Bana Bi’ Şey Olmaz – HIV Pozitif Öyküler

 

“HIV ve AIDS… Hayatımıza girdiği ilk günden bu yana ahlaksızlıkla, dramla, ölümle ama hep ötekiyle anılan bir virüs, bir tıbbi sendrom. Edebiyat ve sanat dünyamız bu konu hakkında neredeyse yok denecek kadar az yapıt verdi bugüne kadar. Bu az sayıdaki yapıtın tamamı ise yine aynı bakış açısıyla HIV’i bir yana toplumu bir yana koymak yolunu seçerek, virüsün sadece belli grupların meselesi olduğu savını güçlendirdi. Oysa artık bütün dünya biliyor ki; HIV’de diğer tüm virüsler gibi herkesi etkileyebilecek, düzenli tedaviyle AIDS’e dönüşmeyen ve hiçbir şeyden vazgeçilmesini gerektirmeyen, ahlaki değil tıbbi bir durum. Bu kitapta kimileri ilk kez öykü yazan yazarlar, HIV pozitifleri toplumdan ayrı bireyler gibi konumlamadan hem onların hem de toplumun tutumunu anlamaya ve söz konusu HIV olunca belki de ilk kez empati yapacak okura ‘bana bi’ şey olmaz’ dedirtmemeye çalıştılar. Bütün yazarların da tıpkı okurlar gibi ilk kez HIV hakkında yazdığı düşünüldüğünde, bu geç kalmış çabanın zorluğu ve değeri bir kez daha anlaşılacaktır. HIV tanımlanalı otuz üç, Türkiye’de ilk AIDS vakası görüleli yirmi dokuz, virüsü ölümcül olmaktan çıkarıp kronik taşıyıcılık seviyesine indiren etkin tedavi bulunalı on sekiz yıl oluyor. Elinizdeki kitap Türkiye’de HIV/AIDS konusunu tamamen pozitif bir dille ele alan ilk kitap… ‘Bana Bi’ Şey Olmaz -HIV Poziitif Öyküler’ kitabında Arda Karapınar, Bawer Çakır, Damla Yazıcı, Esra Pekin, Esra Türkekul, Koray Sarıdoğan, küçük İskender, Oben Budak, Pucca, Tolga Akyıldız, Tuna Kiremitçi, Üstüngel Arı’nın öykülerini okuyabilirsiniz.” Esenkitap’ın yayınladığı, Özlem Özdemir’in yayına hazırladığı bu öykü seçkisinde yeralan, Esra Türkekul’un ‘Hasta Dost’ adlı öyküsünü paylaşıyoruz.

Esra Türkekul – Hasta Dost

 

Kız çocuklarının labialarını ve klitorisini kesiyorlar. Öyle hastanede genel anestezi altında, steril koşullarda falan değil… Kataraktlı bir nine, kolayında bulduğu paslı, kör bir bıçağı kapıp doğruyor. Bu kadın sünneti konusu aklıma ne zaman gelse iç organlarım patlayacak gibi öfkelenirim. İnsanın kız çocuğu olunca başka oluyor… Kimse bana kadim bilgelikten falan söz etmesin. Kadim deyince üç kere lanet okurum. Bazen de yere tükürür gibi yaparım. Önemli bir konu, ama anlatmak istediğim bu değil.

Mutlu olmak istiyorsanız kendinizi başkalarıyla karşılaştırmayın derler. Külliyen yanlış. Şükredin de derler çünkü… Şükretmek ne demek? Benden daha kötü durumda olanların konumunda değilim diye sevinmek. Süslemeye gerek yok. Bu da yetmiyor tabii… Şükretmekle mutlu olunsaydı dünyanın en kötü durumda olan insanı mutsuz olurdu yalnızca. Diğerleri ona bakıp kendi hallerine şükreder ve gül gibi yaşayıp giderlerdi.

Bana şimdi “neye göre kötü” diye sormasın kimse. Hiçbir şeye aklın ermiyorsa ben ne yapayım! Sana evrensel kötüyü ispat etmek mecburiyetinde değilim. Alzheimer olup çoluğunu çocuğunu el bilmek midir en kötüsü? Kolunu bacağını, gözünü, kulağını, sesini yitirip kavanozda bir beyin gibi eylemsiz bir zihin olmak mı? Etlerinin çürüyüp parça parça düşmesi mi? Seç birini. Ya da hayal gücünü kullan biraz.

