Eve Dönüş – Qais Akbar Omar

 

“Sovyetler ülkeden ayrılıp Taliban iktidara geçmeden önce- Kabul; yedi yaşındaki Qais Akbar Omar’ın, büyükbabasının evinin damında uçurtma uçurduğu bir bahçeydi. Bir süre sonra, kendilerini kutsal savaşçı ilan eden Mücahitler Afganistan’ı ele geçirip ülkede bir iç savaş patlak verdiğinde uzaklardan roket atışlarının sesleri duyulmaya başladı. Omar’ın ailesi, her şeylerini geride bırakarak eski bir hisara sığınmak üzere kaçtılar. Ancak ölümden kıl payı kurtulmalarının ardından babası, ülkeyi terk etmeleri gerektiğine karar verdi. Ne var ki yolculukları beklediklerinden daha zor geçecekti. Bu yetişkinliğe geçiş hikâyesinde Omar, bütün bu olayların dokunaklı hatıratını sunuyor -günlük zorlukların keyif dolu anlarla ve muazzam güzelliklerle hafifleyişinin hikâyesi. Efsanelerle örülmüş ve şiirle demlenmiş Eve Dönüş, yaşamı öven bir zafer.” Eve Dönüş’ten bir bölüm yayımlıyoruz.

Bir Zamanlar

Çatışmalardan, roketlerden, savaş ağaları ve sahte sözlerinden, pek çok kişinin aniden yok olup bir avuç toprak olmasından, Taliban ve çılgınlıklarından, havadaki olağan ölüm kokusundan ve toprağın kanla bulanmasından önce, güzel bir hayatımız vardı.

Hiç fotoğrafımız yok. Taliban döneminde fotoğraf bulundurmak fazlasıyla tehlikeli olduğu için hepsini yok etmiştik. Yine de umudun Afganistan’ı terk etmesinden önceki hayatımızın anıları, belleklerimizde hâlâ taptaze ve eksiksiz.

Annem, üzerinde kısa eteği, bankadaki ofisinde oturmuş, uzayan kuyruktaki müşterileriyle ilgilenirdi. Hem bankacılık konularındaki bilgisi hem de sorun çözme yeteneğiyle oldukça saygı görürdü. Babam, İspanyol paça pantolonuyla motosikleti üzerinde Kabil sokaklarında tur atarken tıpkı film yıldızlarını andırırdı. Bazen beni emniyet kemeriyle arkasına bağlardı ve motorun üzerinde birlikte süzülürken uzun saçları rüzgârla savrulurdu. Keskin virajları dönerken babamın taktığı metal dizlikler, asfaltta iz bırakıp kıvılcımlar saçardı. Ertesi gün heyecanla sınıftakilere olan biteni anlatır ve onları kıskançlıktan çatlatırdım.

Amcalarım, iş gezileri için yurt dışına giderler ve döndüklerinde son moda kıyafetler giyerlerdi. Büyükbabam, statüsünü vurgulayan, özenle taranmış gür beyaz saçları ve İtalyan dikimi, zevkli takım elbiseleri içinde nereye giderse gitsin ağırlığını hissettirirdi.

Büyükbabam, uzun boyu ve geniş omuzlarıyla etkileyici bir adamdı. Birçok Afgan’ın aksine, esmer yüzünün her zaman tıraşlı olmasına özen gösterirdi. İlk bakışta iri siyah gözleri fark edilirdi; öylesine derin, otoriter ve nezaketle bakarlardı.

Bu görüntüler artık birer hatıra olsa da hepsi hâlâ gözümün önünde.

Babam, okula hazırlanmam için bana seslendi. Gözlerimi açtım ve yatağımın yanındaki saate baktım. Henüz erken olsa da ona ne diyebilirdim ki? O benim babamdı. Ben onun oğluydum. Bir Peştun, babasına saygıda kusur etmemelidir.

Ama henüz uyanamamıştım. Gözlerimi ovuşturdum. Babam, “Hadi kalk artık! Eldivenlerini giy. Kapıda seni bekleyip duruyorum,”diye seslendi. Onunla kahvaltıdan önce spor yapmamı istiyordu. Onun gibi ünlü bir boksör olup uluslararası yarışmalara katılmam için beni çalıştırmaya başlamıştı.

