Etin Cinsel Politikası – Carol J. Adams

 

“Her on yedi saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Her bir saniyede yüzlerce hayvan öldürülüyor. “Dayak yiyen kadınlar” gerçekliği her gün yüzümüze çarpılıyor ekranlardan ve gazete sayfalarından. Çiftliklerin esir ettiği, mezbahaların katlettiği hayvanlar “marketteki et”e indirgeniyor günümüzde. Etin hem protein için zorunlu olduğuna hem de gücün kaynağı olduğuna inanmamız için örülen mit, aslında erkeğin potansiyel şiddet eğilimiyle üstünlük kurmasına neden oluyor. Etçilleri yiyen etçiller, kafamızdaki iktidar piramidinde en üste yerleştiriliyor ve bu haliyle gündelik hayatımızın her köşesine sızıyor. Reklamların neredeyse tamamında eti yenen hayvanların kadınsı temsil edilmesi ve erkek zihninde seks yapılacak kadının et veya piliç görüntüsünde olması yapbozu kendiliğinden tamamlıyor. İşte Carol J. Adams bu kitapta, yukarıda sayılan olguları ve genel olarak ataerki ile et tüketimi arasındaki diyalektiği çözümlüyor. Ona göre, erkeklik inşasının önemli bir parçası başka bedenleri denetim altında tutmaktır; et yemek de bunun önemli bir aşamasını oluşturur. “Et yemek, erkek iktidarının her öğünde yeniden ilan edilmesidir.” Onun kuramıyla, pornoda veya sofrada (aslında erkeğin yazdığı tüm “metinlerde”) parça parça tüketilen tüm adsızlar, “kayıp gönderge” olarak yeniden bedene kavuşuyor. Bu kitap, kadın ve hayvanın tüm yönleriyle eş olduğunu savunmuyor; yalnızca şiddet ve tahakkümden beslenen erkek egemen kültürün yeri yurdu olmadığının, zayıf bulduğu her şeyi ve herkesi “erkek” tanımının dışına atarak alt edilecek bir öteki ilan ettiğinin, özneden nesneye indirgediğinin altını çiziyor. Yiyecek/giyecek başka bir şey yokmuşçasına, birtakım canlılara yaşarken kafesi, ölürken ise kan gölünü reva gördüğümüz sürece savaşları ve ayrımcılığı olumlayan eril şiddet kültürünün ve hiyerarşinin aramızdan ayrılmayacağını hatırlatıyor.” Etin Cinsel Politikası’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

Maskelenmiş Şiddet, Susturulmuş Sesler

 

Kadınlar bizden çalınan adlandırma gücüne sahipti… Sonra kifayetsiz kelimeler kafi kabul edildi.
–Mary Daly, Beyond God the Father

Bir önceki bölümde göndergenin tüketilmesi ve bu sebeple metafor aracılığıyla başka bir şeye atıfta bulunmak dışındaki tüm anlamını yitirmesiyle ilgilenmiştik. Bu bölümdeki kaygımız ise, dil aracılığıyla gerçekleşen tüketimin nesneleştirilmesi ve bunun etin gerçek anlamının dışarda bırakılmasına yol açması. Bütün etli öğünlerin ardında bir yokluk vardır; yerini etin aldığı hayvanın ölümünün yokluğu. “Et” sözcüğü ile ölüm gerçekliği yok olur. Bu yüzden vejetaryenler, hayvanların yenmesiyle ilgili kaygılarını ifade ederken dil meselesini görmezden gelemezler. Bu anlamda dil meselelerinin kadınların maruz kaldığı baskıyı katbekat artırdığını fark eden feministlerden farklı durumda değillerdir.

Dilin kullanımının et yemenin yerini nasıl sağlamlaştırdığını araştırmak için feminist anlayışları kullandıktan sonra, bu bölüm kaynaştırmayı kadınların ve hayvanların ezilmişliklerinin dilinden örneklerle tanımlıyor, ardından da vejetaryen seslerin susturulmasını masaya yatırıyor. Vejetaryenlik et yemeyi, doğal olanın insanın emri altına alınması çabası olarak teşhir eder. Ancak et yemek, hayvanların yenmesini destekleyen hâkim kültürde meşru bir anlam taşıdığı için, vejataryen anlam da aynı doğa gibi et yeme tarafından aşağı bir konuma itilmiştir.

