Esnaf Lokantası – Murat Şahin

 

“Murat Şahin, küçük harflerle büyük dünyaları kuran insanları iyi tanıyor. Esnaf Lokantası’nda sessizliklerini çığlık gibi yaşayan, alçakgönüllü hayatlarını birbirlerinin yüreklerine yaslanarak sürdüren; kimi aşka uzak, kimi kavuşmanın eşiğinde, kimi savrulan anılarıyla baş başa “bizden” birileri var. O insanların bir yanı biziz, bir yanı başkası… Ama insanoğlunun büyük serüveninden, o tragedyadan herkes payını almış. Murat Şahin’in insanlarını tanıyorsunuz aslında. Sokakta, otobüslerde, trenlerde, çay ocaklarında, servislerde hep onlar var. Kim bilir, yıkık kaşlarının altından belki size de bakıyor, hikâyelerine alıyorlardır. Esnaf Lokantası’nı okuduktan sonra tıpkı Montaigne’in dediği gibi, “karnı doymuş bir davetli” olarak kalkıp gidecek misiniz, bilemem!” Aydoğan Yavaşlı’nın metni ile tanıttığımız Murat Şahin’in öykü kitabından üç öykü sunuyoruz. 

Sanrı

Bugün günlerden ne? Pazartesi mi? Hayır, hayır… Salı… Yoksa cuma mıydı? Herkes nereye gitti? Ne güzel konuşuyorduk. Uzun boylu, yakışıklı bir genç vardı ve sarışın, mavi gözlü bir adam. Düne kadar yata­ğımı paylaştığım o zayıf çocuksa durmadan annesinden bahsediyordu. O kadar zayıf ve çelimsizdi ki, tek kişi­lik yatakta yan yana rahatlıkla uyuyabiliyorduk. Sürekli horluyordu…

“Neredeyim?”

Aman tanrım, ben… ben… ben… Delirmiş olmalı­yım. Bir duvarla mı konuşuyorum, burada üç kişi vardı nereye gittiler? Yakışıklı genç sürekli sevgilisinden bah­sediyordu. Delirmiş gibiydi.

“Benim sevgilim çok güzel, simsiyah gözleri var. Gül­dü mü kasvetli bulutlar dağılır, gün kendini aydınlığa bırakır. Biliyor musun, mutluluk bir kadının gözlerinde saklıdır. Önemli olan içerideki ışıl ışıl lunaparkta, atlıka­rıncaya binip bir tur atma cesaretini göstermektir.”

Bu deli çocuk ara ara, birden ayağa kalkarak “Sana bir sır vereceğim,” diyerek bana yanaşırdı. Kahkahalarla ellerini iki yana açarak uçak gibi odanın içinde birkaç tur atardı. Biz de hayretler içinde ne yaptığını anlamak için onu izlerdik. Koşarak yanıma gelir, kulağıma eğilip “Sevgilim beni çok seviyor,” dedikten sonra oturup hün­gür hüngür ağlardı. O bir zırdeliydi…

“Bugün günlerden ne?”

Sevgili duvar… Duvar mı dedim? Duvarla mı konu­şuyorum? Hadi canım, olamaz. Delilik, bu zırdeliden mi bulaştı bana. Delilik bulaşıcı değil, buna eminim.

Yatağımı paylaştığım çocuk hep annesinden bahsedi­yor. Annesi bir taneymiş, bir dediğini iki etmezmiş. An­nesini bu kadar çok seven birini daha görmedim. Geçen gün üzgün bir suratla yanıma geldi. “Annem için çok üzülüyorum, ne yer ne içer, ne yapar. Üstelik tek başına, beni de özlemiştir,” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim o an. Üstelik bazı geceler bana sarılıp “Anne korkuyorum, ışığı aç,” diyordu. Ben de onu avutmak için “Yat yavrum ben buradayım,” diyordum.

Delilerin arasındayım anlayacağın.

“Saat kaç?”