Sabahları erken kalkmaktan nefret ediyordum ama babamla birlikte çalışmayı seviyordum. Henüz yedi yaşında olmama rağmen her zaman onu yenmeme izin verirdi.

Okulu da seviyordum. Devamsızlığım yoktu. Akıllı ve popülerdim. Bazen okuldaki çocuklar, onlara yumruk attığım için beni müdüre şikâyet ederdi. Okul müdürü, büyükbabamın en yakın arkadaşı olduğu için beni kollasa da bana bir gün bile gülümsediği olmamıştı.

Benden bir buçuk yaş büyük ablamla aynı okula gidiyorduk. Okulda benden bile daha akıllı ve popülerdi. Ama o, ünlü bir boksörün kızı olmasına rağmen kimseye yumruk atmazdı.

Dünyamızın merkezi büyükbabanın eviydi.

Büyükbaba, bu evi 1960’lı yılların sonunda, Afganistan’ın ulusal bankası Bank-e-Millie’de üst düzey muhasebe memuru olarak görevini sürdürdüğü sırada inşa ettirmişti. Afganistan’ın o dönemlerdeki yüksek refah düzeyinin farkında olan büyükbabam, Kabil’in bin yıllık dar sokaklarına sığamayıp Kabil Nehri boyunca büyüyeceğini öngörmüştü.

İki tepesi yüzyıllardır Kabil’in güneyini ve batısını koruyan alçak dağın uzak taraflarında, yaklaşık beş dönümlük bir arazi almıştı. O zamanlar arazinin ötesinde sadece kerpiçten yapılma köy evleri varmış ama fazla uzun sürmeden bölgenin çehresi zamanla değişmişti.

Büyükbaba, araziyi enine boyuna incelemiş, bölgeyi tanıyan köylülerle konuşmuş ve en uygun parseli belirlemişti. Öyle ki en kurak aylarda komşularımız su sıkıntısı çekerken bizim hiç böyle bir sorunumuz olmazdı. Büyükbaba, arazisinin büyük bir bölümünü beton duvar ile çevirip bir bölümünü de bu bölgeyi bir mahalleye dönüştüreceklerine inandığı ailelerin çocuklarının gidebilmesi için bir okul yaptırmak üzere ayırmıştı. Babam ve yedi kardeşinden altısı, eşleri ve tüm çocukları olmak üzere hepimiz, rahatça büyükbabanın evinin duvarları arasında yaşardık. Birçoğu aşağı yukarı benimle yaşıt, birlikte oynayabileceğim yirmi beşten fazla kuzenim vardı. Her ailenin, bahçenin bir ucunda dört geniş odalı birer büyük müstakil evi vardı. Bizim evimiz, içerisinde altmış tane McIntosh elma ağacı olan kocaman bahçeye bakardı. Büyükbabamın kuzeni, önce küçük dallar olarak Amerika’dan getirmiş, sonrasında Afgan elma ağacı köklerine aşılatmıştı. Afganistan için oldukça nadir ağaçlardı ve büyükbaba ağaçlarıyla gurur duyardı. Arazinin bir kenarı boyunca, arkası sokağa bakan, alt katları dükkân olan iki katlı bir bina vardı. Büyükbaba bu binanın üst katındaki daireleri, akrabamız olmayan kişilere kiralamıştı. Tüm dairelerin pencereleri de sokak tarafına bakardı. Hiçbir Afgan, yabancılar tarafından mahremiyetinin bozulmasını istemezdi.

Babam dükkânlardan birini bir spor salonuna çevirmişti. Her gün okul sonrası onlarca genç adam gelip birer boksör gibi antrenman yapardı. Kuzenim Wakeel ile karşı kaldırımdan, babamın gençlerden biriyle bazen ikisiyle birden ringde dövüşmesini ve kalanların kum torbalarını yumruklamalarını, şınav çekmelerini ve ip atlamalarını seyrederdik.

Wakeel benden yedi yaş büyüktü. Boksörleri taklit etmek istediğimde kendisini kum torbası olarak kullanmama izin verirdi. Ona her yumruk attığımda gülerdi.

