‘Ruhuma büyülü bir dünya ve aklıma çözülecek bir bilmece sunan polisiye kitaplara hep hayranlık duydum.’

 

Esra Türkekul, Esen Kitap’tan çıkan ‘Kapalıçarşı Cinayeti’ romanıyla bu toprakların polisiye edebiyatındaki yerini aldı… “Dedektif olmak için hiçbir vasfı ve en ufak bir hevesi olmayan nevrotik kahramanımız, kendi iradesi dışında cinayet soruşturmasına katılır.” Hikayenin sonunda biz bir polisiye kahramanı kazanıyoruz, kahraman ise belki de kaygılarını aşmanın yollarını… “İyice çıkmaza giren soruşturmada belki de en işe yarar niteliği vicdanının sızısıdır. Toplum dışına itilmiş yoksul insanlara kalbinin en derin yerinden duyduğu sevgi ona yardımcı olur. Burnunun ucundakini göremeyen Berna, an gelecek kimsenin göremediğini görecektir.”

Polisiyeye ilginiz nasıl gelişti? ‘Kapalıçarşı Cinayeti’ oluşum sürecini biraz anlatır mısınız?
Kendimi bildim bileli, polisiye okumayı severim. Moralim bozuk olduğu zaman kafamı dağıtmak için, güç bir işi bitirdikten sonra kendimi ödüllendirmek için… En çok da nedensiz… Sırf okuma zevki için… Benim açımdan bu türün “kaçış” niteliği ön planda olmuştur hep. Uzun yıllar böyle severek okudukça, bu türle güçlü bir bağ kurdum ve için için polisiye bir kitap yazmaya heves etmeye başladım.

Açıkçası, Kapalıçarşı Cinayeti’ne başladığımda nasıl bir sonucun ortaya çıkacağı konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Daha önce, kurgusal hiçbir metin yazmamıştım. Bol bol yazarak, silerek ve yeniden yazarak ilerledim. Karakterler şekillendikçe, onların davranışlarına yön veren güdüler ve yaptıkları seçimler olay akışının ilerlemesinde belirleyici oldu.

Romanınızla ilgili size ulaşan tepkiler ne yönde?
En komik tepki lisedeki matematik hocamdan geldi: “Esracığım, iyi hoş da kitapta herkes çirkin, herkes ecik bücük… Bari komiseri yakışıklı yapsaydın.”

Şu ana kadar bana ulaşan tüm yorumların içeriklerini şöyle bir harmanlayıp bakınca, ana karakterin bariz bir biçimde ön planda olduğunu söylemem lazım. Kitabı beğenenlerin veya bütünsel olarak değerlendirenlerin yanı sıra, bazı dikkatli okurlardan düzeltmeler, çok spesifik ve çok kaliteli eleştiriler de geldi. Olumlu görüşler tabii ki beni motive ediyor, eleştiriler ise yol gösterici oluyor. Hepsi benim için çok kıymetli. Henüz bir yazar olarak çok yeniyim ve bu noktada hedeflerim şunlar: 1)Herkesi memnun etme çabasından kaçınmak. 2) Eleştirilere kulağımı tıkama yanılgısına düşmemek.

Kocasından boşanmış, annesiyle birlikte yaşayan, sıklıkla sakinleştirici haplardan yardım alan ve haliyle fazla kilolar edinen, anne baskısıyla turist rehberi olmuş Berna Tekdemir karakterini yarattınız. Karakter, karizmasıyla romanda oldukça göz dolduruyor…
Bu kitabı yazmaya başlarken ne biliyorsam onu yazmaya karar vermiştim. Beni ilgilendiren, üzerinde düşündüğüm, gözlem yaptığım ve hakkında okuduğum konuları kast ediyorum. Kaygı bozuklukları, depresyon, bağımlılık, kilo problemi ve sevgili bulamama anlamındaki yalnızlık gibi başlıklar her zaman ilgimi çekmiştir: Bir tür olarak varlığımızı sürdürmemiz için gayet yararlı olan, gerçek tehlikelere yeterli tepki vermemizi sağlayan sağlıklı korku duygusu ile; içimizde bir yerde durmadan vızıldayan ve bizi felç eden nevrotik kaygıyı nasıl ayırt edebiliriz?  Depresif olmakla, berbatbir hayat yaşamak ve bu yüzden mutsuz olmak arasındaki fark nedir? Nikotin gibi legal, meşru ve rahatça elde edilebilen bir madde nasıl çok güçlü bir bağımlılığa yol açabiliyor? Peki ya, şeker veya abur cubur yemek için duyulan dürtü nasıloluyor da bir insana yüz kilo aldırtacak kadar karşı konulmaz olabiliyor?

