‘Hakikat, kasnağı eline almaya cesaret edene, bir gergef işlemesi gibi zamanla, ilmek ilmek yüzünü gösteriyor.’

 

“Tek bir işe yaradı bunca zaman, bunca merak; bir zamanlar umutla cevabını aradığın, bulunca anlayacağını sandığın, zamanını yollarına adadığın ne varsa, hepsini çöpe attın. Hayatını boşa harcadın. Geç de olsa anladın. Çok bilinmeyenli bu denklemi çözmek için fazla ahmaksın. Yani insansın. Bıraktın. Sağlamasını yaptığında hep yanlış sonuca ulaştığını kavradın. Kendine kalanla yetinmeyi, hayatı vaadettikleriyle sürdürebilmeyi, kendince yöntemler geliştirmeyi, fazlasını istemeden önce iki defa düşünmeyi erdem sayanlardansın. Yöntemlerin tuhaf karşılanabilir. Alışılmışın dışında sayılabilir. Yadırganıp, ötelenebilir. Kimisini kan tutabilir. Keyifleri bilir. Canını yakmak, nefes aldığını hatırlatabilir. Anlatmak zor, pek zor olabilir.” Esra Pekin’le ‘Babaannemin Usturası’ romanını konuştuk.

“Her ikisi de gözetlemenin altın kuralını biliyordu; gözetlemek için sıranın kendisine gelmesini sükûnetle beklemek, tam vaktinde gözetlemekten vazgeçebilmek, zamana riayet etmek… Hikâye işte böyle başladı.” İki röntgenci, Ela ile Ayaz’ın hikâyesinde ‘denk gelmeyen’ bu muydu? İkisinin de hayata ve aşka karışmamak için kendileriyle bir sözleşmeleri olduğunu söyleyebilir miyiz?
Zahirdeki bu denk gelmeyiş, aralarındaki zaman uyuşmazlığı, zamanın müstehzi aldırmazlığı ikisini biraraya getirdi. İkisi de sözlerin henüz yer almadığı bir ilişkide acul adımlarla hareket ettikleri takdirde, kendilerini oyunun dışında bulacaklarını biliyordu. Bundan o kadar emindiler ki, birbirlerini ürkütmekten o derece endişe ediyorlardı ki birbirlerine kayıtsızmış gibi davrandılar ilk başta. Bu gözetlemekten vazgeçme durumu, daimi bir vazgeçiş değil, beklentinin sabit olduğu geçici bir bekleyiş. Aralarında oynanan oyunu, daha da keyifli hale sokmanın isimsiz, tanımsız ve zihnin süzgecinden damıtılmış bir sezgiyle bilindiği ikisine de aşina yolu… Zamanın yağmuruna onu fazla ciddiye aldığınızı, aceleniz olduğunu, beklemenin size yük olduğunu es kaza hissettirirseniz, bir de bakmışsınız kendisinden korunmak için giydiğiniz ağır aba sırılsıklam olmuş, ağırlaşmış, omuzlarınıza yük olmuş. Ayaz da, Ela da yaşamı olduğu gibi kabul etmenin zorunluluğunu fark etmiş ve bu biçare umutsuzluğa uyumsuzlukla katlanabilen iki anti kahraman. Belki birbirleriyle ilk defa karşılaştıklarında kendi hamurlarına karılmış bu yaşam-dışı hayatta kalma tutkalının kesif kokusunu aldılar. Belki diyorum çünkü kurmaca metnin yazarının bile yarattığı metinle kurduğu ilişki temelde sezgisel bir zemine dayanıyor. Karakterlerle dönüşen yazarın dahi kestiremediği bir şey bu ama kesin olan şu ki hayata ve aşka karışmak istemeyen iki kişi de bu karşılaşmayla birlikte kimyasal bir dönüşüme uğruyor. İki farklı bünyede de etkileri farklı olmakla birlikte bu karşılaşma kendini hissettiren bir değişim yaratıyor. İkisi de hayata zorunlu oldukları durumlar haricinde karışmamayı tercih ediyor. Tespitiniz çok doğru ve ne yazık ki fazlasıyla trajik. Ancak bu yaşamaktan vazgeçmek şeklinde değil de aksine yaşamın bunaltıcı, kendini her geçen gün usanmadan tekrarlayan döngüsünü ciddiye almayan, sarkastik bir tavırdan beslenerek, destek bularak yapılan bir edim şeklinde kendini gösteriyor. Her biri aynı amacı farklı yöntemlerden fayda umarak güdüyorlar. Hissedebilmenin tahammülfersa yoksunluğunu, hissedebilmeye duydukları marazi arzuyla yok etmeye çalışıyorlar. Onları kesiştiren nokta bu olsa gerek. Ve asıl mühim olan birbirleriyle kesiştiklerinde ortak bir duygu durumu içinde buluyorlar kendilerini. Benzer his ikisini de tepetaklak ediyor ve eski alışkanlıklarından dahası hissedebilmek için başvurdukları eski yöntemlerden vazgeçmiş buluyorlar kendilerini.