Büyükbaba da o zamanlar çoktan bankadaki görevinden emekli olmuş, en büyük dükkânlardan birini, halıları için depo olarak kullanmaya başlamıştı. Deponun, sağlam bir kilidi olan, büyük bir kapısı vardı ve içerisi buram buram yün yağının tatlı kokusu ve binlerce halı ile doluydu. Erkek kuzenlerimle birlikte katlanmış halı yığınlarının üzerinde zıplamayı severdik.

Afganistan ulusal ordusunda binbaşı olan Wakeel’in babası hariç, tüm amcalarımın kendi işleri vardı. O ise her zaman, “İş yaşamı risklerle doludur. İş adamları ya kalp krizi geçirir ya da erken yaşta ölüp gider,” derdi. Kardeşlerinin en büyüğü olması sebebiyle ailenin göz bebeğiydi ve ordu maaşı sayesinde eşi, en sevdiğim kuzenim Wakeel ve iki kızlarıyla birlikte oldukça rahat bir yaşamı vardı.

Bir gün işe gitmek için çıktı ve bir daha geri dönmedi. Hâlâ ölü mü sağ mı olduğunu bilmiyoruz. O zamanlar anlamını bilmesem de “Komünistler” kelimesini ilk o günlerde duymuştum. Üzerinden yirmi beş yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen eşi hâlâ amcamın dönmesini bekler. Bugün bile kapı her çaldığında heyecanla açar.

Babam ailenin üçüncü oğludur. Diğer amcalarım gibi, onun da tek eşi vardı. Çok eşlilik ailemizin göreneği değildir.

Komşularımız babamı evliyaymışçasına sayarlardı. Sıkıntılarını paylaşmak ve işleriyle ilgili akıl danışmak için babamı görmeye gelirlerdi. Bazısının yaşı babamınkinden büyük olsa da herkes ona “ağabey” anlamına gelen lala diye hitap ederdi. Ona, “Düşüncelerin yaşından daha olgun.” derlerdi. Her şeyi denemeye hazır bir yapısı vardı. “Hayır” sözcüğü, sözlüğünde yer almazdı.

Ailede halı işine bulaşmış olan tek çocuk babamdı. Ondan küçük beş erkek kardeşi de halı işinin demode olduğunu düşünürdü. Gelecek kaygısı ile farklı işlere yönelerek hayatlarını kazanmayı tercih etmişlerdi.

Amcalarımdan biri, Rusya ile ithalat işleri yapardı. Diğer amcalarımdan ikisi, ilaç ithalatı ve tüm Afganistan’daki eczanelere ilaç dağıtım ve pazarlama işindeydiler.

Genellikle akşam yemeklerini hep birlikte yemek için büyükbabanın avlusunun düzenli olarak biçilen çimlerinin üzerine yaydığımız örtünün etrafındaki minderlere oturduğumuzda sayımız, elliden fazla olurdu. Renkli küçük ampuller üzerimize sarkardı. Akşam yemeğinden sonra büyükbabam ve oğulları bir araya gelir, işlerinden ya da erkek kuzenlerimle benim üniversite eğitimimiz için Amerika’daki veya Avrupa’daki hangi okullara gönderilmemiz gerektiğinden bahsederlerdi.

Kadınlarsa kendi meseleleri ile ilgili sohbet etmek için ayrı bir köşede toplanırlardı. Evli olmayan gençler için uygun eş bulmak bizimle yaşayan iki bekâr halam gibi, yaşı daha ileri olan kadınların göreviydi. Babamın iki ablası da çoktan evlenmiş ve Kabil’de kocalarının aileleri ile birlikte yaşamlarını sürdürüyorlardı. Yaşlı kadınlar bir kere uygun bir aday buldu mu tüm ailenin dâhil olduğu tartışmalar genç kızla ilgili bir karar verilinceye kadar bazen aylarca devam ederdi.

Biz de kızlı erkekli bütün kuzenlerimle Kabil’in berrak gökyüzünün altında birlikte oturur, birbirimize korkunç hikâyeler anlatır, Ay ve yıldızları seyrederdik. Hikâyelerden bıkınca kahkahalar içinde yıldız topluluklarını hayvanlara benzetmeye çalışırdık. Yemekten sonra bazen babam veya amcalarımdan biri, biz çocukları ya dağın civarındaki Shahr-e-Naw Parkı’na dondurma yemeye ya da Hint veya Amerikan filmi izlemek için şehirdeki sinemalardan birine götürürdü.