Maske Olarak Dil

 

Tahakkümün iktidar ikiliklerinden azade tek bir dile dahi sahip değiliz. –Beverly Harrison 
“Sexism and the Language of Christian Ethics”

Şu ana kadar feminizm, teorisinin aydınlatıcı ışığını hayvanların ezilmişliğine tutmaktansa bu konuda hâkim bakış açısını kabul etti. Dilimiz yalnızca erkekmerkezci değil, aynı zamanda insanmerkezcidir. “Erkek” sıfatı kullanıldığı zaman, bir önceki cümlede olduğu gibi, hepimiz yalnızca insan olan erkeklerin kast edildiğini varsayarız. “Erkek” ve “kadın” gibi kelimeleri kullanışımıza eşlik eden insanmerkezci mefhumların yanı sıra, “hayvan” kelimesini sanki insanlara da işaret etmiyormuş, sanki biz de hayvan değilmişiz gibi kullanırız. “Hayvan” kelimesi kullanıldığında hakaret olarak ima edilen her şey, insan olan hayvanlar ile insan olmayan hayvanlar arasında oluşturulan ayrımı devam ettirir. Dilimizi, biyolojik benzerliklerimizi kabullenmekten kaçınmak için bu şekilde inşa etmiş durumdayız.

Dil diğer hayvanları nesneler gibi adlandırarak, onları cinsiyetsiz zamir ile tanımlayarak bizi onlardan daha da uzaklaştırır. Bir attan, bir inekten, köpekten ya da kediden ya da herhangi başka bir hayvandan bahsederken “it” mi demeliyiz? “He” tüm insanları kapsadığı varsayılarak nasıl kullanılıyorsa, “it” de bağlamından çıkarsanan anlamıyla insan olmayan tüm hayvanları genellemek için öyle kullanılır. Ataerkil dilin dayattığı, erkek şahıs zamirinin hem tüm insanları nitelermişçesine türe özgü hem de yalnızca erkeği nitelermişçesine cinsiyete özgü kullanılmasıdır. Benzer bir şekilde, cinsiyetsiz zamir “it” ya hareketsiz, cansız şeylere ya da cinsiyet kimliği önemsiz olan veya bilinmeyen canlı, hareketli varlıklara işaret eder; ne var ki genelleyici “he” nasıl kadının mevcudiyetini ortadan kaldırıyorsa, genelleyici “it” de hayvanların yaşayan, soluk alan doğasını ortadan kaldırır ve onları şeyleştirir. Cinsiyetçi olmayan bir zamirin mevcut olmaması, bütün hayvanları “it” kabul ederek hayvanlar âlemini nesneleştirmemize izin verir. Bir hayvandan “it” diye bahsedildiğinde feminist eleştirmenlerin “he” geneli kapsayıcı bir terim olarak kullanıldığında tercih ettikleri bir ibarenin aynısını kullanmayı öneriyorum. Konu bir hayvanın bedeninin kesilmiş bir parçası olsa bile ondan “it” diye bahsetmek zorunda mıyız? Et bir “it” midir? Et için “it” zamirinin seçilmesi gerçek hayvanları görünmez kılan ve şiddeti maskeleyen hâkim gerçekliğe verilen son imtiyaz değil midir? (Hayvan türüne özgü bir zamirin yokluğundan ötürü, bu kitapta ölü ya da diri, cinsiyeti bilinmeyen herhangi bir hayvandan bahsederken “she” zamirini kullanacağım.) Kendimizi hayvanlardan uzaklaştırmamızın bir yolu da diğer hayvanların yaşamlarının gerçekliğini çarpıtan metafor ve mecazların kullanımıdır. Hayvana dayalı benzetmelerimiz onları kendilerinden ziyade insanlara atıfta bulunur hale getirir: Biri tilki gibi kurnaz, ayı gibi aç, kısrak gibi güzeldir. İnsanların mağduriyetinden bahsederken hayvanların kurban edilmesi ya da üzerlerinde deney yapılmasından edinilen metaforları kullanırız: Biri ya günah keçisi ya da kobaydır. Şiddet, hayvan deneyimlerinden çıkarıp kendimize mal ettiğimiz popüler metaforları alttan alta destekler: “beating a dead horse” [ölmüş atı dövmek/boşa kürek çekmek], “a bird in the hand” [çantada keklik], “I have a bone to pick with you” [lades daha bitmedi/seninle görülecek hesabımız var]. (Kısım: Dilinizi Özgürleştirin)

