalık yok, iyileşmeyecek hasta vardır.”

 

Dr. Erhan Özer, bir tıp doktoru, anestezi uzmanı… Ama kolay kolay bir doktordan duyamayacağımız tezlerde bulunuyor ve “İyileşmeyecek hastalık yoktur” diyor. Aşırı takıntı diyabete, dışa vuramadığımız öfke kansere mi neden oluyor? Kanser değil, kanserle birlikte gelen korku mu öldürücü olan? Dr. Erhan Özer, sağlık söylemine bakışınızı değiştirebilecek kitabını ve hastalıklarımızın asıl nedeninin “duygusal çıkmazlarımız” olduğu yönündeki tezlerini anlatıyor.

Tıp eğitimi almış ve uzmanlığını anestezi üzerine yapmış bir hekimsiniz. Yazdığınız kitapla hastalıklara ve tedavi yöntemlerine farklı bir bakış açısı getiriyorsunuz. Sizi bu konuda çalışmaya iten ne oldu?
Kronik hastalıklar benim böyle bir konuya eğilmemin en önemli sebebidir. Altı ay süresince her türlü tedaviye rağmen hastalığın iyileşmemesi durumuna kronik denilir.

Son zamanlarda medyada yer alan doktorlara şiddet haberleri… Siz de kitabınızda doktor olan babanızın hastalarla olan ilişkisinden bahsediyorsunuz. Nedir o zaman ile bu zaman arasındaki fark? Ya da nedir bu şiddet olaylarının arkasında yatan nedenler sizce?
Eski hekimler hastaların duygularıyla daha çok ilgilenir, ilk yaklaşımda “Merak etme iyi olacaksın” diyerek ilk doz şifayı başlatırdı. Mekanik bir hasta-doktor ilişkisi yoktu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte mekanikleşme başladı. Branşlaşmalar çok arttı. İnsanların bir ruhu olduğu unutuldu. Sağlık sistemindeki problemlerin hasta-doktor ilişkisine dayatılması ise diğer önemli bir sorun. Saldırganlıkların sebebi bence budur.

Kitabınızın ismi Şifa Sende. Nedir “şifa sende”yle açıklamak istediğiniz şey? Herkes kendi derdinin dermanı olabilir mi?
Vücudumuzun içinde büyük bir şifa gücü vardır. Sürekli yeni hücreler oluşuyor ve bozuk olan her şey vücudun kendisi tarafından tamir ediliyor. Bağışıklık sistemi daha bugün bile tam olarak çözülemedi, ancak dış saldırılara karşı en güçlü silah. Hippokrates hekimlere şöyle seslenmiştir: “İyileşmeyecek hastalık yok, iyileşmeyecek hasta vardır. Öncelikle hedefiniz vücudun kendi kendini tedavi edebilme yeteneğini tekrar kazandırmak olmalıdır.” Dış hekim yani bizler iç hekime yardımcı olmalıdır. Özetle asıl şifa içimizdedir!

ŞİFA.SENDE.1 ŞİFA.SENDE.2

Üşütürüz hasta oluruz, vücudumuzu fazla yorarız hasta oluruz. Siz nasıl açıklıyorsunuz? Neden hastalanıyoruz?
Hastalıklardan korunmamızı sağlayan en önemli faktör bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemini zorladığımız veya sempatik aktivasyon nedeniyle ikinci plana attığımız zaman koruma zayıflar. Duygusal çatışmalar, stres, kimyasallar, manyetik kirlilikler, asitlenme ve hareketsizlik vb. bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkileyen en önemli nedenlerdir.

“İyileşmeyecek hastalık yoktur” diyorsunuz. Her gün birçok insan hastalıktan, tedavinin iyi gitmemesi ya da sonuç vermemesinden dolayı hayatını kaybediyor. Nasıl oluyor bu dediğiniz?
Hastalıkların temel kaynağı bulunup ortadan kaldırılmamaktadır. Örneğin mide şikâyetiyle gelen bir hastaya her türlü tetkikten sonra ülser teşhisi konuldu diyelim. Günümüz modern tıbbında genel olarak doğrudan ilaçlarla tedaviye başlanılır. Oysa ülserin oluş nedeni aşırı dert etmek, stres veya asidik beslenmedir. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında ülser kendiliğinden iyileşme şansını bulurken bir daha kolay kolay oluşmaz. Oysa ilaç tedavisinde ülser iyileşme belirtileri gösterse de tekrar oluşma riski bir hayli fazladır. Çünkü hastalığın temel kaynağı olan duygusal çatışmalar ortadan kaldırılmamıştır. Ülser neden oluşuyor veya kanserin asıl sebebi nedir araştırılmıyor. Böyle olunca kaynak ortadan kalkmıyor. Sonuçta hastalığın tedavisi iyi gitmiyor denilerek kronikleşme meydana geliyor ya da kanser olgularında olduğu gibi hasta kaybediliyor. Oysa ana kaynaklar ortadan kaldırıldığında iyileşmeyecek hastalık yoktur. En büyük şifacı vücudun kendisidir.

