“İnsan bilmediği cenneti değil, bildiği cehennemi yaşamaya meyillidir…”

 

Bilinenin ve dayatılanın aksine, hayallerinin peşinden gitmenin yarattığı “devrim” duygusunu içtenlikle anlatıyor Ertürk Akşun. Kadınların konuşmasına alışkın ülkemizde ilk defa bir erkek yaşama ve iç dünyasına dair dipnotları ürkmeden böylesine gözler önüne seriyor. Genç bir erkeğin hayat yolunda, kadınlar, aşk, aile, seks, erkeklik ve dostluk üzerine yaşanmış tecrübeleri ilginizi çekecek…

Başlığa çıkardığımız cümle; “İnsan bilmediği cenneti değil, bildiği cehennemi yaşamaya meyillidir” diyorsunuz. Başlangıçlardan ve yeniliklerden korktuğu için mi, yoksa her koşulda kolayı seçtiği için mi?
İnsanın en önemli içgüdüsü, yaşama içgüdüsüdür. Yaşamak, ayakta kalmak için her şeyi yapar insan. Cahil insan, “yaşayayım da nasıl olursa olsun” der. Yeni onun için bilinmezliktir, bilinmezlik ise ölümün kapısıdır. O kapıdan korkar insan. Korkan insan ise hem sevgisizdir hem de yaşamıyor demektir. Bilmediği cenneti aramak ise devrim demektir, her şeyi terk edebilmek, tüm hayatı yeniden kurmak demektir. Zahmetlidir ama aynı zamanda müthiş heyecanlıdır ve gerçekten yaşamak demektir. Ama insanlar bilmediği bir cennet yerine, bildiği acıları yaşamayı tercih ediyorlar. Şu anki görünen dünya budur. Yoksa bu derin sessizlik başka nasıl açıklanabilir ki?

Hayatı deneyimleme ve öğrenme sürecimizde göze alamadıklarımız yaşamımızı nasıl etkiliyor?
Yaşam bir deneyler bütünü. İnsanı matematiksel olarak tarif etseler şöyle derdim: İnsan anılarının toplamıdır. Kitabın girişinde dediğim gibi:

“Eğer içinizde gürül gürül gençlik ateşi yanıyorsa, bırakın yansın.

Ateş yanmak içindir.

Ateş ne kadar yakması gerekiyorsa o kadar yakar,

Ateş duracağı, söneceği yeri bilir.

Asla bundan daha önce sönmez.

Ateş her şeyi dener ve sınar…

Ateşin özünü asla bilemezsin,

Onu ne kadar öğrenmeye kalkarsan kalk, öğrenemezsin.

Onu ancak tek bir şekilde öğrenebilirsin,

Yanarak…

En kötü şey tam yanmadan duman olmaktır. Yanamamaktır.

Duman içten içe yanmak demektir.

Duman ruhun zehridir.”

ERTÜRK.AKŞUN1 ERTÜRK.AKŞUN2

Ateş, güneş ve ada… Bu üçlemeyle “yan, piş, öğren” mi diyorsunuz? Neden bu ismi seçtiniz kitabınıza?
Ateşi gençlik anlamında kullandım; güneşi ise bilgi, gerçek hayat anlamında; ada ise bildiğimiz anlamda, Thomas More’un adası, ütopya. “Yaşa, deneyimle öğren, sonra bilgiyle tanış, sorgulamaya başla ama asla hayallerden vazgeçme. Bilmediğin cenneti aramaktan vazgeçme” demek istedim.

Öğrenmek ve büyümek hep yakıcı bir bilgiyle mi olmak zorunda? Öğrenmek acılı bir süreçtir hep. Öğrenmek bir önceki bilgiden vazgeçmek, yeni bilgiyle tanışmak demektir. Yeni bilgi ise yeni bir hayattır. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmama durumudur yani. İsteseniz de geriye dönemezsiniz artık. Eski düzenden yeni bir düzene geçiştir. Buna da en bilinen şekliyle devrim denir. Her yeni bilgi sizin hayatınızda küçük de olsa yeni bir devrim yaratır. Devrim asla gül bahçesi olmaz. Devrim kaçınılmaz olarak acıdır. İnsan fizik yasasında da (sakınım yasası) olduğu gibi eski konumunu devam ettirmek ister. Bir otobüste aniden fren yapıldığında içinde oturan ileri doğru fırlar, yoluna devam etmek ister; bunun gibi. İnsan da eski konumunu devam ettirmek ister normalde. Eski konumu ne kadar kötü olursa olsun, o bildiği kötüdür çünkü. Bazıları ise eski konumundan ayrılır ve bunun için diğer insana göre çok fazla güç ve enerji harcamak zorunda kalır. Bu da insanı acıtır. Bunun için zorlandığında ise acı çeker. Devrim budur işte, eski düzenden tamamen kopmak demektir. Yani içinde mutlaka acı vardır.