Ayakkabılarımızdaki deriden yüzümüzü yıkamak için kullandığımız sabuna, yorganımızdaki kuş tüyünden yediğimiz ete ve tükettiğimiz süt ürünlerine kadar bütün dünyamız diğer hayvanların ölümüne bağımlılık üzerine kurulmuştur. Birçok kişi için bu ne rahatsız edici ne de şaşırtıcıdır. Diğer hayvanların ölümü, hayatın kabul edilmiş bir parçasıdır; ya Tekvin 1:26’da bize hayvanlara hükmedebileceğimizi söyleyen insanmerkezli bir Tanrı tarafından bahşedilmiş olduğu varsayılır ya da üstün zekâmızdan kaynaklanan bir hak olarak kavramsallaştırılır. Kültürümüzde bu hâkim bakış açısına sahip olanlar için şaşırtıcı olan hayvanların sömürülmesi değildir (ki zaten onlar insanların diğer hayvanlarla arasındaki ilişkiyi ifade etmek için bu tabiri kullanmayacaklardır); şaşılacak olan birinin buna itiraz etmesidir. Kültürümüz genellikle hayvanların ezilmişliğini kabul eder ve insanların yararı uğruna hayvanların sömürülmesinde ahlaki veya politik bir sıkıntı görmez. Bu yüzden dilimiz de bu kabulü aktarmaya uygun biçimde inşa edilmiştir.

Hayvanların maruz kaldığı sömürüyü en az iki seviyede kurumsallaştıran bir kültürde yaşıyoruz: (1) mezbahalar, et pazarları, hayvanat bahçeleri, laboratuvarlar, sirkler gibi resmi yapılar; (2) kullandığımız dil. Ceset yemek değil de et yemek diyor oluşumuz, hâkim kültürün bu eylemi onaylamasını dilimizin nasıl aksettirdiğine temel bir örnektir.

Et, kültürümüzde birçok anlam taşır; yine de başka ne işlevi olursa olsun, et yemek asıl olarak hayvanların sömürüldüğünün göstergesidir. Peter Singer’ın gözlemine göre “bir-çok insan için, özellikle de modern kentlerde ve banliyölerde yaşayanlar için, insan olmayan hayvanlarla yaşanan en doğrudan temas sofrada gerçekleşir: Onları yeriz. Bu basit gerçeklik diğer hayvanlara yönelik tavrımızda ve bu tavırları değiştirmek için her birimizin yapabileceklerinde kilit öneme sahiptir.” Hayvanlar kayıp göndergeler haline getirildikleri için kimse et yerken “Şu an bir hayvanla etkileşim halindeyim” diye düşünmez. Et yememizi hayvanlarla ilişkilenmek olarak görmeyiz; zira bu gıdayla ilişkilenmek olarak yeniden adlandırılmıştır.

Dilinizi Özgürleştirin

 

Dil güçlü bir araçtır. Seçtiğimiz kelimeler bir şeyleri adlandırmak ya da tarif etmekten fazlasını yaparlar; statü ve değer atfederler. Dolayısıyla insan olmayan hayvanlardan bahsederken seçtiğiniz ifadelere dikkat edin; zira onlar hakkındaki önyargıları muhafaza eden ifadeler kullanıyor olabilirsiniz.

İnsan olmayan bir hayvandan bahsederken cinsiyetsiz “it” zamiri kullanmak (dişi ya da erkek olan) bu hayvanı onursuzlaştırır ve diğer hayvanların nesneler, aşağı varlıklar ya da mülkler oldukları görüşünü idame ettirir.

Evlerini ve yaşamlarını insan olmayan hayvanlarla paylaşan insanlardan bahsederken “sahip” gibi kelimeler kullanmak köleliği çağrıştırır ve bu çağrışımla barışık olmamalıyız. Dost, refakatçi, yoldaş ya da koruyucu gibi kelimeler daha tercih edilesidir.

Diğer hayvanları “yaşayan şeyler” diye anmaktan kaçının. Onlar yaşayan varlıklardır.