esra_turkekul_1 esra_turkekul_2

“O para üstünü beklerken tuvalete gittim. Orada öyle bir koku vardı ki kakasını halka açık tuvaletlerde yapan adi insanları bir kez daha lanetledim. Toplumun esenliği için böyle götüne hakim olamayanlara ağır para cezası getirecek yeni bir yasanın meclisten geçeceği aydınlık yarınları hayal ederek ellerimi yıkadım.’’Berna karakterinin iç sesi, romana mizah katan yorumları beni eğlendirdi. Polisiye kahramanlarının alaycılığından Berna da nasibini almış gibi görünüyor. Neler söyleyebilirsiniz?
Sherlock Holmes, Hercule Poirot ve Philo Vance’ı ele alalım. Üçü de dedektiflik kabiliyetlerini ve zekâlarını ispatlamış,özgüven sahibi, sadık ve silik yoldaşlarıyla dolaşan, muhteşem maceralar yaşayan, etkileyici tipler. Bu kahramanlar, altını doldurabildikleri bir ukalalıkla, tepeden bakarak alaycı olabiliyorlar.

Berna bu ikonik karakterlerin yanında çok gariban kalıyor tabii ki. Bir esrar çözücü olarak hem yetersiz hem de isteksiz. Zaten o yüzden de yüksek sesle söylediği iğneleyici laflardan çok, aklından geçenleri okuyoruz. Her insan zaman zaman, korku, öfke, tiksinti, çaresizlik ve yetersizlik gibi olumsuz duyguları hissetmekten kaçınmak için, bir savunma mekanizması olarak mizaha başvurur. Berna da bu anlamda kendine has bir mizahı içselleştirmiş.

Berna karakteri diğer romanlarınızdada karşımıza çıkacak mı? Bu kitabınız bir polisiye serisinin ilk cildi mi?
Şu anda Berna’nın ikinci macerası üzerinde çalışıyorum. Bu kitapta Berna’nın oturduğu semt olan Caddebostan civarında bir cinayet işleniyor. Karakterimiz Kapalıçarşı Cinayeti’nde, soruşturma becerisi açısından fazla bir varlık göstermemişti. Bu sefer, durum biraz farklı olacak. Gezi’de bir slogan vardı hani: “Korku imparatorluğu yıkıldı,” diye… Berna için biraz öyle olacak. Bir anda kişilik değiştirip soğukkanlı, çelikten iradeli birine dönüşmeyecek; ama kaygı ve zaaflarına rağmen neler yapabileceğini görmek isteyecek. Kısacası, Berna bu sefer kendi çapında dedektiflik yapacak.

Tekrar Berna karakteri ile devam etmek istiyorum. Bu kadar eğlendirici tarafının dışında, annesinin kaygılarıyla sürekli didişmesi ve ardından yaşadığı vicdan azapları onu kanlı canlı bir karakter yapıyor. Polisiye romanların yalınkatlığına rağmen, hayatın gerçek hallerini çok fazla barındıran bir kitap aynı zamanda; Kapalıçarşı Cinayeti…
Evet, öyle denebilir. Gerçi, polisiye roman deyince belli bir formatın yinelendiği homojen bir bütünden söz edemiyoruz. Abartmak pahasına şöyle diyebilirim: “Kim yaptı” tarzı kitapların bir kısmında, karakterlerin kurgunun içinde işlevlerini yerine getirmek üzere var olduğu ve neredeyse mantık bulmacası için veri sağlayan öğelere indirgendiği bir gelenek var. Bu kitapları da büyük bir beğeniyle okuduğumu söylemeliyim.

Diğer yandan, karakterlere ve arka plana daha çok ağırlık veren bir tarz da var.  Örneğin Henning Mankell, Michael Dibdin  ve Arnaldur Indridason, son aylarda okuduğum için şu anda ilk aklıma gelenler…Sürpriz ve gerilim faktörleri kadar, çok boyutlu ve yaşayan karakterler ile özenle resmedilmiş arka planın bu üç yazarın eserlerine ciddi katkı sağladığını düşünüyorum. Türk yazarlardan Emrah Serbes için de aynı şeyi düşünüyorum. Başka örnekler de var tabii… Kapalıçarşı Cinayeti’ne dönecek olursak, benim ilk kitabım olduğu için şu anda ona, karakterimin doğumunu anlatan roman gözüyle bakıyorum. Nasıl bir olgunluğa erişeceğini göreceğiz umarım.