Mesela benim canımın içi kızım… İki ay sonra 18’ini dolduracak. Biliyorum ki çok dertli. Annesinin ucu biraz sivrice ama şekilli burnu yerine benim hem etli hem de kemerli burnumu almış. Olay tamamen genetik. Kızcağızın elinden hiçbir şey gelmez. Burnunun öyle olması onun suçu değil kesinlikle. Biyolojik bir durum. Sonuçta benim de suçum değil ama benim genlerimin onu üzmesi bana suçluluk hissettiriyor. Saçma ama öyle…

Şimdi, ben kızıma desem ki, kızım hiç burnu olmayanlar var veya kızım senin burnun kendisinden beklenen işlevleri koku almak olsun, nefes almak olsun gayet güzel yerine getiriyor. Kızım Isabelle Dinoire adındaki Fransız bir kadın, bir gece, bir sürü uyku hapı yutmuş. Yere düşüp şuurunu kaybetmiş. Köpeği de gelip yüzünü yemiş kadıncağızın. Kadıncağız yüzsüz kalmış. Yüz nakli oldu sonra. O kadınla kendini karşılaştırırsan mutsuz olmanın çok saçma olduğunu görürsün, desem, kızım bana dönüp evet baba, çok haklısın, bu karşılaştırma, sorunumu çözdü; artık çok mesudum demez ki. Çığlık atarak odasına kaçar. Mantıksal önermelerimle dünyayı değiştirebiliyor olsaydım şimdiye dek dünya on numara bir yer olmuştu, çoktan. Kime göre on numara diye soran olursa burnunun ortasına yumruğu yer…

Neyse, sonuçta kızımı bile ikna etmekten aciz olduğumu biliyorum, en azından. Sonuçta o burun değişecek. İki milim oradan kesilip, üç milim buradan yontulunca, bizim kız bedenindeki bu insanlık için önemsiz, kendisi içinse ihtişamlı değişimi geçirince rahat bir soluk alacak. Zaten ameliyat randevusu alındı bile. Cerrahlarla görüşmelerin, internetten yapılan araştırmaların ve aile bütçemizden çıkacak olan yüklü paranın lafını bile etmiyorum.

Burada anlatmak istediğim konu başka. Konu benim arkadaşım, daha doğrusu en yakın dostum Sedat. Sedat’ı çok severim. Yıllar geçtikçe ailemin bir parçası oldu.

Sudan meselelerden sinir krizi geçirebilir, eli ayağına dolaşır. Tiptir, bazen patavatsız laflar eder ama en zorlu durumlarda en metanetli olan da o olmuştur. Hep şaşırmışımdır buna. Motosiklet kazası geçirip de sağ bacağımdaki açık kırık beni altı ay eve bağladığında bir an bile yılmadan moralimi düzeltebilen sadece o olmuştu. Karımı canavar gibi gördüğüm, kendimi yalnız ve beş para etmez hissettiğim o karanlık ve uzun dönemde, tam yanı başımda kaya gibi sağlam kaldı.

Sedat ilginç bir insan… Üniversiteden hem bölüm hem de yurt arkadaşım. Üçüncü sınıfta final dönemine bir ay kala göbeğinin derisi fısladı. İsilik gibi, kırmızı pembe arası minik kabartılar oluştu. Çok kaşınıyormuş. Öyle diyordu. Gece uykudan uyanıp hart hurt kaşımak zorunda kalıyordu. Günler geçip de bu kırmızı noktalar inatla var olmaya devam ettikçe, Sedat’ın morali iyiden iyiye çöktü. Kabartılar kollarına, bacaklarına yayıldı, göğsünden boynuna tırmandı, oradan sırtına atladı. Ağaçlara sürtüyordu sırtını. Kaşıdığı yerler yara oldu, kabuk bağladı. Sonra daha da çok kaşındı, kaşıdıkça kabukları koparıp kanatıyordu. Önce, üniversitenin revirine gitti. Sonra Ankara’daki devlet hastanelerine. Sonra Ankara’daki özel dermatologlara. Doktorların verdiği merhemleri, hapları büyük bir titizlikle kullanıyordu. İlaçları kocaman bir market poşetini ağzına kadar doldurdu. Sonra, gittiği dermatologlar ona kafaya fazla takmamasını söyledi. Bir, iki, beş, yedi doktor aynı şeyi söyledi: “Kafana fazla takma. Psikolojik.” İstanbul’a ailesinin yanına gitti üç günlüğüne. Orada Türkiye’nin en efsanevi “cildiyeci” profesörüne göründü. O da aynı şeyi söyledi: “Kafana takma. Düşünme bunu.”

Kafana takma ve düşünme… Bu berbat tavsiye Sedat’ı mahvetti. Sabahlara kadar bu konuyu konuşmuşluğumuz vardır.

“Abi diyorlar ki kafaya takarsam daha fena olur. Tamam, ben de diyorum ki bunu düşünmemeliyim, çünkü düşünürsem daha kötü olacak. E o zaman, ben başka bir şey düşünemiyorum ki. Ben şimdi sana yeşil bir ineği sakın düşünme desem, onu düşünmez misin?”

“Manyak mıyım oğlum, neden yeşil inek düşüneyim!”