Evcil olmayan hayvanlardan özgür ya da özgürce dolaşan hayvanlar diye söz edin, “vahşi” ya da “yabani” hayvanlar diye değil.

Hayvanların insanların eylemleri sonucu acı çekmesi ya da ölümünden söz ederken gerçekleri gözler önüne seren acı verici derecede açık kelimeler kullanın. “Ötanazi”, “uyutmak”, “kurban etmek”, “etkisiz hale getirmek” hayvanlar üzerinde araştırma yapanların (ve bazı hayvan ıslahçılarının); “hastayı sürüden ayıklamak”, “hasat etmek”, “terbiye etmek” ve “sürüyü seyreltmek” de avcıların, tuzakçıların ve benzerlerinin en sevdiği ifadelerdir. Bu kelimeler öldürmek anlamına gelir; dolayısıyla öldürmek deyin.

Suçlu insanlar, insan olmayan hayvanlara uyguladıkları dehşet verici zulümlerin ve çağdışı sömürülerin üstünü yukarıdakiler gibi yanıltıcı hüsnütabirler ile örtmeye çalışırlar. Siz her şeyi olduğu gibi söyleyin ve başkaları böyle söylemediğinde onları düzeltin ki insanlar diğer hayvanlara çektirdiğimiz acının gerçek mahiyetinin sonuna kadar farkına varsın.

Duygusal düzeyde, herkes hayvanları yiyor olmaktan bir miktar rahatsızlık duyar. Bu rahatsızlık insanlar yemek yerken ne yediklerinin kendilerine hatırlatılmasını istemediklerinde, et yemeyi mümkün kılan mezbaha işlemleri hakkında bilgilendirilmekten kaçındıklarında görülebilir. Ayrıca her-kesin etin bir çeşidine karşı kişisel bir tabusunun olması bu durumu açık eder: sakatat gibi sahip olduğu form sebebiyle ya da domuz, tavşan, böcek ve kemirgenler gibi kaynağı sebebiyle. Dilin et yemeyi gizleyen düşünsel çerçevesi, bizi bu duygusal tepkileri incelemekten alıkoyar. Bu yeni bir şey değildir; dil her zaman durumu karartmak suretiyle zorlu kavramsallaştırma sorunlarından yan çizmemiz için bize yardımcı olmuştur.

Et yeme keyfinden kaynaklanan kişisel çıkar, et yemenin konumunu sağlamlaştıran aleni sebeplerden biriyken, bir diğeri de atalettir; yani dili kullanım süreci söylemi bu konulara değinilmesine asla gerek kalmayacak şekilde inşa ederek, et üzerine yapılan tartışmaları bir girdaba çeker. Dil bizi et yeme gerçekliğinden uzaklaştırır, dolayısıyla et yemenin sembolik anlamını pekiştirir ki bu sembolik anlam tabiatı gereği ataerkil ve erkek odaklıdır. Et, asla görülmeyen ama daima orada olanın simgesi haline gelir: hayvanların ve dilin ataerkil denetiminin.

Yanlış Adlandırma

 

Şüphesiz kendi anlamlandırmalarımız dahi bizden kısmen gizlen-miştir ve onlara erişimimiz zordur. Ömrümüz boyunca İngiliz dilini kullanıp yine de çarpıtma ve ihmallerinin farkına varmayabiliriz. –Dale Spender
+

Erkek: Artık seninle İtalyan restoranlarına gidemiyorum; çünkü en sevdiğim yemek olan parmesanlı süt danasını sipariş edemiyorum.

Kadın: Eğer onun adı tüyü bitmemiş buzağı doğrama olsaydı yine de alır mıydın?

Dale Spender “ataerkil terimlerin yanlışlığından” söz eder. Yanlışlık, yediğimiz hayvanlarla ilgili kullandığımız dili her tarafa yayar. Geçenlerde et ile hayvan kesimi arasındaki çağrışımdan kaygı duyan “Meat Trades Journal” adlı İngiliz dergisi, “kasap” ve “mezbaha” kelimelerinin yerine “et tesisi” ve “et fabrikası” terimlerinin kullanılmasını önerdi. Yirminci yüzyılın başlarında yaşayan bir vejetaryen olan Emarel Freshel buna şöyle bir hazırcevaplıkla yanıt verirdi: “Eğer bir yiyecek olarak et ile ilgili gerçeği anlatan sözcükler kulaklarımıza uygun değilse, etin kendisi de ağızlarımıza uygun değil demektir.”