Kahramanınız Berna gibi, sizin de turist rehberliği yaptığınızı göz önünde bulundurursak, mesleğinizden ve yaşamınızdan aktardığınız deneyimler mi var bu kitapta?
Sadece turist rehberliği değil, finans sektöründeki işlerimden tutun da, aile ve arkadaş çevremde veya gittiğim kurslarda, mahallemde, otobüste, dolmuşta gördüklerim de var. Kısacası elimde ne malzeme varsa, mümkün olduğunca yararlandım. Yaptığım gözlemleri ayıklayıp, süzerek kullanma fırsatı buldum ve de bu benim açımdan çok tatmin edici oldu. Karakterler ve olaylar ise tümüyle kurgu.

Ülkemizde geçmiş dönemde polisiye romanlar çok fazla yazılmıyordu. Son dönemde ise tam tersi bir durum yaşıyoruz. Bu yeni dönem yazarların başarısımı, yoksa bu tarza meraklı bir okuyucu kitlesi mi doğdu?
Bir polisiye okuru olarak, üretilen eser sayısındaki artışı ve polisiye türünün okurlarda ciddi anlamda karşılık bulduğunu ben de gözlemliyorum. Bu gelişmeyi tarihsel bir süreç içinde, toplumsal değişimle ilişkilendirerek analiz etmek mümkün ve çok da güzel bence… Yalnız, ben kişisel olarak bu çabaya girmekten kaçınıyorum açıkçası. Kendi adıma, polisiyle kurduğum duygusal bağı korumak istiyorum. Bu türü bilimsel bir incelemenin nesnesi olarak ele almamayı tercih ediyorum.

Polisiye tarzını edebiyatın neresinde görüyorsunuz? Edebi değeri olmadığını düşünüp ciddiye almayan okuyucu kitlesineneler söylenebilir?
Polisiyenin olmazsa olmazını kendimce ortaya koyayım. Mutlak doğru olmasından ziyade, argümanın hatrına, basitçe söylüyorum bunu: Polisiyede en az bir cinayet ve en az bir esrar çözücü bulunur. Vakausavurumla çözülür ve katil çok büyük olasılıkla adalete teslim edilir. Şimdi, bir kitabın içeriğinde bu şartların sağlanması ile kitabın edebi değeri arasında bir ilişki göremiyorum ben. Kısacası bir kitabın polisiye türüne girmesi, edebi niteliği hakkında bir bilgi vermez bence.

Gene de popüler kitap-edebi kitap diye pratik bir ayrım yapılabildiğini de yadsımıyorum. Polisiye türü eskiden otomatikman “popüler kitap” kümesine sokuluyordu ama artık o denli geniş bir yelpazede eserler var ki, edebi değeri türden bağımsız olarak ele almaya başladık.

Genelde suç unsuru; gerçek yaşamda da romanlarda da erkek karakterler ile özdeşleşir. Bunu çözen dedektif ya da komiser de hep erkek karakterdir. Erkek egemen bir unsuru kadın yazar olarak ve kadın karakter yaratarak kırdığınızı düşünüyor musunuz?
Doğrusu düşünmüyorum. Türkiye’nin istatistiklerine baktım ve suç dünyasında gerçekten de erkeklerin ezici bir ağırlığı var. Benim kadın karakter yaratmamın nedeni ise çok kişisel. İlk kitabımı yazarken, tecrübesiz olduğum için kendime en yakın bulduğum unsurlara sarıldım ve daha iyi anlatabileceğimi düşündüğüm için kadın karakter seçtim.

Kuzey Avrupa ile Amerikan Polisiyesi ciddi bir rekabet halinde. İskandinav Edebiyatında iklimin hikayeye bir karaktermişcesine eklenmesi ve yalnızlık teması ile cinayet daha toplumsal ya da siyasi odaklı olurken, Amerikan Polisiyesinde cinayetler daha nedensiz ve karizmatik seri katiller yaratılmakta. Sizin bu iki tarz / kültüre bakış açınız nasıl?
Geniş anlamda suç edebiyatında, mafya hikâyeleri var, seri katiller var uluslararası dev komplolar var, ortaçağdan kalma gizli örgütler, terörizm var. Var da var… Dar anlamda “kim yaptı” polisiyesinde ise en az bir cinayet ve kısıtlı sayıda şüpheli var. Daha kapalı bir ortam “kim yaptı” türü. Dünya çapında eşgüdümlü müthiş komplolar ve tuhaf suç örgütlerinden ziyade, bireyin işlediği suç ve onu çevreleyen ekosistemin anlatılması bana daha çok hitap ediyor.