esra_pekin_16 esra_pekin_11

‘Babaannemin Usturası’ aşkın karanlık yüzüne yaklaşan bir roman. Edebiyatın aşkı anlatmakla ilgili büyük bir enerjisi vardır, hazır bir alıcısı vardır. Siz buna yaslanmadan başka bir şey kurmaya çalışıyorsunuz. Bu iki karakter ve bu karanlık aşk, sizin dünyanızda nasıl şekillendi, nasıl yazmaya karar verdiniz?
Kurmaca metin onu yaratana dahi açmadığı kapalı kapılardan müteşekkil bir kırk odalı muamma. Kapıların ardında ne olduğunu bilmekten ziyade sadece sezebilirim. Bundan ötürü,  neden bu türden bir konuyu yazdığımı açıklayabilmem akıl yoluyla yapabileceğim bir şey değil. Bunu yapmaya çalışmak bir tür anakronizmaya düşmeme sebebiyet verebilir. Çünkü metni yazdığım döneme ve öncesine dönüp, yaptığımı gerçekçi bir zemine oturtmaya çalışıp,  manalandırma gayretine düşersem bu basit ve sığ bir tahminden öteye geçemez. Bilgi değil sezgiye dayanan bir süreci en baştan neden sonuç ilişkisine dayandırmaya çalışabilirim ama bu çok doğru olmaz kanımca. Belki çok net olamamakla birlikte şu nedenden ötürü bunu yazmış olabilirim. Sadece bildiklerinin değil, hissettiklerinin bile kendilerineempoze edildiği bir doğrular zincirine tutunuyor çoğunluk. Doğrunun yanlış, yanlışın müphem olabileceği gerçeğini belki de kabul etmemiz hayatı daha doğal bir zemine oturtabilir. Bizi her türlü öğretilmiş bilgiden özgürleştirebilir. Aşk da bunlardan biri…  Aşkın olağanlaştırıldığı durakta inmemek de bir seçenek, belki yola devam edip belirlenmiş, kesin tanımların ötesinde de bir yaşantı olabileceğini görmeye cesaret etmek lazım. Bu nedenle çıkış noktam olmasa da bu türden metinleri yazmaya beni çeken şey; tanımlara ve öğretilmiş olana her daim şüpheyle yaklaşan biri olmamın kaynağı olan septik ruh halim olabilir. Bu da başta da dediğim gibi bir tahminden öteye geçemiyor.

Ayaz; bir yazar. Onun için söylediğiniz “Canı yanmıyorken yazdığı satırları, canı yanıyorken okumaya; tahammül edemiyordu.” cümlesi, romanınız ve yazarlığınız için bir anahtar mı?
Sonu belli olan bir yaşantıya katlanabilmenin yolu, aşikâr olan hakikate yokmuş muamelesi yapmak çoğuna göre.  Yok saymak gerçeği örtebilecekmiş gibi. Yanılgıya düşmek pahasına hakikati görmezden gelmek çoğu için hayatı kolaylaştırıcı. Anormal olan ölümü yok saymak, dolayısıyla acının en reel nedeni ölüme yokmuş muamelesi yapmak. Unutkanlığa methiyeler düzülecek neredeyse günümüzde. Unutmak, acıyla yüzleşmemek, gündelik hayhuyun içindeki sığ sevinçlerle oyalanmak normal olmanın anahtarı farzediliyor. Çoğumuz bir an önce unutmanın yollarını arıyoruz, unutamayınca paniğe kapılıyoruz. Anormal görünmekten ödümüz kopuyor. Sıradan olmaktan bir yandan korkarken, sıradanlığa methiyeler düzen her türlü fikri farkında olmadan savunuyoruz. Yazmak benim için hayatla arama koyduğum bir bariyer. Yaşamın katlanamadığım, ne yaparsam yapayım değiştiremeyeceğim özgür iradesine müdahale edemeyeceğimi anladığımda sığındığım bir arka bahçe. Sıradanlıkla, normalle kuramadığım bağ nedeniyle içine düştüğüm hayal kırıklığından kaçarken tuttuğum bir görünmez el. Bir tür aymazlık hali içindeyken, aydınlanmama neden olan bir akıl kethüdası gibi. Evvelden acı duyduğum hakikate katlanmak için yollar ararken düştüğüm bir zihinsel ada. Dolayısıyla beni yazmaya yönelten şey bu katlanamama durumu. Kalemimin kâğıda vuran gölgesi bu nedenle karanlık olabilir.