Köşede sessizce oturan sarışın, mavi gözlü adam beni çok korkutuyor. Birkaç defa durduk yere kapıya doğru koşup kapıyı yumruklayarak “Ben masumum, çıkarın beni buradan,” diye bağırmıştı. Suskunluğu, bakışları her an bize zarar verecekmiş ifadesiyle dolu. Geceleri orada uyuyor. Bize verilen yemeğe hiç el sürmüyor. Çok kötü dövmüşler; yüzü gözü mosmor olmuş, bedeni yara bere içinde… Utangaç bir tip, yanımıza da bu yüzden gelmiyor olabilir.

“Ben kimim?”

***

“Günaydın… Hastamız ne durumda çocuklar?”

“Hocam, üç gündür burada. 1.90 boyunda sarışın, mavi gözlü, altmış beş kilo. İşkence görmüş. Kafasına aldığı darbelerden dolayı hafıza kaybı var. Yüzünde ve sırtında morluklar, ellerinde yaralar var. Hiç uyumamış, sürekli köşede oturmuş, verilen yemeğe el sürmemiş.”

“Hiç konuştu mu?”

“‘Neredeyim? Bugün günlerden ne? Saat kaç? Ben ki­mim?’ gibi sorular sormuş. Bir de sevgilisi ve annesi ile ilgili birkaç cümle kurmuş.”

“Üç gündür tek kişilik odada kalmasaymış keşke, di­ğerlerinin yanına alın!”

 

Üç Salakşörler

Okul hayatının bana kattığı en güzel şey, Mıstık ve Ali oldu. İlkokula yazdırılışımı hatırlıyorum. Çok güzel bir gündü.

Bir sabah kapı çalındı. Koşarak kapıyı açtım. Çok za­rif, saçlarını arkadan toplamış, siyah ceketinin altında beyaz gömleği, dizinin hemen altına kadar inen ceketiy­le aynı renkte kısa eteği, parlak şık topuklu ayakkabıları, gülümseyen yüzü, bembeyaz temiz dişleriyle bir kadın duruyordu kapının önünde. O kadar etkilenmiştim ki,

“Sen melek misin?” dedim.

Elleri arkasında bağlıydı. Gülmeye başladı. Gülerken gamzeleri çıktı ortaya, elinin biriyle ağzını kapatırken diğer eliyle de büyük bir defteri tutmaya çalışıyordu. Eliyle yanağımı okşadı (O yanağımı hâlâ yıkamıyorum),

“Annen yok mu evde?” dedi.

Ben salak salak dili tutulmuş bir şekilde bu güzel yüz­lü meleğe bakarken mutfak penceresinden bizim bahçe­ye bakan yan komşumuz Nezahat Abla olaya el koydu.

“Kızım, annesi çalışıyor onların, hayırdır!”

Şaşırmış bir şekilde Nezahat Abla’nın yanına doğru ilerlerken ben de arkasından bakakaldım. Ne konuş­tuklarını duyamıyordum. Bu alımlı güzel genç kız, bir şeyler soruyor, aldığı yanıtları elindeki büyük deftere yazıyordu. Bir süre sonra Nezahat Abla’nın kızı Belgin bizim bahçeye açılan kapılarından dışarı çıktı. Belgin’i hiç sevmiyordum, erkek gibiydi. Meşe oynamaya bizim yanımıza gelirdi. Kovardık, gider diğer erkeklerle oy­nardı. Bahçedeki kapının önüne oturup ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Kız, yazma işlemini bitirmişti. Merdivenlerden yukarı çıkarken Nezahat Abla “Okula yazdırdım seni,” dedi.

Bir dakika önce maymun çevikliğiyle bahçedeki erik ağacına tırmanan Belgin ile göz göze geldik. Bana dil çı­karttı. Okula gitmek istemediğimi biliyordu. Eliyle göğ­süne bastırıp, “Oh Oh Oh!” demeye başladı.

“Belgin, inşallah ağaçtan düşer ve ölürsün,” dedim.