“Kazalar, zehirlenmeler, yaralanmalar dışındaki tüm hastalıkların gerçek nedeni ‘duygusal çatışmalardır’ ” diyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz. Ne tür duygusal çatışmalar yaşıyoruz ve hastalanmamıza neden oluyor?
Vücudumuz sahip olduğu otonom sinir sistemi sayesinde kendi kendini yönetebilmektedir. Örneğin karanlıkta gözbebekleri büyürken ışık da küçülür. Bu duruma müdahale edemeyiz. Bunun gibi binlerce faaliyet otomatik olarak çalışır. İnsanların diğer canlılardan farkı özgür düşünme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu güç olumsuz kullanıldığında hastalık oluşabilmektedir. Duygularımız düşüncelerimizin navigasyonudur. Duygusal çatışmalar negatif düşüncelere yol açmaktadır. Örneğin hazmedilmeyen öfke insanlara ait bir duygudur. Sonuçta etkilenen organlar hazım organlarıdır. Kalınbağırsaklar ve karaciğer ana hedef organlardır. Makam kaybetme, yalnız kalma, açlık çekme, değersizlik, ölüm ve hastalanma korkusu, yakınını kaybetme, endişe, cinsel problemler yaşayabileceğimiz duygusal çatışmalardan bazıları.

Peki bu duygusal çatışmaların önüne nasıl geçeceğiz, neler yapmamız gerekiyor?
Öncelikle bu mekanizmanın farkındalığı içinde olmalıyız. Hayat bir aynadır. Yaşadığımız duygusal çatışmalar öğrenmemiz gereken yaşam öğretileridir. Düşünce gücümüzü sevgi frekansında kullanmayı öğreniyoruz. Örneğin sürekli öfkelendirecek olaylarla karşılaşıyorsak öğrenmemiz gereken temel ders öfke kontrolüdür. Yaşam sınavı da diyebiliriz buna. Dünyaya geliş amacımız da budur esasında.

ŞİFA.SENDE.4 ŞİFA.SENDE.7

Çağımızın hastalığı kanserin nedenini sadece duygusal çatışmalarla açıklamak doğru mu?
Sağlıklı insanlarda da gün içinde kanser hücreleri oluşmaktadır. Bağışıklık sistemimiz sağlıklı çalıştığında bu hücreler kolaylıkla etkisiz hale gelmektedir. Anormal hücrelerin çoğalmaya başlaması bağışıklık sisteminin devre dışı kalmasından kaynaklanır. Zehirlenme, asitlenme ve zararlı ışınlara maruz kalma dışındaki ana neden duygusal çatışmalardır. Bu durumun temelinde üç faktör vardır:

1. Duygusal çatışmanın dramatik oluşu.

2. Ani ve beklenmedik oluşu.

3. Kişiyi izolasyona yani yalnızlığa sürüklemesi.

Böyle bir durumda “savaş veya kaç” moduna giren hastada sempatik sistem aktive olarak bağışıklık sistemi ikinci plana itilmektedir. İlave olan duygusal çatışmalar ise metastazlara neden olabilmektedir. Duygusal çatışmanın süresi ve şiddeti ise kanser hücresinin agresifliğini tayin eder. Diğer nedenler sekonder predispozanlardır.

Kanseri tetikleyen duygusal çatışmalar nelerdir? Her kanser türü için farklı bir duygusal çatışma mı söz konusu?
Evet. Her duygunun belirli bir frekansı vardır. Rezonans yasası esastır. Bu durumda her duygu farklı bir kanser türüne zemin hazırlamaktadır. Duygusal çatışmanın frekansı beynimizdeki ilgili organın yönetildiği alanla rezonansa girer. Sonuçta beyin, organ ve psikoloji aynı anda bozulur. Örneğin ölüm korkusu, boğulma korkusu veya üzüntü akciğerlerimizle rezonansa girer. Unutmamamız gereken en önemli husus olaylar karşısındaki algılama kapasitemizdir. Kiminin öfkelendiği bir olaya başkası buna mı kızdın diyebilir. Bilinçaltımız hepimizde farklı kayıtlarla doludur. Örneğin işinden kovulan bir çalışan, aç kalma duygusal çatışmasına giriyorsa karaciğer etkilenirken, değer kaybı yaşadığında kemikler rezonansa girer. Hazmedemediği öfke ise kalınbağırsakları etkiler vb…