Kabil o zamanlar dev bir bahçe gibiydi. Yol kenarlarında sıralanan ağaçların birbirine değen yaprakları, geniş caddelerin üzerinde bile kemer görevi görürlerdi. Bakımlı parkların içi, gözleri okşayan pembe gülhatmiler, parlak turuncu kadife çiçekleri ve yüzlerce farklı renkteki güller ile doluydu. Bütün evlerin nar, badem veya kayısı ağaçları ile dolu bahçeleri vardı. Hatta o iki tepeli dağ bile, baharla hayat bulan kısa yabani otlar ve çimenlerle kaplıydı. Gökyüzü, Rus bozkırı ve Hindistan arasında hem ilkbahar hem de sonbaharda uçan ve şehrin etrafındaki sulak alanlarda dinlenen parlak renkli su kuşlarından geçilmezdi. Antik yer altı kanallarının, dağlardan taşıdığı sularla bahçelerimiz her zaman yeşildi.

Müslümanların kutsal günü olan her cuma günü, okulların ve iş yerlerinin kapalı olmasını fırsat bilerek komşularımızdan birinin bahçesinde veya Paghman Vadisi’nin Karga Gölü civarındaki piknik alanlarında ya da kimi zaman Kabil’in kuzeyinde arabayla bir saatlik mesafedeki Hindikuş Dağı’nın Salang Geçidi doruklarında, büyük bir öğle yemeği düzenlenirdi. Bu, geniş ailelerin bir araya geldiği, birlikte vakit geçirdiği, türlü sohbetlerin ve esprilerin yapıldığı tipik bir cuma günü olurdu.

Büyükler, söğüt ağaçlarının gölgesinde veya Panj çınar ağaçlarının geniş yapraklı dalları altında, büyük yastıklara uzanırken; kuzenlerim ve ben tepelere tırmanırdık. Bekâr halalarım birbiri ardına içilen çayları tazeleyebilmek için kaynar su hazırlamakla meşgul olurlardı. Bu öğleden sonralarında dönüşümlü olarak ufak bir konuyu büyük bir olaya çevirmeleri herkesi güldürürdü. Tabii ki halalarımın hepsi birbirinden marifetliydiler. Sonuçta onlar Afgan kadınlardı. Ve annem, hepsinden becerikliydi.

Amcalarım tabla  davulcularıydı ve babam da hiç ders almamış olmasına rağmen kaval çalardı. Gece geç saatlere kadar yanan ateşte, hem yemekleri pişirerek hem de, etrafında da şarkı söyleyip dans ederek hep birlikte vakit geçirirdik.

Bu gezilerde kuzenlerim bazen bir bilgi yarışması düzenlerlerdi. En yüksek puanı alan, kazanmış sayılırdı ve diğerleri de kazanana istediği her şeyi, ederi ne olursa olsun almak zorundaydı. Hepimiz çok rekabetçiydik. Ailelerimiz hakem olurlardı ve birimizden biri, herhangi bir soruya doğru cevap verdiğinde tezahürat yaparlardı. Bazen bu yarışmalar beraberlikle sonuçlanırdı ki bunu sevmezdik.

Ara sıra tartışma çıkar ve bazı kuzenler birkaç günlüğüne birbirlerine küserlerdi. Ama tabii bizim küslüklerimiz hiçbir zaman çok uzun sürmezdi. Oyunlarımız hiç tükenmezdi ve hepsi bizim için önemliydi: Bahçede saklambaç oynamak, bilye oynamak, evimizin yakınındaki parkta bisikletle yarışmak ve özellikle çatıda uçurtma uçurmak, bunlardan bazılarıydı.

İlkbahar ve sonbaharda iklimin getirdiği hafif rüzgâr fırsat bilinir ve hava kararıncaya kadar, Kabil’in gökyüzü uçurtmalarla dolup taşardı. Uçurtma, bizim için bir oyundan daha fazlasıydı ve rakibinizin uçurtmasının ipini kesmek en büyük onur meselelerinden biriydi. İşin püf noktası, kendi uçurtmanızı hızlı ve kuvvetli bir şekilde rakibinizinkine dik bir açıyla yaklaştırarak, ipi kesip geçmekti. Wakeel uçurtma konusunda uzmandı; hepimize de o öğretmişti. Sokaktaki çocuklar ona “Zalim Keski” unvanını vermişlerdi çünkü pek çoğunu uçurtmasından etmişti.