Sedat kederli gözleriyle bakmaya devam edince ben de ciddileşmek zorumda kaldım.

“Abi öyle yapma da roman falan oku. Ya da gel, bira alalım.”

Yok, olmadı bir türlü. O dermatologlar, benim dostuma ne denli büyük bir kötülük yaptıklarından habersiz uzun yıllar hasta kabul etmeye devam etti.

Sonuçta, finaller geçti ama Sedat bu kafaya takmama işini bir türlü başaramadı. Hatta ben bile kaşınmaya başladım bir ara. Trene atlayıp İstanbul’a ailelerimizin yanına döndük. Sedat kaşıntılı ve uykusuz gecelerde, kafaya takmamanın yöntemlerini bulmayı kafaya takmıştı bu sefer de. Matematikçiyiz ya, kafasına takmamayı sağlayacak mükemmel mantıksal formülü arıyordu. Bazen bulduğunu sanır ve beni telefonla arardı. Anlatmaya başlar, tam düşünce zincirinin ortasında işe yaramayacağını görür ve kahrolurdu. O aralar işte, uzun uzun ellerini yıkamaya, duş almaya başladı. Nemli cehennem sıcağında, yazın ortasında kimsenin dikkatini çekmedi onun su ve sabunla fazlaca iştigal etmesi. Babası Rasim Amca’nın dışında… Yazın en cehennem günlerinden bir pazar sabahı, babası duştan çıkan Sedat’ı saatlerce suyu boşa akıttığı için azarlarken kalp krizi geçirdi. Neyse ki… Tövbe yarabbi. Tabii ki çok üzüldüm. Rasim Amca’yı, apar topar taksi tutup acile götürdüler. O zamanlar, kimsenin aklına ambulans çağırmak gelmezdi. Sevk işlemleri, hastane odası bulma, ilaçlar, anjiyo randevusu falan derken, Sedat kaşıntılarını unuttu.

Üç beş yıl sonra Nanni Moretti’nin “Sevgili Günlük” adlı filmini seyrettik Sedat’la birlikte. Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü almış diye gittiydik. Özellikle filmin üçüncü bölümünde çok güldük birbirimizi dirsekliye dirsekliye. Aslında acıklı bir tarafı vardı hikâyenin ama bizim gözümüzden yaş geldi gülmekten. Bir hafta sonra Sedat beni aradı. Çok endişeliydi.

“Ya galiba, bende Hodgkin Lenfoma var,” dedi.

“Lan oğlum o ne ki?”

“Filmde vardı ya hani, aynı belirtiler bende var.”

O günlerde Sedat, işletme yüksek lisansını ve kısa dönem askerliğini tamamlamış, aile ocağına dönmüştü. İş arıyordu. İki ay üniversite hastanelerine abone oldu. Kan verdi, film çektirdi, bir sürü doktora kendine koyduğu teşhisi bıktırıcı ayrıntılarıyla anlattı. Neyse ki sonunda bir bankanın uzman yardımcılığı sınavını kazandı. İşe başladı da öyle kurtuldu Hodgkin Lenfoma illetinden. Ben o sırada yeni evlenmiştim. Sedat’la pek ilgilenemiyordum. Araya sıkıştırıp yaptığımız sinema kaçamağının ona aylarca eziyet çektirmesine üzülüyordum ama benim de kendime göre işim gücüm vardı. Hem Neşe ile cicim aylarını yaşıyorduk…

Yıllar sonra bir gece Sedat’ın evinde içiyorduk. Neşe ile evleri ayırdığımız karanlık dönemde bir gece…

“Sedat lan, sen niye işletmede yüksek lisans yaptın, hiç anlamıyorum. Hani beraber akademik kariyer yapacaktık.” Gerçekten de bu konuyu hiç enine boyuna konuşmamıştık, aradan onca yıl geçmesine rağmen.

Sedat epeyce suskun kaldı. Onun hassas noktalarını sezebildiğim için üstelemedim. Tam konuyu değiştirecektim ki Sedat konuşmaya başladı.

“Tahsin Hoca ile görüşmemizi hatırlıyor musun?”

“Hatırlıyorum galiba. Matematik yüksek lisansı için konuşmuştuk.”

“İşte o zaman kafama dank etti. Ya bütün yıl ben öğrencilere ders verdikten sonra, hiçbiri ama hiçbiri hiçbir şey anlamazsa? Bütün öğrenciler, bütün sınavlardan sıfır alırsa?”

“Olur mu öyle şey? Çok düşük bir ihtimal bu, biliyorsun.”

“Küçük olabilir. Ama var. Sıfır değil. Elimden gelen her şeyi yapsam da öyle bir ihtimal var.”