Kayıp gönderge sistemi; kendini uzaklaştırma, üstünü örtme, yanlış yorumlama ve suçu başkasının üzerine atma aracılığıyla hâkimiyetini sürdürür: Kendimizi ortalama bir Amerikalının ömründe yaptığı gibi 43 domuz, 3 kuzu, 11 inek, 4 süt buzağısı, 2555 tavuk ve hindi ve 861 balık yiyor gibi değil; pirzola, hamburger, fileto yiyor gibi görürüz.

Öldürülen, kesilen, kanayan domuzlardan, kuzulardan, ineklerden ve buzağılardan değil de “etten” bahsettiğimiz sürece gerçekliği maskeleyen dilin bir parçası oluruz. Et yenmesine karşı çıkan birinin 1825’te şikâyet ettiği gibi, “Kimse çayırda bir öküz gördüğünde ‘Vay! Nasıl da kuyruğuyla bifteklerini dövüyor!’ ya da ‘Göğüs etine bir sinek konmuş!’ demez.” Çok sayıda vejetaryen göğüsler yerine beyaz etten, kalçalar yerine kırmızı etten söz edilmesi gibi hüsnütabirleri protesto eder. Parçalarına ayrılmış bedenler “bütün” diye adlandırılır; bu da tüyleri, ayakları, kafası olmayan bir “bütün tavuk” satın alma çelişkisini doğurur. Ölü bir kuş, plastik ambalajda ilan edildiği gibi gerçekten “taze piliç” olabilir mi?

Et hakkında rahatça düşünebilmek için bize “Domuzun (ya da ineğin, tavuğun vs.) bir hayvan olduğunu unutun.” denir. Bunun yerine onu “fabrikadaki bir makine” diye adlandırın ve böyle görün. O bir gıda üretme ünitesine dönüşür; bir protein mahsulü, bir nesne, ürün, fabrika ortamında bilgisayarlaştırılmış bir ünite, yumurta üretme makinesi, dönüştürme makinesi, bir biyomakine, bir ekin. Hayvanların görünmez kılınmasının güncel bir örneği Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı’nın inekleri, domuzları ve tavukları “tahıl tüketen hayvan üniteleri” diye tarif etmesinde bulunabilir. Colman McCarthy’nin gözlemine göre bu durumda et yiyenler de “hayvan tüketen insan üniteleri” olur.

Dil, hayvanları et ile ilgili bir tartışmada kayıp hale getirebilir; çünkü zaten öldürme ve doğrama eylemleri hayvanı ölüm ve parçalarına ayırma yoluyla çoktan yok etmiştir. Dil aracılığıyla hayvanların isimlerine, zaten bedenlerine uygulamış olduğumuz ilkeleri uygularız. Bir hayvan “et veren hayvan” diye adlandırıldığında yanlış adlandırma yapıyoruz demektir; sanki et hayvanın kendisi değilmiş, et hayvandan ayrıştırılabilir ve hayvan hâlâ mevcut kalabilirmiş gibi.

Et kavramını hayvanlarla ilgili düşüncelerden ayrıştırma arzusu, et kelimesinin hangi durumlarda hayvanın adına ekleneceğini belirleyen kullanım kalıplarında görülebilir; köpek eti, at eti gibi… Kültürümüzde “et” kelimesini genellikle hayvanın adına ancak o hayvanın eti tüketilmiyorsa ekleriz. Paul Postal’ın açıkladığı gibi “ ‘Et’ kelimesiyle, ilk sözcüğün bir hayvan türünün ismi olduğu tamlamalar kurarız (at eti, köpek eti gibi); ancak bunu yalnızca Amerikan kültürü o hayvanın yenmesini tasdik etmediğinde yaparız.” Dolayısıyla vombat eti vardır ama kuzu eti yoktur, köpek eti vardır ama tavuk eti yoktur, at eti vardır ama inek eti yoktur. Yeniden adlandırma değişmez bir kuraldır: kuzu eti ve tavuk eti “et” kelimesini düşürür ve inek eti etin elde edildiği bölgeye göre (gerdan vs.) ya da aldığı şekle göre (hamburger vs.) sayısız değişimden geçer. Bir hayvanı gıda olarak tanımlamak için mensubu olduğu türün adını kullandığımızda ise önündeki sayı sıfatını düşürerek hayvanı bireysellikten mahrum bırakırız: İnsanlar hindi yer, bir hindiyi yemez.