“İnsan yazmaya, yaşamaya ne zaman başlamışsa o zaman başlar” diyorsunuz. Siz yaşamaya ne zaman başladınız?
Ben kendi kararlarımı kendim almaya başladığımda yaşamaya başladım. İlk yolculuk, bilinmeze doğru açılan ilk kapı. Bu da bir genç için üniversiteye başlamasıdır. Ben doğum günüm olarak üniversiteye başladığım yılı kabul ediyorum. Kitapta da bu yolculukla başlıyor öykü.

Kasabayı ve taşra yaşamını anlatırken, sınırlara ve kuşatılmışlığa tepkinizi dile getiriyorsunuz. Peki ya büyük şehirlerdeki yabancılaşmayı ve yalnızlaşmayı nasıl açıklıyorsunuz? Bu da bir çelişki değil mi?
Her yaşın kuşatılmışlığı farklıdır. 18 yaşında iseniz aile büyük bir hapishane demektir. Taşra büyük bir hapishanedir o yaştaki çocuk için. O yaştaki çocuk kalabalıkları arar, her kalabalık yeni bir hayattır onun için. Gelişmek demektir. Ama 40 yaşını geçmişseniz bu kez büyük şehir size hapishane olmaya başlar. Benim şu an hissettiğim gibi…

İnsan seçeceği hayatı belirlerken neleri dikkate almalı?
Belirleyebilir mi acaba? Körebe oynamak gibidir biraz da hayat. Deneyerek öğrenecek, bazen sobaya elini yapıştırarak, bazen tökezleyerek ama önemli olan, bulduğunda sahip çıkarak olacak bu. Bulduğumuz şeyin değerini bilerek…

Büyük şehirlerin yanıltıcılığı nerede başlayıp bitiyor sizce?
Büyük şehirler yalnızlık yuvaları bence. Kalabalıklar içinde yalnızlık. Büyük şehir yalan demektir, yalana ihtiyaç duyar büyük şehir. Küçük şehirde yalan söyleyemezsiniz, çünkü herkes bilir sizi. Büyük şehirde ise istediğiniz gibi yalan söyleyebilirsiniz, her gün yeniden bir kimliğe bürünebilirsiniz. Bazen yalan söylemek yaratıcılık demektir ama. Büyük şehirde “yarın karşılaşırım, ayıp olur” düşüncesi yoktur. İster burnunuzu karıştırırsınız, ister küfredersiniz, çünkü orda o anda olanları bir daha asla görmezsiniz. Bir tarafıyla büyük bir özgürlük, bir tarafıyla çıldırtıcı bir yavşaklık…

ERTÜRK.AKŞUN4 ERTÜRK.AKŞUN3

“Dünyada anneler olmasa, daha az savaşçı erkek olurdu” diyorsunuz. Bugün barış mücadelesi veren anneleri düşününce, bu haksızlık değil mi? Hangi anne çocuğunun ölmesini ister ki?
Tabu dediğimizde ilk aklımıza seks ve cinsellik geliyor. Halbuki tabu, düşünülmesi dahi yasak olan şeydir. Bizim ülkemizde çok ciddi bir anne tabusu var. Kitabın başka bir yerinde de “Bir kadın ancak annesinin hayaletinden kurtulduğunda gerçekten kadın olur” diyorum. Kadınlarımızın üzerinde ciddi bir anne hayaleti vardır. Kadınlarımızı en çok baskı altına alan anneleridir. Erkek çocuğu için de durum farklı değildir. Anne çocuğunu mücadeleci yetiştirmek ister, onu okulda diğer çocukların ezmesini istemez; erkeği asıl savaşçı yetiştiren baba değil, annedir. Doğu’da kan davasını anneler devam ettirir. Kadın mülkiyetçidir ve her şeyin, tüm pisliğin temelinde de mülkiyet yatar. Anneleri tabu olmaktan çıkarmak lazım bence, anne biraz da böyle bir şeydir.