Sedat’ın aşırı küçük risklere lazer ışını gibi odaklanma eğilimi ile alay etmeyi asla aklımdan bile geçirmedim. Şimdi geriye dönüp baktığımda belki de yaptığım hata, onun kaygılarını kimi zaman mantık problemi gibi ele almış olmam. Kanlı canlı arkadaşımın hayatını zehir eden somut bir dertten çok, akıl yürütmeyle çözülebilecek soyut bir mantık problemi gibi.

“Her şeyi kontrol edemezsin, biliyorsun.”

“Biliyorum. Salak değilim. Ben sadece kontrol edebileceğim şeyleri kontrol etmek istiyorum,” dedi. Sesinde acı bir tını vardı.

“Sonuçta gayet iyi yaptın oğlum… İşinden memnunsun. Önemli olan da o.”

Sedat gülümsedi. Gerçekten de işini çok sevdiğini biliyordum. Sekiz yıl bankada çalıştıktan sonra, Bütçe ve Raporlama Müdürü olarak çokuluslu bir şirkete geçmişti. Sayılara fısıldayan adam diyorlardı ona. Saat gibi tıkır tıkır çalışan bir sistem kurmuştu. Yükselme şansı yoktu ama onu gayet iyi tanıdığım için zaten yükselmek gibi bir derdi olmadığını biliyordum. Emekli olana kadar aynı pozisyonda kalacaktı ve bu durum onun için biçilmiş kaftandı.

Sedat’ın iş hayatı çok iyiydi ama aşk hayatı yerlerde sürünüyordu. Kendince “temiz kadın” profili diye bir şey oluşturmuştu. Hani FBI seri katili yakalamaya çalışırken profil yapıyormuş ya… Sedat da belirlediği profilin dışına taşan kimseyle beraber olamazdı. Bir kere kadın beyaz tenli olmalıydı. Koyu renk ten, ona kirliymiş gibi geliyordu. Eğitimli olmalıydı. Eğitimsiz insanların hijyen alışkanlıklarının kötü olduğu bir gerçekti. Türkiye’de tuvalet kâğıdı kullanım oranının ne kadar düşük olduğunu, iğrenç taharet alışkanlıklarını, dışkıladıktan sonra en az otuz saniye el yıkanması gerektiğini, sadece dışkı ile bulaşan Hepatit A virüsünün Türkiye’de her on kişiden dokuzunda olduğunu saatlerce anlatabilirdi. Kadının tırnakları kısa olmalı, giysileri temiz olmalı, dövmesiz ve sağlam dişli olmalıydı. Dövme ve diş tedavisi ile bulaşabilecek hastalıkları bir solukta sayabilir hâlâ. Saçları da temiz kokmalıydı kadının.

Bana pek hayret verici gelse de Sedat bu daracık profile uyan çok sayıda partner buldu kendine yıllar içinde. On taneden fazladır. Sedat’ın dediğine göre bunların çoğu da iyi kadınlardı. İyi, akıllı, seksi, bazen komik… İlişkilerini sürdüremediği için ıstırap çekerdi. Ciddi ciddi azap çekerdi ama elinden başka türlüsü gelmiyordu. Bir kadını burnunu karıştırırken yakalamıştı. Allahtan kadın, Sedat’ın onu gördüğünü fark etmemişti. “Burundan cinsel organa patojen transferi” diye İngilizce Google araması yapmıştı ve sonuçta Metisilin Dirençli Staphylocococus Aureus diye bir mikropla cebelleşmişti haftalarca. Başka bir kadından genital mantar bulaşmıştı Sedat’a. Sedat bu kadını çok seviyordu ve ayrılmak zorunda kalınca çok üzüldü. Sifilis, belsoğukluğu ve herpesten girip penis kanseri yapan Human Papilloma Virüs’ten çıktı o aralar. Aylarca sürdü bu tenasül hastalıkları gündemi.

Tabii ki defalarca söyledim ona. Sırf ben değil, Neşe de söyledi. Başka arkadaşları da söyledi. Psikiyatra git. Yardım al. Yardıma çok ihtiyacı olduğunu kendisi de biliyordu ama bir türlü adım atamıyordu.

“Doktora gitsem ve senin sorunun şudur diye adı konsa, sanki artık hiç kurtulamayacağım gibi geliyor,” derdi. “Sanki sonsuza kadar damgalanacağım gibi geliyor.”

Alınlarında kara damgalarla yürüyen insanlar geldi gözümün önüne. Neyse ki işyerinde kendini kabul ettirmişti. Pürel şişelerini, ıslak mendillerini ve evden getirdiği öğlen yemeklerini herkes benimsemişti. Artık kimse onula el sıkışmaya teşebbüs bile etmiyordu. Tuhaflıklarına gülüp geçiyor, takıntısını neşeli bir ilginçlik olarak bağırlarına basıyorlardı. Ne kadar acı çektiğini anlayabildiklerini sanmam.