IMG_4205

Yazmanın acıyla olan ilgisi ölüme meyilli karakteriniz için çok açık elbette… Peki, yazıyla ilişki her zaman böyle midir? Sizin bakışınız ne?
Kurmaca metnin yazarı, anlatıcıyla sürekli karıştırılır. Anlatıcı metnin yazarı değildir. İlk romanım Lilith’de de,  son romanımda da ölüm gerçeğini reddetmeyen, şehir mezarlığı manzaralı bir evde büyümüş bir çocuğun rahatlığına ve dolayısıyla kabullenişine sahip karakterler var. İnsanlık kabul etmediği, etmekte güçlük çektiği hakikatleri görmezden gelme konusunda uzmanlaşmaya adamış kendini. Ölüm de ötekileştirilen diğer şeylerin kaderini paylaşıyor. Yok sayılmak varlığını ortadan kaybettirmiyor ki. Benim yazdığım metinlerdeki dilin sertliği ve karakterlerin hakikati ortaya koyuşlarındaki cüretleri kimilerince rahatsız edici bulunabilir. Tanımlardan münezzeh bir kurmaca dünyasının ötede beride kalmış karakterlere ihtiyacı var ki öğretilmiş gerçeğe çomak sokabilelim. Başka türlü de olabileceğini zarafetle okuyucuya sunabilelim. Başlangıcı olan bir şeyin sonunun da mutlak surette olacağını kabul etmekte zorluk çeken çoğunluğun aksine ölümü korkutucu bulmuyor yazdığım metinlerdeki karakterler.

Romanın fonu Beyoğlu… Bir yerde şöyle yazıyorsunuz; “Bir cumartesi klasiği… Özgürlüklerini bir sokakta aheste revan yürüyerek kutlayan zincirlerinden boşanmış esir sürüsü…” İstiklal caddesinin bu kalabalığı Beyoğlu’nda geçen bir romanın yazarına ne hissettiriyor?
Anlatıcıyla aynı fikirdeyim. Rutinden kaçmanın bin türlü yolu varken, tek bir yola razı gelmenin bunaltıcılığını anlatabilmek için yazdığım bir cümle bu. Metaforik olarak kullandığım istiklal Caddesi pek çok insanı, ötekini berikiyle birleştiren bir orta yol. Nereden geldikleri meçhul yüzlerce insanı aynı amaç doğrultusunda kendine çeken bir heyelan gibi… İçine girdiğinizde diğerleriyle karışıp, özünüzü unutuyor, birbirinize yaklaşıyorsunuz. Bu birbirine yaklaşma halini; takdire şayan, bir ortak potada erime, birbirini anlama, anlaşılma, ötekini beriki sayma manasında kullanmıyorum. Aksine gündeliğin bunaltıcı hayhuyundan kaçarken bile özgün olamayan, kendine yaklaşmamak için diğerlerine yaklaşmaktan imtina etmeyen, boş zamanlarını bile, boşluğa çeviren, kolaya kaçmayı marifet, zoru hasım addeden çoğunluğu eleştirmek için seçtiğim bir metaforik yol İstiklal Caddesi. Esaretin bedelini bile esareti taçlandırarak ödüyorlar. Kendi yarattığımız mahpushanelerden çıkabildiğimiz tek yer sanki etrafı yüksek duvarlarla örülü beton bir avlu ve biz bunu nimetten sayabilecek kadar kör ve sağırız.  Ötesi korkutucu ve çıkılmaya cesaret edilemeyecek kadar özgün çünkü.