Josiah Royce ve Mary Daly “herhangi bir terimi bütünle olan ilişkisi dışında düşünmek imkânsızdır” der. Bir bütün olan hayvanın yenilebilir bölümlere ayrılmasına karşı çıkan vejetaryenler, bölünmüş terimleri tekrar bütünleştirmek ister. On sekizinci yüzyılda yaşamış bir vejetaryen olan Joseph Ritson bu tanımları içerecek “Yeni Bir Sözlük” yazmayı planlamıştı:

Cife. Doğal olarak ölmüş ya da en azından insan tarafından yapay bir cinayet sonucu öldürülmemiş hayvanların eti.

Istakoz. Hoş duygulara ve harika insanlığa sahip kişiler tarafından canlı canlı haşlanan bir kabuklu deniz canlısı.

Elsa Lanchester; feminist, süfrajet, sosyalist, barış yanlısı bir vejetaryen olan annesi “Biddy” Lanchester’ın etin yanlış adlandırılmasına nasıl karşı çıktığını anlatır. Elsa “sakatat”tan bahsettiğinde şöyle devam eder: “Vejetaryen Biddy bu tabiri kullanmama ilham verdi. Ona göre et tam olarak böyle bir şeydi.” Vejetaryenler, Varda One’ın “ger-çeklik ihlalcileri ve bilinç yükselticileri” diye adlandırdığı, “manglish” [erkek İngilizce’si] ve “herstory” [kadının tarihi] gibi feminist terimlerin etkisine paralel kelimeler seçerler. İnsanlara ölü hayvanları tükettiklerini hatırlatmak için vejetaryenler çeşitli gerçeklik ihlalcileri ve bilinç yükselticiler yaratır. Etten “saf protein”, “demir zengini gıda”, “hayat verici besin”, “leziz” ya da “kuvvet artırıcı yiyecek” diye bahsetmektense, “ölü hayvanların kısmen yakılmış parçaları”, “katledilmiş insan olmayan hayvanlar” ya da Bernard Shaw’un kelimeleriyle “hayvanların yanık cesetleri” diye bahsederler. Aynı Benjamin Franklin gibi balık tutmayı “tahriksiz cinayet” sayarlar ve Harriet Shelley gibi “cinayete kurban gitmiş tavuklar”dan bahsederler. (“Et cinayettir” sloganını taşıyan rozetlere, tişörtlere, posterlere ve çıkartmalara ulaşmak artık mümkün. )

Diyelim ki vejetaryen adlandırma et yeme eylemini içinde bulunduğu kabullenilme bağlamından zor da olsa çekip çıkarmayı başardı; bu yine de et yemenin misyonunu geçersiz kılmaz. Yukarıda örneklenen vejetaryen yeniden adlandırmayla ilgili bir konuya değinmek zorundayız: Bu kullanılanlar tamamen doğru kelimelerdir. Kulak tırmalıyor olmalarının sebebi yanlış olmaları değil, aksine fazla doğru olmalarıdır. Bu kelimeler hayvanların yenilebilirliği varsayımı üzerine kurulu alışıldık söylemimizde kendine yer bulamaz.

Aynı feministlerin “Tecavüz şiddettir, cinsellik değil” ilanı gibi, vejetaryenler de et yeme şiddetinin adını koymak ister. İki grup da sıklıkla kullanılan ifadelere meydan okur. Mary Daly “zorla tecavüz” kalıbının bir laf ebeliğiyle tersine çevirme örneği olduğunu söyler çünkü bu her tecavüzün zorla olmayabileceğini ima eder. Bu örnek şiddeti maskelemekte dilin rolünün altını çizer. Bu durumda bir sıfat, dikkatimizi ismin anlamına içkin olan şiddetten başka bir yöne saptırır. Bu sıfat ile “tecavüz” kelimesine belli bir zararsızlık atfedilir. Benzer bir şekilde “insani kesim” kalıbı da “kesim” ifadesine belli bir zararsızlık atfeder. Daly bu sürece “basit tersine dönme” derdi: “eylemleri olduklarının tam tersi olarak etiketleyen terim ve kalıpların kullanılması.” “İnsani kesim” ve “zorla tecavüz” kalıplarındaki sıfatların kullanımı, bu şiddet eylemlerini göreceleştirmek, kavramsal bir odak kayması geliştirir. Buna ek olarak, biz sonuçların nasıl “zorla” ve “insancıl” elde edildiğine kafa yordukça dikkatimiz devamlı çerçeve içine alınır ve böylece kayıp göndergeler (kadınlar, hayvanlar) bize görünmez. Aynı tüm tecavüzlerin zorla olması gibi, hayvanların yiyecek için kesimi de nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, insanlık dışıdır.