Bazen iyi dönemleri oluyor, kimi zamansa kaygıları alevleniyor ama her seferinde bir şekilde kendini toparlamayı başarıyordu. Kendince yöntemler geliştirmişti yıllar içinde. El yıkama ve duş alma ritüelleri, bir-iki-üç diye içinden sayarak tekrarladığı bazı cümleler, rahatsız edici durumlardan kaçınma… Playstation almıştı. Çok bunalırsa, saatlerce bilgisayar oyunları oynardı. Evinde her zaman macera romanları bulunurdu. Bunları beşer onar satın alırdı. Film DVD’leri… Oynadığı, okuduğu ve seyrettiği sürece o sürekli didinen zavallı beyni birazcık da olsa soluklanma fırsatı bulurdu.

Geçen sene nisan ayında ne olduysa oldu, bir perşembe akşamı dostumu şeytan dürttü. İşten çıkınca, her zaman yaptığı gibi doğrudan eve gideceğine, plazalar mahallesindeki beş yıldızlı otele gitti. Otelin roof barında kendine bir viski söyledi. Belirtmem lazım. Sedat asla dışarıda yemek yemezdi. İçeceği ise yalnız beş yıldızlı otellerde tüketebiliyordu. Onunla rastgele bir bara gidip iki tek atmak söz konusu bile olamazdı. Artık nereden öğrendiyse lüks otellerin mutfaklarında mutlaka bulaşık makinesi olduğu ve bardakların falan en az 65 derecede yıkandığı bilgisine ulaşmıştı. Biçare dostum bu bilgiye dört elle sarılmıştı tabii. Üçüncü viskisinin ortalarında, otelde kalan, şen kahkahalar atan yabancı bir grupla kaynaştı. Nasıl olduysa artık… Bana anlattığına göre sadece gülümsemişti bu insanlara. Onlar da o kadar doğal bir şekilde masalarına davet etmişlerdi ki…

“Beni hiç tanımayan o insanların yanında kendimi o kadar iyi hissettim ki. Sanki onlar sıkıntılarımdan habersiz oldukları için, bir anlığına da olsa korkularım yok oldu, gitti. Yaşadığımı, normal olduğumu hissettim. Çok ama çok garipti. Yıllardır ilk kez kendimi böyle hissediyordum. Uçuyor gibiydim. Öylesine hafiftim ki.”

Gecenin ilerleyen saatlerinde artık zil zurna sarhoş olan dostum, sarışın, süt gibi beyaz tenli, kısa tırnaklı Hollandalı kadının odasına gitmiş ve onunla saatlerce sevişmişti. Kadının adının Femke olduğunu iddia eder hâlâ. Ben ona defalarca Femke diye isim mi olur desem de, hâlâ ısrar ediyor. Adı Femke’ymiş. Sedat kadınla beraberken, artık nasıl kendinden geçtiyse otel yatağını daha önce kullanmış yüzlerce, belki binlerce insanın mikrop kaynayan pis bedensel sıvılarını aklına bile getirmemişti. Cüzdanında her zaman taşıdığı prezervatifi kullanmıştı yalnız. Prezervatif kullanmadan asla cinsel ilişkiye girmezdi. Prezervatife rağmen genital mantar kapması onu epeyce yıkmıştı ama ısrarla devam etti yanında prezervatif taşımaya. Öyle kendini bulunmaz Hint kumaşı sandığından veya her an bir kadının üstüne atlayabileceğini düşündüğünden değil tabii. Çok küçük, minnacık bir olasılık da olsa, eğer bir gün gerekirse hazırlıklı olmalıydı. Femke demekte ısrar ettiği bu kadınla iş o noktaya gelince, yıllardır hiç sektirmeden uyguladığı titizliğin gün gelip işe yaramasına daha da sevinmiş olmalı dostum. Sonra kadın da kendi prezervatiflerini çıkarıp Sedat’ın kullanımına sunmuş ve bu basiretli tutumuyla bizimkinin gönlünü iyice kazanmıştı.

Sabah olunca ilkin Sedat uyandı. İçinden çırılçıplak dağlara tırmanmak geliyordu. O derece mutluydu. Kalkıp giyinmeye başladı. O sırada ufak, nahoş kıpırtılar başladı. Kontamine halıdan topladığı kontamine giysilerini giyerken çok rahatsız oldu. Eve gider gitmez yıkanabilecek her şeyi çamaşır makinesine, takım elbisesini ve kravatı da çöpe atacaktı. Sonra da güzel bir duş alıp kendine gelirdi. Derin bir uykuda olan kadının sırtındaki kocaman denizkızı dövmesi ilişti gözüne. Alarm çanları çalmaya başlamıştı. O odadan bir an önce ayrılması gerekiyordu. Ne kadar huzursuz olsa da öylece çıkıp gitmeye gönlü razı gelmedi. Kadına güzel bir not yazmak üzere kâğıt kalem bakındı. Etajerin üstünde otelin antetli dosyasının yanında Femke’nin çalıştığı ilaç şirketinin dokümanları duruyordu. Orada yazan şeyi görür görmez beyninden vurulmuşa döndü. “HIV Drug” (HIV İlacı). Yüzüne ateş bastı. Koşarak çıktı odadan. Merdivenlerden aşağı koştu. Ardına bakmadan otelin ana kapısından çıktı. Eve gider gitmez üzerinden çıkardığı her şeyi çöpe attı. Kırk beş dakika derisini kazırcasına ovarak duş aldı. İşi aradı ve hasta olduğu için gelemeyeceğini söyledi. Hayatında ilk kez yapıyordu bunu. Birkaç saat sonra beni aradı. Öğleden sonra dersim yoktu. Makalem üzerinde çalışıyordum.