Karanlık sinema salonlarındaki ürkek karşılaşmalar, boş seanslara sığınan yalnız ruhlar… Kitabınızda sinemalar hem mekân olarak hem de karanlıkla kurduğu ilişki anlamında çok öne çıkıyor. Özellikle ‘Dalgaları Aşmak’ filmine referans verişiniz de dikkat çekiyor. Bu romanı yazarken sinemanın yarattığı hangi duygular size yardım etti?
Sinema Ayaz’ın hissedemediklerini görerek anlama; sezemediklerini, kavrama gayretinin neticesinde bulduğu bir duygulanma aracı aslında. Hızlıca öğrenmenin en kestirme yolu. Diğer yandan röntgenciliğin, gözetlemenin merkezde olduğu bir metinde kendine yer bulmuş bir yardımcı oyuncu. Ayaz bir tür sinema röntgencisi. Onun yaptığı, bilmediği yaşantıları röntgenlemekten ibaret. Film izlemek tek başına olmasa da teknik bir gereksinim onun için. Karakterinin arızasını tamir etmek için başvurduğu bir tür mekanik destek. Hissetmeden yaptığı pek çok şeyi işinin ehli kurmaca karakterlerden öğrenebileceğinin farkına vardığı andan beri, film izliyor ve elbette yaptığı şeyi seviyor. İzlerken, okurken beceremediği canlandırma işini yapmasına hacet yok. Bilmediği bir şeyi canlandıramaz çünkü. Babaannemin Usturası’nda şöyle bir ifade var; “Mandalina yememiş birine tadını tarif edebilir misin? Çünkü her duyu bir başkasıyla kavranamayacak kadar kendine has, izole bir evrenin içine hapsolmuştur. Bilmediğin bir meyvenin tadını işittiklerinle çözebilir misin? Hepimiz bildiklerimizden ibaretiz.” Sinema, edebiyattan farklı olarak görsel yanıyla yabancısı olduğu ne varsa tez elden Ayaz’laştıran bir kaynak.

esra_pekin_9 esra_pekin_17

Sizin sinemayla ilişkiniz ne boyutta? Sevdiğiniz filmler, yönetmenler kimlerdir?
Sinemayla olan ilişkim kendi zevk ve beğeni süzgecimden geçip, zamanla biriken diğer her şey gibi oldukça bireysel ve kendime özgü. İlk aklıma gelenler; Lars Von Trier’den Dancer in the Dark ve Breaking the Waves , Alfred Hitchcock’tan Rear Window, Michael Haneke’den Piano Teacher, Krzysztof Kieślowski’den A Short Film About Love, Ingmar Bergman’dan Scenes from a Marriage ve Persona,Susanne Bier’dan Elsker dig for evigt, Jean-Jacques Beineix’den Betty Blue..

“Kim olduğunu bulabilmen için başkalarını izlemen lazım sanıyordun, bu yüzden sürekli film izledin.” Filmleri biraz dabu yüzden mi izleriz?
Kim olduğumuzu değil ama aslında kim olmayı istediğimizi fark etmemizi sağlayabilir filmler. Bir nevi uyanış yaşatabilirler birkaç saate unutulacak olsa da… Ve bunu da oldukça kısa bir sürede başarabilirler. Çoğumuz ilk gençlik zamanlarında sinema salonundan çıktığımız zaman kendimizi izlediğimiz filmin kahramanı gibi bakarken, yürürken, konuşurken bulmadık mı? Kendimizle benzerliği olduğunu sandığımız karakterlerin suretine on on beş dakika da olsa bürünmedik mi? Çünkü hayat filmlerdeki kadar akıcı değil. Zaman burada yavaş seyrediyor ve insan içinde sürüklendiği hayata ancak kader denilen mantıksal sığınağa dayandığında katlanabiliyor. Hâlbuki filmlerde cesaret timsali oyuncular ve onları oradan oraya sürükleyen gözü pek senarist ve yönetmenler var. En durağan filmde bile bir çatışma noktası ve bir son var. Bizim hayatlarımızın çatışma noktaları bile fazla naif ve müziç. Çoğumuzun hayatı ise zaten evin hep aynı duvarına bakan kunt bir mobilya gibi. Bence en çok; başka türlü olabilirdi, ifadesini bize kısacık bir sürede sordurduğu için seviliyordur filmler.