Kanser hastaları çok uzun tedaviler, kemoterapiler sonucunda belki de sağlıklarına kavuşabiliyor. Siz nasıl bir tedavi süreci geçiriyorsunuz hastalarınızla?
Kanser tedavisinde en önemli konu kanser hücresinin agresiflik derecesidir. Bu nedenle tek bir tedavi yaklaşımı yeterli değildir. Şifa için asıl önemli olan hastanın sempatik fazda değil, parasempatik fazda olmasıdır. Bu nedenle korkmamalı ve kendini güvende hissetmelidir. Hekimine güvenmelidir. Sadece operasyon, kemoterapi, radyoterapi yeterli değildir. Kanser hücrelerinin yüzde 98’i bu yöntemlerle yok edilse bile, ana kaynak duruyorsa kalan yüzde 2’si bile yeniden oluşum için yeterlidir. Tedavi sonrası metastaz veya reaktivasyon yaşayan hastaların güven kaybı nedeniyle süratle hayatlarını kaybettikleri sık görülmektedir. Alternatif tedaviler de tek başına yeterli değildir (bitkiler, homeopatikler vb.). Hastalıktan tamamen kurtulmak için hastanın yaşam stili tamamen değişmelidir. Duygusal çatışmaları bulunup etkisiz hale getirilmeli, bazik beslenmeye geçilmeli ve hareket teşvik edilmelidir. Ancak böyle kanser hücreleri tamamen yok olur. Özetle hastanın kendi kendini onarım sistemi süratle tam olarak devreye sokulmalıdır.

Kendini, insanları seven, hayatla barışık olan bir insan hiç hasta olmaz mı?
Şöyle diyelim: Duygusal çatışmalarını kontrol edebilen, sağlıklı ve bazik beslenen, düzenli spor yapan bir insanın hastalanması çok zordur. Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler ve zararlı ışınlara maruz kalma dışında hastalanmak için neden kalmaz.

Peki hangi duygusal çatışma vücudumuzun hangi bölgesini etkiliyor, hastalanmasına neden oluyor?
Bu başlı başına bir kitap konusudur. Çok kaba olarak öfke karaciğeri, üzüntü akciğerleri, takıntı mide-bağırsak sistemini, korku böbrekleri ve sevgi problemleri kalbi etkiler.

Siz ağrı tedavisi alanında da çalışmalar yapıyorsunuz. Peki ağrılarımızın nedenleri neler? Ne tür duygusal çatışmalar var altında?
Ağrı bir sinyaldir. Hücrenin enerji kaybına uğradığının bildirimidir. Asıl önemli olan ağrı kaynağını yok etmektir, ağrıkesici kullanmak değil. Acil durumlarda veya operasyon sonrasında kullanılmalıdır. Kronik ağrılarda hastalar ömür boyu ağrıkesicilere mahkûm edilmektedir. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Arabayla giderken yağ lambanız yanıyor ancak siz üstüne sakız yapıştırıyorsunuz. Ağrı eşiği kişinin hayatı veya olayları algılama şekline göre değişmektedir.

Genelde doktorlar ilaçla tedaviye yönelirler. Siz ise ilaçları da çok önermiyorsunuz. Meslektaşlarınızdan tepki alıyor musunuz açıklamalarınızla?
Unutmayalım ki konumuz kronik ağrılar ve hastalıklar. Eğer ilaçlar faydalı olsaydı ağrılar kesilirdi. Aşırı ilaç kullanımı ise organizmaya ek yük bindirmektedir. Bazı durumlarda ağrıkesiciler bile ağrıyı uyaran hale gelebilir. Önemli olan kaynağı yok etmektir. Meslektaşlarım zaten bu tür hastalardan bunalmaktadır. Düşünün her şeyi yapıyorsunuz, ağrı geçmiyor. Bu nedenle meslektaşlarım tam aksine takdir ve teşekkürlerini bildirmektedir.