Ahlaki vejetaryenliği anlamak için öncelikle et yemeyi tanımlamamız gerekir. Et yeme Simone Weil’in güç tanımı-na tamamen uyar: “O kendisine tabi olan herkesi bir şeye dönüştürendir.” Beyaz ırkçılığı beyaz olmayan insanlar için ne demekse, antisemitizm Yahudiler için ne demekse, homofobi gey ve lezbiyenler için ne demekse, kadın düşmanlığı kadınlar için ne demekse, et yeme de hayvanlar için o demektir. Bu grupların hepsi, kendilerini tamamen oldukları gibi, sahip oldukları haklarla kabul etmeyen, özümsemeyen bir kültür tarafından ezilmektedir. Yine de insanlara uygulanan bu baskı biçimleri ile bizim diğer hayvanlara uyguladığımız baskı arasında dağlar kadar fark vardır. İnsanları tüketmeyiz. Diğer hayvanlarıysa tüketiriz. Et yeme hayvanlara uygulanan en baskıcı ve en kapsamlı kurumsallaşmış şiddettir. Buna ek olarak et yeme [diğer] hayvanları insanlara tabi kılmanın zeminini de hazırlar: Eğer onları öldürebiliyor, kesebiliyor ve tüketebiliyorsak (diğer bir deyişle tamamen ortadan kaldırabiliyorsak); pek tabii üzerlerinde deney yapabilir, onları tuzaklara düşürüp avlayabilir, sömürebilir ve fabrika veya kürklü hayvan çiftlikleri gibi onları tutsak eden ortamlarda yetiştirebiliriz. Çocuk kitabındaki bir domuz ailesinin hâkim kültürün sözcükleriyle imtihanına dikkat edelim:

“Çabuk” dedi William, “herkes bir daire oluştursun!” ve saymaya başladı:

Jambon, pastırma, pirzola,

Sen dışarı zıpla.

Bayan Domuz dehşetle paçaları ile yüzünü örttü ve gözlerini kaçırdı. “Aman tanrım, bu kelimeleri nereden öğreniyorlar? Bu evde böyle şeyler duymadıklarından eminim.”

William ve kardeşlerini; jambon, pastırma veya pirzola olmaktan ayıran şey, bir şiddet eylemidir. Bayan Domuz’u dehşete düşüren, bizim de kabullenmekten kaçınabilmek için dilimizi bu şekilde biçimlendirdiğimiz şey tam da budur.

Kaynaşık Baskılar

 

Şimdi mezbahaya geri sokuluyorlar. Tatlı hilekârlığını yapan ço-banın rahatlatıcı mırıldanmasını duyuyorum. “Haydi gelin hanımlar. Kibar olun. Kalabalık etmeye gerek yok. Nasıl olsa hepinizin sonu aynı.”
–Richard Selzer ideal mezbahayı hayal ederken

Dil kadınların ve hayvanların ataerkil kültürdeki aşağı konumlarını kaynaştırır. İlk bölümde öğrendiğimiz gibi et yiyen kültürler yiğit kültürler olarak adlandırılır. İkinci bölümde de gördük ki kadına yönelik şiddetten bahsedildiği zaman gönderge noktası kesilen hayvanlardır. “Et yiyen erkek”-“yiğit erkek” ve kadın-hayvan gibi eşleştirmeler akla başka bir eşleşme daha getirir: Hayvanların kaderinden bahsettiğimizde aslında geleneksel anlamda kadın kaderinden bahsederiz. Hayvanlara, onları kadınların aşağı konumuyla ilişkilendirerek baskı uygularız.