Bir şeyi düşünmek ile yapmak arasında geçirdiğiniz en uzun süre ne kadardır yaşamınızda? İstemeniz yeterli midir?
Zor soru… Genellikle Oktavio Paz’ın şiirinde olduğu gibi yaşamaya çabalarım, ellerimle hayal kurarım ya da hayalimin peşinden giderim. Ama ipe sapa gelmez hayal de çok kurarım…

Doğulu gibi düşünüp, Batılı gibi yaşamaya çalışan insanlar her iki durumda da mutsuz oluyorlar. Ne orada ne burada ikileminden çıkmanın yolu nedir sizce?
Bizim gibi ülkelerin kaderi bu. Hep arada, arafta yaşamak. Sadece Doğu-Batı çelişkisi de değil, aşkı da öyle düşüncesi de inancı da… Bence çıkmak gerekir mi bilmiyorum. Bazen arafta olmak iyidir…

Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?
Aşk bir hastalık hali. Kitabın en önemli tezlerinden birisi, aşk ile sevginin farkını bulmak. Birbirine bu kadar zıt iki kavram yok bence. Aşk bir patlamadır, sevgi bir sönme hali; aşk hastalıklıdır, sevgi bir dinlenme hali. Bir de gençlikte çok kolayca sarf edilen ama üzerine de gerçekten iyice düşünülmemesi gereken bir kavram…

Erkeklerin iç dünyalarını yansıtmaları pek tanık olduğumuz bir şey değil. Siz içtenlikle deneyimlerinizi aktarırken bu kadar deşifre olmaktan ürkmediniz mi?
Ürkütmez olur mu? Ama eğer bir yola çıkıyorsanız yeni bir şeyler söylemeniz gerekiyor. Öncelikle insan çevresinden korkuyor. Ne düşünecekler, alınacaklar mı, artık benimle konuşmazlar mı diye. Ki bütün bunlar oldu. Erkekler genellikle konuşmayı sevmezler. Onlar hayal kurarlar, kadınlar ise konuşmayı, anlatmayı severler. O yüzden kadınlara dair birçok kitap vardır ama erkeklerin iç dünyalarıyla ilgili olanı pek yoktur. Bir işe girişmiş olduk. Şimdi dönüp bakıyorum da keşke daha cesur olsaymışım diyorum. Biliyorsunuz ben aynı zamanda Destek Yayınları’nın genel yayın yönetmeniyim, genç yazar adaylarına hep söylüyorum, eğer bir sözünüz varsa, en azından bir kısmının hiç söylenmemiş olması lazım, insanları boşuna uğraştırmayacaksınız.

“Erkeklerin ömrünün büyük kısmı erkek olmaya çabalamakla geçer” diyorsunuz. Peki sonra?
Gerçekten erkekliklerini yaşayabiliyorlar, uygun ortam olursa ama genellikle olmuyor. Bu kadınlar için de geçerli tabii. Tam hayatı anlıyoruz, işte bu diyoruz, ondan sonra da yaşayamıyoruz. Kadınların nasıl ki toplumsal baskı, hâkim erkekler dünyası varsa başlarında dert olarak, erkeklerinde sırtlarında taşıdığı erkek olma yükü var. Yedi yaşında başlıyor “hadi oğlum pipini göster”le ve 40 yaşına kadar devam ediyor bu yük…

ERTÜRK.AKŞUN5 ERTÜRK.AKŞUN6

Erkekler ne ister?
Erkekler oyun ister, erkekler hayal kurmak ister, erkekler tembellik ister, erkekler birileri tarafından bir düzene sokulmak ister, erkekler sürpriz ister, erkekler şımartılmak ve pohpohlanmak ister. İşte erkek bu kadardır.