ŞİFA.SENDE.9 gerekirse ŞİFA.SENDE.10 gerekirse

Büyük şehirlerde yaşayan insanların, özellikle de İstanbul’da yaşayan bizlerin hastalanmaması çok zor o zaman? Her an trafik, kalabalık gibi dış etkenlerden olumsuz yönde etkileniyoruz çünkü.
İstanbul çok özel bir şehir. Her türlü duyguyu harekete geçiren ve duygusal çatışmalar girmemize neden olabilecek bir şehir. Bu nedenle, haklı olarak bu soruyu soruyorsunuz. Ancak unutmamalıyız ki biz ruhumuzu tekâmül ettirmek için dünyaya geldik. Bu açıdan bakıldığında rezonansa girebileceğimiz her türlü frekansla karşılaşabilmekteyiz İstanbul’da. Özetle tam bir tekâmül şehri…

Kronik hastalıkların temelinde gerçekten öfke, üzüntü gibi olumsuz duygular beslememiz mi yatıyor? Bu duygular vücudumuzu nasıl etkiliyor?
Hastalıkların kronikleşmesinde başlıca üç etken vardır:

1. Dünyaya geliş amacımızı hatırlatan olaylar karşısında bir türlü dersimizi alamamak. Aynı travmaları farklı olgular veya kişilerle tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmak.

2. Yaşam süresince unutamadığımız bir ruhsal travmanın sürekli hatırlanmak zorunda kalınması. Örneğin sevgilinizden ayrılırken masada mevcut kesik kırmızı bir karpuz, fotoğraflandığında ne zaman kırmızı kesik bir karpuz görseniz ayrılık anındaki duyguları yaşarsınız.

3. Sürekli antibiyotik ve kimyasal ilaçların tüketilmesi.

Ruh, beden ve zihin üzerinde uyguladığınız frekans tedavisi nasıl bir yöntem?
Maddenin en küçük birimi Tanrı parçacığı veya Higgs bozonu olarak adlandırılmaktadır. Gördüğümüz her şey bundan oluşur. Maddeler arasındaki farkı frekanslar belirler. Rezonans yasası gereği farklı maddelerin frekanslarındaki genleşmeden bahsedilir. Örneğin piyanonun “la” tuşuna vurduğunuzda çıkan ses, aynı odadaki bir gitarın “la” telini titretir. Bu olaya rezonans denir. İkizler arasında veya anne-bebek arasında da rezonans mevcuttur. Günümüzde radyestezi bilimi altında rezonans yasası tedavide kullanılmaktadır. Buna göre bilinçaltımızda bizi rahatsız eden duygusal bir kaydın frekansı, rezonansa giren farklı bir maddenin frekansıyla etkisiz hale getirilir. Böylece ruhsal, zihinsel ve bedensel alandaki olumsuz frekanslardan kurtulabilmekteyiz. Sonuçta vücudumuzun kendi kendini onarım sistemi tekrar devreye girer.

Çok öfkeli, sinirli birinin hangi hastalıklara yakalanma riski vardır?
Öfkemizi dışa vurabildiğimizde hastalanma riskimiz azalır. Kronik hastalığı veya kanseri yaratan öfke içe atılan, hazmedilmeyen öfkedir. Ani ve şiddetli dışa vurulan öfkeler en fazla tansiyon yüksekliğine neden olarak, daralmış damarların tıkanmasına neden olur. Tıp dilinde buna enfarktüs veya emboli denilir.

Bir kanser hastasının iyileşeceğine inanması ya da inanmaması tedavi sürecini nasıl etkiler?
Çok etkiler tabii ki. Kanser hastalığının iyileşmesi için hastanın sükûnet ve güven içinde olması ana esastır. İyileşeceğine inanan ve yaşamak isteyen bir insan mutlaka iyileşir. Ancak mış gibi yapmamak şartıyla. İnanç gerçek olmalı. Bunun için doktorlar hastalığı saklasın demiyorum ancak hastaları korkutmamalılar. Hastalar hekimlerine güvenirlerse ve iyileşeceklerine inanırlarsa iyileşirler. Duygusal çatışmalar her halükârda yok edilmelidir.

Ailede kendini sevememeyle ilgili hücresel kayıtlar varsa kalp hastalıklarına yakalanma şansınız yüksektir. Eğer bu sorunu yaşamınızda çözebilirseniz kalp hastası olmazsınız diyorsunuz. Peki hiç mi duygusal nedenler dışında etkileyici nedenler yoktur, mesela beslenme vb. gibi?
Zehirlensek bile vücudumuz bulantı, kusma, karın ağrısı ve ishal oluşturma yoluyla zehri yok etmeye çalışır. Sağlıklı düşünen bir organizmayı ne kadar olumsuz beslersek besleyelim vücudun direnci ve bağışıklık sistemi bizi korur. Çok güçlü bir zehir atma kapasitemiz vardır. Birçok önlem paketleri mevcuttur. Ancak şunu da unutmayalım, hiçbir insan bilerek sağlığını bozmak için beslenmez. Sürekli zararlı ve sağlıksız besleniyorsak bunun da sebebi duygusal çatışmalarımızdır.