Ayaz ile Ela, çok az yanyana gelebildi. O zamanlarda da birbirlerine ustura keskinliğinde sözler söylediler. Bu romanda anlatılan aşk, insanın kendini yaralaması anlamına mı geliyor?
Aksine kanıksanmış yaraya merhem sürmenin de bir tür seçenek olduğunu fark etmek, anlamına geliyor. Başka türlü bir yaşam da sözkonusu imiş, umut uzun vadede varlık gösteremeyecek olsa da geçici bir durak olsa da, o durakta inilebilirmiş demenin kurmacadaki dili. İnsan en çok en sevdiklerini yaralar. Sesini en yakınındakine dahi duyurmaktan aciz olan ise ya susar ya da yalan söyler. Bu nedenle Ayaz’ın Ela’ya itiraf ettiği hakikat Ela’yı Ayaz’ın en yakını yapıyor. Samimiyeti yalanla perdelemiyor. Netice onu korkutsa da, Ela’dan yoksun bırakma ihtimalini barındırsa da Ayaz bu yakınlığı kör bir suskunluk ya da şık bir yalanla örselemiyor.

Ayaz’ın, “benim sevme kabiliyetim” yok deyip geçtiği şey, ne kadar erkek dünyasına ait sizce?
Yazdığım metinlerdeki karakterlere metin izin verdiği ölçüde eşit mesafede durmaya gayret ediyorum. Hiçbir karakteri kayırmak gibi bir gayretim ve niyetim olamaz. Metnin yazarının kadın olması, sevmeyi kadınlara özgü bir kabiliyetmiş gibi görmesine sebebiyet veremez. Kaldı ki ben yazdığı kurmaca metinlerde metni durağan olmayan kaygan bir düzlemde tutmayı önemsediğim, karakterlerime bile kendilerini doğurma hakkı tanıdığım için cinsler ötesi bir duyguyu kadınsal bir insiyakla kadın cinsine atfedemem. Dolayısıyla sorunuzun öznesi Ayaz’ın bu kabiliyetten yoksun olması kurmaca metnin sürprizlerinden sadece biri. Kurmaca metnin şifresi yazarına dahi sır çünkü. Metin matruşka metinleri gibi sürprize gebe. Bitti dediğiniz yerde yeni bir doğurganlığa şahit oluyor ve yazdığınıza yabancılaşıyorsunuz. Dolayısıyla metni geriye dönüp, açıklamaya, tespit etmeye kalktığınızda, metni evvelden dayandırdığınız selis, dinamik zemini; sabit, kunt bir zemine çevirmeye gayret ederken buluyorsunuz kendinizi. Bu da metnin şifresini bilmeden, kapıyı çilingirle açmaya benziyor. Şifre bilinseydi birbirini takip eden cümleler, paragraflar ve neticede metnin tümü sezgi değil bilgi kaynağından besleniyor olurdu. Kurmaca metnin bir takım unsurları, örneğin olay örgüsü bilgi temeline nispeten dayanabilir lakin onda bile tam bir kesinlikten bahsetmek bana göre mümkün değil.