Erkeklerde 40 yaş genellikle olgunluk çağı olarak bilinir. Sizce bu doğru mu? Bir erkek ne zaman büyür?
Atasözlerinin dediği gibi, erkek 40’ında azar, erkekler 40’ında büyür, vs… Kadınlar için bu 35 yaştır. O yaşta anne hayaletinden kurtulurlar. Biri erkek biri kadın olur…

Artık erkekler genel olarak çokeşli yaşıyor ve bundan oldukça hoşnutlar. Sizce erkekler ve kadınlar bağlanmaktan ve sorumluluktan mı korkuyor?
Kitabın içinde var. Erkek doğası gereği bir hayvandır. Tek bir düşüncesi vardır: döllemek. En ilkel içgüdüsü budur erkeğin. Erkek her gün döl dolar, kadın ise sadece ayda bir kere, o da doğurmak ve çoğalmak için. Ama bu durum artık değişiyor, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “ne günah işlediysek yarı yarıya”… Erkek çokeşli yaşıyorsa bunu başka bir kadınla yaşıyor demektir. Günahlar eşit yani. Ayrıca erkekler sorumluluktan nefret ederler. İlkel çağlardan bu yana evi, yaşamı devam ettiren hep kadınlardır. Kadınlar da erkekler gibi olsa, insan ırkı 50 yılda yok olurdu.

Aidiyet duygusu mu geçerliliğini yitirdi?
Bence insan doğasına aykırı aidiyet…

Mutluluğa erişmenin yolu nedir?
Asıl soru bu ve çok uzun bir cevabı var. Sistem sürekli bize “mutlu olmalısın, mutlu olmalısın” diyor. Aslında yok böyle bir şey. Sürekli mutluluk diye bir şey olabilir mi? Aragon’un dediği gibi: “Bu düzende nasıl mutlu olunur?” Özellikle kadınlara söylüyor bunu sistem. Mutlu ol, mutlu ol, alışveriş yap, olmadı feng şui yap, reiki yap…

“Mutlu aşk yoktur” demiş ya Aragon. Bu hiç değişmeyecek mi? Ya da mutlu aşkı bulmanın bir yolu yok mu?
Aragon “Mutlu aşk yoktur” derken Elsa’ya, bu düzende nasıl mutlu aşk olur der. Önce düzenin, önce insanın değişmesi gerekir mutlu aşkın olması için. Şu an aşk diye sadece bir hastalık durumu mevcut, insanların birbirini körelttiği, hapsettiği. Halbuki insan gelişirse aşkı da gelişir. Korku düzeni hâkim. Korku varsa insanda, hem kendine karşı hem de karşısındakine karşı aşk olmaz…

ERTÜRK.AKŞUN-ANASAYFA ERTÜRK.AKŞUN-ANASAYFA7

En iyi ilişkiler bile evlilikle birlikte sona eriyor. Evlilikler artık geçerliliğini yitiriyor mu?
İkinci kitapta bunu işleyeceğim sadece. Evlilik. Üçüncü kitapta ise mülkiyet. Tüm kirin sebebi mülkiyettir. Bunun en büyük dayanaklarından birisi de evlilik kurumudur.

Can’a yazdığınız mektuptaki soruyu size de sormak istiyorum: “İnsanın büyümediği, insana dair şeylerin değişmediği bir topluma biz gelişiyor diyebilir miyiz?”
Asla. Bugün şirketler büyüyor ve insanlar küçülüyor, şirketler ne kadar büyürse insanlar o kadar küçülüyor. Güzel kavramı yok artık insanlığın, her şeyde tüketmek var. İnsan ancak güzel kavramıyla, güzel düşüncesiyle büyür.

Edirne ve İstanbul… İki ayrı şehir, iki ayrı dünya… Hangisi daha çok siz?
Ben Edirne’yim. Güneşli şehir. Bir gün yine Edirne’de olacağız… Özgürlüğün ve güneşin şehrinde… Edirne benim için ütopya şehri.

Ateş, Güneş Ve Ada / Yazar: Ertürk Akşun / Destek Yayınevi / 1. Baskı Nisan 2012 / 317 sayfa / Kapak Tasarım: İlknur Muştu

Ertürk Akşun; 1969 yılında Çorum’da doğdu. Trakya Üniversitesi’nde Fizik okudu, ama hayatı hep edebiyatla ve kitapla kesişti. Yol üstündeki kitap sergisinden, kitapçı tezgahlarına, yayınevi sahipliğinden, mağaza müdürlüğüne, satış müdürlüğünden, satın alma müdürlüğüne, en sonunda da genel yayın yönetmenliğine… Şu anda Destek Yayınları’nda bu görevi yürütüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.