Bir öğleden sonra Wakeel’le uçurtmalarımızı alıp bizim çatıya yönelmiştik ki alnının üstüne düşen uzun siyah saçlarının örttüğü kalın kaşlarının altından bakan ve her zaman parlayan gözleriyle bana dönüp “Hadi çarpışalım biraz!” dedi.

Beni dize getireceğini biliyordum ama yine de kabul ettim. Sonuçta bize erken yaşlardan itibaren, kazanamayacak bile olsak kavgadan kaçmamayı öğretmişlerdi. Büyükbabanın evinin çatısı uçurtma uçurmak için çok uygundu. Tıpkı bir sahnedeymişiz gibi, yol boyunca yükselen ağaçların üzerinden bakardık. Hem çocuklar hem de büyükler, işlerini güçlerini bırakıp uçurtmaları seyretmek ve çarpışmanın sonucunu görmek için bizi izlerlerdi. Sıkı bir çarpışma günlerce konuşulurdu.

Yarım saat boyunca devam eden mücadelenin sonunda çatının diğer ucundan seslenen Wakeel, “Çok yol kat ettin! Eskiden ipini kesmem sadece beş dakikamı alırdı; şimdi yarım saati geçmiş olmasına rağmen uçurtman hâlâ havada,” dedi, övgüyle.

Birdenbire daha önceden göstermediği bir numarayı sergiledi. Uçurtmasını benimkinin etrafına boğarcasına dolamasıyla elimdeki ipin gevşediğini hissetmem bir oldu. Ardından uçurtmam bir öne bir geriye süzüldü ve gökyüzünde uzaklaşarak sürüklendi.

Wakeel bir kahkaha attı ve kazanının kendisi olduğunu ilan etmek için uçurtmasını daha da yükseğe çıkarttı. Hemen başka bir uçurtma almak için aşağı kata koştum.

Bahçıvanımızın yardımcısı genç bir Hazara olan Berar, uçurtma savaşlarına bayılırdı. Wakeel ile çarpıştığımız onca mücadelede, her hareketimizi dikkat ve gıptayla izlemişti. Berar, Wakeel’den birkaç yaş daha büyüktü; uzun boylu, iyi görünümlü ve çalışkandı. Ailesi, dağlara oyulmuş büyük Buda heykellerinin de olduğu Bamyan’da yaşıyordu. Berar gerçek ismi değildi. Berar, Hazara dilinde “kardeş” anlamına gelir. Asıl adının ne olduğunu bilmiyorduk ve o da bizim ona Berar dememizden rahatsızlık duymazdı.

Berar, Wakeel ile benim aramda tırmanan gerilimi seyretmekten gözünü alamamıştı. Yaşlı bahçıvan onu birkaç kez azarlamıştı: “Otlar havada değil, yerde. Önüne bak.” Zaten bahçıvan her zaman ona karşı sert olmuştu.

Berar, bahçıvanla birlikte büyükbabanın güllerini budarken Büyükbabam, “Çocuğu rahat bırak.” diye seslendi ve başını sallayarak Berar’a, “Hadi git bakalım!” dedi. Ben de ikinci uçurtmamı tam o esnada gökyüzüne çıkarmıştım.

Berar koşarak çatıya tırmanırken ben, Wakeel’in sonu gelmez hamlelerinden kaçınıp irtifa kazanmak için mücadele ediyordum. Yanımıza ulaştığında uçurtmamın ipini benden alıp bana bobinini tutmamı söyledi.

Daha önce Berar’ın uçurtma uçurduğunu hiç görmemiştim. Heyecanla “Kashko! Kashko! Çekmeye devam et!” diye tezahüratta bulunsam da Berar, kılavuzluğuma hiç ihtiyaç duymuyor ve ne yapması gerektiğini gayet iyi biliyor gibiydi. Wakeel, yüz kişi daha yardım etmeye gelse bile yine de beni uçurtmamdan edeceğini söyledi. Çelimsiz gibi görünmesine rağmen kuvvetliydi ve olanca gücüyle yine uçurtmasını benimkinin etrafına dolamak için hamleler yapıyordu.