Ben telefonu açar açmaz, “AIDS oldum,” dedi. Gafil avlandım. Hiç beklemediğim anda duyduğum bu isim beni derinden sarstı. Uzunca bir süre sessiz kaldım.

“Ne kadar kötüsün?” diye sordum Sedat’a nihayet. Kendini hep bilirdi dostum.

“En kötü günümden yüz kat daha kötü,” dedi. Sesinde daha önce hiç duymadığım derin bir yılgınlık vardı.

“Geliyorum ben birazdan. Evdesin değil mi?”

“Sakın gelme. Sana da bulaştırırım.”

“Bulaştırmazsın. Bunu da atlatacaksın.”

“Bazı şeyler atlatılamaz,” dedi ve telefonu kapattı.

Bazı şeylerin atlatılamayacağını benden daha iyi kim bilebilirdi ki? Ama sen atlatacaksın Sedat. Atlatacaksın.

Sedat beni içeri almak istemedi, vebalıymış gibi geri çekti kendini. Mikroplar ondan bana kedi gibi atlayacaklardı sanki. İtiraf etmeliyim ki onun bu içten olduğu kadar saçma korkusu sinirlerimi bozdu. Biraz çirkin bir şekilde güldüm. Allahtan, zavallı dostum bunu fark edemeyecek kadar kendi düşünceleriyle meşguldü. Beyninin kontrolsüz bir hızla, boğuk iniltiler çıkararak çalıştığını adeta duyabiliyordum.

“Ne yapacaksın? Evden hiç çıkmayacak mısın?” dedim.

“Üç ay beklemem lazım test için.”

“İş ne olacak peki?”

İşini düşünmeye çalıştı. Üç ay işe gidememenin anlamını kavrıyordu.

“Git salona otur. Ben de sana uzak bir yerde dururum, tamam mı?”

Hâlâ ikna olmamıştı.

“İnternetten baktın değil mi? Havadan bulaşmıyor bu virüs. Biliyorsun değil mi?”

Bildiğini biliyordum.

“Sedat, beni hemen içeri almazsan inan bana daha büyük kötülük yapmış olacaksın. Biliyorsun, seni böyle bırakıp gidemem. Yorgunum. Lütfen beni daha çok uğraştırma.”

Kararlılığımı test edecek kadar direndi. Öylece bekledi yere bakarak. En nihayetinde, kanepenin köşesine dizlerini toplayıp tünedi. Yaralı bir hayvanın parlak ve sulu gözleriyle bakmaya başladı bana.

Bu anın geleceğini bir şekilde hissediyordum zaten. O kadar mikrop arasında henüz HIV’i o zamana kadar hiç aklına getirmemiş olması bile mucize sayılırdı. Ben de yıllardır çok dikkatli davranmış, HIV’i çağrıştıracak herhangi bir mevzudan bahsetmekten özenle kaçınmıştım.

Dostumun kafasında iki düşünce türü sürekli savaş halindeydi. Bir tanesi “normal” dediğimiz düşünce, diğeri takıntının düşüncesi. Normal düşünce, Femke’nin otel odasındaki dosyasında yazılı olan sözcüklerin Femke’nin HIV pozitif olması anlamına gelmediğini biliyordu. Normal düşünce prezervatif kullandığını ve bu şekilde virüsü almış olmasının imkânsız olduğunu biliyordu. Takıntının düşüncesi ise prezervatifte bir yırtık olduğunu söylüyordu durmadan. O hastalığın adının yazılı olduğu dosyanın kontamine olduğunu, hatta az önce internete girdiği bilgisayarının kontamine olduğunu ve hatta bunları düşünen kendi beyninin kontamine olduğunu… Beynini çıkarıp yıkayabilse, bunu yapardı eminim.