IMG_4202

Kahramanlarınız kanlı canlı ve tanıdık olmalarına rağmen, onları toplumsal erkeklik ve kadınlık ipuçlarının dışında tarif ettiğinizi düşünüyorum. Bildiğimiz kadınlık ve erkeklik hallerinin bu karakterlere sızmadığını düşünüyorum, bunu paylaşır mısınız?
Tanımlamanın jakobenist, monist, zebunküş dilini törpülemenin dahası kesmenin peşine düşüyor yazdığım metinler. Tanımlardan, aşina olunandan, alışılandan münezzeh bir seyahate çıkmak, yazarken yaptığım. Temelinde ayrımcılığı barındıran herhangi bir anlayışın yazdığım metinlerde yer bulması imkânsız. Metnin anlatıcısıyla, yazarının benzerliklerinden biri bu.  Dayatılan toplumsal cinsiyet rolünü benimsemek zorunda olmanın ağırlığını hissetmiş ve bununla kendince mücadele etmiş bir birey olarak karakterlerimi bir nev-i cinsiyetler üstü bir noktaya taşımış olabilirim.  Bunu planlayarak, tefekkür ederek, analiz ederek yapmadım. Beslendiğim, etkisinde kaldığım, beni isyana sürüklemiş olgulardan süzülmüş ve şimdiye varmış bir serüvenin neticesinde ulaştığım noktada kendiliğinden ortaya çıkmış, zuhur etmiş,  neticede metinde kendine yer edinmiş bir durum olsa gerek bu. İktidarın şekillendiremediğini kendi cihetine döndürme, dönmüyorsa eritme ilkesini yazdığım metinlerde alaya almak belki de yapmaya çalıştığım şey. Alışmaya alışamayan karakterler temelde yazdıklarım. Alışkanlıklarında dahi bir kendiliğindenlik, özgünlük mevcut. Normalleşmeye başkaldıran, serkeşlikten beslenen, kendince yöntemler geliştiren anti-kahramanlar. İktidarın dayattığı ikili cinsiyet toplumu içinde var olmaya çalışmanın güçlüklerinden arındırılmış bir evren yaratmaya çalıştığım.

“Kimse kendini, kendi hikâyesinin yan karakteri saymaz ve hiç kimse bir hikâyenin yan karakterini kendi hayatının başkahramanı yapmaz!” Bir insanlık durumunu çok güzel tarif etmişsiniz. Peki, siz bir roman kahramanı yaratırken hangi dürtülerle hareket ediyorsunuz? Gözünüzü yaşamın hangi noktalarına dikiyorsunuz?
Hakikat anda kendine yer edinen bir şimşek çakması gibi ortaya çıkmıyor yaşamda. Kasnağı eline almaya cesaret edene, bir gergef işlemesi gibi zamanla, ilmek ilmek yüzünü gösteriyor. Olağan olan, kimsenin hakikatinin kimseninkine benzememesi ama farklı olan yadırgandığı ve anormal damgası yediği için, pek çoğumuz hayatlarımızı yan karakterler olarak sürdürmenin kolaycılığına sığınıyoruz süfli bir iç huzuruyla. Tektipleştirme; bu marazi tanımlama, belirleme, sınırlama gayretinin kaçınılmaz neticesi. Olağan sayılanla kurulan ilişki sözüm ona “sağlıklı” sürdüğü müddetçe, yaşamla başa çıkılabilirmiş gibi bir yanılgı içindeyiz. Böylelikle, hepimiz normalmiş numarası yapmaya zorlanan kendi hayatlarımızın dahi yan karakteri olmaktan öteye gidemeyen mitomanlara dönüşüyoruz. Başka türlü bir yaşantı olma ihtimali midemizde kelebekler üretse de zaman zaman, su oluğundan akan hayat suyu taşıp toprağı yeşertecek olsa da, anormalliğin, normal dışının bilinmezliği heyula olup üzerimize çöküyor. Kendinden bihaber yan karakterlerden ibaret bir oyun alanı gibi yaşantılarımız. Belki o yüzden çoğunluk ikinci perdede aniden ortaya çıkacak başkarakteri bekleyecek umudu barındırıyor içinde çünkü biliyor kendisi başka türlü olamayacak kadar yüreksiz ve durağanlıktan memnun olmasa da durağanlığa alışmış. Alışmak sanırım “kader” denilen mantıksal sığınağın diğer adı. Kaderine razı gelenlerin değil, kaderine alışamayanların yer bulması tesadüf değil romanlarımda.