Berar ise uçurtmamızın hızla Wakeel’inkini de geçerek daha da yükseğe çıkmasını sağlamıştı. Derken sanki havadan yere düşen bir taş gibi süratle dalışa geçti ve Wakeel’in uçurtması ipinden ayrılıp sağa sola savrularak Kandehar tarafına süzülmeye başladı.

Berar’ın sırtına tırmanıp neşeyle bağırmaya başladım. Ben kazanmıştım. Uçurtmam hâlâ elimdeydi ve en yukarılarda uçmaya devam ederken küçücük bir kuş gibi gözüküyordu. Sokaktaki komşu çocukları da sevinçle bağrışıyorlardı. Kazanmamı sağlayanın Berar olduğunu fark etmemiş olsalar da beni Berar’ın güçlü omuzlarının üstünde, neşeyle tezahürat yaparken görebiliyorlardı. “Zalim Keski Wakeel sonunda bozguna uğradı.” diyerek Berar’ın yanaklarını öpüyordum. Kahramanım olmuştu. Bana “Zalim Keskinin Kesicisi” unvanını kazandırmıştı ki aslında bunu benden daha fazla hak etmişti.

Hâl böyle olunca Wakeel benimle küstü ve iki gün boyunca hiç konuşmadı.

Benden birkaç ay küçük olan ve hiçbirimizle pek iyi geçinmeyen bir kuzenimiz vardı. Bir keresinde Wakeel ona “pislik” dediği için sonrasında bütün kuzenler ona bu ismi taktı.

Ne zaman yeni bir kıyafet alsa hava atmak için yanımıza gelir ve aptalca bir şey söylerdi. “Birkaç hafta önce Shahr-e-Naw’de açılan yeni bir mağazaya gittik. Her şey Londra ve Paris’ten geliyor. Mağaza sahibi oldukça iyi bir moda anlayışım olduğunu söyledi. Gerçi böylesi bir takım elbiseyi sizin karşılayabilmeniz pek mümkün değil.” Fiyatının ne olduğunu sorduğumda ise aslını üçle çarpıp söyledi.

Bunun üzerine Wakeel, “O fiyata o kıyafet, bulunmaz Hint kumaşından olsa gerek, değil mi Pislik?” diye sordu.

Pislik’in espri anlayışı iyi sayılmazdı ve muhakkak akılsızca bir şey söylerdi. “Ne kumaşı?”

Wakeel, gülmekten katılarak “Seni daha az çirkin gösterebiliyor mu diyorum?” diye cevap verdi.

Böyle durumlarda hepimiz kahkahalarla gülerken Pislik de koşarak eve gider ve anne, babasına bizi şikâyet ederdi. Ceza almamak için ya çatıya ya avluya ya da babamın, garajdaki arabasının içine saklanırdık.

Yine bir keresinde Pislik, en yeni kıyafetleriyle yanımıza geldiğinde Wakeel, ağzını suyla doldurdu ve ben de midesine bir yumruk atınca ağzındaki bütün suyu Pislik’in üstüne püskürttü. Zavallı Pislik, yüzü karışmış bir hâlde, sert bir ses tonuyla neden böyle bir şey yaptığımızı sordu.

Wakeel, “Daha güçlü olmak için çalışıyoruz. Birbirimize ansızın bir yumruk atıyoruz ki birisiyle kavga etmek zorunda kalırsak hazırlıklı olabilelim. Sen de daha dayanıklı olmalısın.” dedi. Ve ardından Pislik’in karnına yumruk atmaya başladık. Özellikle yumruklarımızın yüzüne gelmemesine dikkat ediyorduk. Böylelikle görünürde yara bere olmazsa annesinden veya babasından şaplak yemezdik.

Pislik’in güçlü yanlarından biri, ondan beklenmeyecek kadar iyi bir okur olmasıydı. Yaşına göre ihtiyacından daha fazla bilgi sahibiydi. Ezber kabiliyeti de oldukça iyiydi ki bu, ona daha fazla karşı olmamıza neden oluyordu.