Neşe’yi işinden aradım, toplantıdan çıkarttım. Arkadaşının gittiği Tayfun adındaki psikiyatrdan acil randevu almasını istedim. Cumartesi günü randevuları çok doludur falan dediyse de, ne yapıp edip almalıydı randevuyu. Aldı da sonunda. Ertesi gün saat 13:00’te Nişantaşı’na gidecektik Sedat’la. Psikiyatra gitmeye itirazı yoktu artık. Hatta bir kez randevunun alındığını duyunca, o saat olsa da gitse diye sabırsızlanmaya başladı. Uzun, çok uzun bir gece oldu. Dostum çarşaf kadar bir örümcek ağı gibi ördüğü endişeleriyle beni çok yordu. Kendisini de helak etti. Sabaha kadar uyumadı sanırım. Benim bir ara içim geçti.

Allah o Tayfun’dan razı olsun. Bir saat on dakika sonra muayenehaneden çıktığında Sedat’ın gözlerinde ümit vardı artık.

“Beni çok iyi anladı,” dedi dostum. Sevinmek istiyor da çekiniyor gibi bir heyecan vardı üstünde.

Sedat’ın derdinin çaresi varmış. İki tane ilaç yazmış. Hemen gittik ilaçlarını aldık. Bir tanesi yeşil reçeteli… Bir hafta, on güne kalmadan epey toparlayacağını söylemiş Tayfun. İleride biraz rahatlayınca, bilişsel davranışçı terapi diye bir şeye başlayacakmış.

Gerçekten işten sadece bir hafta izin aldı Sedat. Çok kötü bir grip geçirdiğini söyledi. Herkes de anlayışla karşıladı onu. Antidepresanı üç gün yarım doz aldı, sonra da tam doz. Tayfun dozu tekrar artırdı bir hafta sonra. Bunu Sedat’a önceden söylediği için Sedat ürkmedi.

Yalnız, diğer ilaca, yeşil reçeteli olana, bağımlı olmaktan çok korktu bir ara. Tayfun’u aradı gecenin köründe. Tayfun ona hem soğukkanlı hem babacan, hem anlayışlı hem otoriter bir dille açıklama yaptı. Bağımlı olması için dozun giderek artması gerekirmiş. Oysa Sedat yüksek dozla başlamış ve ikinci hafta dozu azaltarak ilacı keseceklermiş. Tayfun’un dediği şekilde kullanırsa bağımlı olmazmış. Benim bildiğim Sedat buna da bir kılıf bulur, itiraz ederdi ama sanırım o ilaç kanında dolaşırken, beyin kimyası endişesini körükleyemedi ve o badire de böylece atlatılmış oldu.

Sedat izinli olduğu hafta, Tayfun’un önerisiyle bol bol Playstation oynadı, televizyon seyretti. Uyudu. Yeşil reçeteli hapa bağımlı olmaktan korkmasının bir nedeni de hapın ona verdiği rahatlama duygusunun çok hoşuna gitmesiydi.

Aradan üç ay geçip de HIV testi yaptırınca dostumun endişeleri gene biraz alevlendi. Femke ile beraber olduğu tarihi yanlış hatırlayıp testi 91. günde değil de 89. günde yaptırmış. Tabii ki sonuç negatif çıktı. Sedat’ın içi hemen rahat etmedi. İki günlük hesap hatasını nasıl yaptığını anlayabilmek için dedektif gibi iz sürdü birkaç gün. Bir hafta sonra tekrar test yaptırdı. O da negatif çıktı. Tayfun’a gitti ve test sonucunu bir de onunla beraber değerlendirdiler.

Sedat yavaş yavaş düzeldikçe, ben de kendimi geri çektim. Neşe bazen çok kızardı Sedat’a. Dostumun sürekli hastalık kaygılarını bana kusmasının, beni kötü etkilemesinden korkuyordu. Neşe’yi çok iyi anlıyordum. Beni korumak istiyordu. Sedat’ı çok sevmesine rağmen bazen söverdi onun adı geçince. Öyle zamanlarda karıma sıkıca sarılırdım, öperdim onu.

Dediğim gibi, Sedat çok yol kat etti. Tayfun onu hastalığının uzmanı bir terapiste gönderdi. Haftada bir terapi, ayda bir Tayfun’la görüşme falan derken takıntılı düşünceleri yok olmadıysa da etki ve şiddetleri azaldı. Bazen çok zayıf bir insanı görünce, o kişinin AIDS olabileceği aklına geliyordu. İşyerinde parmağını kanattığında gene kaygılanmıştı. Nadiren de olsa parlak kırmızı ojeli tırnaklar onu rahatsız ediyordu. Bu durumların hepsini itinayla not alıp terapistiyle konuşuyordu.

Yüz yıl düşünsem Sedat’ın bu kadar iyi bir noktaya geleceği aklıma gelmezdi. Üç dört aydır görüşmemiştik. Neşe hiç sıcak bakmadığı için dostumu aramamıştım. Hem benim de kendime göre dertlerim vardı ne de olsa. Nedendir bilinmez, o da beni hiç aramamıştı.