Birinin hayvanlardan bahsederken hangi zamirleri kul-lanması gerektiği tartışması (yani hayvanlara “it”, “she” ya da “he” diye mi hitap edilmesi gerektiği konusu) – hayvanların kaderiyle ilgili konuşurken bir yandan nasıl kadınlık çağrışımını yaptığımızı gösterir. André Joly’nin gözlemine göre, “it” zamirinin kullanımı basitçe hayvanın insan alanından dışlandığını ve bir hayvan ile konuşabilen [insan] arasında herhangi bir kişisel ilişki kurulamayacağına işaret eder. “It” sözcüğünün kullanımı bir hayvanın cinsiyetini belirtme ihtiyacını gereksiz kılar; yine de kimi zaman hayvanlardan bahsederken hayvanın erkek ya da dişi olmasından bağımsız olarak “he” ya da “she” zamirlerinin kullanıldığı durumlar vardır. Hangi zamiri kullanacağımıza karar vermemizi sağlayan dilbilgisi kuralları nelerdir? Joly bunu şu şekilde açıklar: “Şimdi herhangi bir hayvan, ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, cinsiyetiyle de alakasız olarak, birincil güç (he) ya da ikincil güç (she) olarak kabul ediliyor.” “He” kelimesi “boyutu ne olursa olsun hayvan aktif bir güç olarak temsil edildiği ve konuşan [insan] için muhtemel bir tehlike arz ettiği” zamanlarda kullanılıyor. Oysaki “she” kelimesi “ikincil güce” işaret eder. Bu, balinalara neden “she” dendiğini ve geminin direğindeki gözcünün neden “There she blows!” [Hatuna bak, nasıl da fışkırtıyor!] diye bağırdığını açıklar. Joly “sporcuların genellikle bir yaban tavşanı ya da bir balıktan ‘she’ diye bahsettiğine” dikkat çeker ve şöyle devam eder:

Aslında modern İngilizce’de “she” oldukça belirli bir işlev edindi: Bilhassa ikincil güç olarak kabul edilen bir hayvandan söz edilirken kullanılır. Bu “she” kelimesinin “profesyonel” kullanımına da açıklık getirir. Sporcular, balina avcıları ve balıkçılar hayvanla özel bir ilişki içerisindedir. Boyutu ya da gücü ne büyüklükte olursa olsun hayvan olası bir av, -gerek spor gerek gıda için- yok edilmesi gereken bir güç olarak kabul edilir; dolayısıyla da hükmedilen bir güçtür.

“She” yalnızca “ikincil gücü” temsil etmez; bozguna uğratılmış bir gücü, az sonra öldürülecek takatsiz bir hayvanı da temsil eder. Erkek hayvanlar, erkek şiddetinin ihlal edilen kurbanını temsil ettiklerinde sembolik olarak dişiye dönüşür. Aslında hayvanın kanlı eti, akla döngüsel olarak kanayan cinsi getirir. Bu durumda hayvanların kaderinin sembolik olarak kadınlaştırılması, hayvanların yiyecek için kullanılması gerçekliğinin yankısıdır. Etin cinsel politikası, dişi hayvanlara gerçek anlamda uygulanan eziyetle pekiştirilir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
*Kitabın bu kısmında geçen dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir. 

Carol J. Adams, 1951 yılında doğdu, 1970 yılı başlarında University of Rochester’da kadın çalışmaları üzerine eğitim gördü, Vietnam Savaşı protestolarında yer aldı, Yale Divinity School ve University of Pennslylvania bünyesinde birçok kadın hakları programına katıldı. 1970 sonları ve 1980 yılları boyunca yoksulluk, ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtı bir sivil toplum kuruluşu olan Chautaugua County Rural Ministry başkanlığını yürüttü. 1987 yılında taşındığı ve halen yaşadığı Dallas’ta evsizlere ve risk altındaki gençler ve çocuklara barınma sağlayan bir kuruluşta çalışırken Etin Cinsel Politikası’nı tamamladı. Halen biri Jane Austen üzerine, diğeri de Chautauqua County’deki bazı cinayetleri konu alan bir gerilim romanı olmak üzere iki kitap üzerinde çalışıyor

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.