Kuzenlerle birlikte evde oynarken Wakeel, her zaman Pislik’le alay edip durmaya devam ederdi. Öte yandan, dışarıdan yabancı birinin Pislik’i rahatsız etmesine asla izin vermezdi. Pislik ne zaman komşu çocuklarıyla bir kavgaya karışsa Wakeel onu mutlaka savunurdu. Ki bu sürekli olurdu. Parka futbol oynamaya gittiğimizde bizi koruyabilmek için ben ve Pislik’in, onun takımında olduğumuzdan emin olmak isterdi.

Komşularımız da bizim gibi sessiz ve eğitimli insanlardı. Evlerin birinde düğün ya da nişan oldu mu mahalledeki herkes, çocukları ve görevlileriyle birlikte davet edilirdi. Her hafta cuma namazı sonrasında büyükbaba, camide mahalleyi daha temiz tutmak için neler yapılabileceği, su ya da elektrik sorunlarının nasıl giderilebileceği veya halka açık parkın nasıl güzelleştirilebileceği ve çocukların birlikte oynayabileceği farklı tesislerin neler olabileceği ile ilgili on dakikalık bir konuşma yapardı. Büyükbabam herhangi bir mevki için hiçbir zaman seçilmemiş olsa da insanlar onun fikirlerine önem verirlerdi.

Bir ailede maddi sıkıntılar varsa büyüklerden biri büyükbabama danışır ve mahallenin desteğini rica ederdi. Sonra büyükbaba o haftaki cuma namazı sonrasında kimin ihtiyacı olduğunu ifşa etmeden belli bir paranın toplanması gerektiğini açıklardı. Sıkıntıya düşmüş ailenin onurunu korumak her zaman için önemliydi.

Bir cuma günü, namaz sonrası büyükbabamın toplanan parayı, eşi aylardır hasta olan bir komşumuza verdiğini görmüştüm. Komşu, büyükbabamın ellerinden öpmüş ve “Her derdimize deva oluyorsunuz. Allah size uzun ömür, sağlık ve kudret versin,” demişti. Büyükbabam onu izlediğimi fark edince kaşlarını çatmış ve hemen arkasına dönmüştü. Bu ondan görmeye alışık olduğum bir tavır değildi.

Büyükbabanın evi ve ailesi en önemli gurur kaynağı ve McIntosh elma ağaçları ise en büyük neşesiydi. Ben doğduğumda altmışlı yaşlarının sonlarındaydı ve uzun zamandır duldu. Bankadan emekli olduktan sonra, avluda kendini bir şeylerle meşgul eder; bahçesine gül, sardunya ve gülhatmi diker veya McIntosh elma ağaçlarını sular, mırıldanarak bir şarkı söyler veya sessizce Allah’ın 99 ismini tekrarlardı.

Etrafında kitapları, saatlerce bir şeyler okurdu. En sevdiği ise Mir Ghulam Mohammad Ghobar’ın, deri kaplı iki ciltte topladığı, Tarihin Yolunda Afganistan eseriydi. Kitabın adı, kapağına altın kabartma harflerle basılmıştı. Bazen bazı bölümleri bana da okurdu.

Bana okumasa da kütüphanesinde Sigmund Freud’un Bütün Psikolojik Çalışmaları da mevcuttu ve onun da kapağı çok güzeldi. Sorduğumda yeterince büyüdüğümde bu kitapları bana vereceğini söylerdi.

Kış aylarında Mevlana, Şems-i Tebrîzî, Hâfız, Sadi ve Ömer Hayyam’ın şiirlerinden okumayı tercih ederdi. Bazen de arkadaşlarını, Afganistan’ın siyasi ilişkilerini ve güncel durumunu konuşmak üzere davet ederdi. Ancak çok geçmeden konuşmaların konusu, şiire ve edebiyata kayardı. Her zaman erkek kuzenlerim ve benim de bu toplantılarda dinleyici olarak hazır bulunmamızı ister ve gerektiğinde soru sormamızı teşvik ederdi.

Kız kuzenlerim bu toplantılara katılmasalar da büyükbabamın kitaplarını okumalarına müsaade vardı. Hem şiir kitaplarını hem de Dostoyevski, Tolstoy, Thomas Mann ve dünyanın kalanının pek tanımadığı Afgan ve İranlı yazarları okurlardı. Bütün kitaplar Darice  yazılmışlardı.