Geçen cuma öğleden sonra aradı.

“Nasılsın Haluk?” sesinde tarif edemeyeceğim bir yaşam enerjisi vardı. İki kelimeyle bile geçmişti bu bana.

“İyidir, ne olsun. Bizim kız burnundan estetik olacak. Narkoza girecek diye korkuyorum.” Sedat’a kendi endişelerimi anlatmak çok tuhaf bir duyguydu. Bana anestezi istatistiklerinden bahsetmesini bekliyordum.

“Merak etme. Fıstık gibi olur Ferda.”

“İnşallah,” dedim.

“Bana bak, gelsene bana bu akşam. Ailecek planınız yoksa tabii…”

“Yok ya, bizimkiler Avşa’da. Kayınvalidenin yazlığındalar.”

“E tamam gel işte. Ben menemen yaparım. Bira içeriz, ne dersin? Yeni filmlerim de var…”

“Olur gelirim. İyi olur. Görüşmeyeli çok oldu.”

Evet, Sedat domatesleri ve biberleri ova ova yıkadı. Hatta yumurtaları bile yıkadı. Ellerini de sık sık yıkadı. Ama onda öyle bir şey vardı ki… Gülünce öyle candan gülüyor, beni öylesine kendini vererek dinliyordu ki… Okuduğu güzel bir kitabı öyle şevkle anlattı ki… Anladım ki… Anladım ki benim dostum şu ana kadar, kendisinin soluk bir suretiymiş sadece. Tıp bilimine şapka çıkarttım. Dostuma kendi potansiyelini geri verdi diye… İçimde bir burukluk yoktu desem yalan olur. Bir yanım onun hastalığını yenmesine haset ediyordu.

Son yıllarda pek içmiyorum. Alkol bana iyi gelmiyor. O gece aç karnına iki tane 50’lik bira içtim. Yemekten sonra viskiye geçtik. Atın ölümü arpadan olsun.

Üçlü kanepede televizyona karşı konuşlandık ama film falan seyretmedik. En çok ben konuştum, o dinledi. Not dilendikleri için hâkir gördüğüm öğrencilerimi, doçentlikten profesörlüğe geçişin çilelerini, bitmek bilmeyen makalemi anlattım. Hatta “asal sayıları seviyorum” demenin yapmacıklığı hakkındaki gizli tespitlerimi bile anlattım. İçip içip anlattım. Sonra sadece içtim. Ben susunca o konuştu.

“Bugün yabancı bir adamla el sıkıştım,” dedi gururla. ABD’den, bir bilgisayar programı tanıtımı için birisi gelmiş.

“Gerçi sonra ilk fırsatta elimi yıkadım ama o kadar da olur değil mi?”

“Sana söylemek istediğim bir şey var Sedat.”

Bana hâlâ gülümseyerek bakıyordu. Dört yıldır bu anı düşünüyordum. Ne dolaylı, ne incelikli imalar, ne felsefi girişler kurgulamıştım kafamda…

“Ben HIV pozitifim,” dedim, öylece. Pat diye…

Ağzımdan dökülen sözcükleri tehditkâr bir biçimde havada uçuşurken görebiliyordum. Uzay, dostumla ikimizin arasında ortadan ikiye yarılmıştı. Bayılacak mıydı, koşup kaçacak mıydı? Tayfun’u mu aramalıydık? Kendime, zayıflığıma lanet ettim. Bunu ona yapmamalıydım ama çoktan yapmıştım bile. Başım dönüyordu.

“Biliyorum,” dedi Sedat. Hâlâ gülümsüyor muydu? Olamaz…

“Neşe beni aradı. Birkaç ay önce… Tarihi not almıştım. İstersen bakabilirim.”

“Yok, istemez,” diye mırıldandım.

Viskisinden kocaman bir yudum aldı. Ben de aynısını yaptım.

“Biliyor musun? İlk verdiğim tepki ne oldu? Nasıl kaptığını sordum, salak gibi. ‘Seni zerre kadar ilgilendirmez’ dedi Neşe. Çok taşaklı bir karın var.”

“Bilmez miyim,” dedim.

“Özür dilerim,” dedi Sedat. “Sana yaşattığım her şey için çok özür dilerim.”

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Kendimi kontrol edemiyordum. Kocaman bir çıbanın irini çıkmıştı.

Dostum bana iyice yaklaştı, omzumu sıkıca tuttu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sedat aniden kendini geri çekti.

“Bu kadar içmen doğru mu?” diye sordu.

“Bir seferden bir şey olmaz,” dedim.

“Tabii canım,” dedi Sedat.

Sinirlerimiz bozuldu. Kahkahalarla gülmeye başladık.

* Bu okuma parçasının yayını için esenkitap’a ve yazara çok teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.