esra_pekin_18 esra_pekin_7

Roman boyunca bize eşlik eden Pink Floyd şarkıları, hangi yönleriyle bu romana bu denli girdi?
Pink Floyd’un müziğini özellikle The Wall albümünü çok severim. Dünyanın çivisinin çıktığının farkında olan, bundan rahatsızlık duyan ve hala umut besleyen naif şarkılardır çünkü.  Naif diyorum çünkü umutsuzluk okyanusunda boğulmak üzere olmasına rağmen kurtarılmayı ümit eden eli hala görülme beklentisiyle havada, gözü az sonra kaybolacak olan ufuktadır şarkının anlattığı her kimse… Yarının bugünden farklı olabileceğine inanan yanı sağ, hayatta. Ölmemiş. Yarının yaşanan günden tek farkı hâlbuki değişti sanılan zaman… Bunu kabul etmesine ramak kalmış ama henüz tam bir kabulleniş sözkonusu değil. Kabullenmek Pink Floyd’da öleceğini bildiğin bir ameliyat masasına yatmak kadar zor görünüyor bana. Bende uyanan his bu. Babaannemin Usturası’nda Pink Floyd’un kendine zarifçe yer açması rastlantı değil. Ayaz’ın da Ela’nın da normal olana alışmamak için verdikleri kendilerince mücadelede aslında gizliden gizliye bir umut kırıntısı var. Yaşamla kurdukları ilişkinin monolog benzeri halinden ikisi de hiç hoşnut değil. Eşitliğe, bir tür ifade, kendini gerçekleştirebilme özgürlüğüne dönüşemeyecek ve neticede diyaloğa evrilemeyecek tek taraflı bu ilişkiden kendilerince kaçmanın yollarını bulmuşlar. Bu kaçış zaten umudun ta kendisi. Pink Floyd bu nedenle metinle kurduğum sezgisel ilişkide kendine usulca yer açtı ve metinde yer bulabildi.

İlk romanınız ‘Lilith’ ile başlayan, şimdi de ‘Babaannemin Usturası’ ile süren edebiyat serüveniniz… Okurla buluşmak, romanlarınızın yarattığı etki size ne hissettirdi?
Kurmacanın temelinde okuyucunun ve yazarın aldığı haz yer alıyor. Bu haz dalga dalga yayılan bir ruhdaşlıkla yazardan okura varıyor ve hazzın bendeki temelinde gündelik denk gelinen sevinçler değil payidar, hafızada yer etmiş acılar var. Acının, hüznün, unutmayışın dönüştüğünün haz olması yeterince ilginç zaten. Beni yazmaya iten güç olağana alışamamanın bende uyandırdığı şaşkınlık ve şaşırmaktan yorgun düştüğüm noktada yaşamla arama diktiğim kilidi sadece bende olan, zamanla aheste revan ördüğüm duvar…  Yazarlık acıdan beslenen bir haz severlik gibi benim için. Dünyayla, varoluşsal sorunlarla, insanlığın katlanılmaz halleriyle baş edememenin acısını haz duyduğum bir eyleme dönüştürebildiğim ve bunu da okurlara aktarabildiğim için mutluyum.

Siz kimleri okuyorsunuz? Son zamanlarda heyecanlandığınız edebiyat yapıtları oldu mu?
İyi bir okur olmadan yazmak mümkün değil.  Bu okuma gelişigüzel bir okuma olmamalı elbette. Her okurun gönül kapısı diğerinden farklı, dolayısıyla herkes kendine yakın olduğunu zannettiğini sevmeye meyillidir. Zanneder çünkü kendini bilmekten aciz insan başkasını nasıl bilsin de o yakınlıktan emin olabilsin. İlk etapta aklıma gelen, ismini anmadan geçemeyeceğim büyük yazarlar; Dino Buzzati, Gabriel García Márquez, Lawrence Durrell, Marguerite Yourcenar, Romain Gary, Joseph Conrad …

Bundan sonra neler yazacağınızla ilgili bir planınız var mı?
Hâlihazırda yazdığım bir roman var. Roman yazmadığım dönemlerde de her gün düzenli olarak yazmaya özen gösteriyorum. Sezgilerin gelip metni yaratanı bulmasını bekleyerek geçirilen sürenin uzun olma ihtimalini göz ardı etmenin en makul yolu yazmaya ara vermemek. Zihni besleyip, işlerliğini köreltmemek için yazmaya devam etmeli düzenli olarak.Yazıyı küstürmemek lazım. Yazı kendisine ilginizin azaldığını anladığında sırra kadem basan nazlı bir sevgili gibi. Yoksunluğu ile başa çıkamayacağımı bildiğim için kuralları onun belirlemesine her daim müsaade edeceğim.

Babaannemin Usturası / Yazar: Esra Pekin / Roman / Sel Yayıncılık / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Bilge Sancı / Kapak Tasarımı ve Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Basım Aralık 2013 / 96 Sayfa

Esra Pekin; 1976’da İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. Önce Mimar Sinan Üniversitesi’ne ardından ODTÜ’ye devam etti. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yazmaya üniversite yıllarında başladı. Yazarın ilk romanı Lilith de Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.