Wakeel’in ablası da dâhil olmak üzere yaşı benden büyük kızlardan bazıları, benden çok önce büyükbabaya ait Sigmund Freud’un kitaplarını okumuşlardı. “Oidipus Kompleksi” diye bir şey hakkında fısıldaşıp gülüştüklerini duyardık. Ne zaman ki biz küçükler yanlarına yaklaşacak olsak hemen konuşmayı kesip yüz ifadeleriyle istenmediğimizi belli ederlerdi.

Bir gün bu sohbet toplantıları sırasında Wakeel söz almak için elini kaldırıp politikanın neyle ilgili olduğunu sordu.

Büyükbabanın arkadaşlarından birisi, “Aslında politika koca bir yalan ve politikacılar da gücü, parayı ve ülkeyi kontrol eden yetenekli birer yalancıdır,” diye cevap verdi.

Wakeel, “O halde hepsi birer şarlatan olmalı,” diye atıldı.

“Aynen.”

Wakeel, “Hangi ülkenin en fazla şarlatan siyasetçisi var? diye sordu.

Büyükbabanın arkadaşı, boğazını temizleyerek “Sana bir hikâye anlatayım evlat,” dedi. “Birisi bir gün şeytana sorar: ‘Dünya’da bu kadar çok ülke varken Afganistan, Pakistan, Filistin’de olduğu gibi hepsinde birden nasıl daimî bir kargaşa yaratmayı başarıyorsun? Çok meşgul olmalısın?’ Şeytan güldü. ‘Bu hiç sorun değil ki. En azından benim için,’ dedi. Arkasındaki yastığına yaslandı ve nargilesinin ucunu kabuklaşmış dudaklarına götürdü. İçine ekşi kokulu dumanı çekmesiyle nargilesinin içindeki su, yağlı kabarcıklar çıkartarak siyaha döndü. Ardından dumanı ağzının köşesinden bırakıp: ‘Bir ülke var ki problem yaratmak konusunda benden bile iyi,’ dedi.”

“Gerçekten mi?” diye sordu Wakeel. “Şeytandan daha dalavereci hangi ülke var?”

Büyükbabanın arkadaşı, “Şeytan, ‘O ülkenin adı İngiltere,’ diye cevap verdi,” deyince hep birlikte güldüler ve ardından konu tekrar şiire döndü.

Afganistan’ı üç kez işgal etmiş ve her seferinde sürülmüş İngiltere’ye karşı pek çok Afgan’ın sahip olduğu olumsuz duyguyu anlayabilmem yıllarımı aldı. Yaklaşık üç yüzyıl boyunca İngiltere, Rusya’ya meydan okuyabilmek için çirkin oyunlarla Afganistan’ı curcunaya çevirip durmuştu. Hiçbir zaman kazanan olmadığı gibi kaç Afgan’ın ölümüne neden olduklarını ya da ne kadar acı yaşattıklarını umursayan da olmadı.

Bize göre artık o günler, antik kralların ülkemizin yönetimini ele geçirmek için birbiriyle savaştığı günler gibi, çok geçmişte kalmıştı. Belki de Pislik haricinde hepimizin hayatı neşeyle dolu, sakin ve basitti. Zaman, mevsimlerle birlikte bütün görkemiyle akıp giderken hayatın her evresinde bize usulca kendini hissettirdi. Fakat bütün bunlar, bir gece ansızın başlayan “Allahu Ekber” sesleriyle bölündü ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

(…)

Çevirmen: Selin Esenergül Birlik

*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion’a teşekkür ederiz.

Qais Akbar Omar, 1982 yılında Afganistan’ın Kabil şehrinde dünyaya geldi. Kabil Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Brandeis Üniversitesi’nde işletme ve Boston Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık eğitimi aldı. Ailesi içinde dördüncü nesil halı tüccarı olan Ömer; Afganistan, Avrupa ve Amerika’da Afgan halıları üzerine eğitimler veriyor. Kabil’de bulunan ve Afgan kadınların eğitimini destekleyen Aschiana Vakfı’nın iyi niyet elçisi olarak çalışıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.