Sanki tüm komşularım bana karşıydı. Okula gönder­mek için seferber olmuşlardı. O dönemde okula gidecek öğrenciler önceden kayıt altına alınıyordu. Okullar açıl­dı. Belgin ve ben aynı sınıfa yazılmıştık. İlk gün bahçe­de top oynarken aynı mahallede olmamıza rağmen çok görüşmediğim Mıstık ve Ali ile karşılaştım. Yeni başla­dığım bu koskoca okul hayatımda, Belgin hariç herkes ile arkadaş olurum, mantığı ile kendimi bu iki arkada­şın yanında buldum. Her teneffüs aynı yerde buluşu­yorduk. Ben okula isteksiz ve tepkisiz giderken Belgin uçarak gidiyordu. İlk başlarda bana sürekli okulu öven bu mutlu kız, bir süre sonra sabahları ağlayarak kalkıp, “Okula gitmek istemiyorum,” demeye başlamıştı. Rol­leri değişmiştik, ben artık okula gitmekten büyük keyif alıyordum. Çünkü arkadaşlarla çok güzel zaman geçi­riyorduk. Sürekli üç kişi gezdiğimiz için kendimize üç silahşörler diyorduk.

Mıstık ve Ali de benim gibi okula gitmek istemiyordu. O zaman sokaklar bizim evimiz gibiydi. Arkadaşlardan, oyunlardan ve en önemlisi sokaktan ayrı kalmak bizi korkutuyordu. Ressam için tuval ne ise bizim için de so­kak oydu, işin en kısa yanıtı sanırım sokak çocuğuyduk. Kenar bir semtte oturmamıza rağmen maddi durumu iyi olan bazı komşular bizi böyle fişlerlerdi. Yani bizler (so­kak çocukları) fişlenmeye altı, bilemediniz yedi yaşında başlamıştık. Sokak çocuğu nedir? Annesi, babası çalışan, evde yalnız kalan, sürekli sokakta ve üstü devamlı toz, kir, pislik içinde olan, kışın sürekli burnu akan, sümüğü­nü koluna silen, “Suratını köpek yalasa doyar,” sözleri­ne maruz kalan çocuklar.

Bir gün okul bahçesinde maç yaparken kavga çıktı. Biz üç silahşörler olaya karıştık. Kendimizi bir anda Mü­dür’ün odasında bulduk. Sınıf öğretmenimiz, Müdür, Müdür Yardımcısı ve kavga ettiğimiz çocuklar odaday­dık.

“Anlatın bakalım,” dedi Müdür. Ben tam anlatmaya başlayacaktım ki,

“Sen değil,” diyerek dayak yiyenlere döndü:

“Siz anlatın,” dedi.

“Öğretmenim bu üç silahşörler…”

“Kimler?” dedi Müdür gürleyerek. Çocuk üçümüzü göstererek tekrar etti.

“Bu üç silahşörler…” Müdür bize döndü.

“Siz üç silahşörler misiniz?” dedi.

Kafamı kaldırmadan kısık bir sesle, “Evet” dedim. Müdür bağırarak,

“Yüksek sesle konuş evladım, duyamıyorum.” İlkin­den biraz daha yüksek sesle,

“Evet” dedim. Müdür ayağa kalktı.

“Sizden olsa olsa Üç Salakşörler olur.” dedi

Üçümüzün de yanakları elma gibi kızarmıştı, hepi­miz odadan çıktık. Yalnız bir farkla, artık okulda adımız Üç Salakşörler olmuştu…

Babamın dediği gibi, üç birden büyüktür.

Şut ve Şangırrrrrrr

… Babam önce Neriman Teyze’ye sonra bana baktı. Kulağımı çekip okkalı bir Osmanlı tokatı attıktan sonra “Yarın camcı Rüstem’e söylerim değiştirir” dedi. Baba­mın ısrarlarına rağmen içeriye girmeyen kapının önün­de duran nam-ı değer gudubet Neriman yetmiş beş ya­şının verdiği çeviklikle ikinci tokatın önüne attı kendini. Kızarmış ateş gibi yanan sol yanağımı tutarken “Alçak” dedim kısık sesle, babam duymuş olacak, “Ne dedin sen?” diye bir hışımla üzerime yürüdü, olup bitenden habersiz olan annem geldi ve olaya el koydu…

Ali ile Mıstık ortalıkta görünmüyordu. Beş altı çocuk toplanmış mahallede elimizde plastik mavi topla maç yapacak yer arıyorduk. Herkes “Gidin kapınızın önün­de oynayın” diyordu. Dördüncü yer değiştirişimizde Nam-ı değer gudubet Neriman Teyze’nin kapısının önünde bulduk kendimizi, Ahmet,

“Neriman Teyze evde yok, burada oynayalım” dedi.