Kitabın geçtiği coğrafya ve iklimise adeta filmlerde kullanılan gerilim müziği etkisi yapıyor okurda. Suç ve kötülükle bağdaştırdığımız öğeler duygularımızı yönlendirebiliyor. Bu yaşa gelinceye kadar çok sayıda polisiye okuduğum için, artık ister istemez psikolojimi etkileyebilecekbu fonukafamda ayıklıyorum. Norveç’in karanlık ormanlarında, buz gibi bir kış günü asık suratlı ve sinsi görünüşlü insanların arasında işlenen suçla; Jamaika’nın kumsallarında, parlak güneş altında dans eden sempatik tipli insanların arasında işlenen suç aynıdır bana göre. Benim için önemli olan bireylerin ve olayların kitapta nasıl ele alındığı, nasıl aktarıldığı.

esra_turkekul_4 esra_turkekul_3

Etkilendiğiniz ya da sıkı takipçisi olduğunuz yazarlar kimler?
Sevdiğim yazarlar o kadar çok ki… İster polisiye olsun ister başka türlerde, her zaman okumak istediğim çok sayıda kitap oluyor. Genelde daldan dala atlıyorum. Çağdaş Türk polisiye yazarlarını takip etmeye çalışıyorum ve hayranlıkla okuyorum. Yakın gelecekte, şu ana kadar ıskaladığım iki isim olan Lawrence Block ile Ian Rankin’e el atmayı düşünüyorum.

Tüm dünyada polisiye dizilerde reyting yükselişi yaşanıyor. Sizin takip ettiğiniz diziler var mı?
Elementary, Rizzoliand Isles ve Sherlock’u fırsat buldukça takip ediyorum.

Kitabınızda Berna dışında diğer tüm karakterler bir noktaya kadar ön plana çıkıyorlar. Başkomiser Fatih Gençbay’ı daha geride tutma nedeniniz,bu tarzda sıkça gördüğümüz ikili takım ruhu ya da duygusal etkilenim klişelerinden uzak tutmak adına mı?
Fatih Gençbay, polis olması nedeniyle Berna’nın kapsama alanının biraz dışında kaldı. Birinci tekil şahısla anlatılan hikâyede, Berna gibi sıradan bir orta sınıf vatandaşın bir başkomiserle kurabileceği yakınlığın sınırları vardı. Henüz detayları tam bilemiyorum ama ikinci kitapta Fatih’i yeniden göreceğiz.

Kitapta sosyal medya ile az çok haşır neşir olan ve cinayeti çözmek için belli sitelerden yardım alan Berna Tekdemir var. Peki sizin sosyal medya ile aranız nasıl?
Ben sosyal medyayı kullanmaya geç başladım ama şu an kendimi epeyce kaptırmış durumdayım. Akıllı telefon ve tablet bilgisayarı elimden düşürmüyorum diyebilirim.

Polisiye dışında ürünler yayınlayacak mısınız?
Hiç bilmiyorum ama polisiyede henüz yolun çok başındayım. Şimdilik Berna’nın maceralarına devam etmeyi planlıyorum.

Kapalıçarşı Cinayeti / Yazar: Esra Türkekul / Polisiye Roman / Esen Kitap / Editör: Özlem Özdemir / 1. Baskı Eylül 2013 / 256 Sayfa

Esra Türkekul; 1968’de İstanbul doğumlu… Kendini şöyle anlatıyor: “Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirdim ve o zamandan beri, mühendis olmak, kimliğimin önemli bir parçası. On iki sene bankacılık ve finans dünyasında para odaklı çalıştıktan sonra “yeter” diyerek kendi kafama göre takılmaya başladım. Sivil toplum kuruluşlarında çalıştım. Profesyonel turist rehberliği yaptım. İlkokuldan beri, ruhuma büyülü bir dünya ve aklıma çözülecek bir bilmece sunan polisiye kitaplara hayranlık duydum.”

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.