Diyabet hastalığı için de genetik yatkınlıktan kaynaklanmadığını duygusal ve düşünsel nedenleri olduğunu söylüyorsunuz. Nedir diyabete yol açan duygular ve düşünceler?
Hayatın tadını alamama, robot gibi yaşam, büründüğümüz kişiliğin dışına çıkamama. Aşırı takıntı, dert etme…

İşitme problemlerinin nedenini de çok ilginç bir şekilde açıklıyorsunuz. İnsanların hayatlarında duymak istemediği şeylere bağlıyorsunuz. Anlatır mısınız bize nasıl oluyor?
Sadece işitmek istemediğimiz şeyler kulağımızı değil, görmek istemediklerimiz de gözleri bozuyor. Ağız yanmasından yıllardır tedavi edilemeyen bir hastamın probleminin sürekli ağzını yakan olaylarla karşılaşması olduğunu tespit ettim. Bakış açısı değişti ağız yanması geçti. Hazreti Mevlana şöyle demiş: “Sen düşünceden ibaretsin, gerisi et ve kemik. Gülü düşün gülistanlık olsun, dikeni düşün dikenlik.” Her şey düşüncelerden kaynaklanıyor. Olay yine frekans bazında gerçekleşmektedir. Rezonansa giren organ hasar görür.

ŞİFA.SENDE.5 ŞİFA.SENDE.6

Korku iyileşme mekanizmasını nasıl engelliyor?
Sistemimiz korku anında böbreküstübezlerinden adrenalin salgılamaktadır. Enerjimiz böylece çizgili kaslara yönlenir ve kalp hızlı çalışmaya başlar. Amaç tehlikeden kurtulmak. “Savaş veya kaç modu.”

Peki, şöyle bir soru sorabilir miyim tüm bunların sonucunda size? Tüm vücudumuz duygusal çatışmalardan etkileniyor ve hastalanmamıza neden oluyor. Peki, duygusal çatışmalardan en çok ya da daha kolay etkilenen organımız hangisi? Kalbimiz olabilir mi?
Ruhumuzun tekâmülü için en önemli şart kendimizi sevmemizdir. Güvenlik nedeniyle başkalarına bağımlı kalmak adına farklı kişiliklere büründüğümüzde tekâmül edemeyiz. Kabullenmeyi öğrenmeliyiz. Bunun için limanda değil açık denizde yaşam sürdürmeliyiz. Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirecek kuvvet, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenecek sabır, her ikisini ayırabilecek akıl sahibi olmalıyız. Aksi takdirde yaşadığımız duygusal çatışmalar organlarımızı olumsuz etkiler. Herkes algılama kapasitesine göre etkilenir. Bu nedenle en çok etkilenen organ diye bir organ söylemek doğru değildir.

Şifa Sende / Yazar: Dr. Erhan Özer / Doğan Kitap / Eylül 2012 / 266 Sayfa

Erhan Özer: Aksaray’da doğdu. İlköğretimini Almanya’da Volkschule’de tamamladı. 1973 yılında Türkiye’ye dönerek İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenime başladı. Lise diplomasını Bursa Atatürk Lisesi’nden aldı. 1977 yılında Uludağ Tıp Fakültesi’ni kazanarak 1983 yılında Tıp Doktoru unvanını aldı. Mecburi hizmetini 2 yıl Isparta – Senirkent – Esendere köyünde Sağlık ocağı hekimi olarak yaptı. 1985 yılında Gazi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon ana bilim dalında uzmanlık eğitimine hak kazanarak 1990 yılında uzmanlık diplomasını aldı. 2 yıllık askerlik hizmetini Diyarbakır askeri hastanesinde bitirdikten sonra önce Okmeydanı sonra Göztepe Sigorta hastanesinde 2000 yılına kadar Anestezi ve Reanimasyon uzmanı olarak görev yaptı. 1990’dan beri Algoloji (Ağrı tedavisi) alanında Almanya, İsviçre, Avusturya bağlantılı araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmaktadır. Ağrı tedavisi için nöralterapi, blokaj tedavileri ve holistik tıp özel ilgi ve uygulama alanlarını teşkil etmiştir. Halen Ataşehir’de kendisine ait ağrı tedavi kliniğinde bütünleyici tıp alanında faaliyet göstermektedir.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.