İki kale kurduk. Altı kişi plastik mavi topun peşinde koşturmaya başladık. Top iki kere bahçeye kaçtı. Ahmet girip aldı. Neriman Teyze’den ses soluk çıkmıyordu. Ah­met’in topu pencerenin küçük camı ile buluşturmasıyla önce şangır şungur, sonra çığlık sesi yükseldi. Neriman Teyze soluğu yanımızda, diğer çocuklar evlerinde aldı. O zamanlar bizim için çığlık çığlığa kendini sokağa atan yaşlı teyzeden daha tehlikeli bir şey yoktu…

Neriman Teyze direkt yan komşusu olan Ahmet’e daldı. Çocuğun kulağı koptu kopacak, “Söyle camı kim kırdı?” Neriman Teyze’nin bağırışlarına Ahmet’in çığlığı eşlik ediyordu. Parmağıyla beni gösterdiği yetmiyormuş gibi “Camı o kırdı” dedi. Avcısına av olmayı bekleyen ve kaçacak yeri olmayan, köşeye sıkışmış küçük bir tavşan gibi öylece sessizce bekledim. Üzerime bir Şahin edasıy­la gelen Neriman Teyze işaret parmağını gözümün içine kadar sokup, “Akşam hesabı babana verirsin” dedi. Git­ti…

Ahmet ile göz göze geldik. Koşarak evin yolunu tut­tu. Sanırım ilk defa o akşam yiyeceğim dayağı bile bile arkadaşımı satmamıştım. Neriman Teyze’nin kapısı­nı çaldım. “Ne var ne istiyorsun?” dedi. Utana sıkıla “Şey…” lafı ağzıma tıktı. “Hiç ağlayıp, sızlayıp, yalvar­ma akşam babana söyleyeceğim” dedi. “Yok, bir faraş ile süpürge verirseniz camları temizleyeyim” kapıyı açtı or­talığı temizledim, Ahmet’e vermek için topu alıp çıktım.

Eve doğru giderken Ali ve Mıstık ile karşılaştım.

“Nerdesiniz?”

“Ahmet’in topu ne arıyor sende?”

Olayı anlattım. Mıstık delirdi.

“Sana Ahmet ile oynama demedik mi?” dedi.

“Mahallede bir tek onun topu var. Sizi de bulamayın­ca…”

Hep beraber Ahmetlerin kapısının önünde aldık so­luğu, zile bastık çıkan olmadı. Beklemeye karar verdik. Ali,

“Okulun bahçesine gitmiştir, oraya bakalım.”

Ana caddeye çıktık. Belediye otobüslerinin, dolmuş­ların, taksilerin geçtiği apartmanlar arasındaki bu yolu çok severdik. Her seferinde tüm apartmanların zillerine basıp kaçardık. Yol bitiminde köşedeki video kaset kira­layan dükkâna uğrar gizlice erotik filmlerin kapaklarına bakar gülerdik. Okul bahçesine girdiğimizde yedi sekiz kişilik kalabalık grup üzerimize doğru geldi. Önce ne oluyor diye birbirimize baktık. İçlerinden biri,

“Maç yapalım mı? Bizde top getirecek birini bekliyor­duk.” Birden elimdeki topu fark ettim. Çünkü biz hiçbir zaman top ile okul bahçesine girmemiştik. İşte o an Ah­met’i, Neriman Teyzeyi, babamı unutup,

“Olur” dedim.

Öğlen saatlerinde başlayan futbol maçı havanın karar­masıyla değil topun patlamasıyla bitti. Evin büyük bah­çe kapısından içeriye girerken, Ahmet, Neriman Teyze ve babam aklıma geldi. Canım çok sıkkındı. Birkaç saat sonra Neriman Teyze geldi…

O günden sonra Ahmet’i bir daha hiç görmedim. Ge­lip topunu da sormadı.

* Bu üç öykünün yayını için Minval Yayınevine teşekkür ederiz.  

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.